Köşe YazılarıManşetYazarlar

2030’da neler olacak?

En sıcak yedi yılın son yedi yıl olduğu açıklandı. 2021 bunlar arasında beşinci sırada, en sıcak yıllar ise 2020 ve 2016. Ancak bu durum artık sıcaklık grafiklerinde alışık olduğumuz dalgalanmaların bittiğini, 2015’te 1 derece sınırını geçen ısınmanın artık 1,2 derece civarına oturduğunu gösteriyor.

Geçen yıl 400’den fazla meteoroloji istasyonunda sıcaklık rekorları kırıldı. Dünyada yaklaşık 10 bin meteoroloji istasyonu var ve bunların yüzde 4’ünde aynı yıl içinde rekor sıcaklıklar kaydedilmiş demek oluyor. Aralarında Türkiye’nin de olduğu 10 ülkede tüm zamanların en yüksek sıcaklık ölçümü yine 2021’de kaydedildi, 107 ülkede ise en sıcak ay rekorları kırıldı. Ayrıca 2021 Çin’in en sıcak yılı oldu.

Atmosferdeki karbondioksit oranının 420 ppm’i görerek sanayi öncesi dönemin 1,5 katına çıkması, okyanuslarda sıcaklık rekorunun kırılması, Antarktika’daki Britanya adası büyüklüğündeki Thwaites buzulunun kırılması, pek çok ülkede orman yangınlarının ve sellerin görülmemiş düzeye ulaşması da 2021’de oldu.

Peki bütün bunları beklemiyor muyduk?

İklim krizi 2020’de, sanki yeni bir on yılın açılmasını bekliyormuş gibi dönüm noktasına ulaştı. Avustralya’daki görülmemiş orman yangınları da 2020’lerin başlama vuruşuydu.

On yılların bu kadar gözle görünür biçimde birbirinden ayrışması tuhaf. Küresel sıcaklık artışının hızlanması 1980’lerde başlamıştı. Atmosferdeki karbondioksit düzeyi aşılmaması gereken sınır olan 350 ppm’i 1990’da geçti. İlk devasa iklim felaketleri (2003 Avrupa sıcak dalgası, 2005 Katrina kasırgası, Kaliforniya’nın ilk mega orman yangınları) 2000’lerde görüldü. Nihayet 2010’larda iklim kriziyle mücadele için (Paris Anlaşması gibi) ilk ciddi adımlar atılırken iklim felaketleri de hızlandı. Ancak bütün bu süre boyunca küresel emisyonlar da atmosferdeki karbondioksit düzeyi ve sıcaklıklar gibi hiç durmadan arttı.

İlk zamanlarda iklim hareketi için 2020 uzak bir tarihti. Hareketin iyice hızlandığı 2000’lerin ikinci yarısında (Kopenhag’a doğru) bilim insanları ve aktivistler 2020’lerde neler olabileceği konusunda uyarır, geri dönüşsüz noktaya gelmeden önce son 10 yıl çağrısı yaparlardı. Şu anda o son 10 yılın tamamlanmış olup olmadığına emin değiliz. Ancak 2020’ler çok hızlı başladı ve emisyon azaltım hedeflerinin ilk dönüm noktası olan 2030’a artık sadece sekiz sene kaldı.

Eskiden 2030’lar daha da uzak bir tarihti. Star Trek kronolojisine girebilecek (ilk Mars uçuşu) kadar uzak bir tarih hem de. Oysa sekiz sene bir şey değil, 2014 şurada dün gibi.

Kaçınılmaz gidişat

İklim krizinin muhtemelen bugün hayal edemeyeceğimiz kadar korkutucu yeni bir aşamasına gireceğimiz 2030’larda neler olacak peki?

  • Bugünkü artış hızıyla atmosferdeki karbondioksit oranı 450 ppm’i en geç 2035’te geçecek.
  • Sanayi öncesine göre sıcaklık artışı 2030’ların ilk yarısında 1,5 dereceyi bulacak ve muhtemelen artık her yıl bir önekinden daha sıcak olacak.
  • Kuzey kutbundaki erime iyice hızlanacak ve kutup bölgesi yaz sonlarında açık denize benzemeye başlayacak.
  • Antarktika’daki Twaithes buzulu kopacak ve okyanusta dev bir buzağı olarak sürüklenirken hızla eriyerek deniz seviyelerini gözle görülür düzeyde yükseltecek.
  • Mercan resiflerinin büyük kısmı ölecek ve balık popülasyonları iyice azalacak.
  • Amazonlar ve diğer yağmur ormanları gibi büyük ekosistemler karbon yutağı olma niteliğini yitirmeye başlayacak.
  • Küresel emisyonlar ise büyük ihtimalle ne çok artacak ne de azalacak ve her yıl bugünkü düzeyi civarında (50 milyar ton) devam edecek. Böylece sıcaklık artışını 1,5 derecenin altında tutmak için gereken bütçe (500 milyar ton) en geç 2031 gibi tükenecek.

Yani 2030 yılı sadece iklim krizinde yeni bir aşamayı değil, geri dönüşü olmayan bir süreci de başlatacak. Çok daha sıcak, çok daha nemli, fırtınaların, sellerin, sıcak dalgalarının ve orman yangınlarının bugün hayal edemeyeceğimiz büyüklüklere ulaştığı, kuraklıkların sürekli hale geldiği ve iyice başa çıkılamaz olduğu bir dönemde yaşamaya başlayacağız. Bugün ne olduğunu bilmediğimiz kimi aşırı iklim olaylarıyla da tanışacağız.

Ama sonra…

Bu tablonun hem fiziksel hem de siyasi olarak kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum, ama 2030’lara kadar iklim kriziyle mücadelenin bugünkünden çok farklı bir şekil almasını, radikal değişiklikler yaşanmasını da beklemiyorum. Karşı tarafta aynı görmezden gelme, -miş gibi yapma, boş laf ve zaman kaybı, bizim tarafta aynı hayal kırıklıkları, öfke ve depresyon hali sürecek. (Arada belki birkaç Don’t Look Up daha çekilir, biraz daha içimizi boşaltırız.) Ve 1,5 dereceyi böyle göreceğiz.

Ama sonra… Bundan sonrası bilimsel bir bilgiye dayanmıyor elbette, ama sadece spekülasyon da sayılmaz.

Ama sonra çok şey değişecek.

2030’ların o yıllarda yaşayacağımız yıkımın büyüklüğü nedeniyle radikal bir dönüşüme sahne olacağına inanıyorum. İnsanlar kandırıldıklarını, yapılan hiçbir şeyin kendileri için olmadığını, sular altında kalan evlerinin, yaşanmaz hale gelen kentlerinin, sıcak ve kuraktan kavrulan topraklarının, artan gıda fiyatlarının, temiz su sıkıntısının, yayılan yeni hastalıkların, politikacıların ve şirketlerin umurunda olmadığını yaşayarak görecekler.

Bu arada yeni bir kuşak gelmiş olacak ve 2000’lerde doğan, 2010’ların sonunda bazıları yeni iklim hareketini başlatan gençler düzenin yaşlanan bekçilerini alaşağı edecek yaşa ve pozisyonlara gelecekler. Böylece iklim krizini hiçbir zaman anlamayan ve anlaşılmasını engelleyen politikacı kuşağı, anlayamadan ve daha fazla engelleyemeden tarihin çöplüğüne gönderilecek.

Ve yeni bir dönem açılacak.

2030’larda yetersiz emisyon azaltım hedefleri, uzun vadeli belirsiz sözler, oyalayıcı toplantılar tarihe karışacak. Fosil yakıt tesisleri hemen, en kısa zamanda yıkılacak. Tüketime dayalı yaşam biçimi ayıp ve yasadışı sayılacak. Toplumsal eşitsizliklerin de azalmaya başladığı yeni bir döneme girilecek. Kısacası onarım başlayacak. Yıkımın içinde sancılı ama kararlı bir biçimde yeni bir uygarlık kurulacak.

Bu satırları ütopik bir iyimserlik olarak okumayın. Çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz, ancak ağır ve kaotik olması da kaçınılmaz. Bir aydınlanmanın ardından değil, bir yıkımla iç içe gelecek bir dönüşümden söz ediyorum. Hatta bu dönüşümün zorunlukların keskinleştiği bir hayatta kalma mücadelesiyle yüzleşmemek için yaşanacağı bile söylenebilir. Yani yine çoğunluğun etik ve ideolojik olarak bizim tarafta olacağı hayaline kapılmıyorum ve şanlı bir devrim beklemiyorum. Üstelik bugünün popülist inkarcılığı yenilmiş olsa da o günlere özgü reaksiyon hareketleri eksik olmayacak. Dönüşümün kararlı biçimde sürmesi için bugün hayal edemediğimiz kavgalar da yaşanabilir yani.

Ne yazık ki dünya zamanında harekete geçmedi. Çok zaman kaybettik ve geri dönüş şansını yitirdik. Asıl suçlu kuşak ise suçunu itiraf bile edemeden gidiyor. Ama dönüşüm zor ve sert de olsa 2030’larda başlayacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Bu nedenle o zamana kadar inadımızı korumak, gücümüzü artırmak ve en önemlisi de demokrasiyi kurmak zorundayız. Bu tür bir dönüşüm demokrasinin kaybedildiği bir dönemde çok yıkıcı olur çünkü.

Başlıkta 2030’da neler olacak diye sormuştum. Cevabı iç açıcı değil. İklim krizi derinleşiyor ve 2030’larda bugüne kadar tanık olmadığımız sürekli bir felaket halini alacağı kesin gibi. Ama 2030’larda yıkımla dönüşüm iç içe olacak. Başlıca aktörleri de bugünün çocukları ve gençleri olacak. Kazanmak da kaybetmek de onların elinde.

Hafta Sonuİklim KriziManşet

Almanya’da nükleerden çıkış Yeşiller’in tarihi başarısıdır!

Nükleer enerji savunucuları 2021’de yeniden atağa geçti. Son dönemde Avrupa Birliği belgelerinde nükleeri temiz enerji diye taslaklara dahil etmeyi deneyecek kadar palazlandılar. Amaçları, iklim krizi nedeniyle fosil yakıtların tamamen terk edilmesi gerektiğini artık herkesin kabul ettiği bir dönemde bu eski moda, kirletici, son derece tehlikeli ve pahalı enerji üretim biçimini “yeşil” bezlerle sarıp sarmalayıp iklim değişikliğine çözüm diye yutturmak. Nükleer endüstrinin bu çabası şaşırtıcı değil, vadesi dolan iş alanlarını canlı tutmak için her yolu denemelerine alışığız. Ne de olsa silah sanayiyle iç içe, devlet desteği olmadan ayakta kalması mümkün olmayan, kazaları, felaketleri örtbas etmek rutin işleri arasında yer alan sicili karanlık bir güçle karşı karşıyayız. Ama işte, şimdi tekrar hareketlendiler.

Nükleerin neden iklim krizine çare olamayacağını bu yazıda uzun uzun anlatmayacağım. Başka yerlerde bu konuyu epey konuşmuştuk. Yine de kısaca “kırk katır mı kırk satır mı” deyip geçebiliriz. Bir de “o kadar çok sokağa atacak paranız varsa neden yenilenebilir enerjiye yatırım yapmamakta direniyorsunuz” diye sormak iyi olabilir. Ben bu yazıda daha çok bu atağın nedenleri arasında olan nükleerden çıkış kararlarının başlıca müsebbibine işaret edeceğim: Yeşil harekete!

Zira balık hafızalı medya (balıkları tenzih ederim) Almanya’nın 2022’de kalan bütün nükleer santralleri kapatacağını fark edince konuyu direkt Merkel’e bağladı. Kaynakları da Deutsche Welle idi! Ne de olsa Almanya’yı 16 yıldır Merkel yönetiyordu, değil mi? Öncesini kim hatırlar? Nükleerden çıkış yılının Yeşiller’in koalisyon ortağı olduğu yeni hükümet dönemine denk gelmiş olması hoş bir tesadüf mü peki, yoksa “karma” mı?!

2011’de neler oldu?

Meselenin tarihçesine değinmek adına Angela Merkel hükümetinin 2011’de Fukuşima nükleer felaketinin ardından ülkedeki nükleer santralleri kapatmaya karar verdiğini yazan gazeteler, söyledikleri kararın verildiği tarihten altı ay önceye gitseler, aslında Merkel’in, 2009-2013 arasında FDP’yle (liberaller) koalisyon yaptığı ikinci (merkez sağ koalisyon) döneminde, kendilerinden on sene önceki hükümet tarafından alınmış olan nükleerden çıkış kararını geri aldığını görebilirler; bu kararın da ülke çapında yüz binlerce insanın sokağa döküldüğü geniş bir protesto dalgasına neden olduğunu… Bakın bu haber 20 Eylül 2010 tarihli Deutsche Welle’den:

“Nükleer enerji karşıtı hareket ve direniş genişliyor. Daha fazla üretilecek olan nükleer atıkların imha edilmesi konusunda bir yöntem belirlenmemiş olması Hıristiyan Demokrat partili seçmenleri öfkelendiriyor. Merkel, parlamento dışı geniş bir muhalefetle karşı karşıya. Merkel bu politikasıyla Sosyal Demokrat Parti ile Yeşillerin yeniden yakınlaşmasına yol açtı.”

Merkel hükümeti “nükleerden çıkmama” kararını bu protestodan kısa bir süre önce almıştı. 6 Eylül 2010 tarihli Bianet haberi şöyle diyor:

“Angela Merkel’in başbakanlığındaki, Hristiyan Demokratlar Birliği (CDU/CSU) ile Hür Demokratlar Partisi‘nden (FDP) oluşan muhafazakar-liberal koalisyon hükümeti, Almanya’daki nükleer santrallerin faaliyet süresini uzattı. Hükümetin kararını açıklayan Çevre Bakanı Norbert Röttgen, eski nükleer santrallerin faaliyet süresinin sekiz yıl, yeni nesil nükleer santrallerin faaliyet süresinin de 14 yıl uzatıldığını söyledi.(…) Hükümetteki muhafazakar – liberal koalisyon bu kararla aynı zamanda 10 yıl önce hükümette olan Sosyal Demokrat Parti (SDP) ve Yeşiller’den oluşan koalisyon hükümetinin planını da değiştirmiş oldu. Kırmızı – yeşil koalisyon, ülkedeki tüm nükleer santrallerin 2022 yılına kadar kapatılması kararını almıştı. Nükleer santrallerle ilgili 10 yıl önceki kararı alan şimdinin ana muhalefet partisi SDP’nin lideri Sigmar Gabriel, hükümet enerji lobilerinin baskısı nedeniyle bu kararı aldığını savundu. Gabriel, yenilenebilir enerji yatırımlarının düşürülmesini eleştirip, ‘Hükümet, 2020 yılına kadar ulaşılması istenen iklim koruma hedeflerini gerçekleştirmeyi istemiyor’ dedi.”

Yani ikinci Merkel hükümetinin kararı yürürlüğe girseydi, nükleer santraller 2022’ye değil 2036’ya kadar çalışacaktı. Ama nükleer enerji şirketleriyle yapılan pazarlıklardan sonra nükleer endüstriyi kurtarmaya kadar veren Merkel, bu kadar büyük bir protesto dalgasıyla karşılaşmayı beklemiyordu. Oysa özellikle nükleer atık sorunu toplumun her kesimi için ciddi bir kaygı nedeniydi. Ve ardından 11 Mart 2011’de Japonya’da tarihin en büyük nükleer felaketi yaşandı. Bu felaket Almanya’daki protestoları daha da büyüttü ve bir anda yüz binler sokakları doldurdu.  Hemen ardından da Merkel hükümeti nükleerden çıkış kararını bozmasının yaklaşan seçimleri kaybetmesine neden olacağını anlayıp çark etti ve “Nükleer Enerji Yasası” çıkararak nükleerden çıkış kararına imza attı; ancak gerçekte sadece bozduğu eski planlarda devam etmeye karar vermişti. Peki neydi bu eski plan ve kimin imzasını taşıyordu?

Kızıl-yeşil koalisyonun nükleer anlaşması

Bu sorunun cevabı basit: Nükleer enerjiyi daha 1970’lerden beri tehlikeli ve kabul edilemez gören Yeşiller, 1998’de Almanya’da girdikleri ilk koalisyon hükümetinin pazarlık aşamasında yeni nükleer santral inşa edilmemesini ve bir takvim dahilinde nükleer enerjiden çıkışı koalisyon şartı olarak öne sürdüler. O dönemde Almanya’da toplam 20 GW kurulu güce sahip 17 nükleer reaktör vardı ve elektrik üretiminin dörtte biri nükleerden sağlıyordu. Son yeni nükleer santral ise 1989’da devreye girmişti, çünkü 1986’daki Çernobil felaketinin ardından yeni bir reaktör yapımına başlanmamıştı. Ancak nükleer enerji, hâlâ sistemin önemli bir parçasıydı ve mevcutlar kendi haline bırakıldığında sadece tehlike yaratmaya devam etmekle kalmayacak, yenilenebilir enerjiye geçişin önünde de engel yaratacaktı. Bu nedenle Yeşiller, mevcut reaktörleri birdenbire kapatmanın mümkün olmadığını bilerek koalisyon ortaklarıyla yeni bir nükleer santralin yapılmayacağı ve mevcutların ömrünün 32 yılla kısıtlanarak sonuncusunun 2022’de kapatılacağı bir enerji dönüşüm planında anlaştılar. 2000 tarihli bu planın en önemli yanlarından biri de o zaman hâlâ oldukça pahalı olan yenilenebilir enerjiye yönelik güçlü bir teşvik mekanizmasının (feed-in tariff) hayata geçirilmesiydi. Yani yenilenebilir enerjiye piyasanın üzerinde sabit fiyat garantisi getirilmişti.

İşte bundan 24 yıl önce Yeşiller Partisi’nin koalisyon şartı olan nükleerden çıkış, Merkel’in karşı yöndeki çabasına rağmen bu yıl sonunda ilk planlandığı günkü gibi tamamlanıyor ve Almanya kalan 3 reaktörünü de bu sene sonunda kapatarak nükleersiz bir ülke haline geliyor. Öte yandan iklim krizinin çözümünde fosil yakıtlardan çıkış için mevcut nükleer santrallerin karbonsuz bir seçenek olarak bir süre daha açık kalması gerektiğini savunan iklim aktivistleri de var. Ama yanıldıkları nokta Almanya’nın hikayesinde gizli!

Nükleer karşıtları enerji dönüşümünü nasıl tetikledi?

İklim kriziyle mücadele için ilk dönüştürülmesi gereken sektör elektrik sektörü. Gelişmiş teknoloji ve düşük maliyet düşünüldüğünde en kolay yenilenebilir enerjiye geçecek sektör de bu. Ama bugün devam eden enerji dönüşümü aslında sadece iklim kaygısıyla başlamadı. Avrupa’nın en nükleerci ülkelerinden biri olan Almanya, daha Kyoto Protokolü’nün imzalanmasından bir yıl sonra, 1970’lerde başlayan nükleer karşıtı hareketin kurucu güçlerinden birisi olduğu Yeşiller Partisi aracılığıyla iktidar ortağı olması sayesinde nükleerden çıkma planlarını resmileştirdi. Yani enerji dönüşümü öncelikle nükleerden kaçmak için başlatıldı. Böylece enerji dönüşümü (Energiewende) politikaları ile Almanya halkı yıllarca enerji dönüşümünü sabit fiyat garantileriyle gönüllü olarak destekledi, hatta bir anlamda finanse etti. Yenilenebilir teknolojinin gelişmesinde ve ucuzlamasında bu politika aracı büyük rol oynadı. Bu da Yeşiller’in bilinçli stratejisiydi. Hatta Yeşiller, o zamanki ortakları Sosyal Demokratlar’ın önemsemediği Yenilenebilir Enerji Dairesi’ni (ki o zaman Almanya’da yenilenebilirin payı %3 civarındaydı, bugün %40’ı geçmiş durumda) SDP’nin elindeki Enerji Bakanlığı’ndan alıp kendi ellerindeki Çevre Bakanlığı’na bağlamışlardı. Böylece yenilenebilir enerjiye önemsiz bir detay olarak bakan ortaklarını bile yıllar içinde bir şekilde yenilenebilir enerji yanlısı yaptılar. Bütün bu gelişmelerde Almanya’daki nükleer karşıtlığını, yani Three Mile Island kazasının ardından başlayan, 1986’daki Çernobil felaketinden sonra artan ve Fukuşima’da teyit edilen nükleerden kaçış kaygısının payı, iklim krizi kaygısından fazlaydı, en azından başlangıçta. Bu kaygı bugün iklim krizine karşı elimizdeki en önemli araç olan enerji dönüşümünü tetiklemiş oldu.

Bugün nükleer bataklığın dibindeki Fransa’nın etkisiyle AB’ye bile nükleerci elbise dikilmeye çalışılır ve İngiltere‘de yaşlanan nükleer filoyu kurtarma hesapları yapılırken, Avrupa’nın en büyük ekonomisi hem nükleerden çıkıyor hem de 2030’da kömürden çıkış ve %80 yenilenebilir enerji hedefine ulaşmaya çalışıyor. Yeşil politikalar sayesinde!

Çevre ve iklim politikalarının bir bütün olduğunun, tarihsel ve güncel olarak birbirini besleyebileceğinin, meselenin tabanda harekete geçmekle seçimlerin gündemi haline getirmekle çözüleceğinin güzel bir örneği, Almanya’nın nükleerden çıkışıdır. Bu zafer de pragmatik Merkel’in Hıristiyan Demokrat Partisi’nin değil, “kafayı nükleere ve iklime takmış” ve ilkelerine, önceliklerine fazlasıyla bağlı Yeşiller Partisi’nindir.

2022, dünyanın nükleer enerjiden kurtulması yolunda önemli bir dönüm noktası olacak. 2030’a geldiğimizde, Avrupa’da, Fransa ve Finlandiya’yı saymazsanız, muhtemelen ancak tek tük birkaç nükleer reaktör kalacak. Çin’de yapılan yeni reaktörlere, modüler nükleer santral tartışmalarına vb. bakıp bunu söylemek için henüz erken diyebilirsiniz. Ama yine de siz bunu bir kenara yazın…

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

[2021’in ardından] İklim krizinde yılın 10 önemli gelişmesi

İklim krizi 2020 yılı başlarında yaşanan büyük Avustralya orman yangınlarıyla yeni bir aşamaya girmişti. Sıcaklık rekorunun (1,25 dereceyle) kırıldığı 2020 yılında pandeminin ilk dönem kısıtlamaları nedeniyle emisyonlarda %7 azalma görülmüş, ABD‘de Donald Trump‘ın seçimleri kaybetmesiyle de küresel iklim politikalarında yeni bir dönemin açılacağı kesinleşmişti. 2021’e bu yeni durumla girdik: Giderek çığırından çıkan bir iklim krizi nedeniyle artan kaygılar ve küresel iklim eyleminde yıllardır süren tıkanıklığın ardından kısmi bir açılma.

Pandeminin aşıya rağmen fazla hız kesmeden sürdüğü şartlarda başlayan 2021’de ise iklim krizi alanında önceki yıllara göre hem çok daha fazla felakete hem de atılan yeni adımlara tanıklık ettik. İşte 2021’in iklim krizi alanında ilk 10’u, sondan başa doğru…

10- Kömürden çıkış

Enerji sisteminde kömürün yavaş yavaş da olsa terk edileceği nihayet bu yıl resmi kararlara yansımaya başladı. Yılın başında önce Japonya ve Güney Kore‘nin, ardından ABD‘nin ve nihayet yılın sonuna doğru Çin‘in ülke dışındaki kömür yatırımlarına finansman sağlamayacaklarını açıklamaları, AB ve İngiltere‘nin önceki yıllardaki benzer kararlarına eklenince yeni kömür yatırımlarının önü büyük ölçüde kesilmiş oldu. Bu önemli gelişme Uluslararası Enerji Ajansı‘nın mayıs ayında yayımlanan Net Sıfır Raporu‘nda bu yıldan itibaren yeni kömürlü termik santral yapılmaması ve 2030’da gelişmiş ülkelerde 2040’ta ise bütün dünyada kömürün terk edilmesi gerektiği açıklamasıyla birleşince Glasgow’daki kömür kararının yolu açıldı.

Kasım ayında Glasgow’da yapılan COP26‘da aralarında Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği’nin de olduğu (ama ABD, Çin, Hindistan ve Türkiye’nin olmadığı) 46 ülke aynı tarihleri verdikleri bir kömürden çıkış açıklaması yaptılar. Gelişmeler bununla da kalmadı, kömür kullanımının aşamalı olarak azaltılması Glasgow İklim Paktı adı verilen COP kararına girdi. Bu karar, Birleşmiş Milletler iklim müzakereleri tarihinde kömürün adının ilk kez anılması açısından önemliydi, ancak kömürden çıkış sözünün Hindistan‘ın son dakika müdahalesiyle kömürün azaltılmasına çevrilmesi nedeniyle “dağ fare doğurdu” etkisi yarattı. Yine de bütün bu gelişmeler 2021’de kömürün geleceğinin olmadığının anlaşıldığı ve nihayet resmi kararlara da girdiği şeklinde yorumlanabilir. Tabii bu kadar önemli bir gelişme listemize neden 10. sıradan girebiliyor derseniz, bunun nedeninin sadece yetersizliği değil çok da geç kalmış olması olduğunu söyleyebiliriz. Bu kararlar 10 yıl önce alınsaydı tarihi bir önem taşırdı. Ancak şimdi çok az ve çok geç kategorisine giriyor. Kömürden çıkış beklenmedik bir şekilde hızlanmadığı takdirde öyle de kalacak gibi görünüyor.

9- 30 X 30 koruma kararı

Ocak ayında yaklaşık 50 ülkeden oluşan Yüksek Taahhütler Koalisyonu 2030’a kadar dünya alanının %30’unun koruma alanı ilan edilmesi hedefini benimsedi. Bu yıl (yarısı) yapılan BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 15. Taraflar Konferansı’nda (COP15) bu hedef resmileşmediyse de sözü edildi. COP15, 2022’de devam edecek ve korunan alan hedefini %17’den %30’a çıkarmak bütün ülkeler tarafından kabul edilirse bu iklim krizinin de bir parçası olan büyük yok oluşu bir nebze frenlemek açısından önemli bir adım olabilecek.

8-Metan taahhüdü

Bu yıl ilk kez aralarında ABD, AB ve petrol üreticisi körfez ülkelerinin de olduğu 80’den fazla ülke metan emisyonlarını 2030’a kadar %30 azaltmayı taahhüt etti. Büyük fosil yakıt üreticileri arasında olan Avustralya, Rusya ve Çin’in imza atmaması nedeniyle katılım beklenenden zayıf kalsa da ilk kez metan emisyonları konusunda bir hedef belirlenmesi önemliydi.

7- Shell kararı

Hollanda‘da mahkeme Shell petrol şirketini emisyonlarını 2030’a kadar %45 azaltmakla yükümlü kıldı. Karar başka petrol şirketlerine karşı açılacak davalar için emsal teşkil edebilir.

6- Keystone XL petrol boru hattının yapımı iptal

2010’dan bu yana ABD ve Kanada‘da yerli halkların ve iklim aktivistlerinin büyük eylemlerle engellenmeye çalıştığı 1.900 kilometrelik dünyanın en kirletici petrol boru hattı nihayet iptal edildi. Boru hattını yapacak Kanadalı TC Enerji Şirketi ABD’de Biden’ın iktidara gelmesinin ardından izinleri iptal etmesinden sonra projeden vazgeçtiğini duyurdu. Bu karar iklim hareketinin son yıllardaki en büyük zaferlerinden birini kesinleştirdi.

5- ABD’nin Paris Anlaşmasına geri dönmesi

2020’nin Kasım ayında Trump’ın başkanlık seçimini kaybetmesi ve Joe Biden döneminin başlamasının ardından yeni yönetim ilk iş olarak ABD’nin Paris Anlaşması‘na geri döndüğünü açıkladı. Ardından ABD yeni Ulusal Katkı Beyanı‘nı ve iklim eylemini de içeren istihdam ve altyapı paketini açıkladı. Ulusal Katkı Beyanı’na göre ABD’nin 2030’a kadar emisyonlarını 2005 seviyesinin %50-52 altına indirmesi ve elektrik üretimini 2035’e kadar fosil yakıtlardan (doğal gaz dahil) arındırması gerekiyor. ABD’nin iklim krizindeki güncel payı ve tarihsel sorumluluğu düşünüldüğünde hâlâ çok az ve çok geç olmakla birlikte bu politika değişikliği Trump dönemine kıyasla büyük bir adım ve diğer ülkeleri de kısmen de olsa peşinden sürükleme kapasitesine sahip. ABD’nin 2021 yılı içinde Çin’le iki kez iklim deklarasyonu yayımladığını da unutmamak gerekiyor. Biden döneminde ABD bakalım yeterince ileriye adım atabilecek mi?

4- İklim felaketleri

Bu yıl saymakla bitmeyecek kadar çok ve büyük iklim felaketi yaşandı. Güney Sudan‘daki büyük sel felaketi 1 milyona yakın insanı hâlâ etkiliyor. Brezilya‘da sel suları nedeniyle yıkılan iki baraj Bahia eyaletinde geniş kesimleri sular altında bıraktı ve en az 20 kişi öldü.Yaz aylarında Almanya ve Belçika‘da yaşanan büyük sellerde ölü sayısı 170’i geçti. Türkiye‘de başta Bozkurt ilçesi olmak üzere Kastamonu, Sinop ve Bartın‘da büyük sellerde onlarca kişi öldü. Kenya‘nın kuzeyinde ve Madagaskar’ın güneyinde süren büyük kuraklık felaketi açlık tehdidini büyütüyor. Yaz aylarında Kanada‘nın batısında yaşanan sıcak dalgasında 49,6 derece ölçüldü ve 486 kişi sıcaktan öldü. Kaliforniya ve Sibirya‘da mega orman yangınları devam etti. Türkiye’de yaşanan tüm zamanların en büyük orman yangınlarında 100 bin hektardan fazla orman alanı iki hafta gibi kısa sürede çıkan 160’tan fazla orman yangınında kül oldu. İklim felaketleri o kadar arttı ve şiddetlendi ki, artık bunların iklim kriziyle bağlantısı fazla sorgulanmıyor. İklim krizine daha fazla insanın dikkat etmesi ve politik gelişmeler de felaketleri izliyor. Ancak şimdi de felaketleri kanıksama riski ortaya çıkmaya başladı.

3- IPCC’nin 6. Değerlendirme Raporu

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) sekiz yıl aradan sonra yeni değerlendirme raporunun birinci cildini yayımladı. Yeni ve çok önemli bulguların sıralandığı raporda insan kaynaklı iklim krizinin hızla şiddetlendiğine dikkat çekilerek sıcaklık artışının son 10 yılda sanayi öncesi dönemin 1,1 derece üzerine çıktığı ve 2030’larda 1,5 derece sınırının aşılacağı söylendi. Yüzyılın sonundan önce ısınmayı 1,5 derece sınırının altında tutmanın tek yolunun küresel emisyonları 2050’ye kadar sıfırlamak olduğu raporda bir kez daha netleştirildi.

2- Almanya’da Yeşiller’in koalisyon hükümetine girmesi

Yılın iklim politikaları açısından en önemli gelişmelerinden biri aralık ayında kesinleşti. Avrupa’nın en yüksek emisyonlara sahip ülkesi Almanya’da Sosyal Demokratlar ve Hür Demokratlar (liberaller) ile üçlü koalisyon hükümetine giren Yeşiller Partisi, kömürden çıkış tarihini 2038’den 2030’a çekmek ve yenilenebilir enerjinin elektrik üretimindeki payını iki kat artırarak 2030’da %80’e çıkarmak gibi iddialı hedefleri koalisyon protokolüne sokmayı başardı. 1,5 derece hedefi koalisyon anlaşmasının en önemli vurgularından biri oldu.

1- Türkiye’nin Paris Anlaşması’na taraf olması

Dünya için küçük, Türkiye için büyük bir adım! Türkiye, altı yıllık gecikmeden sonra Paris Anlaşması’na taraf oldu ve bununla da kalmayarak 2053’te net sıfır hedefini açıkladı. Aslında uluslararsı iklim müzakereleri başladığından bu yana 30 yıldır Türkiye’nin attığı belki de ilk büyük adım olan Paris Anlaşması’na taraf olma kararı Türkiyeli iklim aktivistlerinin yıllar süren büyük çabasıyla gerçekleşti. Elbette bu kararda AB’nin yeşil mutabakatının Türkiye ekonomisi üzerinde oluşturduğu tehdit önemli bir paya sahipti. Ayrıca Almanya, Fransa ve Dünya Bankası‘nın Türkiye’ye 3,2 milyar dolar ekstra iklim finansmanı sözü vermesinin de etkili olduğu anlaşılıyor. Ancak sonuçta bu kararın Türkiye’nin iklim politikalarını tamamen değiştirecek çok önemli bir adım olduğunu ve yılın en önemli gelişmesi sayılmayı hak ettiğini söyleyebiliriz.

 

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye Paris Anlaşması’nda: Şimdi her şey değişiyor, mücadele asıl şimdi başlıyor

Fotoğraf: Metin Yoksu.

Artık bütün tali yorum ve değerlendirmelerin, özel koşulların, ek tartışmalarının, Yeşil İklim Fonu’nun, Türkiye’nin geçmiş iklim müzakerelerinde neler yaptığını veya yapamadığını sayıp dökmenin zamanı geçti. Türkiye, altı yıllık uzun ve gereksiz bir gecikmenin ardından nihayet Paris Anlaşması’na taraf oluyor. Bundan böyle Türkiye’nin iklim politikalarıyla ilgili bildiğimiz her şey değişecek.

Bugüne kadar yapılan eylem planlarının, verilen ulusal katkı beyanlarının, ölçme ve raporlamayla ya da karbon ticaretiyle ilgili projelerin Türkiye’nin iklim politikalarının hazırlık dönemini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bundan böyle her şeyin değişmesi gerekiyor. Bu kararın iklim hareketinin, sivil toplumun ve bağımsız uzmanların yıllardır süren kararlı çabasının ve ısrarının bir sonucu olduğunu da unutmamak gerek. Ama devlet ve akademi için iklim politikaları, sivil toplum ve iklim hareketi için mücadele asıl şimdi başlıyor.

Karaya oturan iklim diplomasisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 21 Eylül’de New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmayla Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı Meclis’ten geçirerek onaylayacağını açıklaması beklendiği gibi şüpheyle, hatta sinik yorumlarla karşılandı. Bu da doğal. Çünkü Türkiye, yönetme kabiliyetini, inandırıcılığını, hatta kendine güvenini kaybetmiş bir hükümet tarafından yönetiliyor. Hükümetin aldığı kararlar olumlu gelişmelere yol açacak olsa ve iyi haber kategorisinde sayılsa bile demokratik kamuoyunun bu kararları sahiplenmesi mümkün olmuyor. Arkasında başka bir şey aramak, inanmamak, güvenmemek standart tepki haline geldi.

Aynı şey Türkiye’nin Paris Anlaşması’na taraf olacağını öğrendiğimiz (sürpriz sayılabilecek) haber için de geçerli oldu. Üstelik Türkiye’de hükümetin en azından son 10 yıllık çevre ve ekonomi politikaları bu kararın tam aksi yönünü gösteriyordu. Bu kadar yanlışın arasında doğru bir şey olabilir miydi?

Evet, Türkiye’nin Paris’e taraf olma kararı sadece iyi haber değil, aynı zamanda tarihi bir gelişme. Ancak bu olumlu gelişme hükümetin ne kadar iyi politikalar izlediğini ve başarılı olduğunu göstermiyor. Tam tersine, bu sonuca varılana kadar geçilen yol başlı başına bir başarısızlık hikâyesi. Bu karar Türkiye’nin altı senedir bütün uyarılarımıza rağmen inatla sürdürdüğü yanlış iklim diplomasisinin karaya oturduğu anlamına geliyor.

Türkiye, 1995’ten beri sürdürdüğü, bir dönem haklı yanları olsa da 2015’te kabul edilen Paris Anlaşması’yla birlikte ömrü dolan iddialarını altı  yıl daha sürdürmeye çalışmıştı. Müzakere taktiği, diğer ülkeleri Ek 1’den çıkarılmadığı ve gelişmekte olan bir ülke olarak tanınmadığı sürece Anlaşma’ya taraf olmamakla tehdit etmekti. Müzakerecilerimiz Türkiye’nin “eklerdeki haksız yerinden kaynaklanan sorunu” çözülmediği sürece Paris’e taraf olamayacağını defalarca tekrarladılar ve her COP’ta (BM İklim Konferansları) Türkiye’nin Ek-1’den (gelişmiş ülkeler listesi) silinmesi için resmi talepte bulundular, hatta bu nedenle birkaç kez toplantıları kilitlediler. Son bir-iki yıldır hükümete yakın çevreler el arttırdı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk kez Nisan ayında ABD Başkanı Joe Biden’ın düzenlediği çevrimiçi iklim zirvesinde dile getirdiği “Türkiye’nin iklim değişikliğindeki sorumluluğunun neredeyse sıfır olduğu” tezi esas alındı. Konuyla ilgili bürokratlar, hükümete yakın enerji ve iklim uzmanları Paris Anlaşması’nı ve iklim politikalarını küçümseyen mesajlar paylaşmaya özen gösterdiler. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın müellifi olduğu “Paris Anlaşması’na taraf olmanın değil, yapılan yenilenebilir enerji yatırımlarının asıl başarılı iklim politikası olduğu” şeklinde özetlenebilecek “bize özgü yeni hikâye” sürekli tekrarlandı. Hükümetin kararlı olduğuna kamuoyunu ikna etmek için olsa gerek gemileri yakmaya hazır olduğumuz izlenimi verilmeye çalışıldı. İtiraf edeyim ki ben de son bir-iki yıldır artık bu hükümet görevde olduğu sürece Paris’in onaylanmasının hayal olduğuna inanmaya, umudumu kesmeye başlamıştım.

‘Deniz bitti’

Bugün gelinen nokta denizin bittiği anlamına geliyor. Artık bizi Ek-1’den çıkartın ısrarının sonu geldi. Yeşil İklim Fonu’nun zaten bizim için olmadığı, bir inat yüzünden diğer finansman kaynaklarını kaybetme riskinin daha büyük olduğu kavrandı. Türkiye’nin tarihsel sorumluluğu orta büyüklükteki Avrupa ülkeleriyle aynıyken “neredeyse sıfır” olduğunu iddia etmenin inandırıcı olmadığı, Paris Anlaşması’na taraf olmadan yazılacak “özgün” hikâyelerle küresel ekonominin bir parçası olmayı sürdürmenin imkânsız olduğu kabul edildi. Türkiye’yi giderek yalnızlaştıran iklim diplomasisinden vazgeçildi. Böylece hükümet Türkiye’ye çok değerli altı sene kaybettirdikten sonra nihayet Paris yoluna girdi.

Şimdi bu kararı selamlamak ve önümüze bakmak zorundayız. Çünkü Türkiye’nin sadece iklim ve çevre politikalarını değil ekonomi politikalarını da kökünden değiştirmesi gereken bir döneme giriyoruz. Hatta bu kararın dış politikayla ilgili de beklenmedik sonuçları olabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasında dile getirdiği üç ipucunu not edelim:

  • 1- Türkiye, Paris Anlaşması’nın hedefinin sıcaklık artışını 1,5 derecede sınırlamak olduğunu resmi olarak kabul etti.
  • 2- Türkiye, Paris Anlaşması’nı uygulamanın karbon nötr olmak (uzun vadeli net sıfır hedefi almak) olduğunu resmi olarak kabul etti.
  • 3- Karbon nötr olma tarihi olarak 2053 telaffuz edildi. (Bu ilginç tarihin, böyle ilan edilse bile, bu hükümetin ideolojik sembolizmi aşıldıktan sonra 2050 veya 2055 olarak revize edileceğini varsayabiliriz.)

Bu noktada ortada dolaşan 3 milyar dolar hikâyesine de değinmek gerekiyor. Hükümete yakın çevreler tarafından sızdırıldığı belli olan bir kulis bilgisi önceki gün gazetelere yansımıştı. Buna göre hükümetin kimsenin beklemediği bir anda Paris Anlaşması konusunda tavır değiştirmesinin nedeni 3 milyar dolarlık bir dış finansman sözü almış olmasıydı. Bu haber henüz resmi olarak doğrulanmadı, ama hükümetin yıllardır ayak diretmesinin boşuna olmadığı, Batı’dan büyük bir taviz kopardığı mesajının yayılmak istendiği belli oluyor. Oysa bu haber doğru bile olsa ortada yeni bir şey olmadığını iklim politikalarını izleyen herkes biliyor.

2015’te Paris’te zamanın Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande Türkiye delegasyonunun Paris Anlaşması’na itiraz etmesi üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı telefonla arayarak Türkiye’nin sorununu çözeceğine söz vermişti. Bu kapsamda 2017’de Bonn’da yapılan COP23’ün ardından Almanya’nın kolaylaştırıcılığında iki ülke Türkiye’nin Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanamaması nedeniyle alacağı iklim finansmanının azalacağı kaygısını gidermek için Dünya Bankası’nın Türkiye’ye uygun şartlarda iklim finansmanı sağlaması formülü üzerine çalışmaya başladılar. Hatta Fransa da Fransız Kalkınma Ajansı üzerinden ekstra bir finansman sağlayacaktı. O zaman telaffuz edilen miktar 3 ila 5 milyar dolar civarındaydı. Uzun süren pazarlıkların ardından 2018’in Eylül ayında Türkiye’nin Dünya Bankası ve iki ülkeyle bir tür mutabakat zaptı imzalayacak noktaya geldiği, hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önceki gün yaptığı konuşmanın bir benzerini yanına alarak New York’a gittiği söyleniyordu. Ancak söylenene göre mutabakatın Türkiye’nin Paris Anlaşması’na taraf olması şartına bağlanmasına Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı karşı çıktı ve anlaşma son anda bozuldu. Bugün konuşulan 3 milyar dolar, işte o zaman Türkiye’nin reddettiği para olabilir.

Sıra ‘mutlak azaltım’da

Doğruysa, Türkiye’ye bu tür bir finansman sağlanması kötü bir şey de değil. Bu tür finansman kaynakları sonuç olarak ancak karbonsuz bir ekonomiye geçiş yolundaki projelere (yenilenebilir enerji gibi) kullanılabilir. Kömürden çıkış için destek sağlayabilir. Türkiye’nin enerji dönüşümü için bu tür uygun kredilere ihtiyacı da gerçekten var. Ancak üç sene önce anlamsız bir inat yüzünden reddedilen bu paranın bugün (belki Boris Johnson’un araya girmesiyle) tekrar önerilmiş ve hükümetin bu sefer hayır dememiş olması bir diplomatik başarı mıdır? Eğer bu para çok önemli idiyse kaybedilen üç yılın hesabını kim verecek? Bütün bu soruları sormadan ne bu tür bir finansmanı çok önemli bulmak ne de toptan eleştirmek anlamlı olur. Tabii önce gerçekten ortada ne var, bunun resmen açıklanması gerekiyor.

Zaten şu anda asıl sorun bu da değil. Türkiye, Paris Anlaşması’nı onaylama kararı vererek Ek-1 ve mutlak azaltım hedefi korkusundaki endişesinde haksız olduğunu da altı yıl sonra kabul etmiş oldu. Mutlak azaltım yapmadan karbon nötr olamayacağınıza ve 2030’a kadar emisyonlarınızı artırdıktan sonra 23 yılda net sıfıra indirmek çok zor olacağına göre, şimdi Türkiye’nin yenileyeceği Ulusal Katkı Beyanı’nda 2030’a kadar emisyonlarını mutlak olarak azaltma hedefi koyması gerekiyor. Önemli olan da bu. Artık Türkiye’nin Paris’in tarafı olan bir ülke olarak yeni sorumlulukları olacak.

Peki hükümet Paris’i onaylarız, kağıt üzerinde durumu kurtarırız, ama anlaşmaya uygun bir şey yapmayız, Kanal İstanbul’dan manasız otoyollara ve termik santrallere kadar her şeye bildiğimiz gibi devam ederiz, diyebilir mi? Teorik olarak diyebilir elbette. Paris Anlaşması’nı onaylayıp da uygulamayan ülkelere ambargo falan konmuyor. Ama ben durumun böyle olacağına inanmak istemiyorum. Öyle olacak idiyse neden bu politika değişikliği yapıldı? Üstelik küresel ekonomiyle bağları olan şirket çevrelerinin, ihracatçıların, TÜSİAD’ın, TOBB’un pozisyon değişikliği kağıt üzerindeki bir onayla ilgili değildi. AB’nin Yeşil Mutabakatı’nın oluşturduğu tehdit ciddi. Dünyada kömüre finansman sağlayan ülke kalmadı. Dünyanın kömür kapasitesinin yarısına sahip Çin dahil, dünyada Paris’e taraf olan her ülke eninde sonunda politikalarını değiştirmeye, ekonomisini dönüştürmeye başladı. Türkiye için de böyle olacaktır. Kaldı ki hükümetin Paris’e taraf olsa bile hiçbir şeyi değiştirmeyeceği ihtimalini kaçınılmaz kabul eden bir sinisizmi de apolitik buluyorum. Politik olan yeni durumu veri kabul edip uygulamanın takipçisi olmak, Paris’e uygun, dönüşüm yönündeki politika değişikliğini zorlamaktır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yaşama sevinci diye bir şey kaldı mı?

Varlık dergisi son sayısında 80’nci yılı nedeniyle Garip akımı hakkında bir dosya yayımladı. Bu dosya (ve yıldönümü) vesilesiyle ben de uzun süredir açıp bakmadığım Garip şairlerinin kitaplarını ve bazı eski dergileri raftan indirdim hem o eski şiirleri hem de dönem ve şairler hakkında yazılanları okumak için.

Biliyorsunuz Garip deyince akla şairlerin isimlerinden bile önce bir yaşama sevinci gelir. Malum,

Deli eder insanı bu dünya
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku,
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç…
(Orhan Veli)

Oysa akımın doğum tarihi, eğer Oktay Rifat ve Orhan Veli’nin Varlık dergisinde yayımlanan ve Melih Cevdet’e ithaf ettikleri Garip tarzı ilk şiirlerini alırsanız 1937’dir; Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet ortak imzasını taşıyan Garip kitabını alırsanız, 1941. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinden ve savaş yıllarından söz ediyoruz. Yani hava bugünkünden bile ağır olsa gerek. Ancak Garip akımının eski şiire, heceye ve şairane söyleyişe tepkisini bir yana bırakırsanız, bu şiir her şeyden önce yaşama sevincinin, dünyaya sıradan insanın iyimser gözüyle bakmanın şiiridir. Tabii Garip şairleri hem ilk kitapta hem de sonrasında toplumcu denebilecek bir şiir yazmışlardır, ama öfkeli bir toplumculuk değildir bu. Kavga şiiri değildir yani, ama yalnızlığın veya insanın iç sıkıntısının şiiri de değildir. Bana kalırsa fazla umutlu, klasik anlamda “geleceğe umutla bakan” bir hava da yoktur bu şiirlerde ama, bir nikbinlik şiiridir bu, Nazım Hikmet’in meşhur şiirine göndermeyle; âna dair bir gülümseyiş, iç aydınlığı vardır. Savaş yıllarının karanlığını,

Uçaklar gelecekmiş
Korkum yok benim
Kağıt gemilerim
Kurşun askerlerim hazır
Hem bunlar bozulursa
Babam yenilerini alır
(Oktay Rifat)

diye karşılayan bir ironiyle.

Cevat Çapan’ın bir yazısında (Notos 75, 2019) Oktay Rıfat için söylediği gibi “gündelik yaşantının her ayrıntısını olağanüstü bir dünyayla sanki o dünyanın insanları ve nesneleriyle birdenbire karşılaşmışçasına çocuksu bir sevinçle algılaması ve bunu coşkuyla dile getirmesidir” bu şiir. Demek ki dizelerden içimize işleyen bu sevinç, mühim…

***

Bu hatırlama beni bugünü düşünmeye sevk etti. Bugün o türden yaşama sevincine benzer bir şey kaldı mı? Doğaya, denize, uyuyan çocuğa, uçan kuşa, güneşin doğmasına, batmasına, “telgraf direğine ve kırlangıca”, hatta sevmeye ve tutkuya bu tür bir yaşama sevinciyle bakabiliyor mu bugünün insanı, emin değilim. Bu hep beraber hayattan bezmiş olduğumuz anlamına gelmiyor elbette, ama bugün başka türlü bir kolektif duygu durumu egemen hale gelmiş gibi geliyor bana. Bu bir tür savunma hali, bir tür kendini koruma, kötü sürprizlerden sakınma hali belki. Gardımızı alıp, tüyleri kabarmış bir kedi gibi bakıyoruz hayata. Bu da giderek koyulaşan, kıpırdamaz, akmaz hale gelen baskı ortamının nefes almayı zorlaştıran havasıyla ilişkili olsa gerek.

Gece 12’den sonra müzik yasağı, önceki içki yasağı denemesi gibi, işte bu havayı daha da ağırlaştıran bir saldırı oldu. Pandemi bahanesiyle başlayan yeni bir kampanya, müziği, sanat etkinliklerini, eğlenceyi ve tabii arkadaşlarla birlikte keyifle yiyip içmeyi uçlara sıkıştırmayı, “toplumdan uzak bohemlerin sapkınlığı” olarak kodlamayı, yeraltına itmeyi, sağlık tehdidi yaratan bir muzırlık olarak algılatmayı amaçlıyor. Kendi anladıkları tarzda bir steril toplum yaratmayı hedefliyor olsalar gerek. Beğenmeyen yurtdışına göç etsin, evine kapansın, depresyona girsin istiyorlar. Tabii eğlenceden, müzikten, sanattan ekmek yiyenler de (kendi kontrolleri altındaki tekelci sektör, TV kanalları vb. hariç) yiyemesinler, ayaklarını denk alsınlar! Çünkü bu alanı tüketicisi ve üreticisiyle istedikleri kadar kontrol edemiyorlar; oralarda bir şeyler dönüyor ve bu hoşlarına gitmiyor.

Oysa ister ana caddelerde ister ara sokaklarda olsun bütün bunlar, en çok da müzik, her şeyden önce yaşama sevinciyle ilgilidir. Yaşama sevinciyle dolu bir toplum da kolay kolay tek adamlara boyun eğmez, hukuk ortadan kaldırıldığında, devlet hazinesi boşaltıldığında sessiz kalmaz, yeşil alanlar yağmalandığında susmaz. Gezi eylemleri sırasındaki mizahla yoğrulmuş yaşama sevincini biz unutsak da onlar asla unutmuyor.

***

Şiire geri dönelim… Garip akımının çıkış döneminde yazdığı şiirlerden biri Orhan Veli’nin:

Çayın rengi ne kadar güzel,
Sabah sabah,
Açık havada!
Hava ne kadar güzel!
Oğlan çocuk ne kadar güzel!
Çay ne kadar güzel!

Çok daha sonraki yıllardan, Perçemli Sokak’tan iki Oktay Rifat şiiri:

Köşe başını tutan leylak kokusu
Yakamı bırak da gideyim

ve

Dibi görünen denize bak
Bak
Bak

Dönelim bakalım bugünkü çaya, leylak kokusuna ve dibi görünen denize…

Daha fazla yazmaya ne gerek!

Savaş döneminde, yoksul, en azından mütevazı hayatlarda, siyasi baskının da eksik olmadığı “siyah-beyaz” yıllarda, belki de hâlâ hatırlanır geçmişte kalmış olan istibdat yıllarının, mütarekenin, işgalin ve savaşların ardından bir yenilenme, durulma, kendine gelme dönemiydi bu yaşama sevincini açığa çıkaran. Zamanla (yine şiirden gidersek) baskı dönemleri 50’lerin, 80’lerin daha içe dönük şiirini getirdi. Bugün ise ülke tarihinin en ağır baskı dönemlerinden birinde, her şeye rağmen hayata inanan insanların yaşama sevincini, ellerinden müziği, sanatı ve keyifli anları da alarak öldürmeye çalışıyorlar. Yaşama sevincine düşman bir yönetimin polisi gökkuşağının altında, birlikte, kendileri olarak, özgürce yaşamak isteyen insanların yaptığı pikniğe saldırıyor. İnsanlar gülümseten mavi gökyüzünden, dirilten serin Boğaz suyundan körelten beton kulelere, ölümcül beton kanallara sürülüyor. Yaşama sevincinin kaynağı olan ağacın, ormanın, akarsuyun ve akan hayatın karşısına iş makineleri dikiliyor. Çünkü bu yaşama sevinci tiranın olmadığı bir gelecek ihtimaline inanmayı mümkün kılıyor.

Ama ne yaparlarsa yapsınlar bu baskı dönemi de uzun sürmeyecek, yaşama sevinci galip gelecek. Belki de bu dönem kapanınca her yenilenme döneminde olduğu gibi yeni bir iyimser şair kuşağı gelir, kim bilir…

O halde gece yarısı bir müzik açıp Oktay Rifat’a kaldıralım kadehimizi:

(…)

Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı
Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem
Taze ekmek bir parça beyaz peynir
Şimdi olsa şuracıkta rakı içer
Denize mi bakar kim bilir

Ben rıhtımdan suya atlarım
Altımda balıklar
Üstümde bulutlar
Ağzımın kenarında çırpıntılı Boğaz suyu
Pembe yalıya doğru yüzerim

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Merhaba Canım: Arkadaş’ın filmi

 “ama şimdi kim kandırabilir sizi/ bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için”

Arkadaş Z. Özger sağlığında kitap yayımlayabilseydi adı “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” olacaktı. Bunu Arkadaş’ın yakın arkadaşları biliyordu. Ama şairin şiirleri ölümünün hemen ardından, 1974’te kitap haline getirilip Nadas Yayınları tarafından basıldığında kitabın başlığı “Şiirler” oldu. Hatta on yıl sonra, Mayıs Yayınları kitabı tekrar yayımladığında kitabın adı bu kez “Sevdadır” olmuştu. Bizim kuşağımız şairi şiirlerinin bu baskısıyla tanıdı. (Ben de üniversite yıllarında, Sevdadır’ın 1988’de yapılan 4. baskısıyla tanıdım Arkadaş’ı.) Peki neden bir türlü şairin dileği (bir anlamda vasiyeti) yerine getirilmemişti? Bunun cevabını Arkadaş’ın arkadaşı şair Sina Akyol, Sevdadır’a yazdığı önsözde şöyle veriyor:

“İlk yayımlayacağı kitabının adı Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası olacaktı. ‘Ne zaman yayımlarsam yayımlayayım, adı bu olacak!’ derdi. Bu bilgiye sahip olmama karşın T. Sönmez’e yazdığım mektupta, ‘Arkadaş böyle isterdi’ demedim. Daha sonra Nadas Yayınları’nca kitabının yayımlanacağını öğrendiğimde de bu noktayı dile getirmedim. Nedeni mi? İşte söylüyorum: O zamanki kafamla, doğrusu, yakıştıramamıştım bu adı Arkadaş’ın şiirlerine. Bu baptan olmak üzere; şu anda giriş yazısını yazmakta olduğum bu kitabın adı ne olacak? Sahi, ne olacak? Kitabı yayımlayan arkadaşlara iki önerim var: -Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası, – Arkadaş’ın Kitabı.”

Anlaşılıyor ki Mayıs Yayınları da 1984 yılında kırmızı bir kapakla ve kapağına Arkadaş Z. Özger’in soluk, siyah beyaz bir fotoğrafını koyarak yayımladıkları kitaba yine şairin istediği ismi koymayı “yakıştıramamışlardı”.

Bu olay, Ulaş Tosun’un, 25 yaşında ölen ve Türk şiirinin esaslı şairlerinden biri olan Arkadaş Z. Özger’i anlattığı yeni belgeseli “Merhaba Canım”ın kısa özeti sayılabilir. Gerçi filmde Sina Akyol olayı tam olarak böyle anlatmıyor, ama zaten mesele bu olaydan ibaret değil. Arkadaş’ın arkadaşlarının çoğu, şairin “kendisini” ve bazı şiirlerini “kendisine”, kendi varoluşuna yakıştıramamışlardır. Bu durum filmde o kadar güzel anlatılıyor ki, şairin zamanında kendi hayatına, herhalde şair sezgisiyle olacak, en doğru teşhisi koyduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü “tragedya” tam da budur.

Arkadaş Z. Özger’le Sevdadır vasıtasıyla tanıştığımda kitabın kıpkırmızı tasarımı nedeniyle 70’lerin toplumcu gerçekçi şiiri tarzında yüksek sesli, slogancı bir şiirle karşılaşacağımı düşünmüş ve ilk başta biraz uzak durmuştum. (Üstelik henüz Grup Yorum “Aşkla Sana” şiirini bestelememişti.) Oysa kitabı açtığınızda sizi “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” ve “Sığıntı Kuşu” karşılar. (“yoruldum/ değiştirmekten kanını yüreğimin/ hergün yeniden başlayan/ çığırtkan bir şarkıyı söylemekten/ hergün/ yeni bir şarkı bestelemekten” diyen bir şair!) Sonra Oyun Mat: “körebeyi bilir misiniz siz biz hep körebe oynarız/ ve de hep ebe biz oluruz hep kör hep kör”. Bu şiirleri yazan, 1948 doğumlu, genç yaşta arkasında epey bir giz bırakarak ölen, 68 kuşağından, SBF’li, solcu ve eşcinsel bir şairdir. Sadece zamanının ilerisinde değil, epey de dışında bir şairdir Arkadaş, aşılması konu edilemeyecek türde.

 

Bugün bir kült haline gelen (duysa ne derdi buna?) Arkadaş Z. Özger’in takipçileri, Ulaş Tosun’un “Merhaba Canım” adını taşıyan belgeselini uzun süredir bekliyordu. Kestirmeden söyleyeyim: Ulaş Tosun olağanüstü bir iş çıkarmış. Film hem Arkadaş’ın hayatını çocukluğundan 1973’te bilinmez bir nedenle ölümüne kadar çok iyi anlatıyor hem de ve belki de daha önemlisi, Arkadaş’ın trajedisini (daha doğru bir deyişle bir tragedya kahramanı olarak şairi) özenli bir dille ortaya koyuyor. Arkadaş Z. Özger’in şiirinin belirdiği dönemi gençlik hareketinin ve devrimci mücadelenin simge (ve bazılarını belki de ilk kez izlediğimiz) görüntüleriyle hatırladığımız filmde, şairin arkadaşları onu kendi süzgeçlerinden geçirerek ya da hem onu hem de dönemi hatırladıkları şekilde yansıtarak (ki 50 yıl geçmiş aradan) anlatıyorlar. Bu hatıralar ve biraz da itiraflar toplamına Arkadaş’ın dizeleri bir derinlik ve gerçeklik katıyor. Yönetmenin şiirleri “şairin hayatına dâhil edişi” övgüye değer. Böylece film Arkadaş’ın hikayesini katmanlarını soyarak veriyor. (Sonra “işte yeniden giyiniyor çocuk/ bir çiçek gibi kopardı başkalarına uymayan yanlarını”). O katmanlardan rüzgârın esişine uymayan “yakışıksız” ve gerçek bir şair beliriyor. Şiirde büyük seslerin, özgüven patlamalarının, yumrukları sıkılı tutan dizelerin hâkim olduğu bir dönemde “adı konulmamış bir düşten geldim” diyen bir şair…

Ulaş Tosun, Arkadaş Z. Özger’in dönemine ve ortamına bir türlü “tam uymayan”, bazen görmezden gelinen, bazen yakıştırılamayan bazen kınanan, bazen de utangaç bir sıkıntıyla kabul edilen cinsel yönelimini ve dahası bu “aykırılığın” şairin hayatındaki etkisini (ayrıca umutsuz aşkını da) açık, cesur ve zarif bir anlatımla veriyor. Bu bir yandan bir kuşağın politik sosyolojisi için önemli bir kaynak oluşturuyor. Ama bence daha önemlisi “dolayıp öfkemi sakallarıma/ sakallarımı dolayıp öfkeme/ sevişmeyi kendime göre seçicem” diyen şairin hayatına ve şiirine dair biraz da klişeleşmiş örtüyü kaldırması.

Belki bir dönem en çok Tamirat (“vur gülüm vur gülüm vur gülüm/ vur sen de burjuva ayakkabılarının altına”), Aşkla Sana (“başını omzuma yasla/ göğsümde taşıyayım seni/ gövdem gövdene can olsun”) veya Adak (“üçyüz açılmış çiçek aşkına/ iyi dayandık üçbin düşmana”) gibi şiirleriyle hatırlanan Arkadaş Z. Özger, Ulaş Tosun’un filminde hakikaten Merhaba Canım’ın şairi oluyor. (“güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum/ düşüvericek ellerinizden ve/ bir gün elbette/ zeki müreni seveceksiniz/(zeki müreni seviniz)”).

Tıpkı bir gün genç yaşında sokakta düşüp ölen Orhan Veli gibi bir gün genç yaşında sokakta düşüp ölür Arkadaş Z. Özger. Tıpkı Orhan Veli gibi ve genç yaşında düşüp ölen başka şairler gibi yarım kalmış ve bu yüzden erkenden tamamlanmış bir şiir bütünü bırakır. Bir trajik kahraman olmasının verdiği bütün acıya rağmen, Arkadaş Z. Özger’in yarım kalan hayatı ve şiiri bize hayata ve şiire dair çok şey söylüyor. Bunca yıl şaşırtıcılığını kaybetmeyen bir şiir kalmıştır Arkadaş’tan bize. Onun çevresinde dönen hayaletler, o giz, o efsaneler, o “kült oluş” bu hayatı ve şiiri belki de görünmez kılıyordu. Ulaş Tosun’un filmi bu gizi aralıyor şimdi ve Arkadaş Z. Özger’in şiirini de anısını da serbest bırakıyor. Çünkü zaten demişti: “siz inanmayın bir gün değişir elbet/ güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü”.

*

Anlatıcılar

Ahmet İnam, Akın Evren, Ali Özpalanlar, Cavit Kürnek, Deniz Ziya Temeltaş, Ertuğrul Kürkçü, Eşber Yağmurdereli, Halit Özboyacı, Hüseyin Peker, İsmet Tokgöz, Necla Zarakol, Mehmet Savaş Dizdar, Ramiz Bilgin, Raşit Önal, Sina Akyol, Suat Çelebi, Şadiye Çetin, Şükran Tekin, Tuğrul Eryılmaz

Ekip

Ulaş Tosun (Yönetmen): İstanbul Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nden mezun oldu. Aralarında Nokta Dergisi, Hürriyet, Agos ve Radikal gazetelerinin de olduğu yayınlarda muhabir, foto muhabir ve editörlük yaptı. Havana Üniversitesi’nde İspanyolca Eğitimi aldı. Dezavantajlı grupların belgesel fotoğraf tekniğiyle hayatlarını anlatmalarına dayanan dört projede koordinatörlük yaptı. Bu çalışmalar Öteki İstanbul adıyla kitaplaştırıldı. Suriyeli savaş mağdurlarının İstanbul’unu anlatan ilk fotoğraf sergisi “Permanently Temporary” 2015’de Avusturya Konsolosluğu‘nda açıldı. İlk belgeseli olan Afganistanbul’u 2018’de tamamladı. 

M. Kaan Karataş (Yardımcı Yönetmen): 2014’te Kadir Has Üniversitesi‘nde Radyo, Televizyon ve Sinema bölümüne girdi. Erasmus programıyla Çek Cumhuriyeti‘ne gitti ve 1 yıl Masaryk University‘de Sinema eğitimi gördü. Afganistanbul adlı belgeselde yardımcı yönetmenlik yaptı,  O Saatte Orada Ne İşi Varmış adlı bir kısa filmi bulunmaktadır.  Halen Kadir Has Üniversitesi’nde öğrenciliğini sürdürmektedir. 

 

Kategori: Hafta Sonu

Doğa MücadelesiEkolojiKöşe YazılarıManşet

Yeşil hareket 50 yaşında: Doğum günümüz kutlu olsun

Bir siyasi hareketin miladını belirlemek zordur. Bir ölçüde keyfidir de.

Sosyalizm ne zaman doğdu? İsterseniz Spartaküs’e kadar geri gidebilirsiniz mesela. Ya da daha gerçek ve “kitabi” bir doğum günü arıyorsanız 1848’de Komünist Manifesto’nun yayınlanışına, daha “eylemci” bir doğum günü arıyorsanız 1864’te Birinci Enternasyonel’in toplanmasına işaret edebilirsiniz.

Aynı şey yeşil siyasi hareket için de geçerlidir. Yeşil düşüncenin herkes tarafından kabul görmüş belli bir kitabı veya manifestosu yok belki, ama 19’uncu yüzyıla kadar geri gitmek isterseniz John Muir’in, Hanry David Thoroeu’nun veya George Perkins Marsh’ın yazılarına göz atmayı deneyebilirsiniz. Tabii bu biraz zorlama olur. Modern çevre hareketinin 1962’de Rachel Carson’un Sessiz Bahar’ı ile başlatılması adettendir.

Bir günlük eylem zinciriyle doğan hareket

Ama benim yeşil siyasi hareketin doğum günü olarak önerdiğim gün bir kitaptan, bir manifestodan, hatta herkesin tanıdığı bir ismin yaptığı bir işten kaynaklanmıyor. Bence yeşil siyasi hareket yeşil partilerin kurulmasıyla da doğmadı. Yeşil siyasi hareket yaklaşık 20 milyon kişinin katıldığı bir günlük büyük bir eylem zinciriyle doğdu. Bugün bu tarihi 22 Nisan Yeryüzü Günü olarak kutluyoruz.

Önce bundan tam 50 yıl önce, yani 22 Nisan 1970’te neler olduğunu hatırlayalım:

Avrupa’da ve ABD’de 1960’lar büyük bir toplumsal kıpırdanışa sahne oldu. Bugünün genç kuşağı tarafından “yaşlılar” anlamına gelen “boomer” deyimiyle alaya alınan savaş sonrası çocukları, yani “baby boom” kuşağının gençleri, muhafazakarlığa, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, tüketim toplumuna, savaşlara, nükleer denemelere ve çevre kirliliğine isyan ederek yeni sosyal hareketlerin ortaya çıkışını hazırladılar.

Dönemin zirve noktası yirminci yüzyılın en devrimci anlarından biri olan 1968 öğrenci ve gençlik hareketiydi. Avrupa ve çevresinde öğrenci eylemleri ve sokak çatışmalarıyla kendini gösteren 68 isyanı ABD’de daha çok sivil haklar hareketi ve Vietnam Savaşı’na karşı mücadele şeklinde büyüdü. İşte pestisitler (özellikle de DDT) ve nükleer denemelerden kaynaklanan radyasyon başta olmak üzere kirleticilere, doğa üzerindeki baskıya ve ekolojik yıkıma karşı mücadele hem bu hareketin bir temasıydı hem de yeşil hareket bu kıpırdanışın içinden doğdu.

Çevre sorununun siyasette yer almadığı günler

O yıllarda hava ve su kirliliğine yönelik ciddi yasalar, yaygın uluslararası anlaşmalar, çevresel etki değerlendirmeleri, yeşil partiler, büyük çevre örgütleri yoktu. Sanayi tesisleri atıklarını rahatça çevreye bırakıyor, hava ve su kirliliği alıp başını gidiyordu.

Çevre örgütleri daha çok eski doğa korumacı hareketlerin uzantısıydı ve doğanın araçsal ve estetik değeri ön plandaydı. Çevre sorunları yerel bazı örnekler dışında siyasi partilerin, seçimlerin konusu değildi. Nüfus artışı en büyük sorun olarak görülüyor, çevre sorunlarının yoksulluk ve adaletsizliklerle ilişkisi ancak dar bir kesim tarafından dile getiriliyordu. Çevre sorunlarının sosyal ve politik krizle olan bağlantısı yeni yeni kuruluyordu.

20 milyonun isyanı

İşte böyle bir dönemde 68 ruhunu yaratan gençler, yani çiçek çocukları kuşağı, dünya tarihinin yeryüzü temalı ilk kitlesel eylemini örgütlediler. 22 Nisan 1970’te, Amerika Birleşik Devletleri’nin dört bir yanında iki bini aşkın üniversitede, liselerde ve kentlerin sokaklarında toplam 20 milyona yakın insan çevre kirliliğine ve ekolojik yıkıma karşı ayağa kalktı. Sadece New York’ta 100 bin kişi sokakları doldurdu. Toplam katılımcı sayısı ABD’nin o günkü nüfusunun yüzde onunu buluyordu.

Etkinlikten kitleselliğe

Yeryüzü Günü (“Earth Day”) olarak adlandırılan bu çok merkezli eylem zincirini Demokrat Parti üyesi Wisconsin Senatörü Gaylord Nelson ortaya atmıştı, ama onun orijinal fikri bütün üniversitelerde aynı gün çevre temalı forumlar ve benzeri etkinlikler düzenlemekti.

Organizasyonu ele alan gençlerin başını Harvard Üniversitesi’nde lisans üstü eğitimini sürdüren Denis Hayes çekiyordu. Öğrenci hareketinin ve Vietnam Savaşı protestolarının içinden gelen ve gençlik yıllarını üç yıl boyunca dünyayı, özellikle de Asya ve Afrika ülkelerini dolaşarak geçiren Hayes o günlerde 25 yaşındaydı ve kurduğu ekiple birlikte militan bir tarz benimseyerek birkaç ay içinde bütün üniversiteleri ve gençlik örgütlerini dolaştı, 22 Nisan’ı bir kitlesel sokak eylemine dönüştürdü. 22 Nisan tarihinin seçilmesi de üniversitelerin sınav dönemine ve bahar tatiline rastlamayan uygun bir tarih olmasından kaynaklanıyordu.

Denis Hayes (sağda)

‘Komünist komplosu’ suçlamaları

Vietnam savaşına karşı protestoların taktiklerini benimseyen Hayes ve arkadaşları eylemlerinin büyük ses getirmesinin ardından sağ basının saldırısına uğrayacak, hatta 22 Nisan 1970 tarihini V.İ. Lenin’in 100. doğum günü olduğu için seçtikleri söylenecek, Yeryüzü Günü’nün bir “komünist komplosu” olduğu iddia edilecekti.

Ancak eylem o kadar çok ses getirdi ki, ABD tarihinin en sağcı ve en karanlık başkanlarından biri olan Richard Nixon eylemi izleyen üç yıl içinde Temiz Hava Yasası, Temiz Su Yasası ve Tehlike Altındaki Türler Yasası gibi çok önemli üç yasal düzenlemeyi çıkartmak zorunda kaldı. 22 Nisan 1970’in ardından çevre hareketleri kitleselleşmeye, sokağa taşınmaya, 68 kuşağının başlıca mücadele alanlarından biri haline gelmeye başladı. Yeşil siyasi partiler de bu dönemin ardından, 1972’den itibaren kurulmaya başlandı.

22 Nisan’ı yeşil siyasi hareketin doğum günü olarak önermemin nedenleri işte bu tarihçede yatıyor.   Yeşil siyasi hareket çevrecilikten farklı olarak çevre ve ekolojiye dair meselelerin sisteme dair olduğunu, savaşla, şiddetle, ekonomik sömürüyle, demokrasi yoksunluğuyla, otoriterlikle, ayrımcılıkla vb. aynı kaynaktan beslendiğini, temelinde insan doğa ilişkisinin tahribinin yattığını ve çözümün teknik araçlarla değil politik mücadeleyle mümkün olduğunu söyler.

Yeşil siyasi hareket uluslararası kurumların örneğin BM’nin yaptığı toplantılara, uluslararası hukuka, yasal düzenlemelere, bilimsel çalışmalara, uzmanların görüşüne, teknolojik çözümlere ve yaşam biçimi değişikliklerine önem verse de bunları politik mücadelenin yerine koymaz ve yurttaşların ve kitlelerin aktör olduğu bir politik alan örgütler.

İşte 22 Nisan milyonlarca insanı sokağa dökerek hem çevre sorunlarının politik olduğunu ve diğer politik sorunlarla olan bağını gösterdi hem de politik mücadelenin asıl aktörünü işaret etti. Üstelik 22 Nisan 68 kuşağının, yani çiçek çocuklarının işiydi, tıpkı bunu izleyen yıllarda kurulacak yeşil siyasi partilerin de 68 kuşağının bir ürünü olması gibi. Ve 22 Nisan’ın Vietnam Savaşı’na karşı mücadelenin içinden çıkması da barış mücadelesiyle ve şiddetsizlikle olan bağı anlamında yeşil siyasi hareketi tanımlayan önemli bir göstergeydi.

50 yıllık birikimle dünyanın en genç siyasi hareketi

Yeşil siyasi hareketin doğum günü için bu kadar ABD merkezli bir olayı göstermem yadırganabilir. Ancak yeşil hareket neticede Batı’da doğmuştur. 5 Haziran Çevre Günü’ne vesile olan 1972 Stockholm İnsani Çevre Konferansı gibi kurumsal çabaların da, öncü bilim insanı, aktivist ve düşünürlerin yazdıkları kitapların veya düzenledikleri eylem ve etkinliklerin de (Roma Kulübü’nün Büyümenin Sınırları raporu, Rachel Carson’un Sessiz Bahar kitabı veya Greenpeace’in ilk eylemi olabilir bunlar) yeşil hareketin doğumunu tanımlamakta bir kitlesel eylemin yerini tutabileceğini düşünmüyorum.

Bugün iklim hareketi milyonlarca çocuk ve gencin dünyanın her yerinde aynı anda yaptığı kitlesel okul grevi eylemleriyle tanımlanıyor. İşte bu 22 Nisan 1970’te başlayan bir sürekliliğin sonucudur.

Yeşil hareket dünyanın en genç siyasi hareketi. Ancak arkamızda 50 yıllık da bir birikim var. Tarihsel perspektif önümüzü görmemize yardımcı olur.

Gelecek yeşil hareketin. Daha doğrusu yeşil hareketin değişimin öncüsü olmadığı yerde bir gelecek olmayacak. 50. yaşımız kutlu olsun.

 

Fotoğraflar 22 Nisan 1970 yeryüzü Günü eylemlerinden. Kaynak: Buzzfeednews

İklim KriziKanal İstanbulManşet

İklim politikaları açısından Kanal İstanbul: Yangına körükle gitmek

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 10 Ocak 2020’de düzenlenen Kanal İstanbul Çalıştayı’nda Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin’in yaptığı konuşmanın tam metnini yayımlıyoruz.

***

Kanal İstanbul’un neden yanlış ve mutlaka vazgeçilmesi gereken bir proje olduğu uzmanlar tarafından farklı yönlerden ele alınıyor. En önemli sakıncaların genel anlamda çevreye vereceği zarar olduğuna, İstanbul’un kalan son tarım alanlarının ortadan kalkacağına, su kaynaklarının tahrip edileceğine, orman ve doğa tahribatına, Marmara Denizi’ndeki kirliliği artıracağına, hafriyatın ve yapılaşmanın risklerine dikkat çekiliyor. Kanal İstanbul gibi doğaya büyük çaplı müdahalelerin iklim değişikliğinin etkileri açısından ne kadar yanlış olduğunu biliyoruz. Ben konuşmamda konuyu iklim politikaları yönünden ele almak istiyorum.

Bilindiği gibi bütün dünya ülkeleri, hükümetler ve yerel yönetimler giderek daha tehlikeli ve acil bir hal alan iklim krizini durdurmak için etkili politikalar yürütmekle yükümlüdür. Bunun bir yükümlülük olması, sadece bilimsel, vicdani veya etik bir zorunluluktan kaynaklanmıyor. Bu aynı zamanda uluslararası hukukun devletlere yüklediği bir görev. Zira dünyadaki bütün ülkeler 2015 yılında bir araya gelerek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi altında Paris Anlaşması’nı kabul ettiler. Şu an 196 ülke ve Avrupa Birliği Paris Anlaşması’nı imzalamış durumda. Türkiye de bu ülkelerin arasında. Türkiye henüz anlaşmayı TBMM’den geçirip taraf olmamış olsa bile Çerçeve Sözleşme’nin 2004’ten bu yana tarafı ve Paris Anlaşması’nı da 22 Nisan 2016’da anlaşmayı ilk imzaya açıldığı gün imzalayan ülkelerden biri. Dolayısıyla Türkiye ve bütün diğer ülkeler Sözleşme’nin ve Paris Anlaşması’nın temel amacını ve hedeflerini kabul etmiş durumdalar. Bu da ülkelerin aktif ve yapıcı iklim politikalarını takip etmesini gerektiriyor.

İklim politikası ne anlama geliyor?

Paris Anlaşması iklim değişikliğini geri dönülmez ve çok tehlikeli küresel ısınma düzeyi olan 1,5 dereceye gelmeden veya o mümkün olmazsa 2 derecenin çok altında durdurmayı hedefliyor. 1,5-2 derece hedefine ulaşmak için de bütün ülkelerin sera gazı salımlarını hızla azaltmaları ve 2050’de net sıfır düzeyine çekmeleri (sera gazı salımını durdurmaları), yani fosil yakıt kullanmaktan tamamen vazgeçerek ekonomilerini karbonsuzlaştırmaları gerekiyor. Sera gazlarının salımı ne kadar hızlı ve erken başlayarak azaltılırsa hedefe ulaşma şansı da o kadar artıyor. Bunun için yapılması gereken her şeye, tabii ek olarak iklim değişikliğinin etkilerine karşı alınması gereken uyum tedbirlerine ve bunlar için gerekli teknoloji, finansman ve yönetişim mekanizmalarının geliştirilmesine iklim politikası deniyor. Bütün ülkeler Çerçeve Sözleşme’yi ve Paris Anlaşması’nı imzalayarak iklim değişikliğini durdurma ve etkilerini azaltma, yani iklim politikası uygulama sözü vermiş durumdalar.

Ancak bu noktada iklim politikası denen şeyin belirli bir konuda yapılacak sınırlı işler demek olmadığını biraz daha açarak söylemek gerekiyor. Yani iklim politikası diğer bildiğimiz çevre politikalarının çoğundan veya sınırlı alanları ilgilendiren kimi politika alanlarından ayrılıyor. İklim politikaları bütünüyle bir ekonomik dönüşümü hedeflediği için ekonomi, enerji, ulaşım, kentleşme, altyapı, tarım, sanayi gibi her biri kendi başına devasa birer politika alanı olan konuları birebir ilgilendiriyor ve sera gazlarını azaltmak ve ekonomiyi karbonsuzlaştırmak için bütün bu politikaların da değişmesi ve uyumlaştırılması gerekiyor. Bu da ekonominin yönelimini değiştirecek, bütün yatırım kararlarını etkileyecek kadar önemli bir dönüşümü gerekli kılıyor. Doğanın korunması ve bugüne kadar verdiğimiz zararların mümkün olduğu ölçüde onarılması da iklim politikalarını tamamlamak açısından çok önemli. Bütün bunlar Paris Anlaşması’nda toprak ananın haklarından, iklim adaletinden ve insan haklarından söz edilerek vurgulanıyor. Paris Anlaşması sadece bu dönüşümün nasıl uygulanacağına dair değil, uygulamadan da önce ilkelere dair bir metin. Söylediğim gibi Türkiye de bu ilkelerin altına imza atmış durumda.

Neden iklim acil durumu?

Bu noktada gerekli dönüşümün hızıyla ilgili bir saptama yapmakta fayda var. Neden bir iklim acil durumundan söz ediyoruz? Yaşananlara neden iklim krizi diyoruz? Bildiğimiz ya da kafamıza uyduğu, canımız istediği gibi yaşamaya, eski tarz politika tercihleri yapmaya devam etsek ve bu konuyla ilgilenmeyi sonraki yıllara bıraksak ne olur?

Avustralya’da haftalardır süren yangınlar neler olacağının bir ön gösterimi gibi. Avustralya’nın 2019-2020 yangın sezonunda şu ana kadar 10,7 milyon hektar orman ve bununla birlikte 1600 ev yandı, 28 insan ve en az 1 milyar hayvan öldü, yangınlardan atmosfere en az 350 milyon ton karbon dioksit salındı. Geçen yıllarda yanan orman alanı ise en fazla 280 bin hektar civarındaydı. Yani şimdilik yangınlarda 40 kat artış olmuş durumda ve yangın sezonu daha en az iki ay devam edecek. Geçen birkaç yılda sadece Avustralya’da değil Amazonlar’da, Kaliforniya’da, Afrika’da, Endonezya’da ve Akdeniz ülkelerinde, hatta Sibirya’da, yanan milyonlarca hektar orman alanı da iklim krizinin neye benzediğini gösteren en yakıcı belirtilerden biri oldu. Günümüzde iklim felaketlerinin şiddeti ve yoğunluğu giderek artıyor. Orman yangınları zaten aşırı sıcakların ve kuraklığın doğrudan ve en çarpıcı sonucu. Ancak yangınlar gibi dünyanın dört bir yanında seller, kasırga ve tayfunlar, kuraklık ve sıcak dalgaları da giderek artıyor. Bir yandan da su krizi büyüyor.

Son durumun en kısa özeti şöyle: Yüz yıl öncesine göre küresel sıcaklık artışı 2019 itibariyle ortalama 1,2 dereceye ulaştı. Kuzey kutup buzulları her on yılda ortalama yüzde 3,5 küçülüyor ve eski buzulların yüzde 95’i eridi. Çünkü atmosferdeki karbondioksit seviyesi sanayi devrimi öncesine göre %50 artarak 415 ppm’e ulaştı ve bu en az 3,5 milyar yıldır görülmedik yükseklikte bir seviye. Eğer çok hızlı hareket etmez ve fosil yakıtlara dayalı ekonomi anlayışını bugünkü gibi sürdürürsek sıcaklık artışı 2030’da 1,5 dereceyi, 2050’den çok önce de 2 dereceyi geçecek. 2050’ye kadar Kuzey Kutbu açık deniz olacak ve deniz seviyeleri en az yarım metre yükselecek. Bu da önümüzdeki 20-30 yıl içinde dünyanın üzerinde yaşamanın iyice zorlaştığı, şu anda Avustralya’da yaşanana benzer yangınların, kasırga, sel ve tayfunların sürekli hale geldiği, Türkiye’nin de içinde bulunduğu ılıman bölgelerin giderek kurak ve çorak hale geldiği, hızla çölleştiği, okyanusların asitlendiği ve kıyıların sular altında kaldığı bir gezegen haline geleceğini gösteriyor. İnsanlık, tarih boyunca hiç bu kadar yüksek karbondioksit seviyeleriyle karşılaşmadı ve hiç bu kadar sıcak bir iklimde yaşamadı. Bu nedenle başımıza tam olarak neler geleceğini tahmin edemiyoruz. Olacak şeyler hayal gücümüzü aşabilir. Bu felaket senaryosunun kader olmamasının tek yolu ise bütün ülkelerin saldıkları karbondioksit ve diğer sera gazı miktarını hızla azaltarak 2050’ye kadar sıfırlamaları. Bu azaltımın hemen başlaması, hızının dünya ortalamasının yılda yüzde 7,6 civarında olması gerekiyor. Oysa dünya sera gazı salımını hala artırmaya devam ediyor. Aynı şekilde Türkiye de.

İklim kriziyle bu hızda ve bu kadar radikal bir mücadele daha önce de söylediğim gibi bütün politik kararların iklim politikalarıyla bütünleşmesini, özellikle de enerji, ulaşım, konut, sanayi, tarım gibi sera gazı salımı en fazla olan ve su, gıda, doğa koruma gibi uyumun en önemli olduğu sektör ve alanlarla ilgili politikaların, hedeflerin ve planlamaların iklim krizini durdurma hedefiyle uyumlu hale getirilmesini gerektiriyor. Oysa Kanal İstanbul bir mega proje olarak, doğaya yapılan sert ve büyük çaplı bir müdahale olarak ne iklim politikalarıyla ne doğanın korunması ve ekolojik yıkımın onarılması hedefleriyle ne de geliştirmek zorunda olduğumuz karbonsuz, doğa ve iklim dostu gelecek perspektifiyle uyuşuyor.

Üç ilkeyle, neden Kanal İstanbul iklim politikalarına aykırı?

Kanal İstanbul projesinin bütün dünya ülkeleriyle birlikte Türkiye’nin de izlemesi gereken iklim politikalarıyla neden taban tabana zıt olduğunu üç kavram veya ilke üzerinden açıklamak istiyorum. Bunlar iklim politikalarını geliştirirken kılavuz olarak kullandığımız kavramlar arasında: Ekosistem bütünlüğü, kilitlenme ve (mal)adaptasyon.

1- Ekosistem bütünlüğü (ecosystem integrity) ekosistemlerin değişen çevresel şartlar altında canlılığını ve işleyişini sürdürebilmesi, bu anlamda dirençli ve sürdürülebilir olması anlamına gelir. Bütün ekosistemlerin bütünlüğünü korumak çevre ve doğa koruma politikalarının temel ilkesidir. Kanal İstanbul projesinde olduğu gibi bir coğrafya üzerinde, ekosistemlere yönelik yapılan büyük çaplı müdahaleler ekosistemlerin bütünlüğünü bozar, tahrip eder ve giderek ortadan kalkmasına neden olur. Çünkü normalde deniz, göl, nehir, orman, çayır, mera ve benzeri bütün ekosistemler dirençlidir ve dış etkilere uyum sağlama kapasiteleri yüksektir. Ancak Kanal İstanbul gibi devasa müdahaleler ekosistemlerin esneklik sınırını aşar ve tahrip olmalarına neden olur.

İklim politikaları alanında ekosistem bütünlüğü özel bir önem taşır. Paris Anlaşması ekosistem bütünlüğünü, iklim değişikliğine karşı alınacak her önlemde, izlenecek bütün iklim politikalarında gözetilmesi gereken temel ilkelerden biri olarak kabul eder. Buna göre izlenecek bir politikanın iklim politikası olması ya da iklim değişikliğiyle mücadele hedefiyle uyumlu olması için ekosistemlerin bütünlüğünü de koruması gerekir. Eğer iklim koruma amacıyla yapılan bir iş bir başka boyutuyla veya ‘yan etki’ olarak ekosistemleri yıkıma uğratıyorsa o iş uygun bir iklim politikası değildir. Buna iyi bilinen bir örnek olarak Türkiye’de yapılan küçük HES’leri verebiliriz. Küçük HES’ler fosil yakıt yakmadığı için iklim dostu bir enerji üretimi gibi sunulsa da çoğu HES projesinin uygulanmasında dereler kurutulduğu ve doğaya ciddi zararlar verildiği için bunları ekosistem bütünlüğüne aykırı projeler olarak iklim politikalarına uygun kabul etmiyoruz. Tabii HES’ler konusunda su hakkının ihlali, insanların tepkilerinin dikkate alınmaması gibi sorunları da ayrıca anabiliriz. Demek ki, ekosistem bütünlüğü ilkesine aykırı iseler ister yenilenebilir enerji projesi olsun ister tarımsal uyum veya sel kontrol projesi, yapılan işler iklim politikasına uygun sayılmaz.

 

İşte Kanal İstanbul, su kaynaklarını kurutacak, devasa bir hafriyata ve hafriyat atıklarıyla 38 kilometrelik bir kıyı alanının doldurulmasına neden olacak, Küçükçekmece Gölü’nü ortadan kaldıracak, Sazlıdere Barajı’nı ve her iki sulak alanın çevresindeki sazlıkları yok edecek, hayvanların, kuşların yaşama ve konaklama alanlarını tahrip edecek, çayır ve meraları imara açacak, denizlerdeki canlı yaşamı bitirecek bir proje olarak, ekosistem bütünlüğü ilkesine aykırıdır. Bu anlamda iklim politikasına da aykırıdır. Ekosistem bütünlüğü ilkesinin Paris Anlaşması’ndaki bir anlamı da yapılacak işlerin iklim değişikliğiyle mücadeleye bir katkısının olmasıdır. Bu anlamda da Kanal İstanbul’un hiçbir katkısı olmayacak, hatta ikinci kavram altında açıklayacağım gibi zararı olacaktır.

2- Kilitlenme (lock-in) bir yatırımın ekonomik ömrü ile ilgili bir kavramdır. Buna karbon kilitlenmesi, karbon tuzağı veya yüksek emisyon tuzağı da diyebiliriz. Bir yatırım yapılırken, mesela bir enerji santrali, fabrika, işyeri vb. kurulurken ya da bir araç üretilirken (otomobil, çamaşır makinesi vb.) işin en başında onun ekonomik ömrünü biliriz. Bir araç için kaç sene sonra yenilenmesi gerektiği, bir yatırımın kaç sene sonra kendini amorti edeceği ve yeterince kârlı olması için ne kadar süreyle üretim yapması gerektiği hesaplanır. Bu nedenle her yatırım ilgili sektörü veya alanı ekonomik ömrü kadar bir süre değişiklik olmadan aynı şekilde devam etmeye, yani kilitlenmeye zorlar. Bu kilitlenme olumlu veya olumsuz olabilir. Olumsuz kilitlenmeye tipik örnek kömürlü termik santrallerdir. Bir kömürlü termik santralin ekonomik ömrü yaklaşık 40-60 yıl kadardır. Ortalama 50 yıl diyebiliriz. Yani yeni bir termik santral yaptığınız zaman bunu 5-10 yıl elektrik üretsin diye yapmazsınız, 50 yıl üretsin diye yaparsınız ve enerji üretimi için çok sayıda yeni termik santral yaptığınızda önümüzdeki 50 yıl bu santrallerin çalışması gerekeceği için ülkenin enerji sektörünü 50 yıl kömüre kilitlemiş olursunuz. Bu süre içinde değişiklik maliyetli ve zor olur, sistem kilitli hale gelir. Karbondioksit salımını en geç 30 yıl içinde sıfırlamak gerekirken sistemi 50 yıl daha kömüre kilitlemek iklim değişikliğini durdurmayı imkansız hale getirir. Olumlu kilitlenme örneği olarak ormanlaştırmayı verebiliriz. Eski (mesela yanmış) bir orman alanını yeniden orman alanına çevirecek bir ağaçlandırma ve restorasyon yaptığınız zaman artık yok etmek zor (ve yasaya aykırı) hale geleceği için o alanın artık orman olarak kalmasını sağlamış, yani kilitlemiş olursunuz.

Kanal İstanbul ise doğayı sonsuza kadar değiştirecek devasa bir proje. Yani geri dönüşü yok. Bir enerji santralini nihayetinde bir maliyet de getirse kapatabilirsiniz. Ama Kanal İstanbul’u sonradan yanlış bir proje olduğuna karar da verseniz kapatamazsınız, kanalı dolduramazsınız. Yanlış bir karar kalıcı bir zarar yaratmış olacaktır. Ancak Kanal İstanbul sadece bu açıdan değil, ekonomik açıdan da bir kilitlenme yaratacaktır. İklim açısından bu da çok önemli. Herkes bu projenin asıl amacının yeni konut ve ticaret alanları açmak, bölgede yolları, köprüleri, limanlarıyla yeni bir kent kurmak olduğunu biliyor. Yani amaç gemilerin geçeceği bir kanal yapmak değil, yeni bir kent kurmaya daha uygun (ve çekici) bir şekilde coğrafyayı değiştirerek inşaat ekonomisini devam ettirmek. Kanal İstanbul yapılırsa bölge on yıllar boyunca bir hafriyat ve inşaat alanı olacak, bu da daha fazla demir çelik, daha fazla çimento, beton ve asfalt, bunlar da daha fazla iş makinası ve hafriyat kamyonu, daha fazla fosil yakıt ve sera gazı salımı anlamına gelecek. Kanal İstanbul’un bir savunma metni gibi yazılmış Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu kanal inşaatının yılda 1,7 milyon ton ek karbondioksit salımına neden olacağını belirtiyor. Bu hiç az bir salım değil ve farklı hesaplama yöntemleriyle daha da fazla çıkabilir. Ayrıca kanal bittikten sonra kurulacak kentin inşası sırasında yapılacak emisyon ve tabii oraya taşınacak nüfusun ek karbon ayak izi belli değil.

İklim değişikliğiyle ilgili son Birleşmiş Milletler raporlarından biri olan Emisyon Açığı Raporu 2019, inşaat sektörünün imalat alanında en fazla sera gazı salımına neden olan sektör olduğunu ortaya koyuyordu. İktisatçılar, Türkiye ekonomisinin inşaat gibi üretken olmayan, düşük teknolojili bir sektörle gelişme stratejisinin ne kadar yanlış olduğunu senelerdir anlatıyor. Bu politikanın ne kadar yüksek emisyonlu olduğunu ve Türkiye’nin sera gazı salımını ne kadar artırdığını da biz anlatmaya çalışıyoruz. Son veriler Türkiye’nin yıllık sera gazı salımının hâlâ yılda yüzde 6 arttığını gösteriyor ve bunda inşaat ekonomisinin payı büyük. Kanal İstanbul projesi Türkiye ekonomisini daha on yıllar boyunca inşaat ekonomisine kilitleyecektir. Bu iş kazma aşamasından kent inşasına kadar hafriyat, iş makineleri, kamyonlar vb. ile betonlaşmaya dayalı yüksek emisyonlu bir altyapı yatırımıdır. İnşaata Kanal İstanbul çevresine yeni kurulacak kentin yaratacağı ulaşım ihtiyacını da ekleyebilirsiniz. Bu projenin yapılacak köprü ve yollarla yeni getireceği 2 milyona yakın nüfusu tamamen karayolu ulaşımına bağımlı kılacağı ve motorlu araç ulaşımını yani otomobil bağımlılığını daha da artıracağı anlaşılıyor. Kanal İstanbul’un yaratacağı yeni inşaat ve ulaşım emisyonları daha yıllarca Türkiye’nin sera gazı salımının artmaya devam etmesine neden olacak ve bu anlamda da Türkiye ekonomisini yüksek emisyonlu bir patikaya kilitleyecek, yüksek karbon tuzağından çıkamamasına neden olacaktır.

3- (Mal)adaptasyon ise iklim krizine uyum için yapıl(ma)ması gereken şeyleri özetleyen bir kavramdır. Bildiğiniz gibi bir yandan küresel ısınmayı durdurmaya çalışırken, bir yandan da iklim değişikliği nedeniyle zaten gerçekleşmiş veya gerçekleşmekte olan etkilere, örneğin kuraklığa, deniz seviyelerinin yükselmesine vb. uyum sağlamaya çalışmamız gerekiyor. Bütün ülkeler iklim politikalarını geliştirirken hem kasırga, sel, orman yangını gibi iklim felaketlerine karşı hazırlık ve direnç kapasitelerini artırmak, hem de su ve tarım politikaları başta olmak üzere her alanda, yeni ortaya çıkan duruma uygun politikalar geliştirmek zorundalar. Buna iklim değişikliğine adaptasyon deniyor. Tabii adaptasyonun mutlaka küresel ısınmayı durdurmaya çalışmakla aynı anda olması gerektiğini vurgulamalıyız. Çünkü 2-3 derece ısınmış bir dünyada adaptasyon mümkün değildir.

İstanbul iklim değişikliğinden, Akdeniz havzasındaki diğer büyük şehirler gibi en çok kuraklık, deniz seviyelerinin yükselmesi ve sıcak dalgaları nedeniyle etkilenecek. Buna aşırı hava olaylarını, aşırı yağışları, selleri, beklenmedik fırtına ve doluları, deniz seviyeleriyle birlikte yükselecek fırtına dalgalarını ve orman yangınlarını da ekleyebiliriz. Demek ki İstanbul için gereken en önemli adaptasyon politikası kuraklık nedeniyle sıklaşacak su krizlerine karşı su kaynaklarının korunması; deniz seviyelerinin yükselmesine karşı kıyıların korunması ve restorasyonu; sıcak dalgalarına karşı ise kentsel ısı adası yaratan beton ve asfalt yükünün azaltılması ile mevcut ormanların ve yeşil alanların korunması, yeşil alanların daha da artırılmasıdır. Tabii sel ve taşkın kontrolü ile fırtınalara ve orman yangınlarına karşı hazırlıklı olmak için yapılması gerekenler de önemlidir. Ayrıca iklim krizinin önemli sonuçlarından biri olan gıda kıtlığı ve gıda fiyatlarının yükselmesine karşı yerel tarımsal üretimin korunması ve geliştirilmesi de önemli bir adaptasyon politikasıdır. Böylece kentler gıda ihtiyacının birazını olsun kent içindeki tarım alanlarından karşılayabilir.

Kanal İstanbul ise adaptasyon için yapılması gerekenlerin tam tersine hizmet edecektir. Su kaynaklarının korunması gerekirken en önemli iki içme suyu kaynağı olan Terkos Gölü tuzlanacak ve Sazlıdere barajı ortadan kaldırılacaktır. Ayrıca su toplama havzaları daha da betonlaştırılacaktır. Deniz seviyelerinin yükselmesi Karadeniz ve Marmara kıyısında Kanal İstanbul nedeniyle olacak kıyı erozyonunu daha da artıracak, yeni yaratılacak dolgu alanları da aşınacaktır. (ÇED raporu deniz seviyelerinde 2071’de ortalama 45 cm yükselme ve yılda bir kez bu yüksekliğin 1,65 metreye çıkmasını öngörüyor.) Betonlaşma ve yüksek binalar nedeniyle bölge yeni bir kentsel ısı adası yaratacak, mevcut orman alanları yok edilecek ve İstanbul önümüzdeki yıllarda giderek artacak olan sıcak dalgalarından daha da fazla etkilenecektir. Korunması ve geliştirilmesi gereken İstanbul’un son kalan tarım arazilerinin önemli bir bölümü ise yok edilecektir. Kalan tarım alanları ve yeraltı suları da tuzlanacaktır. İşte buna maladaptasyon denir. Bu yapılması gerekenin tam tersinin yapılmasıdır. Adaptasyon yerine iklim değişikliğinin etkilerinin daha da şiddetli hissedilmesine neden olacak yanlış politikaların uygulanmasıdır. Yangına körükle gitmektir. Zaten üçüncü köprü ve yeni havaalanı projeleri kuzey ormanlarını tahrip ederek İstanbul’un kuzeyini yerleşimlere açarak ve betonlaştırarak iklim değişikliği maladaptasyonunun kötü bir örneğini oluşturmuştu. Buna kronikleşmiş bir maladaptasyon örneği olarak deniz seviyeleri yükselirken ve İstanbul dünyanın deniz seviyelerinin yükselmesinden en çok etkilenecek metropollerinden biriyken doldurulmadık kıyı bırakılmamış olmasını da ekleyebiliriz. Yükselen denizler ve fırtına dalgaları bu dolgu alanlarını da tahrip edecektir. İşte Kanal İstanbul kentin zaten devam eden maladaptasyonunu iyice artıracaktır.

İklim değişikliğinin etkilerine dirençsiz bir İstanbul

Sonuç olarak, bütün bu üç kavramı, ekosistem bütünlüğünü, kilitlenmeyi ve (mal)adaptasyonu hepsini ortak kesen bir dördüncüyle bağlayabiliriz. Bu da dirençlilik (resilience) kavramıdır. Kentleri, ülkeleri, sektörleri iklim değişikliğinin etkisine dirençli, yani uyum sağlayabilir ve cevap verebilir yapmak zorundayız. Bunu yapmazsak iklim krizi nedeniyle çok daha şiddetli bir yıkım yaşarız. Aynı şekilde ekonomik aktivitelerin de önümüzdeki yıllarda karbonsuzlaşması giderek hızlanacak dünya ekonomisine uyum sağlayacak bir dirençliliğe kavuşması gerekiyor. Türkiye’nin genel olarak da iklim politikalarının gereklerine uygun, iklim değişikliğine dirençli bir gelişme patikası izlemesi gerekiyor. Yoksa yüksek karbonlu gelişme patikasına kilitlenmiş, iyice karbon tuzağına düşmüş bir ülke ekonomisi önümüzdeki yıllarda büyük krizler yaşayabilir. Ekosistemlerin dirençli olması da zaten ancak bütünlüğünü koruduğu takdirde mümkündür.

Kanal İstanbul ise iklim krizine karşı dirençli ve esnek değil, tam tersine zayıf, kırılgan, uyum sağlayamayan, doğası yıkıma uğramış bir İstanbul yaratacaktır. Bu nedenle bütün diğer çevre ve ekoloji kaygılarıyla birlikte iklim politikaları açısından da Kanal İstanbul yanlış bir projedir ve tamamen vazgeçilmesi gerekir.

Kategori: İklim Krizi

Editörün Seçtikleriİklim KriziKöşe YazılarıManşet

2019’da çevre ve iklim mücadelesinin En’leri

Her yıl sonu bir önceki yılın muhasebesini yapmak adettendir. Biz de Yeşil Gazete’de önceki yıllarda özellikle çevre ve iklim mücadeleleriyle ilgili listeler yayınladık. Müzmin bir listeci olarak ben de böyle ilk 10 listelerinden çok yaptım. Ama bu yıl biraz daha farklı bir yol tutup yaşadığımız olayların, mücadelelerin veya felaketlerin ilk 10’unu sıralamak yerine, 10 farklı başlıkta yılın en önemli bulduğum gelişmelerine yer vermek istiyorum.

2019’un en önemli kişisi

Kuşkusuz Greta Thunberg. Time dergisiyle her zaman aynı fikirde olduğumuz söylenemez. Ama bu sene böyle. Greta Thunberg’in bence en çarpıcı başarısı hepimizi mücadelenin sözcüklerle yapılacağına bir kez daha ikna etmesi oldu. Oyunda Polonius sorar ya Hamlet’i konuşturmak için “Ne okuyorsunuz efendim” diye. Hamlet de cevap verir: “Kelimeler, kelimeler, kelimeler.” İşte Greta’nın kelimeleri ve o kelimeleri kim olarak, nasıl bir tavırla ve nerede söylediği bütün bir mücadele tarihini değiştirdi. Politikanın da aktivizmin de aslen kelimelerle mümkün olduğuna dair inancımızı tazeledi Greta Thunberg.

2019’un en güzel yerel demokrasi şöleni

Bir hafta önceye kadar bu sorunun cevabı Çanakkale’deki Kazdağları Kirazlı altın madenine karşı on binlerce insanın katıldığı miting, yürüyüş ve gösteriler olurdu. Fazıl Say konseriyle, maden alanının işgaliyle, haftalarca nöbet çadırlarında süren yerel çevre mücadelesinin başarıyla sonuçlanması ve projenin rafa kalkması rakipsiz bir başarıydı. Ama yıl bitmeden bu başlığa bir ortak geldi. İstanbul halkının Ankara’nın Kanal İstanbul dayatmasına karşı çıkma yolu olarak ÇED raporuna itiraz etmek için Çevre ve Şehircilik İl Müdürlükleri önünde saatlerce kuyruklarda bekleyerek verdiği cevap demokrasi mücadelesi için de önemli bir adım oldu.

2019’un en partiler üstü çevre başarısı

Kütahya’da Gediz ilçesindeki ve Kütahya-Uşak il sınırındaki Murat Dağı’nda açılmak istenen altın madeni, her partiden, her görüşten Kütahya ve Uşak halkının kararlı mücadelesi sonucunda durduruldu. Projenin ÇED olumlu kararı mahkeme tarafından “hukuka uygun bulunmayarak” iptal edildi. Murat Dağı Altın Madeni projesi için şirket ve devlet ısrar eder mi bilmiyorum. Ama bu kararlılığa direnirlerse kendileri kaybederler.

2019’un en önemli kampanya başarısı

Termik santrallara filtre muafiyeti veya Madde 45 (50) kampanyaları. Aynı kampanya aynı yıl iki başarı birden kazanır mı? Bunun bir örneği Madde 45 (50) kampanyaları oldu. Önce şubat ayında 15 termik santrale filtre takmadan 2,5 sene daha çalışma hakkı tanıyan madde 45 TBMM’de durduruldu. Ardından yıl bitmeden bir kez daha TBMM’ye getirilen aynı içerikteki madde 50 bu kez Meclis’ten geçse de Cumhurbaşkanı tarafından veto edildi. Başta Temiz Hava Hakkı Platformu olmak üzere hava kirliliğine karşı mücadele eden çevre ve sağlık örgütlerinin bu büyük başarısı sosyal medyanın, medyanın ve lobiciliğin birlikte etkin bir biçimde kullanılmasının ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu.

2019’un en kötü iklim haberi

İklim kriziyle ilgili kötü gelişmeler saymakla bitmez. Ama küresel sıcaklık artışını 1,5 derecede durdurma şansını sonsuza kadar kaybettiğimize dair araştırma bugüne kadar aldığımız belki de en kötü haberdi. Küresel Karbon Bütçesi 2019 raporunda yenilenen karbon bütçesi hesabına göre dünya insanları olarak eğer önümüzdeki yıllarda 235 milyar ton daha fosil yakıtlardan kaynaklanan karbondioksiti atmosfere salarsak şu anda ortalama 1 derece olan küresel ısınmayı 1,5 dereceden önce durdurma şansını kaybedeceğimiz ortaya çıktı. Şu anda yılda 42 milyar ton saldığımız ve yakın gelecekte bu düzeyin çok altına inilmesine dair bir plan olmadığı için de bu hakkımızı en geç 2026-2027 gibi tüketmiş olacağız. Oysa IPCC’nin 1,5 derece özel raporu daha geçen sene 1,5 derecenin tutturulması mümkün bir hedef olduğunu bildirmişti. IPCC her zamanki gibi fazla iyimser çıktı. Ama bu haber nedeniyle 1,5 derece hedefinden vazgeçmemiz değil, bu hedefe daha sıkı sarılmamız gerekiyor. Isınmayı 1,5 olmazsa 1,6, o da olmazsa 1,7, o da olmazsa 1,8, o da olmazsa 1,9 derecede durdurmak için hedefimiz 1,5 derece olmalı. Yoksa bu satırları okuyanların çoğu, kendi yaşam süresinde 2 dereceyi ve neden olacağı büyük felaketleri görecek. Çocuklarımız ve torunlarımız ise 3-4 derece ısınmış bir dünyada hayatta kalmaya çalışacak.

2019’un en büyük iklim felaketi

Yaz aylarında Amazon ormanlarında yaşanan benzeri görülmemiş yağmur ormanı yangınları, Avustralya’da hâlâ süren milyonlarca hektar alanı tahrip eden orman ve çalılık yangınları ve Mozambik, Malawi, Madagaskar ve Zimbabwe’yi vuran, Mozambik’te bir kenti (Beria) neredeyse haritadan silen ve 1300’den fazla insanın ölümüne neden olan İdai siklonu. Bu üç büyük felaketten sadece birini seçmek mümkün görünmüyor. Maalesef yıllar geçtikçe bugün bizi hâlâ şoke edebilen bu tür felaketler de sıradanlaşacak.

2019’da iklim krizinin en üzücü simgesi

Koala. Avustralya’nın bu güzel ve cana yakın memelisinin yaşam alanlarının önemli bir bölümü devam eden orman yangınlarında yandı veya tehdit altında. Avustralya Çevre Bakanı en az 8400 koalanın yani toplam koala nüfusunun yüzde 30’unun devam eden yangınlarda can verdiğini açıkladı. Bu yangınlar devam ederse koalaların doğal ortamdaki nesilleri tükenecek. Yıl boyunca yangından sağ kurtarılan, sıcak stresi altında su içirilen, en son da yoldan geçen bisikletlileri durdurarak su isteyen koala videolarını yıl boyunca göz yaşları içinde izledik. Avustralya iklim krizi nedeniyle yaşanmaz hale gelen ilk kıta olabilir. Zavallı koalalar da maden ocağındaki kanarya gibiler.

2019’un en kitlesel iklim aktivizmi

Tabii ki çocukların küresel iklim grevleri. Greta Thunberg’in 2018’in ağustos ayında tek başına başlattığı iklim grevi eylemi bu sene dünyanın binlerce kentinde milyonlarca çocuk tarafından takip edildi ve büyütüldü. Gelecek İçin Cumalar hareketinin öncülüğünde organize edilen 20-27 Eylül küresel iklim grevlerinde 7 milyon çocuk, genç ve yetişkin grevdeydi ve sokağa çıktı. Türkiye’de de çok sayıda çocuk ve genç iklim eylemcimiz var artık: Atlas Sarrafoğlu, Ege Edman, Deniz Çevikus, Selin Gören, Güney Deniz Teke, Duru Kireççi ve sayıları giderek artan onlarca genç iklim aktivisti hepimize örnek oluyor. En son Madrid’de yapılan COP25 iklim konferansı sırasında yapılan mitinge de 500 bin kişi katıldı. Eskiden kolay hayal edebileceğimiz bir sayı değildi bu. Ama artık gelecek kuşak sokakta.

2019’un en büyük iklim katili

Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro. Bu yılın başında göreve başlayan Bolsonaro iklim değişikliğini inkâr etme konusunda Trump’ı bile aşan bir politikacı olarak göreve geldiğinde önce ülkesinin Paris Anlaşması’ndaki imzasını geri çekmeyi düşündü. Ama sonra herhalde anlaşmada kalarak daha fazla zarar verebileceğini fark etmiş olsa gerek ki bundan vaz geçti. Madrid’deki COP25’te Paris’i neredeyse uygulanamaz hale getirecek her türü sabotaj hamlesinin arkasında Brezilya ve Bolsonaro vardı. Bu da iklim kriziyle mücadelenin ne kadar politik olduğunu bize bir kez daha gösteriyor. Mücadeleleri birbirinden ayıramayız. Neoliberal politikaların her yönüyle, otoriter yönetimlerle ve aşırı sağ popülist siyasetçilerle mücadele iklim kriziyle mücadelenin ayrılmaz bir parçası.

2019’a en fazla damgasını vuran söz

Evimiz Yanıyor! (Greta Thunberg)

Dilerim 2020 mücadelemizi büyütsün. Herkese iyi seneler!

COP25İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Madrid Notları-4]: Grevci çocuklar, hayal kırıklıkları ve öfkeleri artmış bir şekilde evlerine dönüyor

Bugün COP25’in son günü. Madrid’de Şili hükümetinin başkanlığında yapılan “İddialı Hedefler COP’u” iddialı hedeflerden söz bile edilmeden kapatılıyor. Bu sene üzerinde anlaşılması beklenen az sayıda konu, üzerindeki anlaşmazlıklar büyüyerek seneye devrediliyor. Henüz COP kapanmadı. Alınan nihai sonucu son yazımda aktarmaya çalışacağım. Ancak hiçbir hatırı sayılır ülke sera gazı azaltım hedefini yükselteceğini söylemedi. Sayıları 73’e ulaşan ülkelerin kurduğu bir yüksek hedef koalisyonu var, ama bu ülkelerin emisyonlarının toplamı herhangi bir şeyi değiştirecek büyüklükte değil. Madde 6’yla ilgili bugün yayınlanan son taslaklarda ve öğleden sonra yapılan başkanın gayrı resmi durum değerlendirmesinde de anlaşmazlık çıkan noktalarda açılan parantezlerin azalmadığı ve çatlakların büyüdüğü görülüyor.

Madde 6’yla ilgili tehlikeleri bir önceki Madrid Notları’nda anlatmaya çalışmıştım. Bugün yayınlanan son taslağa göre ne mükerrer sayım (double counting) sorunu çözülmüş durumda ne de önceki dönemden kalan karbon kredilerinin aktarılıp sıcak hava basılması sorunu. Brezilya ve Avustralya’nın başını çektiği, muhtemelen Çin’in ve Rusya’nın arkadan desteklediği ülkeler Paris Anlaşması’nı işlemez hale getirmek için her şeyi yapmaya devam ediyorlar. Zaten Brezilya’nın, yani Bolsonaro yönetiminin Paris Anlaşması’ndan çekilmekten özellikle bu yüzden vazgeçtiği konuşuluyordu: “Çekilip uzakta kalacağımıza, içeride kalıp işlemez hale getirelim!” Kötülüğün vücut bulmuş halini koridorlarda dolaşırken görmek istiyorsanız COP’a gelin…

Ancak Pasifik Ada Devletleri, Az Gelişmiş Ülkeler, Afrika Grubu gibi müzakere blokları bunlara pabuç bırakacak gibi görünmüyorlar. Madde 6’nın bu haliyle çıkması ve Paris’in içinin boşaltılması ihtimali düşük. Zira bugünkü bir basın toplantısında Carbon Market Watch sözcüsünün söylediği gibi Madde 6 kural kitabı bu haliyle çıkarsa Paris Anlaşması sıfır toplamlı bir oyuna dönüşecek, piyasada yapılan aldım verdim ben seni yendim oyunundan atmosfer etkilenmeyecek. Küresel emisyonlar düşmeyecek. 1,5-2 derece hedefleri buhar olacak.

Bu fiyaskoda, Madde 6’ye dair kötü niyetle yaratılan uygulama açıklarını taslaklardan silip atamayan Şili COP başkanlığının sorumluğunun da büyük olduğunu düşünüyorum. Zaten Şili’de halkın isyan ettiği ve aylardır sokaklarda istifaya davet ettiği azılı neoliberal Pinera hükümetinden ilerici bir COP yönetimi beklemek hayalcilik olurdu. Üstelik Şili burada ne kadar bağımsız hareket ediyor, ne kadar Brezilya’nın gölgesi altında, o da belli değil.

Neticede bütün bunlar, yani en önemli iki konu Glasgow’a kalıyor: Hem iddialı hedefler, hem de Madde 6. Bu da seneye 9-20 Kasım 2020’de, muhtemelen AB’den ayrılmış Birleşik Krallığın yeni Boris Johnson hükümetinin başkanlığında İskoçya’da, Glasgow’da yapılacak COP26’yı son yılların en hayati iklim konferansı haline getirecek. Kopenhag’a son şans demiştik, yenildik. Paris’e son şans dedik, yetersiz de olsa bir kazanımla çıktık. Biz Paris gerçekten işe yarar hale gelsin diye bastırırken şimdi bu kazanım geri alınmaya çalışılıyor. Şimdi de Glasgow son şans. Her son şansı geçtiğimizde karbon bütçesi biraz daha tükeniyor, felakete biraz daha yaklaşıyoruz. Ama pes edecek lüksümüz yok.

Bu sene COP25’e çocuklar damga vurdu. Öfkeleriyle, heyecanlarıyla, COP içinde yaptıkları eylemlerde, Madrid sokaklarını doldurarak, okul grevcileri ve iklim hareketleri, Yokoluş İsyanı ve Gelecek İçin Cumalar, geleceğimiz için verdiğimiz ölüm kalım mücadelesini giderek büyüteceklerini herkese gösterdiler. Şarkılar söyleyerek, sloganlar atarak, zıplayarak ve dans ederek iklim adaleti mücadelesi yapan gençler ve çocuklar susmuyor. Bugün de, yine bir Cuma günü, toplantı salonunda fiyasko ilan edilirken 50 metre ilerideki koridorda aktivistler grevdeydi. Sesleri duyuluyor. Ama devletler tarafından dikkate alınmıyor. Söyledikleri sözlere boş referanslar verilirken eyleme geçmeyen ve adım atmayan yöneticiler ve liderler çocukların ve gençlerin öfkesini artırıyor.

İlk kez bu yıl COP’a yeni dalga iklim kuşağı damgasını vurdu. Ama Madrid’den hayal kırıklıkları ve öfkeleri artmış olarak ayrılıyorlar. 2020, çok daha güçlü bir iklim hareketi görecek. Glasgow’a kadar giderek büyüyen bu hareketi dikkatle izlememiz ve desteklememiz gerekiyor. Çünkü kazanmaktan başka çaremiz yok.

Kategori: COP25