Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] İklim krizini bir de Nanuk’tan dinleyin

Doğan Egmont Çocuk Kitapları’nda çıkan 48 sayfalık bir ütopya hikayesi, Nanuk ve Pati Sonatı. Sekiz yaşından büyük ve hatta benim gibi uslanmaz bir çocuk kitabı okurunu bile sarıp sarmalayan hikâyeyi, Begüm Çalımlı ve Merve Çalımlı kardeşler kaleme almış.

Size müziğin iyileştirici, birleştirici gücünden bahsetmek istiyorum. İnsanın gönül dünyası, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki denge ve uyumun simgesi olan müzikle beslenir. Şüphesiz ki müziğin iyileştirici, birleştirici gücü küçümsenemeyecek kadar kuvvetlidir. Müzik; farklı kültürlerden, farklı dinlerden, farklı dillerden birçok insanı bir araya getirebilen mükemmel bir dildir. İki yazar, bu yolu seçerek çocuklara çözüm yolunun anahtarını veriyorlar.

Birkaç kelime ile özetlemek gerekirse, okuduğum en naif, en kırılgan çocuk kitaplarından biri diyebilirim. Çağımızın vebası iklim krizini öyle güzel işlemişler ki açıkçası konuyu bu açıdan düşünemediğim için biraz kıskandım.

Ütopya adasından iç karartan şehre yolculuk

Kitap, kutup ayısı Nanuk’un ve birlikte yaşadığı diğer deniz canlılarının mücadele ettiği küresel ısınmaya bağlı iklim değişiklikleri, soyu tükenmekte olan canlılar, fosil yakıtlar, doğanın kaybolan dengesi gibi konular etrafında insanlığı, konu üzerinden de okuyucunun kendini sorgulamasını hedef alıyor.

Hikaye harika bir ütopya adasında başlıyor. Gökyüzünde dans eden yeşil, sarı, mavi ve mor renkli kuzey ışıklarıyla göz kamaştıran, tüm canlıların huzur içinde yaşadıkları bir ada olan Kanuk Adası’nda, Nanuk ile gözümüzü hikâyeye açıyoruz.

İklim krizi sebebiyle Kuzey Buz Denizi’nden kaybolan arkadaşlarını arayan Nanuk, savrularak kirli göğü ve bulanık deniziyle iç karartan bir şehre kadar sürükleniyor.

Müziğin birleştirici gücüne dayanışmayı

Begüm ve Merve Çalımlı.

Geldiği şehirde kendini bir senfoni orkestrası konser salonunda bulan Nanuk’un biz insanlara söyleyecek çok şeyi var; çocuklardan başlamak ise en doğru yol. Bu kitap müziğin birleştirici, sihirli gücüne, dayanışmaya ve doğaya kulak veren ebeveynlerin çocuklarına hediye etmeleri için harika bir seçenek.

Gönül bazı kavramların daha detaylıca anlatılmasından yana ama ne harikadır ki çocuklar için yeşil kitaplar çoğalıyor.

Acaba Nanuk arkadaşı Nino’yu bulabilecek mi? İklim krizine dur diyebilecek mi?

Kategori: Hafta Sonu

Hayvan HaklarıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Koronavirüs günlerinde aşı bekleyenler için: Deney laboratuvarında neler oluyor?

Tüm dünyanın, koronavirüs salgınına karşı bir an önce aşı ve ilaç beklediği,  deneylerin adeta bir “umut kaynağı” olduğu şu günlerde deneylerde kullanılan hayvanlarla ilgili ne biliyorsunuz? Çok sayıda insan ve hayvanın yaşamını yitirdiği salgın günlerinde bir öncelik sıralamanız, yaşam hiyerarşiniz var mı? Belki bu deneylerde, denek olarak kullanılan hayvanların yaşadıklarını, deneylerin pek bilinmeyen boyutunu öğrendiğinizde, düşüncenizi bir kez daha gözden geçirmek istersiniz. Hayvanlar üzerinde yapılan deneysel çalışmaların uygulandığı bir kurumda eğitim görmüş ve uygulanan sisteminin bazı aşamalarında çoğu öğrencinin yaşamak zorunda kaldığı hayvana şiddet dayatmalarına maruz kalan bir kişiyle konuştuk.

Olayların baş rolündeki kişi, bu günlerde ismini (özellikle sosyal medyada) sıklıkla gördüğümüz biri. Aynı psikolojik şiddete maruz kalanlar, muhakkak kendilerine tanıdık gelen bir şeyler yakalayarak onun kim olduğunu anlayacaklardır.

Tanık oldukları ve bunların psikolojik izlerini yıllar sonra bile taşımaya devam ettiğini söyleyen kaynağımızla sohbetimizi olduğu gibi aktarıyorum…

Öncelikle aktarımlarınız için şimdiden teşekkür ederim. Hem hayvanlar hem de sizlerin yaşamak zorunda bırakıldığı şeyler kolay hazmedilebilecek türden değil. Bir üniversitenin psikoloji bölümünde okurken tanıştınız hayvan deneyleriyle -yani bu kişiyle- değil mi?

Yaşadığım süreci aktarmama alan açtığınız için ben teşekkür ederin. Evet, birinci sınıfta aldığım fizyolojik psikoloji dersinde tanıştım.

Bu kişiyle derse girdiğiniz ilk gün neler oldu?

Derse girdiği ilk gün, aramızdan birkaç kişiyi seçip fizyoloji laboratuvarında yaptığı bilimsel araştırmalara dahil olmamızı istediğini söylemişti. Hangi motivasyonla yaptığımı kesinlikle hatırlamadığım bir şekilde o birkaç kişiden biri oldum. Dersten sonra, dahil olmak isteyen birkaç kişiyle beraber ilaç deneyleri yaptığı laboratuvara gittik. 10 kişiden fazlaydık ve beş kadar kişiyle çalışacaktı. Sıçanlar üzerinde yaptığı deneylerden bahsetti, neden hayvanlar üzerinde deneyler yapmanın zorunlu olduğuna bizi ikna etmeye çalıştı. İlaç deneylerinde hayvan kullanılmasına karşıysak hastalandığımız zaman ilaç da içmememiz gerektiği gibi aptalca argümanlarda bulundu. Lakin anlaşılan o aptalca argümanlarla da ikna edilmişim…

Yaptığı konuşmanın ardından hayvanlar üzerinde uygulama yapmanızı istedi sanırım.

Kafesten çıkardığı sıçanlardan biriyle bir süre oynadı, sevdi vs. Neresinden tutarsak zarar vermeyeceğini, enjeksiyonu neresine yapmamız gerektiğini anlattı, gösterdi. Daha sonra aynı sıçan üzerinde yaklaşık 15 kişi, aynı enjektörle, sıçanı tutmaya çalışıp iğneyi batırmamız gereken yere batırdık. Bizi seçmesindeki tek kriter sıçanı tutabilmemiz ve enjeksiyon yapabilmemizdi.

Gerçekten korkunç. 15 kişinin vücudunuza enjektör batırıp çıkardığını sadece hayal etmek bile acı verici. Hayvanların panik içinde olduklarını ve kaçmaya çalıştıklarını tahmin ediyorum. Peki daha sonra bu süreç nasıl devam etti, laboratuvara daha sonra da gittiniz mi?

Evet laboratuvara gitmeye devam ettim. İlk zamanlarda yaptığımız şey her gün laboratuvara gidip hayvanların yemini suyunu vermek ve hayvanları bir şekilde hasta etmekti.

Kendi dışkılarıyla enfekte etmek

Hayvanları nasıl hasta ediyordunuz?

Benim orada olduğum süre boyunca kendisinin yaptığı, daha doğrusu bizi dahil ettiği iki çalışmaya şahit oldum. Biri sıçanlar üzerinde diyabet ilacı denemesi yaptığı çalışmaydı. İlaç denemesini yapmadan önce hayvanların hasta olması gerekiyordu. Hayvanları hasta etmek için de kafeslerindeki sulukların içine glikoz şurubuyla karıştırdığımız suları koyuyorduk. İkinci çalışma başladıktan kısa bir süre sonra laboratuvardan ayrıldığım için çalışmanın içeriğini hatırlamıyorum. Ancak yaptığımız şey şuydu. Birkaç günlük bebek sıçanları annelerinden ayırıp, kendi dışkılarını kullanarak hazırladığımız bir sıvıyı enjekte ediyorduk.

Hayvanları kasten hasta etme aşamasından sonra ne oldu?

Hasta etme aşamasından sonra uygun olan ilaçları kullanmamız gerekiyor. Bunun için de hayvanların hasta olup olmadığından emin olmamız lazım tabi. Bunun için 10’dan fazla sıçanı boynunu kırarak öldürdü, hepsinin tek tek karaciğerlerine baktı, yağlanma var mı yok mu diye.

Hayvanların karaciğerlerinde aradığı şeyi bulabilmiş miydi peki?

Evet, ilaç deneyleri için gerekli koşullar hazırdı. Öldürdüğü bütün hayvanlarda karaciğer yağlanması vardı. Aynı koşullara maruz kalmış hayvanların hepsinde durum aynıydı. Gerçekten bu yaptığına gerek var mıydı, bilmiyorum. Sonrasında ölü sıçan bedenlerini toplayıp ortalığı temizleme işini bize verdi tabi. Bu işi yaparken dağıldığımızı fark eden başka bir asistan yaptığımız işi devraldı ve bizi gönderdi.

Şu ana kadar anlattığım olaylar laboratuvardaki rutin işleyişin genel bir özetiydi. Laboratuvardan ayrılmama sebep olan olay ahlaki ve politik olarak asla kabul edemeyeceğim bir olaydı.

Neydi o olay?

Laboratuvara gittiğimiz bir gün, orada çalışan temizlik görevlilerinden biri bizi giriş çıkışlarda daha sessiz olmamız konusunda uyardı. Küçük gruplar halinde girip çıkıyorduk, arkadaşlardan biri başka arkadaşlarını içeri sokmuş ve hepimiz uyarı almış olduk. Uyarıyı dikkate alıp çalışmamıza devam edecekken içimizden biri temizlik görevlisini hocaya şikayet etti. Bizim herhangi bir şey söylememize aldırış etmeden ve fırsat vermeden, öfke patlaması yaşayarak, laboratuvardaki çok sayıda sıçanı boyunlarını kırarak öldürdü. Öldürdüğü sıçanları yerlere attı, kafeslerdeki talaşları yerlere döktü. Bağırarak şunu söylüyordu: “O adam kim oluyormuş da kendi öğrencilerini uyarıyormuş, hadsiz 700 liralık insanmış ve gelip her yeri temizlesinmiş.”

Bu olaydan sonra laboratuvara bir daha gitmedim. Zaten neden gitmediğimi de sormadı. Ancak bastırmak zorunda olduğum bir öfkeyle her hafta derslerine gitmek zorunda kaldım. Bir süre sonra başka bir asistan derslere gelmeye başladı. Olayı birkaç kişiyle paylaştım ancak ne yapabileceğimize dair bir sonuç elde edemedik.

‘İçinize sinmeyen bir şey olduğunda, yetkililere bildirin’

Anlattıklarınız rutin bir deney prosedüründen hayli farklı. En büyüğünden en küçüğüne, hayvanlar üzerinde yapılan tüm işlemler hayvan için psikolojik ya da fizyolojik acı sebebidir ancak bu? Bilemiyorum. Siz nasıl isimlendirirsiniz bu durumu?

Kendisiyle klinik görüşme yapmadan herhangi bir psikopatolojiden ya da herhangi bir psikopatolojinin davranışsal boyutundan bahsetmem etik olmaz. Ancak laboratuvardaki diğer çalışanlarla kıyasladığım zaman şahsın davranışlarının yanlış ve anormal olduğunu söyleyebilirim. Kişisel gözlemim,  yaptığı sadistçe davranışlardan bir tatmin duygusu yaşadığı yönünde. Ve bu davranışlarını hazırcevaplığıyla ve ağzının iyi laf yapmasıyla kamufle edebiliyor. Aslında sorun da orada zaten. Kendisiyle geçirdiğiniz süre içinde bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorsunuz, ciddi bir rahatsızlık duygusu içindesiniz ancak her şeyin olması gerektiği gibi ilerlediğine sizi o kadar inandırmış oluyor ki yaşadığınız duyguyu tanımlayamıyorsunuz ve ne yapacağınızı bilemiyorsunuz.

Deney hayvanlarıyla ilgili resmi prosedürleri inceledikten sonra bu şahsın yaptığı uygulamaların kesinlikle etik dışı olduğunu söyleyebilirim. Kendisinin laboratuvarlardan uzaklaştırılması gerektiğini düşünüyorum.

Sekiz yıl içindeki kendi değişimimden onun da değişmiş olma ihtimali aklıma geliyor, umarım değişmiştir diyorum. Ancak endişelerim ve kaygılarım sona ermiyor. Bu şahıs hala laboratuvarlarda hayvanlar üzerinde deneyler yapıyor. Eğer kendisini biraz olsun tanıdıysam, son zamanlarda sosyal medyadaki kendisine yönelik olumsuz söylemlerden sonra, hala laboratuvarda çalışmalarını sürdürüyorsa, yapmış olabileceği şeyler beni korkutuyor.

Son olarak neler eklemek istersiniz?

Aradan yıllar geçmesine rağmen, bahsettiğim kişinin popülerliğinin artmasından dolayı bir çok tv kanalı, bir çok sosyal medya hesabında kendisini görmem, üstünü örttüğüm travmatik yaşantının tetiklenmesine sebep oldu. Zor ve ağır bir süreci tekrar yaşamak zorunda kaldım, kalıyorum. Bu kişi hala laboratuvarlarda hayvanlar üzerinde deneyler yapıyor. Değişmiş olduğunu ummak istiyorum fakat medyada yaptığı açıklamaların çoğu tam tersini düşündürüyor.

Kendisiyle beraber laboratuvarda çalışan insanlara ricam ve onlara tavsiyem, çalışma koşullarında, deneylerin yapılma sürecinde içlerine sinmeyen, yanlış olduğunu hissettikleri ancak yanlışın nereden kaynaklandığını açıklayamadıkları durumlarla karşılaştıklarında ya da bahsettiğim aleni etik dışı davranışların herhangi birine şahit olduklarında bu durumu gerekli yerlere bildirmeleri. Bunu yaparak hem laboratuvardaki hayvanlar için hem kendileri için önemli bir adım atmış olacaklardır.

Kategori: Hayvan Hakları

Hafta SonuManşet

[Kedi-Siz] – İbrahim Yazıcı: Hayvana yapılan en hafif kötü hareket dahi suçtur

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Sizkedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Sanırım ki hayatta tanıdığım tek maestro o…

Kendisinden daha havalı saçları ile adeta orkestra yönetmiyor sanki dans ediyor. İşini nasıl da severek yapıyor.

Çok da cesur yürekli…  OHAL kapsamında KHK ile İzmir Devlet Opera ve Balesi orkestra şefliği görevinden ihraç edildiğinde bile duruşundan hiç ödün vermemişti.

Tanıdığıma mutlu olduğum bir adam o…

Çünkü o İbrahim Yazıcı

***

46 – İbrahim Yazıcı: Hayvana yapılan en hafif kötü hareket dahi suçtur

Tolga Öztorun:  Ülkemizde hayvan hakları yasası halen TCK kapsamına alınamadı, kabahatler kanununu içinde yer alıyor. Bu konuda ne düşünüyorsun? Sizce bir hayvana eziyet edilmesi / öldürülmesi suç mu kabahat midir?

İbrahim Yazıcı: Hayvana yapılan en hafifinden kötü bir hareket dahi suçtur. Bu ister  eziyet olsun ister yaralama ister işkence ister öldürme. Hayvanlara karşı işlenen cürümlerin hala kabahat kapsamında değerlendirilmesi kabul edilir bir şey değil. Ancak üzerinde durulması gereken en önemli nokta cezaların caydırıcılığından çok bu tarz suçların neden işlendiği.

Toplumda sürekli biçimde daha kuvvetli olanların zayıfları ezmesinin önüne geçilememesinden dolayı özellikle de psikolojik olarak kendini ezik hissedenler bu duygularını hayvanlara türlü şekilde eziyet yaparak unutmaya çalışıyorlar. Ülkemizde farkındaysanız en çok cürüm çoklukla toplumdaki korunmaya muhtaç ya da nispeten zayıf bireylere karşı işleniyor: Çocuklar, kadınlar mağdurların başta geliyor.

Özellikle de çocuklara yönelik cinsel saldırı akıl almaz boyutta. Uğradığı saldırıyı dile getirebilen çocuk sayısı çok az ve zannımca bu saldırıyı dile getirip gerekli psikolojik destek alamayan pek çok kurban ileriki yaşlarda ne yazık ki içindeki susmayan çığlığı duymamak için başka bireylere acı çektirip onların çığlığının kendininkini bastırmasına uğraşıyor. İşte bu kısır döngüden belki de en çok çocuklar ve hayvanlar zarar görüyor.

Tolga Öztorun:  Şiirde, edebiyatta, müzikte ve sanatın her dalında kediler var. Kedinin bu iyileştirici gücü nereden geliyor sence?

İbrahim Yazıcı: Kedi eski çağlardan beri insanın dostu. Ama ilginçtir ki köpekten çok daha farklı. Köpek her şeyini sahibine verebilecek kadar sadık bir dostken kedi adeta sevgisini ve varlığını sahibine lütfediyor. Evlerimizin gerçek sahipleri onlarmış da biz misafirleriymişiz gibi davranıyorlar.

Buyüksek şahsiyetlerinden ve gizemli ruhlarından dolayı her tür sanat dalında kedinin yer alması hiç de şaşırtıcı değil. Kedilerin hala kaynağı tam olarak keşfedilemeyen tırtırlaması ise insanın enerjisini çok yumuşatan ve insanı rahatlatan bir yapıya sahip. Aslında evde kucağımıza gelmese bile varlığı başlı başına huzur kaynağı kedilerin.

Tolga Öztorun:   Kısırlaştırma hakkında ne düşünüyorsun? Mesela senin kedin kısır mı? Bunu çok merak ediyorum.

İbrahim Yazıcı: Hayvanlar insanlar gibi bir zevk tatmaktan çok tamamen içgüdülerinin yönlendirmesiyle cinsel ilişkide bulunuyorlar. Öncelikle bunu aklımızdan çıkarmamamız gerekir diye düşünüyorum. Sokakta sefil şekilde sayısız sahipsiz hayvanın bulunmasındansa yoğunlukla kısırlaştırılma yapılarak sayısı kontrol edilebilir düzeyde olan dört ayaklı dostlarımıza daha iyi bakabiliriz diye düşünüyorum.

Benim büyük kedim bana dört yaşındayken eski ailesinin bakamaması yüzünden geldi. Geldiğinde gebeydi. Maalesef komplikasyonlu bir ölü doğum yaptı ve doğumu tamamlayamadığı için veterinerimiz operasyon yapmak zorunda kaldı. Bu operasyonda mecburen kısırlaştırıldı.

Daha sonra ona arkadaş olsun diye aldığım küçük kedim erkek ve cinselliği keşfettiğinde kısır olan büyük kedime hayatı dar etti. Zaten dört yıl sonra aile değiştirip bir de ölü doğum yapan, üstüne bir de kendi yaşam alanına bir başka kedi gelen zavallıcığıma bir de cinsel taciz ızdırabı çektirmemek için küçük kedimi de kısırlaştırmak zorunda kaldım.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

İbrahim Yazıcı: Esas ben teşekkür ederim. Bütün iltifatların için ayrıca teşekkür ederim, çok mahcup oldum.

.

.

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kedi-Siz] Melis Danişmend: Kedi, karnınızın üzerine yatıp şifa verebilen bir canlı!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Sizkedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Yine beni bir heyecan, bir telaş aldı.

Neresinden başlasam,gazeteci, yazar, şarkıcı… Öyle dingin ki… İnsan şarkılarını dinlerken ona aşık olmamak için kendini zor tutuyor.

Hele Cem Adrian ile beraber söylediği “Yalnızlık” beni alıp çok uzaklara götürüyor. Ruha ilaç gibi bir tavır ile söylüyor…

Aslında kedileri sormasam ona albüm isimlerindeki şarkılar neden albümlerde yok diye sormak isterdim :)

Heyecan ile soruları sormaya başlıyorum, cevapları merak ede ede…

Çünkü o Melis Danişmend

***

45 – Melis Danişmend: Kedi, karnınızın üzerine yatıp şifa verebilen bir canlı!

Tolga Öztorun:  Yaşadığın yerde hiç kedi olmadığını hayal et… Evde, sokakta, ofiste kediler yok artık sadece fotoğraflarda kitaplarda kalmışlar. Neler hissederdin?

Melis Danişmend: Canımı sıkar böyle bir şey. Ben sokaklarda, evlerde minik canlıların pıtı pıtı yürümesinden, koşmasından, hayata karışmasından hoşlanan biriyim. 

Tolga Öztorun:  Mahalle kediciliği hakkında ne düşünüyorsun? Yaşadığın sokaklardaki kedicilerden misin? Besleme evleri, mamalar, sular, kısırlaştırmalar filan…

Melis Danişmend: Zaman zaman sokağa yemek bırakmaya çalışıyorum. Kedilerin artık bir mahalle sakini gibi davrandıkları, insanlardan korkup kaçmadıkları, arabaların üzerine sere serpe yatıp ısındıkları mahalleleri seviyorum. Moda ve Cihangir bu anlamda ilk aklıma gelen yerler.

Tolga Öztorun:   Şiirde, edebiyatta, müzikte ve sanatın her dalında kediler var. Kedinin bu iyileştirici gücü nereden geliyor sence?

Melis Danişmend: Kedi insana iyi gelen, karnınızın üzerine yatıp size şifa bile verebilen ama aynı zamanda canı istediği anda çekip giden, burnundan kıl aldırmayan kendine has bir canlı. Sevilmekten ne kadar hoşlandığını mırıl mırıl gösteriyor ama sevene asla bağımlı olmadığını hissettiriyor. İlham verici…

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Melis Danişmend: Ben teşekkür ederim.

.

.

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kedi-Siz] Cihan Murtezaoğlu: Kedilerin kısırlaştırılmasını canice buluyorum

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Sizkedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Büyük hayranıyım, bildiğim en iyi müzisyenlerden biri, dinlediğim en en iyi erkek solistlerden biri…

Üstelik ara ara suç ortağı Ceylan Ertem ile de insanın kalbini hızlandıracak işler yapıyorlar. Mesela Uçurtma bugüne kadar kulağımdan kalbime akan en harika şarkılardan biri.

Onun ilk Salon IKSV konseriydi, benim ise onu ilk canlı dinleyişimdi. Bir grup insana harika bir gece yaşatmıştı. Küçücük adam sahnede kocaman oluyor. Kendi yazıyor, kendi söylüyor hatta kendi düzenliyor. E daha ne olsun?

Bunca isim ile Kedi-Siz yapmışken onsuz olmazdı.

Şükür kırmadı beni.

Çok heyecanlıyım.

Çünkü o Cihan Mürtezaoğlu

***

44 – Cihan Murtezaoğlu: Kedilerin kısırlaştırılmasını canice buluyorum

Tolga Öztorun:  Edebiyatta, sinemada, müzikte,resimde fotoğrafta her yerde nedir bu sanatın ta kalbindeki kedicilik? ( Sende de Kedi ve Karpuz var mesela )

Cihan Mürtezaoğlu: Kedilerin insanla ilişkisi, doğanın insanlaşmış bir eşlikçilik haline gelmiş içkinliğini  anımsatıyor bana. Yani doğanın kaotik yapısının evcilleşmesi tarifi gibi biraz da. Sanatçı veya üretim halinde bir insanla hem insan olmayan hem de tam olarak doğa olmayan bir perdeden ilişki kuruyor gibiler kediler. Bunun çekici bir tarafı var elbette. Kedi ve Karpuz şarkısında, bir yaz zamanında kör bir kediyle yaşadığım bir ilişki üzerinden hislerimi anlatma çabam vardı diye hatırlıyorum. 

Tolga Öztorun:   Her sanatçı gibi gözlemliyorsundur bence sen de. Mahalle içi kedicilik durumları hakkında ne düşünüyorsun? Hele de böyle kara kış aylarında. Kedi evleri, kedileri besleyen insanlar, yardım etmeler filan?

Cihan Mürtezaoğlu: İnsanların bu çabalarını çok seviyorum elbette. Kedileri şehirlere sıkıştıran, onlara sınırlı betonlaşmış alanlar sunan insanlar esasen. Hayvanlar için bu koşullar çok zorlayıcı oluyor. Bu daraltılmış alanlarda hayvanların yaşamlarını koruyan, güzelleştiren tüm davranışları çok seviyorum.

Tolga Öztorun:  Şehir yaşamında kedilerin kısırlaştırılması konusunda özellikle onlara uzak biri olarak fikirlerini merak ediyorum.

Cihan Mürtezaoğlu: İnsanın kendi alanına kediyi dahil etmesiyle bu hayvanlar da mecburen insan yaşamına göre şekillenmek zorunda kalıyorlar. Bunu çok ama çok yanlış buluyorum. Başka bakış açılarının da olabileceğini düşünüyorum tabii. Kısırlaştırılmalarını canice bile buluyorum açıkçası.

Kedilere uzak değilim aslında. Genel olarak felsefi manada doğayla aramda mesafe var. Anlamaya çalışıyorum doğayı. Zaman zaman korkuyor, içinde kayboluyorum. Hayvan da bu doğanın bir parçası. Yine felsefi manada hayvanlar ile insanlaştırılmış ilişkiler kuramıyorum. Salt fobi benzeri bir korku değil. Her insanla da yakın olamam mesela. Hayvanlara dair de öyle bir bakışım var. Bazı kedilerle anlaşıp bazı kedilerle anlaşamıyorum. Veya sezgisel zeminde, belki içgüdüsel bir mesafe koyma ihtiyacı duyuyorum.

Gözleri çok az gören bir kediyle aynı evde yaşamıştım 2 seneyi aşkın. Onunla epey yakınlaşmıştık. Ama hep bir mesafe ihtiyacım oluyordu yine de. Hayatın genelinde de öyle biriyim sanırım. Anlamadığım şeylere karşı önce mesafe koymam gerekiyor. Sonra ya vazgeçmek ya da anlamaya çalışmak şeklinde devam ediyor.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Cihan Mürtezaoğlu: Ben teşekkür ederim, zihin açıcı bir sohbet oldu..

.

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşetRöportaj

[Kedi-Siz] Oya & Bora: Bütün türlerin yaşam hakkı var!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Sizkedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Kırk sayıyı çok oldu geçeli, iki seneyi devirdik. Bunca zamandır yaptığım tüm projelerin içinde beni en heyecanlandıran Kedi-Siz galiba.

Nasıl heyecan yapmam ki? Bu köşede en sevdiğim sanatçılar ile kediler üzerine konuşuyorum. Daha ne isteyeyim?

Onlar ile röportaj yapacağım kesinleşince bilinçaltımdan anlamsız bir anı çıktı, sebebini anlayamadım.Gencim, televizyonda onları izliyorum, evlerinin terasında küçük domatesler ile konuşuyorlar.

Eğer bugün kaliteli müziği seçebilecek bir dinleyici olabildiysem kesinlikle onların payı var.

Çok heyecanlıyım.

Çünkü o Oya & Bora

***

43 – Oya & Bora: Bütün türlerin yaşam hakkı var!

Tolga Öztorun: Beraber yaşadığınız sizde en iz bırakmış kedileri dinlemek istiyorum. Şuan ev halkında kimler var?

Oya& Bora: Birlikte bu dünyayı paylaştığımız kedilerin ömrü, ne yazık, bir gün hastalıkla ya da yaşlılıktan, aramızdan ayrıldıklarında yaşamımızda da birşeyler götürüyorlar. Birlikte çok anı paylaşıp, kalbimizde pati izleri bırakan 7 kedimiz oldu ve her biri kucağımızda son nefesini verdi. 

Hüsnü, ilk göz ağrımızdı. Cemşit ise son kaybettiğimiz… Fip denen korkunç hastalık geçen yaz iki kedimizi birden bizden aldı. 10 gün arayla… Bu çok acıydı. Önce Osman, sonra Cemşit. 

Ama onlarsız olmuyor. Şimdi Oya’nın yolda bir börekçi kutusunun içinde minnacıkken bulduğu Korsan ve bir sahipli köpeğin ağzından kurtarılıp ameliyatlarla sağlığına kavuşan Kütük Hamdi var, bir de evin anneannesi 16 yaşındaki sağır kedimiz Mecbure. 

Tolga Öztorun:  Bu köşede en merak ettiğim sorulardan biri “ kısırlaştırma”. Sokak kedilerinin ve hatta ev kedilerinin kısırlaştırılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Oya& Bora:Kısırlaştırma elbette doğal yaşama müdahale, ama nerede o doğal yaşam? Her yer betona dönüşüyor, değil bahçeli ev, mahalleler bile yok oluyor, Kedi ve köpekler ya kötü insanların işkencelerine maruz kalıyor ya da son sürat üstlerinden geçen bir arabanın altında can veriyor. 

Kısırlaştırma yaparken şuna çok dikkat ediyoruz; tekir ırkında azalma varsa 2 nesil bırakıyoruz, bu siyah sarı ve diğer ırklar için de aynı oluyor. Dişi kedileri ameliyat sonrası yaraları iyileşmeden asla sokağa geri bırakmıyoruz. 

Tolga Öztorun:  Kapı önü besleyiciliği, mahalle kediciliği ile aranız nasıl? Sanki elinizde kap sokakta gezdiğinizi hayal etmek hiç zor değil.

Oya & Bora: Yaşadığımız daire giriş üstü, balkona bir kedi merdiveni yaptık. Ve su geçirmez tahtadan bir kedi evi (otel de diyebiliriz) Kışın geliyorlar, yemek yiyip uyuyorlar. Ayrıca yanımızda kedi maması taşıyoruz, bir ihtiyaç sahibiyle karşılaşıp, mahcup olmamak için:))

Bu dünyanın tek sahibi doğaya hükmetme mücadelesini sürdüren insanoğlu değil elbet, bütün türlerin yaşam hakkı olan bir gezegen. Bunu unutmayalım.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız.

Oya& Bora: Sevgiler.

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kedi-Siz] Nilipek.: Kedi mırıltısının etkisini yaratabiliyorsam ne mutlu!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Peri kadar güzel… Sanırım çilleri kendisinden bile daha güzel. Hatta bu dünyaya ait olamayacak kadar güzel.

Sanki dokunduğu her şarkıya bir ruh katıyor. Son bir iki senedir hayatıma girdi. Henüz kendisi bilmiyor ama günlük çalma listemde harika bir yere sahip. “Gözleri Aşka Gülen” her gün bir iki kez çalar kulağıma.

Üstelik onun da gönlünde benim gibi çocuk kitabı yatıyormuş, ben daha şanslı olanım. Bence o da yapar illa ki. Belki bir gün benim kitapları ona hediye etme şansım olur. Belki ben yazarım o çizer. Ne hayal…

Dilerim çok sene dinleme şansımız olur…

Çünkü o Nilipek.

***

42 – Nilipek.: Kedi mırıltısının etkisini yaratabiliyorsam ne mutlu!

Tolga Öztorun: Sokak kedilerini ilk sormak istiyorum. Böyle güzel resimler çizerken neden hiç sokak kedileri yok çizimlerde? Oysa sokak kedilerini nasıl çizdiğini görmeyi çok isterdim.

Nilipek. : Biraz pek sokak çizmemekten, biraz da kedileri sevmeme rağmen onlarla karakter olarak bağ kuramamaktan kaynaklanıyor olabilir. Sonuçta hayvan olarak çoğunlukla kuş ve balık çiziyorum; ikisi de popüler kültürde kedinin avları arasında sayılıyor :)

Şaka bir yana, aslında yıllar önceden (üniversitedeyken yaptığım) şöyle bir çizimim var; şehri ele geçiren dev bir sokak kedisini parmağını uzatıp ona sürtünmesini sağlayarak durduran bir süper kahramana dair (ekte paylaşıyorum)

Tolga Öztorun: Kısırlaştırma hakkında görüşlerini çok merak ediyorum.

Nilipek. : Bu konuda kafam karışık açıkçası. Etik olarak herhangi bir canlının hayatına ve içgüdülerine, onun söz hakkı olmadan müdahale etmiş oluyoruz, bu kafamı bulandırıyor. Ama bir yandan da, düşününce bunu çoktan yaptık zaten ve dişi kedilerin, doğacak yavruların yaşayacağı zorluklar, bunun ekosistemlere etkisi gibi bir tarafı da var.

Bir de hayatında her yılın belli bir dönemini huzursuz geçiren canlılar da cabası. Yani net bir cevabım yok buna, ama kafam karışık.

Tolga Öztorun: Nilipek. dinlemek kedi sevmek gibi. İnsanı sadece mutlu ediyor ve dinlendiriyor. Bunu hiç söyleyen olmuş muydu?

Nilipek. : Hiç olmamıştı, ama ne güzelmiş. Kedi mırıltısının yarattığı etkiyi yaratabiliyorsam ne mutlu bana!

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşetUncategorized

[Kedi-Siz] Can Kazaz: Sokak kedileri çok sevdiğim komşularımmış gibi!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

2014 sonu veya 2015 başıydı… Ankara’da Çankaya’da Eskiyeni Bar’dayım. Çok net hatırlıyorum kalbim çok kırık, üzgünüm, bira içiyorum biraz da patlamış mısır…

Adını sanını bilmediğim bir genç adam su gibi sesi ile şarkılar söylüyor. Garsona soruyorum adını, söylüyor ama ben zaten karmaşık aklımda tutamıyorum. Baya iyi geliyor o an bana…

Kırık kalbim ile beraber İstanbul’a evime dönüyorum… Seneler geçiyor. Sonra anlıyorum ki o adam ile aynı gazeteye yazıyoruz.

Yaşasın Yeşil Gazete.

Yaşlı adamlar gibi oluyorum onu dinlerken, “yok üstadım artık böyle su gibi şarkı söyleyen adamlar” diyorum.

Zaman içinde galiba “Kırlangıçlar gibi” şarkısı en sevdiğim oldu. İnsanda Ege’ye gitme hissi uyandırıyor. Yolumuz uzun, kırlangıçlar gibi.

Bu meraya taşınma işini, kedileri, inekleri, müziği konuşalım istiyorum.

Hazır denk gelmişiz.

Çünkü o Can Kazaz,

***

41 – Can Kazaz: Sokak kedileri çok sevdiğim komşularımmış gibi!

Tolga Öztorun:  Nedir bu meraya taşınma işi? Tası tarağı alıp meraya mı yerleştin? Nasıl oldu peki? Mutlaka çılgın bir sebebi vardır. Bildiğimiz inekler filan ☺ Çok özendirici geliyor dinleyince. Merada özgür kediler oluyor mu? 

Can Kazaz: Merada Anadolu Meraları Uygulama Arazisi’nin büyükbaşları var. Biz aşağısındaki köyde  yaşıyoruz. Zaman zaman ben de yardımcı oluyorum arazide. Merada ve hatta köyde maalesef kedi yok pek. Uğrayan kedilerin hayatı tehlike altında çünkü köyün köpekleri kedilere karşı oldukça saldırgan. Farelere karşı önlem almak isteyen bir iki köylü dışında kedi besleyen yok bizim orada. Meralar da kedilerin barınabilmesi için fazla vahşi diyeyim, beslenebilecekleri çok fazla şey yok.

Taşınma işi ise bir sürü karar vermemi ve hayatımı yeniden şekillendirmemi gerektirdi. Bu şekillenme 2013 yılında başladı ve 2017 Temmuz sonuna doğru hayata geçti. İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştığım işimi ve Moda’da yaşadığım evimi bırakıp Çanakkale Biga civarında bir köye yerleştim. Aslına bakarsan sebebi bence çılgın değil. İstanbul’un çılgınlığının yanında oldukça sakin bir karar. Hem çok fazla insan içinde olmayı sevmiyorum hem de uzun zamandır daha doğa dostu bir hayatı arzuluyordum. Ekolojik farkındalığımı yükseltmeye çalıştım. Karakterim, olaylara bakış açım değişti ve en nihayetinde İstanbul benim için çekilmez bir hal aldı. Sonra da tası tarağı topladım evet :)

Tolga Öztorun: Biraz kedin Sümük’ten bahsedelim. Şahane bir ismi var☺ Nedir hikayesi Sümük Hanım’ın? Bir kedi ile yaşamak nereden geldi aklına? Doğuştan kedicilerden misin? 

Can Kazaz: Sümük Hanım’ın ismini sevmeyen çok insan da oldu tabi :D Tam burun deliğinin civarına denk gelen siyah bir beneği vardı. İsmini o benekten alıyor.

Bir gün yakın arkadaşım ve menajerim Ateş Erkoç ve eşi arabayla giderlerken öndeki arabanın tekerleğine paldır küldür dolanan bir yavru kedi görüyorlar. Sonra tedavisini yaptılar ama evde bir köpekleri olduğu için sahiplendirecek yer arıyorlardı. Ben de 5 yaşından beri kediyle büyüdüm ve o kedimiz Yumak öldüğünden beri de kedisizlik ruhumdan eksiltiyor gibi geliyordu.

O esnada ben sahiplendim kurtarılan yavruyu ve adını da Sümük koydum. İki sene beraber yaşadık, büyüttüm, Moda’nın avlularında başka kedilerle mevzulara girdi, camlara tırmandı, oralardan gidip kurtardık kendisini. Orasını burasını kanattı, parazit kaptı vesaire ama sağlığını da korudum iyileştirdim hep. Ama köye taşınma aşaması gelince, bahsettiğim asla barınamama koşulları oluştu. Benimle gelebilmesini çok isterdim. Bir kez daha sahiplendirmek durumunda kaldım ve ayrıldık. Umuyorum bulunduğu yerde mutludur. Ben yine kedisiz halde tamamlanmamış bir hisse sahibim. 

Tolga Öztorun: Can, sokak kedisi sana ne ifade ediyor? Yani Avrupa’da herhangi bir yere gidince kedilerin olmaması, sokaklarda özgürce gezememeleri ne hissettiriyor sana?

Can Kazaz: Avrupa’daki sınırlı vakitlerimde kendi özgürce gezebilmeme o kadar seviniyorum ki sokak hayvanlarına pek dikkat edememişim.

Kuşlar konmasın diye dikenler koyuyorlar Avrupa’nın “medeni” şehirlerinde. Yine de bol ağaçlı parklarını da koruyorlar mutlaka. Biraz kafa karıştırıcı benim için açıkçası. Doğup büyüdüğüm İstanbul ise tam tersi bu anlamda malum. Sokak kedilerini çok sevdiğim komşularımmış gibi görüyorum açıkçası. Agucuk gugucuk diye kedi sevenlerden değilim ama mutlaka sokak kedilerine selam veririm. Sevdirmek istiyorsa severim, yoksa yoluma devam ederim.

İnsanların arasında hayatta kalma becerileri çok gelişmiş ve çok birey, o yüzden de özel hayvanlar ve kediler de her hayvan gibi tüm varoluşlarıyla çok saygıdeğer.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum. İyi ki varsın.

 

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

‘Siyah balık çıkıverirse köşeden şaşırma!’

Sanırım okuduğum en tuhaf kitap, başka hiç bir kitaba benziyor diyemiyorum. Üstelik edebiyat kariyerinin başlarında en iyi kitabını yazmış olmak üçüncü kitapta onu çok zorlayacak belli ki.

Bugün canım Sevinç Erbulak ile yeni kitabı ‘Artık Aranmayanlar Gezegeni‘ üzerine konuşacağız.

Birçoğumuzda olan o bir başka dünyacılık, tuhaflık, benzersizlik baş gösteriyor bu kitapta. Kabul ediyorum o gezegeni anlamak, kitaba başlamak 20-25 sayfayı buluyor. Sonra bir masal sizi kucaklıyor, sarıyor sarmalıyor.

Ona göre bu kitap bağımsız hikayeler anlatıyor, bana göre birbiri için doğmuş beş çocuk gibi aslında kitap. Asla bağımsız hikayeler olduğunu kabul etmiyor zihnim. Bildiğin roman.

İkinci haftada dördüncü baskıyı yapmış bir deli işi. Bir bütünün bir parçası koparsa nereye gider sorusunu yüzlerce defa zihnimde parlatıyor kitap. Kendi hayatım ile ilgili asla sormadığım ama cevabını bildiğim soruları getiriyor aklıma.

Görelim bakalım neresi bu ‘Artık Aranmayanlar Gezegeni“?

***

Tolga Öztorun:  Kitapta ilk sen değil de Haruki Murakami karşılıyor bizleri. Baktım da 1Q84’ü 2009’da Japonya’da yazmış. Sanki sekiz sene önce kitabını yazarken ‘Sevinç bir gün hikaye yazar ve bu cümle onu tasvir eder’ demiş gibi. Ne tuhaf bir ahenk var aranızda.  Okurken dinlenecek müzikleri de seçmişsin. Baya baya ortam hazır. Keşke bir de koku seçebilseydin. Neler oluyor? Bu olaydan Murakami’nin haberi var mı? Bu gerçekten çok heyecan verici bir olay.

Haruki Murakami

Sevinç Erbulak:  Bu olaydan Murakami sevgilimin haberi olmaz mı? Elbette var. Bilmiyorum Tolga, onu okumaya başladığım günden beri ‘anlıyorum’ ve anlaya anlaya seviyorum ben onu. Pek çok yazardan alıntı yapabilirdim. Düşündüm de. Sevdiğimiz kitapları, yazarları düşün bir. Dünyada çok güzel cümleler var.

Ama bir gece “1Q84” ü açıp, altını çizdiğim satırlara baktığımda, hem de kitabı okuduktan yıllar sonra bunu yaptığımda gördüm ki, benim sevgilim kitabımın her bölümü için bir cümle bırakmış zaten bana.

Bak sana da öyle gelmiş işte.

Evet, Murakami her şeyi biliyor çünkü alıntı konusunda belli bir kelime sayısını aşınca ajansı arandı elbette.

Yani onun da benden haberi var artık.

Şimdi sıra, onun da beni ‘anlayacağı’ günlerde….

Tolga Öztorun:  Peki, kitap başka dillere çevrilecek mi? Yani Murakami de seni okuyabilecek mi?

Sevinç Erbulak:  Tolga, bunu o kadar çok istiyorum ki. Şu an bütün totemlerim kitabın başka dillere çevirtilmesi üzerine kurulu.

Her gece perilerden aynı şeyi rica ediyorum.

Başka ülkelere, coğrafyalara ulaşsın Gezegen’im lütfen.

Öyle bir şey olduğunda Murakami’nin kitabını kendi ellerimle götürürüm ona. Hem Japonya’yı da merak ediyorum, seyahat olur bana ;)

Tolga Öztorun:  Bu bir çeşit objelere ruh katma oyunu mu? Mesela gerçek hayatta konuşuyorlar mı sence onlar? Cidden başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyor musun? Eğer öyleyse onları duyabilmeyi çok isterdim.

Sevinç Erbulak:  Sanki duymuyorsun!

Sen de çok iyi biliyorsun ki objeler konuşuyor, şakalaşıyor, üzülüyor ve seviniyor.

Objelerin de enerjisi var.

Tolga? Yok olup gidiyor olamayız değil mi? Şu anda parmaklarıma bu cevapları yazdıran enerji ben bu dünyadan göçtüğümde mutlaka bir yere gidiyor olmalı. Orada diğer enerjilerle buluşuyor olmalı.

Bütün çocuk oyuncakları, oyuncakçı dükkanları kapandıktan hemen sonra karnaval başlatmıyor mu o dükkanlarda sabaha kadar? :)

Bence mutlaka konuşuyorlar, illa dudaklarından kelimeler dökülmesine gerek yok. Objeler aralarında anlaşıyorlar hem de insanlardan daha iyi anlaşıyorlar diyelim biz en iyisi…

Sevinç Erbulak

Tolga Öztorun:  Tüm kitapta sanırım en büyük merakım Kutya olacak… Hiç söylemiyorsun ama Kutya bence erkek ve kesin gerçek biri… Üstelik sen ona aşıksın. Kim bu kahraman? Yani, “yok hayal ürünü” dersen çok üzüleceğim. Tüm kitapta baya varlığını hissettim ben onun.

Sevinç Erbulak:  Bir kız vardı, Kutya’ya çok âşıktı. Yoksa bir çocuk vardı, bir kıza mı aşıktı? Bilmiyorum. Şaka şaka biliyorum. Bu konuda çok şey biliyorum Tolga.

Kutya gerçeğinde, onu anımsarken, ondan kalanları anımsarken, olayların talihini ve geçmişte olup bitenleri çok değiştirdim çünkü bu sefer değiştirme şansım avuçlarımdaydı. Bu güç parmaklarımın ucundaydı ve ben de yaptım. Kutya, çok daha az yer kaplıyordu ama yaşamı kaydeden bir kız var ve istedim ki fark ettiği her şeyi Kutya’sına yazıyor olsun.

Onun yokluğunda olan her şeyi yazsın bu kız dedim. Yazmıştır, bulayım ben şu yazılanları dedim.

Sen sakın üzülme.

Kutya kitabı okuyacak Tolga, merak etme ;)

Tolga Öztorun:  Bir palyaçonun kolu, mavi baykuş, küçük siyah bir balık, odalar, müzeler veda edilesi çok zor olan şeyler. Peki, kitap biterken neler hissettin? Ben olsam ayrılmak istemezdim.

Sevinç Erbulak:  Bittiğini hiçbir zaman hissetmedim ki.

Sadece, şimdilik buraya kadar dedi içim.

Bitmedi bir şey.

Her şey çok yeni başladı galiba.

Siyah balık çıkıverirse köşeden şaşırma yani…

Odalar bitmedi, sadece güneş yoruldu ve uyumaya gitti. Bizimkiler de müzeden çıktılar. Ben sana odalar bu kadardı, müze bitti dedim mi?

:)))))

Tolga Öztorun:  Kitabın tamamını düşünürsen senin ev sevdiğin kısım hangisi? Neresi seni çok zorladı? Çok defa yazıp yazıp sildin mi? Gerçekten çok merak ediyorum.

Sevinç Erbulak:  Çok sildim. Çok attım. Ve bunu çok kolay yaptım. Müzik gibi düşünüyorum satırları. Bana ait olmadıklarında da böyle düşünüyorum. Senfoni gibi düşün. Dinlerken bir yerinde yanlış bir notaya basılıyor ve o kadar hassas kulakların var ki, yanlış çalınıyor diyorsun.

Öyle olduğu zaman durdurdum müziği.

Baştan yazdım notaları.

Zordu. Keyifliydi. Heyecanlıydı. Yorumcuydu. Uykusuz bıraktı. Cin gibi ayağa dikti, nöbetler tutturdu ama bitti.

Özel olarak bir yerinde zorlanmadım ama bak şu oldu çok enteresan. Canım editörüm Işıl Özgüner ile kitabım üzerinde çalışırken artık tanımadığım birilerinin de okuyacağını  biliyordum ya, yazamamaya; daha doğrusu kendimi denetlemeye başladığım an çok tuhaftı. Oldu ama. Sonra bu konuda kendimi terbiye ettim resmen. Sakinleştim ve kendime kaldım. İşte o zaman her şey eskisi gibi oldu. Gece, ben ve hayalimdekiler… Sıraya girdiler ve ben de gelen her kelimeye sırasıyla kağıda geçirdim. Hepsi bu.

Öyle bir en sevdiğim kısım seçmeme imkan yok ama silah tüccarlarının karılarıyla ilgili olan satıra gülüyorum hep. Altı çizilerek bana yollanan sayfaların içinde de açık ara önde gidiyor diyebilirim ;)

Tolga Öztorun:  Üçüncü kitapta bizi neler bekleyecek? Korkuyorum sormaya ama beklemesi zor olacak.

Sevinç Erbulak:  Bilmiyorum. Gelecek o.

Bana geleceği zamanı seçecek, yazdıracak kendini bana.

Berrak Yurdakul, en zoru ilk satırı yazmaktır diyor, çok güzel bir tarif bu.

Benim ilk satırım hazır.

Bak şu :

Bir sümüklüböcek sadece bir sümüklüböcektir.

Tolga Öztorun:  Seni seviyorum.

Sevinç Erbulak:  Hayır ben seni seviyorum. Anla artık şunu insafsız❤ ❤ ❤ ❤  ❤

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHayvan HaklarıManşet

[Kedi-Siz] Defne Sesin Okay: Sokak hayvanları sahipsiz değil!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

İki senede toplam kırk sayı olmuş, beni heyecanlandıran otuz dokuz röportajın ardından insanın arkadaşı ile röportaj yapmasının heyecanı ile sınanıyorum. Bu işi tanıdık biri ile yapmak baya zormuş :)

Sanırım on seneden fazla olmuştur biz tanışalı. Harika bir fotoğrafçı, eğitmen, üzerine bir de anne…

Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü mezunu, bir dönem Doğuş Üniversitesinde eğitmen oldu.

Ama ben biliyorum ki iyi fotoğraflar için iyi bir yüreğe ihtiyaç var. Farklı bakıyor olmak bu işin yolu…

Üstelik kadın kendi kağıdını kendi yapıp kendi basıyor… Muz ağacından kağıt yapıyor, fotoğraf çekiyor ve üzerine özel bir teknik ile basıyor. Böylece ortaya çıkan şey sıradan bir fotoğraf olmaktan çıkıyor.

Derdi doğa ile… Karelerin çoğunda mutlaka doğa var.

Kendi kendine, kendini çektiği self-portrelerine ayrıca bayılıyorum ama galiba ben bu kadına hayranım.

Çünkü o Defne Sesin Okay,

***

40 – Defne Sesin Okay: Sokak hayvanları sahipsiz değil!

Tolga Öztorun:  Öncelikle Misket’i konuşalım istiyorum. Biricik oğlun Poyraz’ın Misket sonrası gelişiminde neler oldu? Poyraz’ın huyu suyu değişti mi? Poyraz ile bir kediyi birleştirmek için geç kaldığını düşünüyor musun?

 Defne Sesin Okay: Misket, bir inşaat alanı ile yoğun trafik arasında, bir kaldırım üzerinde kıvrılmış olarak hareket etmeden duruyordu. Onu gördüğümde almaya imkânım yoktu çünkü  araba kullanıyordum ve Poyraz’ın okuldan dönüş saatine yetişmek zorundaydım.

45 dakika sonra Poyraz ve ben birlikte onu bulmaya gittik. Hakikaten o kadar süre boyunca pozisyonunu değiştirmeden ve bağırarak aynı noktada duruyordu. Onu o kaos ortamından çıkardık. Sonrasında da biz onun, o da bizim bir aile ferdimiz oldu.

Misket

Her şey olması gereken zamanda olur, buna inanırım.. O sebeple oğlum Poyraz ile buluşmasının geç olduğunu düşünmüyorum. Misket olmadığı zamanlarda da sokakta yaşayan kediler ve köpeklere olan yakınlığımı izliyordu. Hatta zaman zaman bana desteği de oluyordu. Ayrıca kardeşlerimin de kedileri var…

Solucanlar, sümüklü böcekler, kuşlar, arılar ve daha pek çok hayvan bizim dostumuzdur. Onlara bir el uzatırız, onlar kalbimizi sarar. Bu böyledir…

Eve Misket’in gelmesiyle Poyraz ve kedinin birbirlerine temas etmesiyle – ki burada yalnızca dokunmak üzerine değil, duygusal ruhsal ve fiziksel bir temastan bahsediyorum – farklılıklar görüyorum. Her şeyden önce yakından tanıma ve öğrenme sürecini yaşıyor. Birlikte oynadıkları oyunlara baktığımda, evdeki kovalamaca ve saklambaç oynayan bir kardeşi mi, yoksa ileriye atılan pelüş oyuncağını getirtip önümüze koyan köpek mi, duvarlarda yürüyen örümcek mi, ağaçların içinde zıplayarak koşan bir ceylan mı, yoksa suyun içine batıp çıkan bir ördek mi… İnan bilemiyorum Tolga.

Ben sadece bir kedi aldığımı sanıyordum. :) evimizdeki hamsterımız olan Kartopu ile karşılaşmalarında herkesin yeri belli oluyor.

Poyraz’daki değişim için şunu söyleyebilirim; daha neşeli ve paylaşımcı.  

Tolga Öztorun: Reklam çekimlerinde özellikle kedilerin kullanılması konusunu konuşalım istiyorum. Video veya fotoğraf çekilirken haince uyuşturulan, hatta hayatını kaybeden bir sürü kedi hikayesi duyuyoruz. Bir fotoğraf sanatçısı olarak bu konuya bakışını merak ediyorum.

 Defne Sesin Okay: Fotoğraf ve/veya video çekimlerinde izlediğimiz kedilere verilen her türlü sakinleştirici ilaca olumlu bakmam mümkün değil. Çekimlerde kedinin yer alması gerekiyorsa sakin bir kedinin seçilmesi gerekir. Ve çekim yapılmadan önce bir “temas” sürecinin başlaması doğru bir yaklaşımdır. Bu süreç de bir iki saatle sınırlı olamaz… Günler öncesinden başlaması gereken bir alışma süreci olmalı…

Fotoğrafçı- kameraman – varsa ekip, her biri ve kedi, iletişim içinde olmak durumunda. Yoksa çekilen görüntü sadece görüntü olarak kalır. İzleyiciye hiç bir şey geçmez… Geçerse de bu olumlu bir geçiş olmaz.

Bir kayanın ya da bir ağacın fotoğrafını çekerken kurulması  gereken ilişkiden farklı değil bu… 

Tolga Öztorun: Defne, hayvan hakları yasasının TCK kapsamında olmayışı ve Kabahatler Kanunu içinde olmasına ne diyorsun? Çok yakında bir yasa tasarısını meclisten geçirmeyi planlıyorlar, sence sokak hayvanlarını neler bekliyor?

Defne Sesin Okay: Evet yasa…

Hiç bir canlıyı diğerinden farklı bir seviyede görmüyorum. Tüm canlılar eşit konumda. Bu benim için böyledir demiyorum. Bu zaten böyledir. Ancak insanlar bunu görmezden gelirler. Doğaya sırtlarını döndüler.

Ötekileştirme olduğu sürece bu yasanın yeri, içeriğinde değişikliklerin yapılması kolay olmayacak. Hep beraber yaşamayı öğrenmek istemeyen bir toplumuz.

Ancak hep böyle de devam etmeyecek Tolga…

Sokak hayvanları sahipsiz değiller. Özellikle yakın çevremde onlara zaman, maddi- manevi, besleme, tedavide  inanılmaz destek veren gönüllü arkadaşlarım var. Onlara buradan teşekkür etmek isterim.

Aldığı kararlarla, gösterdiği tutumla işaret ettiği kişi-yer-olaydan çok, aslında insan kendi yerini belirler. Bu yasa da bunu gösterecek bize ama ben büyük bir sürprizle karşılaşacağımı sanmıyorum. Sokak hayvanları birer korku unsuru, fazlalık olarak görüldüğü sürece olumlu ve işlevsel bir değişimin olması için biraz daha zaman var gibi. Sokak hayvanlarının beklediği sevgi, ilgi umarım, umalım ki en kısa zamanda olsun. Onların haklarını almaları için de herkesin elinden geleni değil daha fazlasını yapması gerekiyor.

Gerekli olan bilince ulaşmak zor değil. İhtiyaç duyulan şey belli: iyi niyet.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Defne Sesin Okay: Bu keyifli zaman için çok teşekkür ederim Tolga :)

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu