Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastikten yakıt üretmek: Boşa harcanan paralar ve plastik kapanının devamlılığı

Geçen hafta plastikten yakıt üretmenin iklime, sağlığa ve çevreye olan zararlarından bahsetmiştik. Konu önemli ve istismara oldukça açık olduğu için bu hafta da plastikten yakıt üretme girişimlerinin ne denli riskli ve zararlı olduğundan bahsetmeye devam edelim.

Yakıt üretmenin fosil yakıtlardan azade bir forma sokulması hem iklim değişikliği hem de sağlıklı bir çevre için şart olduğunu herhalde söylemeye gerek yok. Bunun yanında yakıt üretimini fosil yakıtlardan bağımsız hale getirmek ekonomik olarak da oldukça faydalı bir iş.

4- Plastikten yakıt üretmek milyarlarca doların boşa harcanması demek!

Plastikten üretilen yakıtların düşük ve öngörülemez kalitesi nedeniyle, kimyasal geri dönüşüm ve plastikten yakıt üretme teknolojilerinin işletilmesinin ekonomik olarak faydasız olduğu aşikârdır. Bu tür teknolojilerin sahip oldukları yüksek teknolojileri nedeniyle arıza profilleri de oldukça masraflıdır. Kaldı ki diğer ülkelerde kurulu bulunan bu tür tesislerin bu bağlamdaki arıza geçmişleri pek parlak değildir. Bu arızalar devasa yangınları, şiddetli patlamaları ve beraberinde de büyük mali kayıpları içermektedir. GAIA‘nın 2017 yılında yayınladığı, Atık Gazlaştırma ve Piroliz: Atık Yönetimi için Yüksek Risk, Düşük Verim Süreçleri başlıklı çalışma, saydığımız nedenlerle kapatılan veya iptal edilen projelere toplamda 2 milyar ABD doları yatırım yapıldığını belirtmektedir. Yani çöpe atılan 2 milyar dolar.

Plastikten üretilen yakıtın pazar rekabet gücü de diğer enerji alternatiflerine göre oldukça zayıftır. Çünkü plastikten yakıt üreten tesisler petrol rafinerilerine kıyasla nispeten daha az miktarlarda sıvı yakıt üretir ve ürettikleri ürün kalitesi kurulu bulunan sisteme ve hammaddedeki değişikliklere göre değişiklik göstermektedir. Bu da bu ürünleri yakıt piyasasında rekabetçi olamayan bir konuma sokmaktadır. Siz yakıt üretirsiniz ama alacak kimseyi bulamayabilirsiniz. Olan da sizin 15 megavat çıkışlı bir piroliz tesisi için yatırdığınız 8.000 ile 11.500 dolar arasında değişen sermaye maliyetinize olur ki bu da çöpe para atmak anlamına gelmektedir.

Üretimi ucuz, yok etmesi pahalı

Plastik gibi ucuz ve problemli bir malzemede ısrar etmek, plastikten yakıt üretme teknolojilerinin de ana nedenlerinden biridir. Çünkü ortaya çıkan çöp sorununun bu tür yöntemlerle ortadan kaldırılabildiği algısı oluşturulabilirse, o zaman plastik tüketiminin azaltılması gerektiği gerçekliği de bertaraf edilmiş olacaktır. Plastiğin ucuz ve kullanışlı olmasını sağlayan şeyler elbette ki onun üretiminde ona kazandırılan özelliklerdir. Bu özellikler de boyalar, stabilizatörler ve diğer katkı maddeleri ile sağlanmaktadır. Bunların hepsi plastiğin kullanım sonrası yeniden değerlendirilmesinde problem teşkil eden özelliklerdir.

Bunun yanında kullanım amacına bağlı olarak içerisine konulan materyalden kalan kalıntıların da kirletici olduğunu ve bu kirleticilerin temizlenmesi, ayıklanması, parçalanması ve çıkarılması gerektiğini, bunun için de altyapı oluşturmak gerektiğini unutmamak gerekir. İşte tüm bu alt yapı için harcanan milyarlarca dolar aslında ucuz plastik ambalajların ve ürünlerin varlığını haklı çıkarmak için yapılan yatırımlar anlamına gelmektedir. Bir de buna bu atıkların ayrı toplanamadığı ya da yeterince ayrıştırılamadığı bir atık yönetim alt yapısını eklersek işte o zaman ortaya karışık plastik çöp sorunu çıkar ki karışık plastik çöp de, bu tür tesislerin yakıta dönüştürmek için en fazla masraf yaptıkları çöp türü olacaktır.

Neden mi bunu anlatıyorum? Çünkü atıktan yakıt efsanesi hep bu işe yaramayan çöplerin dönüştürülmesi üzerinde reklamlaştırılmaktadır. Yani size yakıt yapacağız dedikleri işe yaramaz karışık çöp, aslında bu tür tesislerin de pek arzu etmedikleri çöp türüdür. O halde yine yönelim daha az kirlenmiş pet su ve benzeri şişelere doğru değişecektir.

Plastikten yakıt üretme amacıyla tercih edilen bazı yöntemler katalizör olarak rutenyum (Ru) ve platin (Pt) gibi nadir elementleri gerektirir. Hatta bu elementlere o kadar fazla ihtiyaç duyulur ki yüz binlerce ton plastik atığı işlemek için gereken miktar, şu anda Dünya’da sahip olduğumuzdan çok daha fazladır.

5- Plastikten yakıt üretimi aşırı plastik üretiminin devamı anlamına geliyor

Bir önceki yazıda da belirtmiştim; plastikten üretilen yakıtları yakmak ile fosil yakıtları yakmak arasında herhangi bir farklılık söz konusu değildir. Aslına bakarsanız fosil yakıtın kendisini alıp doğrudan yakıt yapmak plastik haline getirip sonra da onu kullandıktan sonra yakıta dönüştürüp yakmaktan daha z karmaşık ve daha da ucuzdur. Çevresel etkisi bile daha azdır.

Ancak burada fosil yakıtın kendisinin çevresel zararını düşündüğümüzde iki kötü yöntem arasında bir kıyas yaptığımızı unutmamamız lazım. Plastikten yakıt üretildiğinde “Bakın işte çöp değil bu ham madde ve heba olmuyor, bunu biz yakıta dönüştürüyoruz” propagandasından hareketle daha fazla plastik üretilmesi teşvik edilir ve bu da almamız gereken önlemlerden en zarurisi olan plastiği azaltma stratejilerinden bizi uzaklaştırır. Bu da beraberinde daha fazla plastikten yakıt üretim tesisi kurulmasının önünü açar ve bu tesislerin çalışması için de düşük kaliteli plastiklerin daha fazla üretilmesi ve satılması gerekir. Bu da aslında daha az ekolojik ayak izi olan alternatiflerin gündemden düşmesine neden olur. Yani tam anlamıyla bir kapan.

Plastikten yakıt üretilmesini destekleyen ulusal ve uluslararası şirket, lobi grubu ve vakıflar aynı zamanda en fazla plastik üreten şirketler ve onların uzantılarıdır. Yani ortada ciddi bir kandırmaca ve aldatmaca var. Bu şirket ve grupların çöpten yakıt ya da enerji üretilmesine ihtiyacımız olmadığını bildiklerini de unutmamak lazım. Asıl amaç plastik üretiminde sürdürülebilirlik. Bunu da her türlü mücadele alanını gasp edip karmaşık hale getirmekle yapmaya çalışıyorlar.

Plastikten türetilen yakıt, fosil yakıttan başka bir şey değildir ve bu nedenle de ihtiyacımız olan sıfır emisyonlu gelecek planlarıyla uyumlu değildir. Bu yakıtlar mevcut dezavantajlarından arındırılıp teknolojik ve ekonomik olarak başarılı hale getirilseler bile, yine de sahip oldukları karbon ayak izini yitirmeyecekler. Zaten bu amaçla kullanılan çöpün gazlaştırılması ve pirolizi gibi yöntemler hem yüksek enerji ihtiyaçları hem de finansal uygunsuzlukları nedeniyle otuz yılı aşkın bir süredir de başarılı olamamışlardır. Bu nedenle, atıktan yakıt üretme girişimlerinin yakın zamanda birdenbire başarılı, ekonomik ve avantajlı yöntemler olmaları pek olası değildir.

Biliyoruz ki plastik kirliliği krizi ve iklim değişikliği için sihirli tek bir çözüm yöntemi ne yazık ki yoktur. Ancak karar vericiler ve yatırımcılar, ülke çapında toplum temelli bir atık önleme, plastik azaltma, ayırma ve toplama ve yeniden kullanım yaklaşımlarını desteklerlerse bu tekil çözüme en yakın çözümü de inşa etmiş oluruz. Sıfır atık denilen yaklaşım da ancak o zaman başarılı olur.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastikten yakıt türetmek: Kaybedeni belli kumar oyunu

Geçen günlerde mail kutuma bir haber düştü. Haberin konusu Karabük’te plastik atıkların piroliz yöntemiyle bertaraf edilmesi ve geri kazanımı konusunda çalışmaların başladığını ve şehrin ileri gelenlerinin bu yöntemle nasıl da yeryüzünün en büyük probleminin çözüleceğini anlatıyorlardı. Önce deneme sürecinin başladığını sonra da bu yöntemle çöpleri %100 geri kazandıklarını belirtiyordu haberin detayları.

Benzer içerik ve açıklamaya sahip bir sürü başka haberin de olduğunu görünce anladım ki şehir erkanı bir şeyler yapmaya girişmiş ve bunu da basına daha ortada hiçbir şey yokken servis etmişlerdi. Aslında bu durum birçok farklı il için görmek mümkün. 100 yıldır bilinen ve anlamsız olduğuna kanaat getirilmiş bir yöntemi taşra illerinde çeşitli gözü açıklar bu şekilde pazarlayıp proje bütçeleri vs. ile görüntü veriyorlar. Ancak işin aslı nedir ne değildir diye de kimse sormuyor.

Gelin bugün gazlaştırma, piroliz vs. gibi alengirli isimlerle pazarlanan ve genel olarak plastik atıktan yakıt türetme olarak tanımlayabileceğimiz ilkel ve çevre dostu olmayan bu kimya “mucizesini” konuşalım. Bu tür haberlerde uyanık girişimciler tıpkı Feyyaz Yiğit’in o meşhur parodisinde söylediği “Kimsenin hiçbir şey bilmediği bir yerde herkes her şeyi bilebilir” repliğine uygun olarak biraz ortamın tozunu alalım.

Ne nedir?

Plastik atıktan yakıt elde etmek amacıyla ortaya konulan iddialarda bazı terimler birbirinin yerine kullanıldığından ve potansiyel olarak da halkı yanılttığından, aşağıdaki tanımları vermenin faydalı olacağını düşünüyorum:

  • Kimyasal geri dönüşüm: Çeşitli plastikten-yakıta ve plastikten-plastiğe teknolojilerine atıfta bulunmak için kullanılan bir endüstri yeşil yıkama terimidir. Bu işlemler plastiği yeni plastik yapmak için kullanılabilecek sıvılara veya gazlara dönüştürmeyi amaçlasa da, nihai ürünler genellikle yakılma amaçlı kullanılır. Bu işlemin teknolojik çeşitleri arasında piroliz, solvoliz ve depolimerizasyon bulunur. Aslında, etiketi yani isimlendirmesi ne olursa olsun eğer ki bir işin sonunda oluşan ürün yakılıyorsa, “plastikten-yakıta teknolojisi”nin ismi “plastik yakma teknolojisi”dir.
  • Piroliz: Sıvı veya gaz yakıt üretmek için oksijensiz ortamda atıkların ısıtılması işlemine verilen addır.
  • Gazlaştırma: Pirolize benzer olan bu yöntemle de düşük oksijenli bir ortamda atıklar ısıtılarak gaz haline getirilirler.

Bu üç terim bilinçli olarak birbiriyle karıştırılan ya da birlikte kullanılan terimlerdir. Peki bu yöntemlerle yakıt üretmek gerçekten de ekonomik ya da ekolojik mi? Yani o taşra illerinin yerel basınında ve zaman zaman da ulusal basında ballandıra ballandıra reklamı yapılan, büyükşehir belediyelerinin kesin çözüm diye reklamını yaptığı, devletin teşvikler verdiği bu yöntemler gerçekten de bahsedildiği gibi çöp sorununu çözüyor mu yoksa sıradan bir kimyasal işlemin abartılı ve tehlikeli bir tanıtımı mı? Bana sorarsanız ikincisi!

Neden mi?

1- Plastikten yakıta teknolojileri kullanılarak üretilen yakıtlar kalitesizdir

Gazlaştırma ve piroliz yöntemleriyle üretilen yakıtın kalitesi çoğunlukla kullanılan çöpün kalitesine bağlıdır. Yani bir yerde “geri dönüşmeyen çöplerden yakıt üreteceğiz” lafı söyleniyorsa orada kalitesiz ve kirli yakıt üretileceği anlamını çıkartabilirsiniz. Ancak bu yakıtlar da üretim sonrası kullanım için sağlaması gereken standartları sağlamadığı için de muhtemelen o “geri dönüşmeyen çöplerden yakıt üreteceğiz” diye pazarlanan tesisler sadece kaliteli plastiklerden yakıt üretmeye yöneleceklerdir ki o da benzer bir probleme neden olacaktır. Yani siz oh ne güzel çöp sorunumuz ortadan kalkacak diye düşünüp bu milyon dolarlık tesislere tüm yatırımlarınızı yapıp diğer atık yönetim alternatiflerinden uzaklaştığınız için elinizde koca bir çöp sorunuyla kala kalacaksınız.

ABD‘nin önemli büyük bir kimya endüstrisi lobi grubu olan Amerikan Kimya Konseyi tarafından hazırlanan bir rapora göre plastik yakıt türetiminde yakıt kalitesi, plastik türevli yakıt üretimi ve pazarlamasında en büyük zorluklardan biri olarak nitelendirilmektedir. Çünkü plastikteki yüksek nitrojen, kükürt, klor ve halojen seviyeleri, üretilen yakıtın daha düşük verimli ve daha düşük kaliteli olmasına neden olmaktadır. İşte bu yakıt ürünlerin içten yanmalı motorlarda kullanılabilmesi için yüksek kalite standartlarını sağlaması gerekmektedir. Bakın daha jet yakıtlarından filan bahsetmedik bile. Çünkü bu tarz projelerin bazıları pazarlanırken jet yakıtı olarak kullanımı bile reklam amaçlı söylenebiliyor.

Üstelik tüm dünya fosil yakıtlardan kurtulmaya doğru ilerlerken bu salt kimyevi yakıt üretme sevdasını da anlamak mümkün değildir. Hadi diyelim ki bu yakıtları araçlarda kullanma vaadi verilecek o zaman şunu da akılda tutmakta fayda var. Plastik atıklardan elde edilen yakıtlar, uzun tutuşma süreleri nedeniyle dizel motorların uzun süreli çalışmasına hiç ama hiç uygun değildir. Türkiye’deki, dizel araç fazlalığını göz önünde bulundurursak kaç yapayım derken göz de çıkartabilirsiniz. Bunun yanında plastikten türetilen yakıt, dizele göre daha yüksek egzoz emisyonu üretir. Emisyon azaltımı bir hedefken çöpten yakıt üretip bu emisyonları artırmak akla uygun değildir.

Piroliz sonucu üretilen yakıt, normal dizele göre çok daha fazla katı kalıntı, dioksin, polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH’ler), sülfürik içerik, yanmamış hidrokarbonlar (UHC), nitrojen oksitleri (NOX), kurum, daha fazla CO ve CO2 emisyonları üretir. Ayrıca bu yakıttaki yüksek alkan konsantrasyonları da, oksijen ve yanıcı maddelerle temas halinde ölümcül patlamalara ve kazalara neden olabilir. Yani çöpten kirli bir bomba üretilmiş oluruz.

2- Plastikten yakıt üretmek iklim değişikliğini şiddetlendirir

Plastiğin yakıta dönüştürülmesi ve ardından yakılması, plastiğin içindeki karbonun CO2 şeklinde serbest kalmasına neden olur. Burada hatırlatmakta fayda var. Plastiği iklim dostu ilan eden bazı eksik bilgililerin ana argümanı karbonun plastiğe gömüldüğüdür. Oysa bu yaklaşım ile birlikte reklamı yapıldığı için üretim ve tüketimi artan plastik, çöp haline geldiğinde plastikten yakıt üretilmesi gibi öneriler söz konusu olacak ve bilin bakalım sonuçta ne olacak? İşte o plastiğe gömülen karbon yakılarak tekrar atmosfere karışacak. Yani plastiğin üretiminden son aşamaya gelene kadar ki tüm yaşam döngüsüne bakıldığında, üretilirken harcanan enerji, taşınması, tüketimi ve bertarafı neticesinde ortaya çıkan sera gazlarını birlikte değerlendirirsek ortaya iklim düşmanı bir malzeme çıkacağı görülecektir. Dolayısıyla bu iklim düşmanı malzemenin bir de yakıta dönüştürülmesi iklim krizini derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Ayrıca gazlaştırma ve piroliz yöntemleri, ön arıtma, işleme ve son işleme sırasında ağır enerji ihtiyacı duyan yüksek sıcaklıkta gerçekleşen termal işlemlerdir. Örneğin piroliz için kullanılacak hammaddeler genellikle önemli miktarlarda enerji tüketebilen ön arıtma işlemlerinden geçirilirler. Ayrıca pirolizin endotermik, yani ısı gerektiren doğası, kaçınılmaz olarak onu enerji yoğun bir süreç haline getirir. Üstelik bununla da bitmiyor, üretilen yakıtı kullanmadan önce dekontaminasyon ve zenginleştirme yapılması gerekmektedir ki bu da aşırı enerji tüketimine neden olur. Dolayısıyla hiçbir kimyasal geri dönüşüm teknolojisi için net pozitif bir enerji dengesi mevcut değildir ve yakın gelecekte de olması mümkün görünmemektedir.

3- Plastikten yakıt üretmek zehirli hava emisyonları ve yan ürünlerini üretir

Plastik atıkların pirolizi ve gazlaştırılması esnasında ve üretilen yakıtın da kullanımı esnasında bazı toksik maddeler serbest kalır. Bu kimyasallardan en çok bilinenleri Bisfenol-A (BPA), kadmiyum, benzen, bromlu bileşikler, ftalatlar, kurşun, kalay, antimon ve uçucu organik bileşikler (VOC’ler) gibi plastikte yer alan toksik katkı maddeleri ve kirleticilerdir. Bunlara ek olarak, yüksek ısılı işlemler sırasında dioksinler ve furanlar, benzen, toluen, formaldehit, vinil klorür, hidrojen siyanür, PBDE’ler, PAH’lar ve yüksek sıcaklık katranları dâhil bir sürü zehirli kimyasallar da açığa çıkmaktadır. Bu tür işlemlerden kaynaklanan kontrolsüz kirlilik, yerel nüfus ve ekosistem için önemli sağlık ve güvenlik riskleri oluşturabilir. Özellikle Türkiye gibi kirlilikle ilgili emisyon standartları sorunlu olan ülkelerde daha da ciddi problemler yaratabilmektedir. Bu bahsi geçen kimyasalların hem gaz hem de kül formunda olduğunu unutmamak lazım. Gazı filtreler, külü de çimento fabrikasında yakarız diyenleri duyar gibiyim. Ancak ne yazık ki bu kirleticiler, yakıt ürününün kendisinde veya uçucu kül, kömür, cüruf ve atık su gibi yan ürünlerde hapsoldukları için asla yok olmazlar. Örneğin, yılda 100.000 tonluk plastiği yakıta dönüştüren bir tesis, nörotoksisite ve solunum hastalıklarına neden olduğu bilinen bir madde olan n-heksan’dan yaklaşık 2,5 milyon metreküp üretecektir. Bu miktar ile bu tesisin kurulu bulunduğu alanda yaşayan herkesi zehirlemek mümkündür.

Sonuç olarak plastik üretip tükettikten sonra ortaya çıkan etkileri plastikten yakıt üretme gibi illüzyonlarla ortadan kaldıramaz, aksine daha da derinleştiririz. Bu konu, hakkında daha çok yazılmayı hak ettiği için bu hafta daha fazla uzatmadan burada bırakayım.

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İki yönetmelik, tek anlam

Başlıkta yönetmelik diye belirttim ancak birisi yeni yayınlanan ve diğeri de taslak halinde olan iki ayrı düzenlemeden bahsedeceğim size bu hafta. Ancak bu iki düzenlemeyi de okurken sahip olduğum histen başlarsam daha anlamlı olur diye düşünüyorum. Birçoğunuz Yalçın Küçük’ü biliyorsunuzdur. Kendisi nevi şahsına münhasır biri olup düşüncelerinden çok viral haline gelmiş tepkileriyle bilinir. Her biri farklı bir ruh halini anlatan bu tepkilerden en orijinali ise Ceren Kenar isimli bir kişinin deli saçması bir yazısına verdiği tepkidir. Yalçın Küçük, ne anlattığı belli olmayan bu yazıya öyle bir tepki vermiştir ki hani bazen “işte tam bu tepkiyi vermek istedim” duygusuna kapılırsınız ya, işte o anda sizin duygularınıza da tercüman olmuştur.

 

İşte en son yayınlanan sıfır atık esas ve usulleri ile çekçekçilere dair oluşturulan genelge taslağı bende tam olarak bu tepkinin oluşmasına neden oldu. Her iki düzenlemeyi de ilk duyduğumda heyecanlanmış ve her zamanki iyimserliğimle “Lan noluyor” diyerek bu sefer oldu mu acaba diye gözlerimin içi ışıl ışıl parlamıştı. Ancak detaylara girdikçe yine dağın fare doğurduğunu ve yine topun taca atıldığını anladım ve istemsizce Yalçın Küçük tepkisi verdim.

Atık Getirme Merkezlerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Sıfır Atık Uygulamalarına İlişkin Usul ve Esaslar

Atık yönetiminin olmazsa olmazı kaynağında atık azaltmak ve oluşan atığın da yine kaynağında ayrıştırılmasıdır. Bu ikisini başarabildiğiniz zaman bunların ardında olması gerekenler sadece birer teknik detay ve denetim meselesine dönüşür. Ancak bahsettiğimiz iki şeyin olması için de ciddi bir irade ve kararlılık gerekir. İşte ne yazık ki bu usul ve esasların da en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur! Atık azaltımını, kaynağında ayrıştırmayı ve tek kullanımlık plastik saçmalığını kişilerin ve restoranların inisiyatifine bırakan bu yönetmeliğin kısa zaman içinde ne kadar da yetersiz olduğu ve bir anlam ifade etmeyeceği anlaşılacaktır. Çünkü sektörün saldırgan plastik propagandasının önüne geçmeyen ve sorunun asıl kaynağı olan aşırı plastik üretimini durdurmadan insanlardan davranış değişikliği beklemek ne idari bilimlerle ne de başka bir bilimsellikle açıklanamayacak kadar maddenin doğasına terstir. Dünyanın hiçbir ülkesi tek kullanımlık plastik kirliliğini önlemek için topu vatandaşına atmaz. Aksine plastik isimli tehlikeli materyalin üretimini ve dolaşımını kısıtlar. En azından bunun böyle olduğunu anladıklarını söylemek mümkün. Bu yönetmeliği hazırlayanların da bunu çok iyi bildiğine eminim, ancak ortada sektör baskısı ve yönetmeliklerin belirlenmesinde sektörün belirleyici olduğu gibi bir gerçek söz konusu.

Benzer durumu biz balık avcılığında da çöp ithalatı meselesinde de görüyoruz. Balıkçılar kıyının dibinde balık avlamak için gürültü çıkarttıklarında avlanma derinliği değiştiriliyor, çöp ithalatına kısıtlama geldiğinde ise kısa süre içinde geri adım atılıyor. Ancak var olan bu tarz ne doğadan ne de sağlıktan yana bir tarz değil. Anlamsız ıslak mendil, pipet ve benzeri plastiklerin kullanılmaması için vatandaşın hassasiyetini bekleyip başarılı olmuş bir dünya örneği yok. Duyarlı olduğu konusunda sürekli konuşulan Avrupalılar, cezai yaptırımlar ve düzenlemelerle desteklenmiş bir eğitim faaliyeti sonucu bugünkü durumlarındalar. Velhasıl sıfır atık yaklaşımıyla da uyumsuz olan bu usulün tek kullanımlık yasaklarıyla desteklenmemesi durumunda ne yazık ki hiçbir kazanım elde edilemeyecektir. Bu arada aynı yönetmelikteki bazı düzenlemelerin de belediyelerin inisiyatifiyle doğrudan ilişkili olduğunu unutmamak lazım. Ancak Türkiye’deki hiçbir belediyenin çöp konusunda özellikle ayrı toplama ve kaynağında azaltma konusunda herhangi bir yatırıma yanaşmıyor olduğunu başka bir gerçeklik. Üstelik bunun için de  herhangi bir yaptırım yok. Kaldırım yapmak ve anlamsız reklam filmleri çekip yayınlamak her zaman daha karlı işler.

Atık Toplayıcıları Genelge Taslağı

Atık getirme merkezleri ile ilgili usul ve esasların yanında aynı gün denk geldiğim diğer bir düzenleme de atık toplayıcılarına dair Atık Toplayıcısı Genelge Taslağı. Taslak o kadar güzel cümlelerle başlıyordu ki arkasından, güvenceli, adil ve insan onuruna yakışır düzenlemelerin olduğu bazı kararların olacağı hissine kapıldım. Ancak devamında yer alan maddeler o kadar çelişkiliydi ki bu taslağın resmen yayınlanan bir genelge haline gelmemesi için dua ettim.

Çünkü genelge taslağını hazırlayanlar, ne yazık ki kağıt toplayıcılığı meselesini tam olarak kavrayamamış gibi görünüyorlar. Kağıt toplayıcılığı meselesi salt bir toplayıcılık meselesi değildir ve kimsenin de insafına ve inisiyatifine bırakılamaz. Ortada ciddi bir sosyolojik mesele söz konusu ve düzenleme yapılırken sadece açılacak çöp ayrıştırma tesislerinin çıkarları gözetilemeyecek kadar hassas davranılmalı. Aksi durumda dağ sadece fare doğurmaz aynı zamanda sosyolojik bir problemi de derinleştirecek doneler doğurur. Genelgenin maddelerinden bazılarını tek tek incelemekte fayda var:

Belediyeler tarafından atık toplayıcılarının çalışmalarına ilişkin esasların bu Genelge çerçevesinde oluşturulması, sistemli uygulamaların yürütülmesi ve sürdürülebilir atık yönetiminin sağlanması hususları ilk belediye meclisi gündemine alınır, değerlendirilir ve karara bağlanır.

Bakıldığında gayet mantıklı gibi görünen bu öneri meseleyi biraz da siyasi hesaplaşmaların kucağına iten bir mesele haline dönüştürmektedir. Belediye meclislerinin keyfiyetine bırakılmış herhangi bir konunun sağlıklı bir karar ile sonuçlanması beklenemez. Bu durumu imar ve benzeri mevzuların bu meclislerde nasıl tartışıldığını ve ele alındığını incelediğimizde anlıyoruz. Kararın alınmasında toplayıcıların da katılımına fırsat verilmeyeceğini hepimiz adımız gibi biliyoruz.

Atık toplayıcılığı faaliyetinde bulunan şahıslar faaliyet göstereceği ilin, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğüne, kimlik numarası ve iletişim bilgileri ile başvuruda bulunur. 18 yaş ve üzeri şahısların başvuruları değerlendirilmeye alınır. İl Müdürlüğü tarafından başvurulara istinaden şahıslar kayıt altına alınır, sıfır atık bilgi sistemine girişleri yapılır. Sıfır atık bilgi sistemine kayıt olan şahıslar, faaliyet göstereceği belediyeye şahsına ait toplayıcı izin kartı düzenlenmesi için başvuruda bulunur. Belediyeler, sıfır atık bilgi sistemi üzerinden kayıt kontrolü yaparak bağımsız toplayıcı izin kartını düzenler. Toplayıcı izin kartı düzenlenen şahısların kayıtları, belediyeler tarafından İlçe Emniyet Müdürlükleri ve İlçe Jandarma Komutanlıkları ile güncel olarak paylaşılır.”

Buraya kadar her şey birer evrak işi gibi görünüyor ancak asıl mesele buradan sonra başlıyor.

Belediyelerce belirlenecek standartlardaki eldiven, iş kıyafetleri, toplayıcı izin kartı ve atık toplamada kullanılan araçlarıyla çalışmaları sağlanır. Toplayıcı izin kartı ve iş kıyafetleri, izin verilen kişiler dışında başka kişilerce kullanılamaz, kullananlar ve kullandıranlar hakkında idari işlem yapılır. Kayıt altına alınan kişilerin belediye tarafından belirlenen zaman dilimlerinde çalışması sağlanır.”

Yani burada asıl anlatılmak istenen, eğer ki belediye isterse çalışmalarına izin verir o da belirlediği saatlerde ki ne zaman olduğu belirsiz, istemezse de vermez. Bu durum rant belediyeciliğinin ne yazık ki hakim olduğu bir ülkede genelgeyi gerekçe gösterip zor kullanarak toplayıcıların sistemin dışına itilmesi ve hatta kriminalize edilmesine ve yerine de “kendi adamları”nın geçmesi durumunun oluşmasına neden olabilir. Bu noktada konu hakkında kıymetli görüşleri olan Ali MendillioğluBelediyenin çalışma izni vermesi meselesi kamusal bir faaliyetin kabulü anlamına gelmektedir. Kamusal faaliyet de ya vergiye tabi ya da sigortalı olmak zorundadır ancak genelgede bunlara dair hiçbir şey yok ve buna rağmen belediyelerden kayıt dışı çalışmaya izin vermeleri isteniyor” diyerek meseleyi değerlendiriyor ki, buradaki absürtlük de daha iyi ifade edilemezdi. Burada mahkemeye gidildiğindeoradan dönecek bir genelge söz konusu, çünkü oldukça çelişik bir durum var. Kamusal hizmetlerin bir usulü vardır ve bu usul her türlü kamusal faaliyet için bağlayıcıdır. Bu bağlayıcılığa uygun olmayan her türlü şey işlerin düzgün ilerlediği hukuk sistemlerinde mahkemeden döner. Ancak yine mevzu gelip dolaşıp hukuk ve adalete dayanıyor.

Çözüm: Adil dönüşüm

Taslağın diğer maddeleri de çelişkili ya da art niyetli.

Atıkların, izin verilmeyen kişiler tarafından toplanması, taşınması ve depolanmasına belediyelerce hiçbir şekilde müsaade edilmez. Güvenliğin temini için Zabıta Birimlerince etkin mücadele edilir, İlçe Emniyet Müdürlükleri ile İlçe Jandarma Komutanlıkları tarafından gerektiğinde belediyelere destek sağlanır.”

Bu durumda atık toplayıcıların aynı zamanda barınak olarak kullandıkları alanların da ortadan kaldırılması durumu söz konusu. Bakın atık toplayıcıları neredeyse hiçbiri sizin benim gibi apartman dairelerinde oturmuyor. Çoğu bu depolarda yaşıyor ve zaten herhangi bir kira ya da başka bir şey ödemedikleri için bu işten para kazanabiliyorlar. Siz hiçbir güvence sağlamadan, hiçbir organizasyon yapmadan, atık depolama alanlarını kapatıp üstüne de kolluk kuvvetiyle müdahaleyi yazı ile sabitlerseniz sorun çözmez, aksine yaraya tuz basmış olursunuz.

Belli ki ortada ciddi bir hesap var ve bu hesapta da kağıt toplayıcılarına yer yok. O nedenle mümkün olan en fazla miktarda toplayıcıyı gerek ikna -ki mümkün değil-, gerekse de kolluk zoruyla sistemden çıkartılmak hedeflenmiş.

Kağıt toplayıcılığı meselesinde de tek kullanımlıklarda olduğu gibi inisiyatif bir yerlere ya da birilerine havale edilmiş. Her ikisinin de farklı plan ve programlara göre yazıldığı oldukça belli. O programlarda ise doğa ya da çevre ya da dezavantajlı gruplar yok, yine endüstri var. Oysa yapılacak olan belli: Var olan sistemin adil dönüşümünü sağlamak! Nasıl mı? Anlatayım!

Öncelikle tüm atık toplayıcıları belli bir sistem dâhilinde kayıt altına alınmalı ve hepsinin insanca bir ücret ve barınma hakkının sağlanacağı bir model oluşturulmalı. Bunun için özel bir çabaya da gerek yok, çünkü sistem zaten hali hazırda mevcut. Toplayıcıların hepsinin sosyal güvencesi garanti edilmeli ve mevcut kazandıkları ücreti de göz önünde bulundurarak insanca yaşama elverişliliği sağlayacak bir ücretle çalıştırıldıkları bir atık toplayıcılığı sistemi geliştirilmelidir. Depoların hepsi çevre ve insan sağlığına uygun şekilde erk tarafından iyileştirilmeli ve insanların o depolardaki kötü şartlarda yaşamalarının önüne geçilecek sosyal konutlar oluşturulmalıdır. Kimse kendisine yöneltilen daha insanca, onurlu ve adil olan bir alternatifi reddetmez. Reddedilen şey adil olmayan dönüşüm. Kaldı ki bu güvenceler sağlanamıyorsa o halde toplayıcıların kendi öz örgütlenmelerini sağlayabildikleri ve standartları belli alanın yaratılmasına imkân tanınması gerekir. Aksi durumdaki tüm girişimler sorundan ve zorbalıktan başka bir şey ortaya çıkartmayacaktır.

Sonuç olarak her iki yönetmelik de topu taca atan ve herhangi bir sorunu çözme niyetinde olmayan birer kaçış rampası olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Kaçışın hangi maliyetten ve sorumluluktan olduğunu da sizin takdirinize bırakayım.

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

[2021’in ardından] Çöpler, müsilaj, ithalat yasağı, lobi faaliyeti, Mersin polipropilen zaferi ve dahası…

Şüphesiz 2020 yılında olduğu gibi 2021 yılının da en önemli olayı Çin’de ortaya çıkan ve tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgını olmaya devam etti. Ancak ülkemizde 2021 yılında çok daha vahim başka olaylar gerçekleşti.  Ülke sathına yayılmış yangınlar, müsilaj, çöp ithalatı kısıtlamaları, orman tahribatı, patlayan maden havuzları ve daha niceleri 2021 yılının ekolojik açıdan tam bir felaket yılı olarak geçirmemize neden olmuştu.

Gelin birlikte bir 2021 fotoğrafı çekelim

Marmara Denizi müsilajı

2021 yılının en vahim olayı adeta bir çevre suçu olan müsilaj problemiydi. 50 yıldan fazladır tüm atık suların boca edildiği bir iç deniz olan Marmara, en sonunda dayanamadı ve içine boşalttığımız pisliği bize geri gönderdi.  Arıtılmayan evsel ve endüstriyel atık sular ile Marmara etrafındaki termik santrallerin soğutma suları yıllar içinde Marmara Denizi’ni bir foseptik çukuruna dönüştürmüş ve ortaya müsilaj problemi çıkmıştı. Göstermelik toplantılar ve su numunesi alan gemiler dışında dişe dokunur herhangi  bir şeyin olmadığı müsilaj sürecinde mesele sümen altı edildi ve her şeyde olduğu gibi gündemden düşürüldü. Olan Marmara’ya olmuş sorumlular ise ortadan kayboluverdi.

Avrupa’dan en çok çöp ithal eden ülke ve çöp ithalatında aç-kapa yönetmelik salvoları

2021 yılının şüphesiz en önemli olaylardan bir diğeri de çöp ithalatı üzerinde gerçekleşen karar ve yönetmelik salvolarıydı. Artık ayyuka çıkan, ithal çöplerin yasadışı dökümü neticesinde bakanlık radikal bir kararla Mayıs 2021’de etilen polimer tipteki plastik çöplerin ithalatını yasakladı ve beraberinde bir de sıkı yönetmelik getirdi.  Ardından da temmuz ayının başında daha karar uygulamaya gireli yedi gün olmuşken yasak kaldırıldı ancak getirilen sıkı denetimli yönetmelik ise kaldırılmadı. Bu geri adımda çöp lobisinin önemli bir payı vardı. Milyonlarca lira ile bir sürü ana akım medya kuruluşuna reklam verdirildi ve ek olarak da birkaç medya fenomeni gazeteciye kurmaca program yaptırıldı.  Sonuç da kendini yasağın geri çektirilmesiyle gösterdi.

Şu anda çöp ithalatı oldukça düşük olsa da son üç ayda yavaşça artan bir eğilim göstermekte ve 2022 yılında da böyle bir gündemimiz olacağına dair güçlü emareler taşımaktadır.

Polipropilen üretim fabrikaları

Hatırlarsanız geçtiğimiz yıl da bu başlığı önemli bir konu olarak işlemiş ve Adana/Ceyhan ve Mersin/Karaduvar’da iki farklı polipropilen üretim fabrikası kurulacağından bahsetmiştik. İşte bunlardan bir tanesi yani Mersin/Karaduvar’da yapılması planlanan tesis yerel dinamiklerin Mersin’e sahip çıkması nedeniyle iptal ettirildi. Ancak Adana/Ceyhan’da kurulacak olan için Adana’daki yerel dinamiklerden herhangi bir ses çıkmadığı için inşaat temeli atıldı. Bunun yanında bir de Hatay/Erzin polipropilen tesisi planı ortaya çıktı ki Erzin’de Adana’nın aksine geniş halk muhalefeti de bu projenin kolay kolay ekosistemi tahrip etmesine izin vermeyecek gibi görünüyor. Nitekim ÇED halk toplantısının yapılmasını engellediler. Durum şimdilik mahkeme süreçlerinde. Aynı bölgedeki yeni termik santral planları, zihni sinir kimya vadisi girişimleri ve diğer tehlikeli kimyasal fabrikalarını da düşünürsek 2022 yılında da bu gündemin sıcaklığını koruyacağını düşünüyorum.

Geri dönüşüm fabrika yangınlarındaki rekor artış

2020 yılında yıl boyu 65 tane geri dönüşüm fabrikası yangını çıktığını bu köşeden çok defa dile getirmiştik. Bu sayının 2021 yılında neredeyse iki katına çıktığını ve 120’yi geçtiğini gördük.  Bu durumun kasıtlı ve bilinçli bir yangın çıkarmak suretiyle çöplerden kurtulma yöntemi olduğunu söylemek gerekiyor. Bu konuda bakanlığın ya da başka herhangi bir kurumun net bir denetimine de şahit olmadık. Şimdiye kadar savcılığın en az 10 defa resen soruşturma açması gerekiyordu ancak henüz buna dair bir girişimi de duymadık. Sadece bakanlıkça bir müfettiş görevlendirildiğini ve akabinde de “kasıt çıktığı tespit edilirse” şartına bağlı bir yasal düzenleme çıktığını duyduk. Ancak daha henüz fabrikasını yaktığı ya da yanmaması için önlem almadığı için fabrikası yanan bir işletme sahibine herhangi bir ceza kesilmedi.

Fabrikalar hala yanmaya devam ediyor. Medya kuruluşları yangınları korkutan yangın, maddi hasar ya da gökyüzü siyaha büründü temalarıyla vermeye devam ediyor. 2021 yılında olduğun gibi 2022 yılında da geri dönüşüm fabrika yangınlarının problem olmaya devam edeceğini söyleyebilirim.

Türkiye Akdeniz’i plastikle en çok kirleten ülke olmaya devam etti

Daha önceki yıllarda da bu köşeden özellikle Doğu Akdeniz kıyılarındaki 1 km’lik sahil şeridine günde 31 kg plastik atık vurmasıyla en kirli sahiller olduğunu anlatmıştık. Bu durumun ana kaynağının hem Türkiye’nin kendi çöplerinin hem de akıntılar aracılığıyla diğer Akdeniz ülkeleri olduğunu da biliyorduk. Ancak yapılan son çalışmalar Türkiye’nin kendi çöpleriyle de Akdeniz’i en çok kirleten ülke olduğunu ortaya koydu. 2021 tarihli bu çalışmaya göre Türkiye topraklarından Akdeniz’e dökülen nehirler Akdeniz’i plastikle en çok kirleten nehirler olarak tespit edildi. Bu durumun Türkiye’nin Avrupa’nın en büyük plastik çöp ithalatçısı olmasıyla bağlantısı olduğunu unutmamak gerekiyor.

Atık yönetiminin çalışan tek halkasına yönelik baskılar

Türkiye’de atık yönetim alt yapısı olmadığını, tüm ülkenin çöplerinin ekserisinin karışık ve bir beceriksizlik örneği olan sokak konteynerları aracılığıyla toplandığını hepimiz yaşayarak görüyoruz. Bazı lokal örneklerle bu durumun çözülmeye çalışıldığına da çeşitli illerdeki çöpünü getir paranı al temalı girişimler üzerinden öğreniyoruz. Hepsi birbirinden kıymetli olan bu girişimlerin Türkiye’nin çöp yönetim problemini çözmek bir yana daha da zorlaştırdığını unutmamak lazım. Çünkü çöp ile ilgili ulusal bir strateji ve eylem olmadan yapılan tüm girişimler birbirinden bağımsız ve ilişkisiz palyatif çözümler olmaya mahkumdur. Palyatif olmayan çözümler için uygun olan alternatifler ve fırsatlar ise adeta yeraltına itilerek oyun dışı bırakılmak isteniyor.

İşte 2021 yılının belki de en trajik ve bir o kadar da oksimoron olayı kağıt toplayıcılara karşı yapılan operasyonlardı! Hemen her ilde karşılaştığımız ve neredeyse atık yönetimin işleyen ve ulusal ölçekli tek halkası olan kağıt toplayıcılarına karşı gerçekleşen bu yıldırma ve sistem dışına atma çabaları çöp meselesine 2021 yılında da para ve kar dışında herhangi bir perspektiften bakılmadığını ortaya koydu. Yaşanan olaylar sonucu kağıt toplayıcıları ile valilik ve bakanlık arasında bazı görüşmeler olduysa da sorun hala olduğu yerde duruyor. 2022 yılında da bu durumun tekrar gündem olacağını söylersek yanlış yapmış olmayız.

Sonuç olarak 2021 yılı Türkiye için de dünya için de bir ekolojik felaketler yılı oldu. Plastik kirliliği açısından gerek çöp ithalatı ve beraberindeki illegal faaliyetler, gerekse de ortaya konulan yeni çalışmalar, plastik kirliliği açısından Türkiye’nin geleceğinin çok da parlak olmadığını açığa çıkardı.  Hatırlarsanız bu durumun endüstrinin pespayeliğiyle ne derecede ilişkisi olduğunu açılan tek kullanımlık mağaza açma absürtlüğünde görmüştük. Yani ertelenen depozito iade sistemi, çöp ithal etme sevdalısı endüstrinin lobi faaliyetleri ve çöp yönetim altyapısızlığından kaynaklı ortaya çıkan en fazla kirleten ülke unvanı gelecek açısından kaygılarımızı doğruluyordu. Dolayısıyla 2021 yılı çöp ithalatının azalması ve Mersin polipropilen yatırım iptali dışında çok da iyi haberlerle anılmadı. Umarız 2022 yılı daha az çöple, daha az plastikle anılan bir yıl olur.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğu Batı Kampı: İnformel bir eğitim için kültürlerarası bir etkileşim modeli

Kendini ve başkasını bilen
Bilecektir şunu da:
Ayrılamaz birbirinden
Doğu ve Batı asla

Doğu ve Batı arasında
Gider gelirim mânâlar peşinde;
Kısacası iki dünya ikliminde
Dolaşmak yaraşır en iyi bize  (Johann Wolfgang von Goethe[1])

Bu hafta biraz daha farklı bir konuya, benim için çok özel bir anlamı olan bir kamptan bahsedeceğim: Doğu-Batı Kampı’ndan.

2008 yılında henüz yeni mezun olmuş ve arayış içinde olan bir gençken Prof. Dr. Mustafa Sarı hoca ve sosyal girişimci mentor Hülya Denizalp (Hülya Ablamız) sayesinde hayatımın geri kalanında önemli bir etki bırakacak olan Doğu-Batı Kampı (DBK) ile tanışmıştım (DBK, 18-26 yaş arasındaki öğrenci veya yeni mezun olmuş, ulusal ya da yerel sosyal sorumluluk projelerinde aktif olarak yer almış gençlerin başvurularını kabul eden bir kamp). Kamp kapsamında Van Gölü’nün çevresini çok sayıda yabancı gönüllü ile turlamış ve bu esnada da bazı sosyal fayda yaratma etkinlikleri düzenlemiştik. Daha sonra birkaç defa daha katılma fırsatı bulduğum DBK, her yıl iki dönem şeklinde 14 yıl boyunca İzmir Aliağa’daki Afacan Gençlik Merkezi’nde gerçekleştirildi ve bir o kadar yıl daha devam edeceğinden eminim diyebilirim.

Kendini keşfet, sınırlarını gör

Benim gibi birçok gencin hayatına önemli dokunuşları olan bu kamp, aynı zamanda oldukça faydalı bir kültürler arası iletişim/etkileşim modeli. Zamanla yaşayarak öğrenmenin kendi içindeki dinamiğiyle değerleri şekillenmiş olan kampın artık yazılı olmayan ve model olabilecek bir müşterekler manzumesi mevcut. DBK’nın yaşayarak ürettiği müştereklerden hareketle DBK modelini her türlü informal eğitim ve öğretim etkinliklerine uygulamak mümkün. Zira buradan hareketle fikri temelleri atılan Yaşayarak Öğrenme Merkezi (YAŞÖM) bugün çok etkili ve faydalı işleri hali hazırda yürütüyor bile. Ancak burada ben daha çok DBK’nın resmi olmayan ve çoğu katılımcısının da ana hatlarıyla hem fikir olduğu ancak genel hatlarıyla benim anladığım değerlerini anlatmaya çalışacağım.

Doğu-Batı kampı salt bir kültürler arası iletişim projesi değil aynı zamanda bireyin kendi bariyerlerini de keşfettiği ve bir bakıma kendini de sınadığı bir yaşam ve deneyim alanıdır. Kişilerin samimiyetlerini çeşitli sorumluluklar alarak ya da sorumlulukların etrafında kümelenerek ortaya koymaları da DBK’nın önemli özelliklerinden biridir. Kişi kendi kişisel alanlarını koruyabilirken faydalı iletişim ile birlikte konfor alanının dışına çıkma cesaretini de bulabilmektedir.

Tüm bu iletişim deneyimleri başkalarının da kişisel alanları olduğunun öğrenilmesine olanak sağlarken, beraberinde de kişilere sosyal etki yaratmasına fırsat verir. DBK’nın bu deneyim ekosisteminde kişilerin aynılaşmadığı bilakis çeşitliliklerinin korunduğu ve bu çeşitliliğin de beraberinde bazı ilkelerin oluşmasına katkı sunduğunu belirtmek gerekir. Bu durum aslında doğal ekosistemlerin de temel ilkesidir.

Doğal ekosistemler, aşırılıkların değil de uzlaşının ve birbirlerine bağlı zincirlerin muazzam bir işbirliği ile yürüyen sistemlerdir. Çünkü aşırılıklar ve tıpkı insan ilişkilerindeki toksiklik gibi çıkıntılıklar ekosistemlerin bozulmasına ve sağaltım olmadığı takdirde de çöküşüne yol açabilir. Dolayısıyla doğada keskin çizgiler değil, birbirleri arasında yumuşak geçişkenliklerin olduğu kompartmanlar mevcuttur. DBK da bir bakıma bunu mikro ölçekte iletişime adapte etmiştir diyebiliriz.

Samimiyet, güven ve uzlaşı arayışı

DBK değerleri ana hatlarıyla sorumluluğa, samimiyete ve sosyal etki yaratmaya dayanan çeşitli alt kırılımlara sahiptir. Bu değerler DBK esnasındaki tüm oyun ve etkinliklerde kendini gösterir. Zira bu etkinlikler de bu ilkelere uygun olduğu için seçilmiştir. Örneğin samimiyet DBK’nın en önemli ilkelerinden biridir ve güvenli ortam algısının oluşmasıyla birlikte yaratıcılığın ortaya çıkmasına fırsat tanır. Güvenli ortamın oluşmasıyla ortaya çıkan yaratıcılık da beraberinde anlayış göstermeye dayalı bir tartışma ortamının oluşmasına neden olur. Burada kast edilen tartışma şiddetli çatışma değil anlayışlı uzlaşıya işaret etmektedir. Yani DBK’nın sahip olduğu samimiyet değeri, kişinin kendini gerçekleştirmesi için de önemli bir alan açmaktadır.

DBK’nın diğer bir önemli değeri de sorumluluk alma ya da duyma ilkesidir. Bu değer tüm katılımcılar için doğal bir bağlayıcılığa sahiptir. Sorumluluk değeri aslında DBK kültürünün doğal değeridir. Çünkü sorumluluk gönüllülüğün bir yansımasıdır.  Bu gönüllülük, içten gelen samimi bir aktif katılıma dayanır ki bu da sosyal fayda üretiminin önemli şartlarından biridir. DBK tam olarak bunun oluştuğu bir ekosistemi ifade eder. Gönüllüğün ve samimiyetin ortaya çıkarttığı sorumluluk duygusu! Bu duygu kişinin yeni şeyler öğrenme ve öğretme tatminine de erişmesine olanak tanır. Yeni şeyler öğrenme ve öğretme ile birlikte ortaya çıkan sosyal etki aslında eğlenceli ve rahat bir iletişimin de geliştiğini gösterir. Bu iletişim beraberinde farklı düşünceleri deneyimlemeyi, dışımızdaki olanlara farkındalığı ve bunların yarattığı motivasyonla da paylaşıma dayalı bir öğrenme sürecini oluşturmaktadır. Doğaya saygı, bireye saygı ve toplumsal faydanın üretim süreci!

Yabancı dile ihtiyaç duymayan yaratıcı iletişim modeli

İşte bunların hepsi bir araya geldiğinde de zihinsel ve bedensel bir dinlenme de gerçekleşmiş oluyor. DBK kampı esnasında gerçekleşen tüm bu kazanımlar eğlenceli olma temeline dayanmaktadır. Eğlenceyi sağlayanda adil ve yeterli katılımdan kaynaklanıyor. Herkesin gönüllü olarak katıldığı bir etkinliğin zaten sıkıcı olma şansı yoktur. Ayrıca katılımcıların önemli bir kısmının yurt dışından geliyor olması (pandemi etkisini saymazsak) da kampın en önemli özelliği! Üstelik Türkiye’den katılanların, yabancı dil bilmesi bir ön şart değil. Çünkü DBK bir dil bilmese de yaratıcı iletişim yöntemleriyle kültürler arası kaynaşmaya başka bir boyut kazandırabilen bir yapıya sahip. Öyle ki benim ilk katıldığım kampta Türkiye’den katılan iki kişi çat pat, üç kişi ise hiç ama hiç İngilizce bilmiyordu. Ancak kamp boyunca bir iletişim problemi olduğuna neredeyse şahit olmadım.

Sonuç olarak DBK deneyimi ve modeli özellikle okul dışı öğrenmenin uygulanabileceği çok özel bir örneğe tekabül ediyor. Çünkü normal şartlar altında bulunduğu yaşam alanındaki kısıtlı imkânlar, insanların bazı şeyleri gerçekleştirmelerini güçleştirmektedir. Bu durum da aslında dezavantajlılığı doğurur ki DBK işte tam da bu noktada bir fırsat kapısı açar. Yani bireylere, yukarıda saydığımız değerleri deneyimlemeleri için önemli bir kapı açar. Bunları özümsemek de kişinin özverisine kalır. Böylelikle kişinin önünde kendi sınırları dışında herhangi bir bariyerin olmadığı hareket alanı ortaya çıkmış olur. DBK bunu nasıl gerçekleştireceği konusunda da kişilere gözlemleyebilecekleri örnekleri sunar. Yani hem yol, hem rehber hem de alan! DBK için mekânsal anlam tam olarak buna karşılık geliyor. Benim anladığım gördüğüm ve deneyimlediğim tam olarak bunlardır.

DBK’yı daha yakından tanımak isteyenlere DBK sayfasını takip etmelerini öneririm. Öyle ki başvuru şartlarını taşıyanların başvurmasını ve bu modelin geleceğe taşınmasına katkı sunmak isteyenleri de bu etkinliğe destek olmalarını öneririm.

*

[1] DBK internet sitesinden alınmıştır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Tüketim kapanının atık problemi

Marmara Denizi’ndeki müsilaj sorunu ilk gündeme geldiğinde en çok tartışılan konu da atık su meselesi olmuştu. Sorunu uzun süredir bilenler meselenin tek başına evsel atık sulardan kaynaklanamayacağını en önemli kaynağın endüstriyel atık su ve Marmara etrafında kurulu bulunan ve soğutma suyu kullanan tesislerin deşarj ettiği soğutma suları olduğunu belirtiyorlardı. Sesi daha çok çıkan ancak besin değeri olmayan açıklamalar yapanlar ise evlerde kullanılan deterjanları sorunun asıl kaynağı olarak görerek, vatandaşa zaten yapmaları gereken bir şeyi Marmara Denizi’nin kurtuluş reçetesi olarak sundular. Neyse ki mesele o kadar açık seçikti ki Çernobil’de içilen Karadeniz çayı gibi Marmara’da reklamı yapılarak yenilen balık bile gerçeğin üstünü örtemedi. Gerçi mevsimsel şartlar müsilajın şimdilik gözden kaybolmasına neden olsa da hala patlayacağı ilk fırsatı beliyor diyebiliriz. Çünkü sorunun kaynağı henüz ortadan kalkmadı.

Marmara’daki meselenin de ana kaynağı olan atık sulara dair TÜİK bir istatistik yayınladı. Merak etmeyin balıkçılık, enflasyon ya da işsizliğe dair istatistikler gibi değil, içerisinde çok sayıda ayrıntı olan bir istatistikti. İçerisinde Marmara’yı foseptiğe çeviren durumun özetini de denizlere olan hoyratlığımızı da suyla olan ilişkimizi de doğa düşmanı termik santrallerin su sömürüsünü de bulmanız mümkün. İstatistikler 2020 yılına ait atık su istatistiklerini içeriyor. Rapor, su ve atık su istatistikleri kapsamında Türkiye’deki imalat yapan işyerlerinden, termik santrallerden, altyapısı tamamlanmış tüm Organize Sanayi Bölge Müdürlüklerinden, maden işletmelerinden ve tüm belediyelerden elde edilen veriler derlenerek hazırlanmış. Buna göre 2020 yılında çeşitli amaçlar için %56’sı denizden; %22,5’i yeraltı ve %21,5’i yüzey suları olmak üzere toplam %44’ü tatlı su kaynaklarından su alınmış ve çeşitli amaçlarla kullanılmış. Çekilen bu suyun yüzde %93,9’u soğutma suyu amaçlı olarak temin edilmiş.

Çekilen bu toplam kullanım suyunun %44,9’unu termik santraller, %35,3’ünü belediyeler, %15,3’ünü imalat sanayi iş yerleri, %2,2’sini köyler, %1,4’ünü maden işletmeleri ve %0,9’unu da OSB’ler kullanmış. Yani aslan payını yine termik santraller almış. Yani deterjan kullanmayın mantalitesi yine havanda su dövmekle eşdeğer. İşte bu termik santraller havamızı kirlettikleri yetmiyormuş gibi bir de kullanım suyuna ortak olup da ısıtıp doğal ortama deşarj ediyorlar.

Deşarj edilen atık suyun yüzde 77’si denizlere

İşte ısıtılarak denizel ortama bırakılan bu soğutma suları da denizel ortamda kayda değer bir ısınma meydana getirebiliyor. Marmara’da da İskenderun Körfezi’nde de bunu görmek mümkün. Hatta öyle ki ısınmayla ve deşarj edilen atık suyla birlikte Hatay-Antalya hattındaki birçok irili ufaklı koyda bunun bir yansıması olarak çeşitli olaylar gözlenebilmektedir. Bunlar içerisinde müsilaj da söz konusu. Yani siz bakmayın öyle hiçbir bilgiye dayanmadan “Akdeniz’de müsilaj” olmaz denmesine. Bunu diyenler aynı zamanda 1980’lerde Marmara’ya deri deniz deşarjı yapılmasının da müsebbipleri. TÜİK’in istatistiklerine biraz daha devam edelim. TÜİK raporunda bir başka dikkat çekici istatistik ise atık su arıtmalarıyla ilgili. Rapora göre belediyeler, köyler, imalat sanayi işyerleri, termik santraller, OSB’ler ve maden işletmeleri tarafından 2020 yılında doğrudan alıcı ortamlara 9,5 milyar m3‘ü soğutma suyu olmak üzere 15,3 milyar m3 atık su deşarj edilmiş. Deşarj edilen atık suyun %77’ye yakını denizlere deşarj edilmiş.

Termik santrallerin çektiği suyla kıyaslandığında oldukça düşük olan belediye atık sularına dair de ilginç bir istatistik mevcut. Buna göre 2020 yılında kanalizasyon şebekesi ile toplanan 5 milyar m3 atık suyun %49,2’si akarsuya, %38,5’i denize, %3,1’i baraja, %1,3’ü göl-gölete, %0,4’ü araziye ve %7,5’i diğer alıcı ortamlara deşarj edilmiş. Burada arıtma denildiğine bakmayın. Gerek masraflar, gerek arızalar gerek se de tesisin kapasitesi nedeniyle bu arıtma işine dair veriler oldukça şaibeli.

‘Arıtılmış gibi’ yapılan 2.2 milyar m3 atık su

Ancak yine de biz bu verileri doğruymuş gibi kabul edip anlamaya çalışalım. Kanalizasyon şebekesinden deşarj edilen 5 milyar m3 atık suyun 4,4 milyar m3‘ü atık su arıtma tesislerinde arıtılmış. 600 milyon m3 ise arıtılmadan deşarj edilmiş. Peki arıtıldı denilen kısma ne olmuş? Onun da layığıyla arıtılan kısmı %50.7! Kalan kısmının arıtılma kısmı muamma. Yani ortada arıtılmış gibi yapılan yaklaşık 2.2 milyar m3 atık su söz konusu.

Bunun bir kısmında sadece karbon giderimi yapılmış, yani ön çökeltme yapılıp bir miktar çamur alınmış ve kalanı olduğu gibi sucul ortama bırakılmış. Kalan kısımlarında da eğer düzgün çalışmışsa azot ve fosfor arıtımı yapılmış. Tabii kâğıt üzerinde böyle çıkış sularındaki azot fosfor miktarına dair derli toplu bir istatistik olmadığı için bunun ne kadar gerçekleştiğini bilemiyoruz. İşte bu bahsettiğimiz %50 arıtılmadan denizlere göllere ve akarsulara bırakılan atık sular birçok ekosistemi darmadağın edebilir. Nitekim etti de. Bugün Ergene, Susurluk, Menderes Havzaları, Sakarya Nehri, Seyhan ve Ceyhan nehirleri işte bu arıtma sularının arıtılmaması nedeniyle siyah ve köpüklü akıyor. Marmara’da bu sebeple müsilaj var. İzmir körfezi bu nedenle berbat bir halde. Bunlara bir de hakkındaki istatistiklerin tamamı şaibeli olan endüstriyel atık suları da ekleyin ortaya ülkenin hali pürü meali çıkıyor. Herkes el birliğiyle suya toprağa havaya düşmanca yaklaşıyor.

Geri dönüşümün zehirli yüzü

Geçtiğimiz günlerde IPEN yine çarpıcı bir rapor yayınladı. Rapora göre geri dönüşüm tesislerinden satın alınan geri dönüştürülmüş plastiklerde son derece tehlikeli kimyasallara rastlanıldığı belirtiliyor. Yani çevreci diye pazarlanan geri dönüşüm plastikleri kullananları zehirlemekten başka bir işe yaramıyor. Boşuna demiyoruz geri dönüşüm bir aldatmacadır diye. Öyle bir aldatmacadır ki bu kapsamda bir atık yönetim modeli tasarladığını iddia eden Terracycle gibi girişimlerin çöplerin yasadışı olarak ülkeler arası ticaretine bile zemin hazırlamasına neden olabiliyor. Dünyanın bir ucunda insanlar çöpler geri kazanılıyor zannederken bize de o çöpleri Çukurova’nın bereketli topraklarında bulmak kalıyor.

Hep söylediğimiz “çöp/atık hazine değil baş belasıdır” söylemi hem TÜİK istatistik raporuyla, hem IPEN raporuyla, hem de Terracycle aldatmacasıyla bizi haklı çıkartıyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Açıkta ya da tesiste yakmak: Çöpten yakarak kurtulabilir miyiz?

Türkiye gibi atık yönetim alt yapısı karman çorman olan ve ulusal bir yönetim planlamasından ziyade küçük ve yerel örneklerle günü kurtarmaya yönelik planlamaların ve pratiklerin hâkim olduğu, atık deyince parayı düşünen uyanık acar şirketlerin akla geldiği ülkeleri saymazsak, atık işleme ile ilgili tüm faaliyetlerin çoğu ülkede yüksek düzeyde düzenlemelere tabii olduğunu söyleyebiliriz.

Çok basit bir örnekle, eğer bir belediye işçisi sokağı süpürerek topladığı çöpleri çöp tenekesine atmak yerine koca bir hastanenin bahçesinde yakabiliyorsa orada atık yönetimi namına hiçbir şey yoktur. Bu ve benzeri örneklerle siz de bulunduğunuz yerde atık yönetiminin nasıl olduğuna karar verebilirsiniz. İşte en basit haliyle bu durum ve benzeri durumların yaşanmaması için ya da çöplerin gelişi güzel çöp depolama sahalarına yığılmasını önlemek için örneğin Avrupa Birliği’nde, bir dizi AB Direktifi ile yasal bir çerçeve oluşturulmuştur ve üye devletler bu düzenlemelere uymakla yükümlüdürler. Tabii burada yükümlülük tek başına yeterli değil. Birlik, üye ülkelere bu direktife nasıl uyacaklarına dair hem teknik hem de maddi destek sağlamaktadır. Bunların sıkı olması da haybeye değildir. Çünkü çöp dediğimiz şey, bertarafında ya da geri kazanımında süreç en iyi şekilde yürütülmüyorsa (ki yürütüldüğünde bile tehlikeliyken) çok tehlikeli olabilir.

Nasıl mı? Çöpün en çok reklamı yapılan bertaraf yöntemlerinden biri olan yakma esnasında yüksek düzeyde ağır metal, dioksin ve suda çözünür bazı tuz bileşikleri oluşur. Bunlar hem baca gazında hem de kül ortamında kalır. Gerek baca gazındaki gerekse de küldeki bu kirleticilerin yayılımını ve sızmasını engellemek için ciddi yatırım isteyen ve sık kontrol ve bakım gerektiren teknolojilerin kullanılması gerekir. Nitekim bir önceki yazımızda bu tesislerin neden ekonomik olmadıklarını, bu noktaların yarattığı ek maliyetler üzerinden anlatmıştık. Çoğunlukla bu yatırımlar ve gerekli kontrol ile bakımlar yeteri ve gerekli düzeylerde yapılmadığı için de bu tehlikeli kimyasallar çevreye saçılmakta ve hem halk hem de çevre sağlığı açısından risk teşkil etmektedir.

Filtre bile yetmiyor

1900’lerin başından beri farklı biçim ve teknolojilerde Avrupa ülkelerinde uygulanan çöp yakma yöntemi, 1980’lere gelindiğinde artık çevresel ve insan sağlığı açısından risk teşkil ettiğine dair tartışmaların da odağına oturdu. Çünkü artan araştırmalarla ortaya çıkan yeni bulgular, çöp içeriğinin zaman içerisinde yaşam tarzından ve yeni malzemelerin de hayatımıza girmesinden sonra değişmesiyle beraber, yakılarak bertarafında da yeni çeşit kalıcı organik kirleticilerin ve ağır metallerin yüksek düzeyde oluştuğunu ortaya koyuyordu. Bunların sağlık üzerine olan etkilerine dair yapılan çalışmalar da bu kimyasalların son derece yüksek risk teşkil ettiklerinin anlaşılmasına neden oldu.

İşte bu noktadan sonra çöp yakan neredeyse tüm ülkelerde kademeli olarak sıkılaştırılan hava emisyonu standartları ve bu standartları karşılamak için yüksek verimli gaz temizleme sistemlerinin geliştirilmesi ve uygulanması zorunlulukları ortaya çıktı. Çünkü çöp ve içerdiği plastik ve benzeri materyallerin yakılarak bertarafında tek geçer akçe onun kalorifik değeri değildir. Yakıldığında ortaya çıkan, cıva, kurşun, kadmiyum, klor, dioksin ve diğer kalıcı organik kirletici üretme potansiyelleri kalorilerinden daha da önemlidir. Örneğin sıradan bir çöp yakma tesisinde oluşan bir kül 1000 ng TEQ/kg’a (TEQ/kg: 1 kg malzeme içerisindeki dioksin miktarının zehirlilik eşdeğerliliği) kadar dioksin ve furan içerebilmektedir. Çok daha gelişmiş ve bakımlı bir tesisse bu değer 100 ng TEQ/kg’a kadar düşebilir. Ancak daha kötü bir tesis için bu değer 5000 ng TEQ/kg düzeyine kadar ulaşabilmektedir. Dolayısıyla bu tür tesislerin iyi bir filtreleme sistemine sahip olmaları bile onları bu son derece tehlikeli olan ve kalıcı olan dioksinlerden arındırmaya yetmemektedir. Yani siz çöpü yakarak kül ettiğinizde yaptığınız şey, çöp haliyle varlığının yarattığı tehlikeden çok daha kalıcı ve tehlikeli başka kimyasallar üretiyor olduğunuzdur.

Plastik ve diğer çöplerin ister gelişi güzel olsun isterse de kontrollü ortamlarda olsun yakılması, ağır metaller, dioksinler, PCB’ler ve diğer tehlikeli maddelerin toprağa, suya ve havaya karışmasına neden olabilmektedir. Besin zincirine de katılabilen bu kimyasalların nesiller boyu kalıcı olması da en önemli özellikleridir. Çöp yakımında ortaya çıkan zehirli gazlar, başta astım, kanser, hormonal bozukluklar olmak üzere, kronik baş ağrısı, akciğer sorunları, kronik öksürük ve kalp krizi gibi sorunlara neden olmaktadır. Üstelik ortaya çıkan karbon ile de küresel iklim krizine katkı sağlanmaktadır. Beraberinde oluşan hava kirliliği de başka bir zehirli etkisidir.

‘Serbest gezen’ tavuk yumurtalarına dikkat!

Daha önce IPEN tarafından yayınlanan bir rapora göre, çeşitli plastik atık bertaraf tesislerinin yakınındaki serbest dolaşan tavuk yumurtalarında oldukça yüksek seviyede dioksin ve dioksin benzeri kimyasalların varlığı rapor edilmiştir. Yani bir çöp yakma tesisini yerleşim yerlerinin dışına kırsal alanlara yapmak da bizi bu tesislerin ürettiği kimyasallardan kurtarmıyor. Çünkü biliyoruz ki artık moda olan, kırsalda yetiştirilmiş olan serbest gezen köylü tavuğu yumurtaları ve köylerden gelen köylü tarımı ürünleri! Siz aslında daha sağlıklı diye bu yumurtaları, eciş bücüş şekilli sebze meyveleri ya da köy ahırlarından gelen sütleri alırken bilmeden zehirlenmiş olabiliyorsunuz. Bu zehirli kimyasalların ana kaynağı da çöp içerisindeki plastikler! Çünkü plastiklerin üretim süreçlerinde, içeriklerine çok çeşitli kimyasallar ekleniyor. Bu eklenti kimyasallarının ekserisinin toksik olduğunu ve yandıklarında da beraber daha da toksik olabilen yeni kimyasallar oluşabilmektedir. Sadece plastik ambalajlar, solvent kalıntıları, safsızlaştırıcılar, oligomerler veya bozunma ürünleri gibi birçok maddeler içerebilmektedir. İşte bu plastik ambalajla ilişkili 906 kimyasal ve ilişkili olması muhtemel 3377 ayrı madde olduğu tahmin ediliyor.

Avrupa Kimya Ajansı (ECA) plastik ambalajlarla ilişkili 906 kimyasaldan 63’ünün insan sağlığı için oldukça tehlikeli ve 68’inin de çevre için yüksek düzeyde tehlikeli olduğunu belirtmektedir. Ayrıca, bu kimyasalların yedi tanesi toksik ve on beş tanesi de Avrupa Birliği tarafından endokrin bozucu olarak sınıflandırılmaktadır. Şimdi içeriğinde bu kadar zehirli olan plastiklerin -ki evsel çöpün içeriğindeki plastiklerin büyük çoğunluğu ambalaj atığı- yakılarak bertaraf edilmesi yöntemini benimsemek akıllıca olur mu? Yanıt sizin. Çöpü azaltmak, ortaya çıkan gıda atıklarını kompost yapıp gübreye dönüştürmek (bu konuda çiftçiye inanılmaz düzeyde katkı sağlanabilir çünkü gübrede olduğu gibi dışa bağımlıyız), plastik tek kullanımlıkları yasaklamak, plastik dışı alternatiflere yönelmek dururken, enerji ihtiyacı için yenilebilir kaynakları kullanma imkanı varken ve tüm bunlar daha da ucuz ve tehlikesizken, milyonlarca doları çöp yakma tesisleri gibi ilkel ve zehirli alternatiflere gömmek mantıklı mıdır?

Plastiklerin açık alanlarda yasadışı yakılması nasıl tehlikeliyse kontrollü ortamlarda yakılması da bir o kadar tehlikelidir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çöpten enerji efsanesi

Çöp yakarak enerji üretme yöntemi inkar edilemez derecede maliyetli ve yoğun sermayeye ihtiyaç duyan bir yöntemdir.  Yılda 1 milyon ton çöp işleme kapasitesine sahip bir yakma fırını inşa etmenin 190 milyon ile 1,2 milyar ABD Doları arasında bir maliyete sahip olduğu tahmin edilmektedir. Hem sermaye harcaması hem de işletme masrafları, çöpten enerji üretme amaçlı yakma tesislerini kompostlaştırma, anaerobik çürütme ve düzenli depolama gibi diğer çöp yönetimi seçenekleriyle karşılaştırıldığında, en yüksek maliyete sahip yöntem olarak konumlandırmaktadır.

Enerji üretmek amaçlı çöp yakmak, aynı enerji birimi başına mevcut çoğu enerji üretim yönteminden daha maliyetlidir. Yani güneş enerjisi ve rüzgar enerjisinden (karada) yaklaşık dört kat, doğal gazın iki katından daha fazla ve kömürden enerji üretiminden de %25 daha pahalıdır. Çöp yakarak enerji üretmenin ucuz olduğu tek alternatif nükleer enerjidir.

Çöp yakmaktan çok daha ucuz ve temiz alternatifler var

Çöpten enerji üretme tesislerinin kurulmasını ve bunun ekonomik olduğunu iddia eden şirketler ve yakma savunucuları, yakma tesislerinin elektrik üretmenin yanında çöp yönetim problemini de ortadan kaldıracağını iddia etmektedirler. Ancak atladıkları bir şey var ki daha ucuz alternatiflerin de olduğudur. Çünkü belediyeler, sıfır çöp yaklaşımı ile hareket eder ve bir enerji kaynağı olarak da güneş enerjisini kullanırlarsa hem çöp yönetimi hem de elektrik üretim maliyetlerini yarı yarıya azaltabilirler. Örneğin bir yakma fırınının 1.000 ton belediye çöpünü yakması sonucu 573.000 KWh üretmesi için 134.000 ABD Doları gereklidir. Ancak ayrı toplama, geri kazanım, kompostlama ve minimum depolama yoluyla 1.000 ton belediye çöpünü yönetmek ve güneş enerjisiyle de 573.000 KWh enerji üretmek için toplamda sadece 56.000 ABD Doları gerekmektedir. Yani yarısından daha az bir miktara aynı enerjiyi üretir ve üstelik ortaya çıkacak zehirli gazlardan ve küllerden de kurtulmuş olursunuz.

Aslında çöpten enerji üretme sevdasının en önemli maliyeti kirlilik kontrolüdür. Maliyet konuları çok umurunuzda değilse bile bu kısmı, yani kirlilik kısmını umursasanız iyi edersiniz. Çünkü yakma fırını operatörlerinin emisyon düzenlemelerine uymak için kirlilik kontrol ekipmanlarını sürekli olarak iyileştirmeleri gerekmektedir. Eğer bunu yapmazlarsa en nihayetinde bacasından ve kül depolarından son derece toksik kimyasalların çok yüksek düzeyde çıkması söz konusu olacaktır. Aslında kirlilik kontrolü kılıfına uygun yapılsa bile bu toksik kimyasallardan kurtulmak yine de pek mümkün değil. Yapılabilen tek şey kirleticilerin miktarını azaltılması olmaktadır. İşte bu sürekli iyileştirme masrafları ek harcamalar sınıfındadır ki bunun da yakma tesislerinin gelirleriyle karşılanması pek mümkün değildir. Bir de tüm bu tesis ekipmanlarını ve gerekliliklerini ithal ediyorsanız o zaman durum daha da içinden çıkılamaz hale gelir-ki size de sadece tesisi kapatılmak kalır.

Bu konuda size ABD‘den bir örnek vereyim: 2000 ve 2020 yılları arasında büyük ölçüde kirlilik kontrol gerekliliklerinin neden olduğu ek mali yük nedeniyle, en az 31 belediye çöp yakma tesisi kapandı. Bakın bunlardan en dramatik olanlarından biri ABD’nin Detroit eyaletindeydi. Detroit’teki bu çöp yakma fırınının  inşası için 478 milyon dolar ödenmiş ve işletmesi için de 30 yıl boyunca 1 milyar doların üzerinde masraf yapılmıştır. Gerekli olan ek yatırımları da doğru düzgün yapamayan bu tesise 2014 ve 2019 yılları arasında 600 farklı emisyon ihlal cezası kesilmiş ve bu esnada da ortaya çıkan güçlü toplumsal direniş de üzerine eklenince şirket 2019’da tesisi aniden kapatmıştı. Tesis çalışırken Detroit’e olan yıllık sağlık maliyeti ise 2,6 milyon ABD doları olmuştu.

Diğer bir örnek de romantize edile edile bitirilemeyen İskandinav ülkesi Danimarka’dan! Kopenhag’daki Amager Bakke isimli yakma fırını, yalnızca heba ettiği astronomik yatırımlarla (en az 500 milyon Euro) değil, aynı zamanda maliyetli teknik arızalarıyla da nam salmış bir tesis! İnşaatı sırasında, yanma fırınlarının başarısız kurulumu nedeniyle 13 milyon Euro zarar etmiş ve beraberinde de kurulumunda yedi aylık bir gecikme gerçekleşmişti. Tesis 2014’ten bu yana üst üste üçüncü yılında da dioksin emisyon sınırlarını aştıktan sonra, Danimarka Çevre Koruma Ajansı (EPA), tarafından ciddi oranda cezalandırıldı. Bu cezalandırmaların ilerleyen zamanlarda da devam edeceğini söylemek mümkün. Bu arada hatırlatmakta fayda var; dioksin denilen kimyasal, düşük dozlarda bile yani o bahsedilen limitlerin altında olsa bile uzun vadede ciddi sağlık sorunları yaratan bir kimyasaldır.

Çöpten enerji üretme fırınları, çalışmaya devam edebilmek için sürekli bir çöp kaynağına ihtiyaç duyarlar. Bu durum da çoğu zaman çöpleri kaynağında azaltmak için tasarlanmış politika ve programların geliştirilmesini engeller. İsveç, Danimarka, Birleşik Krallık, Almanya, Hollanda, Güney Kore ve Çin dahil olmak üzere birçok ülkede bu sorun altından kalkılamaz hale gelmiş sayılır. Özellikle bu tarz tesislere gereğinden çok daha fazla yatırım yapmış olan AB üyesi ülkeler, AB’nin kısa, orta ve uzun vadeli çöp azaltım ve karbon sıfır gerekliliklerini karşılayamayacak olmaktan musdaripler. Birçok ülke sırf bu tesislere çöp göndermemek için ihraç etme yolunu bile seçiyor.

Çöp çöptür

Büyük ölçekli bir modern termal çöpten enerji üretme tesisine, kullanım ömrü boyunca yılda en az 100.000 ton kentsel çöp taşımak gerekmektedir. Bu durum da çöp üretiminin uzun erimde artmasına sebebiyet verecek bir durumun oluşmasına neden olabilir. Çünkü benzer yatırımların sayısının artmasıyla sekteye uğrayacak olan çöp azaltım projeksiyonları uzun vadede bu tür tesislerin de artık çöplerden kurtulmaya yetmeyeceği sonucunu doğuracaktır.

Bu tür tesislerin en büyük mağdurları ilgili tesislerin etki alanında yaşayan insanlardır. Dolayısıyla böyle bir tesisin kurulacağı alandaki insanların neyle karşı karşıya olduklarını bilmeleri gerekmektedir. Çünkü katılımcı belediyecilik de sosyal belediyecilik de bunu gerektirir. Mahallelerinde “çöpten enerjiye” yakma tesisleri kurulma olasılığı olan insanlara, projenin tüm ayrıntılarını ve bunun sağlık ve çevre üzerindeki etkisini anlatmaz; meydana gelmesi yüksek ihtimal olan gürültü, çevre kirliliği, sağlık ve sosyal etkilere dair bir bilgilendirmesi yapılmaz, aksine çöpünüzle evinizi aydınlatıyoruz gibi gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan beyanlarda bulunulursa, ortada ciddi bir sorun var demektir.  O sorun da birilerinin bazı sübvansiyonları çarçur etmesiyle ilgili olabilir. Çünkü “Çöpten Enerji” efsanesine dört elle sarılıp elinde çantalarla ofis ofis dolaşanların en çok kullandıkları argüman olan “yeşil enerji”, “çöpte altın yatıyor” vb. argümanlar bu çarçur etme eğiliminin en önemli göstergesidir. Nitekim benzer argümanı kullanarak iş yaptığını bildiğim plastik çöp tüccarları bize aslında neyle karşı karşı olunduğunu da göstermişti.Çöp tüccarları döviz deyip, geri dönüşüm deyip isdihdam deyip keselerini doldurmuş, olan da ithal ettikleri bu çöpleri gelişi güzel döküp açıkta yaktıkları alanların etrafında yaşayanlara ve o alanlarda yetiştirilen tarımsal ürünleri tüketenlere olmuştu. Benzer bir durum çöpten enerji üretilmesi meselesinde de mevcuttur. 

Çöpten kurtulalım derken milyonlarca dolarlık sağlık maliyetleriyle ve en nihayetinde işleyemez hale gelmiş tesislerle baş başa kalabiliriz. Çöp çöptür ve azaltılması gerekmektedir. Çöpe ham madde muamelesi yapmak ne döngüsel ne de sürdürülebilirdir. Olsa olsa ranttır, paradır, zehirdir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Hatay/Erzin Polipropilen Tesisi Projesi: Tarım alanlarına ve denize kast etmek!

Geçen hafta karbon sıfır bir gelecekte plastiğe yer yok demiş ve sadece kömürden çıkmanın yeterli olamayacağını, beraberinde plastik üretiminin de azaltılması gerektiğini ifade etmiştik. Ancak gelinen noktada birbiri ardına gelen plastik ham madde üretim fabrikası kurma ya da başvuru haberleri ile plastik ürün üretimi için belirlenmiş organize sanayi bölgeleri planlamaları bu bahsin üzerinde daha fazla durulması gerektiğini zorunlu kılıyor. Üstelik sadece bunlar da değil, çöp yakma, çöp gazlaştırma, siyah karbon ünitesi, plastik kimyasal geri dönüşüm işletmeleri ya da kimya vadisi gibi ne olduğu belirsiz planlama haberleri de birbiri ardına gelince geleceğin öyle karbon sıfır olmaya değil, karbon ve zehir pozitif olmaya doğru hızla ilerlediğini ortaya koyuyor.

Tüm bu saydıklarım bir yana, kendi başına plastik ham madde üretim fabrikaları önemli bir sorun. Çünkü bu tesisler sadece karbon pozitif bir karanlık gelecek yaratmıyor aynı zamanda tarımsal ve denizel üretimi de ciddi anlamda tehdit etme potansiyeli taşıyor. Bunun yanında mesela Adana/Ceyhan’da kurulması planlanan polipropilen tesisi örneğinde olduğu gibi, kilometrelerce öteden borularla su taşınması gibi planlamalar, tehdidin su bütçesi üzerinde de önemli bir baskı oluşturacağını ortaya koyuyor. Benzer bir durum Hatay/Erzin’de kurulum başvurusu yapılan tesis için de geçerli. Bu tesis de su ihtiyacının bir kısmını üzerinde kurulacağı,  bölgenin tek tatlı su rezervinden karşılamayı planlıyor. Kalan su ihtiyacını de denizden çekme niyetinde. Neyse ki ÇED bilgilendirme toplantısı bölge insanı tarafından engellenmiş. Darısı projenin iptaline! Adana/Ceyhan’da kurulması için temeli atılan benzer tesiste var olan sessizliğin burada olmaması bölge için sevindirici.

Hatay/Erzin bölgesi halkı yıllardır termik santrale karşı mücadele veriyor. Bu mücadele birçok iptali beraberinde getirse de bazı alanlarda yetersiz kalabiliyor çünkü her yere aynı anda enerji harcamak bazen mümkün olamayabiliyor. Ancak yine de önemli bir direnç noktası olduğunu söylemek mümkün. Üstelik çok önemli gerekçeleri mevcut! Çünkü bölge bir narenciye cenneti ve çok önemli bir de kumul sahile sahip. Bölgede bir de çok önemli İssos antik kenti bulunuyor. Tüm bu değerlerin olması ise kirli sanayi tesislerinin bölgeye kurulmasına engel teşkil etmiyor. Bölgede daha önce yapılması planlanan dört tane kömürlü termik santral, halkın karşı koyması sonucu iptal edildi. Ancak Burnaz sahilindeki doğalgaz çevrim tesisinin kurulmasına engel olunamadı çünkü tesis Ali Cengiz oyunlarıyla faaliyete geçirildi. Bölge o kadar büyük bir kirli sanayi baskısı altında ki yakınında bir çimento fabrikası, üç termik santral, asit fabrikaları ve daha nice ağır sanayi tesisleri mevcut.

Yıllık 200 ton zehirli gaz salma potansiyeli var

İşte bunlara ek olarak bir de zehirli plastik ham madde fabrikası kurulma planı, bölgenin kimyasal bir alana dönüşme sürecini daha da hızlandıracak. Bu plastik fabrikası önemli miktarda zehirli gazların salındığı bir üretim sürecine sahip! Bu zehirli gazlar arasında partiküler madde, karbon monoksit, azot oksit gibi gazlar başı çekmektedir. Erzin’de kurulması planlanan boyutta bir tesisten yıllık 200 tona kadar bu gazlardan salınması mümkün! Hal böyle olunca da hali hazırda yeterince kirli bir havaya sahip olan Erzin’in denizden esen hâkim rüzgârların da etkisiyle daha fazla zehirli gaza maruz kalması kaçınılmaz hale geliyor. Bunun yanında tesisteki prosesler esnasında ortaya çıkması muhtemel olan uçucu organik kimyasallar da önemli bir çevre ve halk sağlığı riski yaratma potansiyeline sahiptir.

Bu tür tesislerin özellikle asetaldehit, aseton, benzen, toluen, trikloroetilen, triklorotoluen, ve ksilen benzeri kimyasalları bir ton popipropilen üretimi başına 10 kg’a kadar üretip salması mümkündür. Üstelik bu kimyasalların filtrelenmesi oldukça masraflı olduğu için firmalar tıpkı termik santrallerde olduğu gibi bunları filtrelenmesinden kaçınmaktadır. Bunun yanında filtrelemenin de bu kimyasalların salımını tam olarak engelleyemediği bilinmektedir. Dolayısıyla bu kimyasalların salındığı bir alanda yer alan bitkisel üretim önemli oranda zarar görebilecek, bu kimyasalları soluyan bölge halkının önemli sağlık sorunlarıyla karşılaşması oldukça olasıdır.

Petrokimya birimleri, proses operasyonlarından (buhar yoğuşması gibi), soğutma kulesi blöfünden ve yağmur suyu akışından kaynaklı olarak atık su üretirler. Proses atık suları saatte yaklaşık 15 metreküp (m3/saat) (yılda 500.000 metrik ton üretimine dayalı olarak) miktara kadar çıkabilmektedir. Bu atık suların içerisinde yağ, gres, fenol ve benzen gibi zehirli kimyasallar ve maddeler yoğun olarak bulunabilmektedir. Bu tür tesislerin en önemli harcama kalemlerinden biri olan arıtma tesislerine bu düzeyde bir yatırımdan kaçındıkları yaygın olarak bilinmektedir. Bu atık sular da çoğunlukla ve “yanlışlıkla” gece saatlerinde en yakın sucul ortama boşaltılmaktadır. Bu durum da hem yer üstü hem de yeraltı sularını önemli ölçüde kirletme riskine sahiptir. Nitekim bölgedeki yeraltı suyu rezervinin önemi düşünüldüğünde önemli bir halk sağlığı ve çevre felaketi yaşanması işten bile değildir. Petrokimya tesisleri ayrıca toksik organikler ve ağır metallerin varlığı nedeniyle bazıları tehlikeli kabul edilebilecek katı atıklar ve çamurlar da üretir. Asetaldehit, asetonitril, benzil klorür, karbon tetraklorür, kümen, ftalik anhidrit, nitrobenzen, metil etil piridin, toluen diizosiyanat, trikloroetan, trikloroetilen, perkloroetilen, hidranilin, diizosiyanat, etilen dibromid, toluendiamin, epiklorohidrin, etil klorür, etilen diklorür ve vinil klorür gibi son derece zehirli kimyasallardan önemli miktarlarda üretilebilir. Bir de işin mikroplastik kirliliği boyutu söz konusu.

Birçok araştırıcı, Akdeniz’in önemli bir plastik çöp birikim noktası olduğunu hatta öyle ki dünya okyanuslarındaki beş çöp girdap bölgesine ek olarak altıncı girdap noktası olarak tanımlanabileceğini belirtilmektedirler. Dahası Akdeniz’in plastik kirliliği açısından en kirli bölgesinin Kilikya alt havzası olduğu da ayrıca belirtilmektedir. Bu bölgeye kıyı olan Türkiye’nin Levantin kıyıları, Akdeniz’in, plastik açısından, en kirli bölgelerinden biri olduğunu belirtmekte fayda var. Öyle ki bu bölgeye özellikle Suriye, Mısır, Lübnan, Filistin ve İsrail gibi Doğu Akdeniz’e kıyısı bulunan ülkeler orijinli birçok çöpün de geldiği birçok çalışmada belirtilmiştir. Bunun yanında endüstriyel ve gemicilik faaliyetlerinden kaynaklı makro ve mikroplastik çöpler de özellikle İskenderun Körfez bölgesinde yoğun olarak bulunmaktadır.

Bu mikroplastik çöpler içerisinde plastik ham peletler oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Daha önce yaptığımız bir çalışmada, Mayıs 2018 döneminde, Hatay/Dörtyol ve Erzin bölgesindeki kumul sahillerde kg kum başına ortalama olarak 33 adet pelet mikroplastik olduğunu tespit etmiştik. Bu tesisle birlikte bu miktarların artacağı şüphesiz! Nitekim bu tür tesislerin ciddi bir mikroplastik pelet sızdırdığı tüm dünyada yaygın olarak bilen bir gerçek.Daha proje alanının iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek alanlardan biri olduğuna değinmedik bile. Ayrıca tesisle beraber günde nereden bakarsanız 50’ye yakın tır bu plastik ham maddeleri ülkenin çeşitli illerine taşıyacak ve bu taşıma esnasında da ciddi bir kirlilik söz konusu olacak. Üstelik kamyonların geçeceği güzergâh narenciye bahçelerinin ortası! Sonuç olarak Hatay/Erzin polipropilen üretim fabrikası tarımsal ve denizel alana kast etmekten başka bir anlam taşımamaktadır.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Karbon sıfır yolunda kömüre yer yok! Peki ya plastik?

Plastiklerin çoğunlukla petrol türevli ürünler olduklarını artık bilmeyen yok. Yani tüketilen her plastik tanesi aynı zamanda tüketilen petrol anlamına geliyor. Uzun süredir bu köşede bunu zaten anlatıyorum.

İşte bu özelliğinden dolayı da plastiklerin üretimlerinde ciddi bir ham madde ihtiyacı mevcuttur. Bu ham madde, ilgili üretici ülkenin idari sınırları içerisinde bulunmuyorsa, çoğunlukla başka ülkelerden ithalat yoluyla temin edilir. Türkiye’nin plastik meselesinde de durum tam olarak bu. Türkiye yıllık ortalama olarak yaklaşık 10 milyon ton civarında plastik mamul üretmekte ve bu üretimi karşılamak için gerekli olan ham madde ihtiyacını karşılamak amacıyla ihtiyacının %90’ını yurtdışından ithal etmektedir. Her yıl 2-2.5 milyon ton polipropilen, 2.5-3 milyon ton polietilen (yüksek ve düşük yoğunluklu) ve yine 1-1.5 milyon ton PVC ham madde ithalatı gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla bunu bilen uyanık yatırımcı da plastiğin ham madde ihtiyacına yönelik yapılan yatırımlarına ana gerekçe olarak cari açığın kapatılmasını sunabiliyor.

Mersin’den sonra Hatay’a da polipropilen tesisi

Nitekim daha önce iptal edilen Mersin’deki polipropilen yatırımı ve temelini cumhurbaşkanının attığı Adana/Ceyhan’daki yatırımın da ana gerekçesi bu. Dışa bağımlılıktan kurtulmak! Öyle ki bu fırsat kapısını gören yeni yatırımcılar yeni proje başvuruları da yapıyorlar.

İşte bunlardan en yenisi de Hatay/Erzin’de kurulması planlanan tesis. Yıllık 350 bin ton ham madde üretip bizi dışa bağımlılıktan kurtarma iddiasında. Oysa bu durum tam olarak doğru değil. Türkiye petrol kaynağı neredeyse olmayan bir ülke olduğu için plastiğin ham maddesinin üretilmesi için gerekli olan petrol ürünleri de ithal edilmek zorunda. Yani Hatay/Erzin örneğinde olan yatırıma konu polipropilen tipteki plastiğin ham maddesi için ana petrol ürünü olan propan kimyasalının da ithal edilmesi gerekiyor. Dolayısıyla genellikle boncuk şeklinde olan ve pelet olarak tabir edilen polipropilenin ithalatı yerine propan maddesinin ithalatı söz konusu.Üstelik doğrudan hem propan hem de polipropileni birlikte üreten ana üreticiden ham madde almak yerine araya giren aracılardan ham madde satın alınması durumu ile karşı karşıyayız. Hani tarlada 1 pazarda 10 olan tarımsal ürünlerde aradaki kazancın asıl sahibi olan aracılar var ya işte onun gibi! Üstelik burada işin içine bir de zehirli atıklar girecek. Ortada kayda değer bir cari açık kapanmasının söz konusu olmadığı yetmeyecek bir de zehirli atıklarımıza yenileri eklenecek.

Bu ham madde ithalatı azalacak cari açık kapanacak söylemindeki tutarsızlığı örneklendirmek gerekirse; 500.000 ton polipropilen üretebilmek için en az 650.000 ton sıvılaştırılmış propan alınması gerekiyor. Bu hesaba göre Erzin’de kurulması planlanan tesiste üretilecek olan polipropilen için yaklaşık 455 bin ton aşırı derecede patlayıcı ve yanıcı olan propan gazı ithal edilecek. Yani cari açık filan kapanacak değil.

Santralleri kapatırken çöp yakma tesisi açmak

COP26 toplantısı vesilesiyle tüm ülkeler tarafından kömürden çıkış, petrolden kaçış, güneşe hücum, rüzgârla dans hedefleri tek tek deklare ediliyor. Bunun için de çeşitli tarihler veriliyor. Ancak ortada bir mantık hatası olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Örneğin kömürlü termik santrallerini tek tek kapatan Almanya bir yandan da devasa çöp yakma tesisleri inşa ediyor. Karbon sıfır programı açıklayan Avrupa Birliği sınırlarında çok sayıda yeni petrokimya tesisi inşa ediliyor. Paris iklim Anlaşması‘nı meclisten geçiren ve karbon sıfır için 2053 tarihini veren Türkiye bir yandan yeni termik santraller bir yandan da Hatay/Erzin’deki gibi petrokimya tesisleri inşa etmeye girişiyor. Bunlar karbon sıfır hedeflerinin ne kadar da ciddiyetten uzak olduğunun küresel olarak göstergesi.

Plastikler gerek üretim gerekse de tüketimleri aşamasında çevre açısından ciddi anlamda risk teşkil etmektedirler. Örneğin CIEL (2019) ortalama bir plastik fabrikasının 1.4 milyon tona kadar sera gazı salımına neden olabileceğini bildirmektedir. Yani karbon sıfır yolunda nasıl kömüre ihtiyaç yoksa plastiğe de ihtiyaç yok.

Petrol endüstrisi petrolden uzaklaşıldığını anlamış vaziyette ve yönünü de bu yüzden plastiğe çeviriyor. Yani bir yandan petrolsüzleşildiği algısı yaratılırken bir yandan da plastiğe geçiş için yeni yollar oluşturuluyor. Gerek Hatay/Erzin’de planlanan, gerekse de Adana/Ceyhan bölgesinde temeli atılan petrokimya tesisleri karbon sıfıra değil daha çok karbona katkı sağlamaktan başka bir işe yaramayacaktır. Türkiye yatırımını çöp olmaktan başka bir akıbeti bulunmayan plastiğe değil daha çevre dostu üretim biçimlerine yapmalıdır. Aksi takdirde gelecek şimdi olduğundan daha çetin ve zorlu olacaktır. Hele ki Akdeniz gibi iklim krizinden en fazla etkilenecek bir havzada yer alırken…

Kategori: Hafta Sonu