Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’- 4

Birinci yazı için tıklayın
İkinci yazı için tıklayın
Üçüncü yazı için tıklayın

*

IV. Demokrasi

Bir önceki yazımda, mealen, Türkiye’yi yarıladığı totaliteryenizm yolundan geri çevirecek demokratikleşme yönündeki ortak iradenin vatandaşların arasında mevcut olduğuna inandığım ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinden,’ yani vatandaşların farklı düşünsel ve itikadi gerekçelerle ‘diyaloğun çatışmadan daha iyi bir şey olduğu’ yargısı üzerinde ortaklaşmış vicdani kanaatlerinden çıkabileceğini söylemiştim. Bu düşüncemde haklı olduğumu varsayarsak, vatandaşların aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ortaklaştıkları bu vicdani kanaat üzerine inşa edebilecekleri ve düşünsel veya itikadi iç huzuruyla benimseyebilecekleri bir politik sistem neye benzerdi?

* * *

Herhalde, her şeyden önce, vatandaşların birbirlerini farklılıklarıyla kabul ederek, birbirleriyle insanca politik iletişim kurmalarına, görüş alışverişlerinde bulunmalarına, ortak sorunlarıyla ilgili konularda, ortak bir görüş ve ortak bir irade oluşturmalarına olanak sağlayan, yani vatandaşların arasındaki diyaloğa alan açan, daha doğrusu politik kamusal alanı vatandaşların arasındaki diyalogları açan, yani ‘diyolojik’ bir sistem olurdu bu.

Bu sistemde hükümetler seçimle gelip seçimle giderlerdi ve hükümetlerin uyguladıkları politikalara vatandaşların özgür ve açık bir kamusal alanda,  sivil toplum örgütleri, siyasi partiler ve bağımsız medya mensupları, üniversiteler gibi aktörlerin de katılımıyla, çok boyutlu ve çok taraflı görüş alışverişlerinden ve iletişimsel ve eleştirel aklın kılavuzluğundaki tartışmalardan süzülerek ‘oluşan’ ortak görüşleri yön gösterirdi.

Vatandaşların, yani kamunun, yani ‘halkın’ bu şekilde, diyalojik politik iletişim süreçlerinden süzülerek oluşmuş ‘ortak görüşleri’ daha sonra parlamentoda yine vatandaşların seçtiği temsilciler tarafından müzakere edilerek yasama organının hukuken bağlayıcı politik iradesi şeklini alır; parlamento bu şekilde oluşmuş iradesini ve son kertede o iradenin temelinde yatan kamuoyu görüşlerini yansıtan politikalar yapması ve uygulaması için hükümete yetki ve görev verir; hükümet, parlamentodan aldığı yetkiyle oluşturduğu politikaları, devletin bürokratik mekanizmaları vasıtasıyla uygular ve nihayet, oluşturduğu ve uyguladığı bu politikaların hesabını da, yine parlamentoya ve son kertede kamuoyuna, yani vatandaşlara verirdi.

Velhasıl bu politik sistem, benim daha önce başka bir vesileyle çağımızın en önemli demokrasi kuramcılarından biri olan Jürgen Habermas’a referansla tarif ettiğim ‘sağlıklı ve iyi işleyen demokrasi’ modeline benzerdi. Benzerdi, çünkü böyle bir politik sistemde politik güç ve yetki eleştirel sesleri susturmak, sindirmek, yıldırmak için bir balyoz gibi ‘tepeden’ vatandaşların kafasına inmez, onların politik kamusal alanda ne düşünüp ne söyleyeceklerini tek elden biçimlendirebilmek için vatandaşların arasındaki diyalog kanallarını muhaliflere yönelik karalama kampanyaları, yargısal tacizler, polisiye tedbirle tıkamazdı. Tam aksine, bu politik sistemde politik güç ve yetki aşağıdan yukarıya, yani vatandaşların özgür bir tartışma ortamında oluşmuş ortak görüşlerinden, hükümetlerin parlamentodan aldıkları yetkiye dayanarak oluşturdukları ve devlet bürokrasisi vasıtasıyla uyguladıkları politikalara doğru akardı.

* * *

Böyle bir politik sistemde, şu anda Türkiye’nin mustarip olduğu türden ‘güç reflüleri’ de yaşanmazdı, çünkü bu sistemde politik güç ve yetkinin her daim aşağıdan yukarıya, tabandaki, vatandaşların arasındaki ‘diyalojik’ ortak görüş ve irade oluşturma süreçlerinden parlamentoya, oradan hükümete ve devlet bürokrasisine doğru akmasını sağlayan ve aksi yöndeki akışları engelleyen temel insan hak ve özgürlüklerine dayanan bir hukuk düzeni olurdu. Bu hukuk düzeni seçimle gelip seçimle giden hükümetlerin muhtemel siyasi müdahale girişimlerine karşı hem idari hem de mali açıdan korunaklı kılınmış, bağımsız ve tarafsız savcılar ve yargıçlar tarafından işlevsellik kazanırdı ve vatandaşların birbirleriyle insanca politik iletişim kurmalarına olanak sağlayan kamusal ve sivil diyalog kanalları bu hukuk düzeninin üstünlüğü sayesinde her daim açık kalırlardı.

Haklara işlevsellik kazandıran hukuki düzen

Aralarında diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliği olan vatandaşlar, insan haklarına dayanan bu hukuk düzenini ne Türkiye’nin iyiliğini istemeyen ‘Batılılar’ tarafından kendilerine ‘dışarıdan’ dayatılmış, ‘yerli ve milli değerlerle’ çelişen bir kurallar manzumesi olarak görürlerdi ne de yüce gönüllü bir muktedir tarafından kendilerine bahşedilmiş ve istendiğinde geri alınabilecek ya da kısıtlanabilecek birer lütuf olarak.

Böyle görmezlerdi, çünkü bu vatandaşlar bunların ortak yaşamlarını birbirleriyle insanca politik iletişim kurarak elbirliğiyle düzenlemek ve aralarındaki bu diyaloğu daim kılabilmek için, birbirlerine ‘mantıken’ tanımak zorunda oldukları haklar olduğunu ve farklı itikadi veya düşünsel gerekçelerle üzerinde ortaklaştıkları kendi ahlaki yargılarından türetildiklerini içselleştirmiş olurlardı. Dolayısıyla bırakın bu hakların kendi benimsedikleri ‘yerli ve milli değerle’ çeliştiğini düşünmeyi, o ‘yerli ve milli’ değerlerin düşünsel veya itikadi çoğulluk koşullarında varlıklarını sürdürebilmelerinin en ve tek gerçekçi yolunun bu haklara işlevsellik kazandıran bir hukuk düzeninin kurulması ve işletilmesi olduğunu bilirlerdi. Ve insan haklarına dayalı o hukuk düzeninin üstünlüğünü, kendi benimsedikleri düşünsel veya itikadi inanç sisteminin gerektirdiği vicdani yükümlülük duygusuyla, o kararlılıkla ve tüm çoğullukları içinde, el birliğiyle savunurlardı.

* * *

Yukarıda, hem Habermas’a, hem de ‘örtüşen görüş birliği’ kavramı vasıtasıyla, Rawls’a selam çakarak ana hatlarını çizdiğim bu ‘diyalojik’ demokrasi modeli, elbette daha fazla ayrıntılandırılmaya, konuşulmaya ve tartışılmaya muhtaç. Ancak kabaca çizilmiş bu genel çerçeve dahi, ‘diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliği’ üzerine inşa edilecek demokratik bir politik sistemin neye benzeyebileceği konusundaki düşüncelerimle ilgili yeterince bir fikir vermiştir sanırım. Ben bu noktada dikkatinizi başka bir hususa çekmek istiyorum: Yukarıda ana hatlarıyla tarif ettiğim bu demokrasi modeli size de mesela, ayrı mahallelerde, şehirlerde ya ülkelerde yaşadığınız anneniz, babanız, eşiniz, dostlarınız gibi, bir yandan çok yakın bir yandan da çok uzak gelmiyor mu? Bu model sizin de içinizde bir yandan bir an evvel kavuşma arzusunun doğurduğu sıcacık ve sabırsız bir özlemle,  bu kavuşmanın hemen şimdi gerçekleşemeyeceğini ‘bilmenin’ yarattığı nahoş bir düş kırıklığının hemhal olduğu, karmaşık bir duygu uyandırmıyor mu?

Eğer bu soruya  siz de benim gibi ‘evet’ cevabı veriyorsanız, siz de Türkiye sosyolojisinde mevcut olduğuna inandığım ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin’ paydaşlarından birisiniz demektir ve bu modeli kendinize yakın hissetmenizin muhtemelen en önemli sebebi ‘diyaloğun çatışmadan daha iyi olduğu’ yönündeki ortak ahlaki yargımızı, kendinize özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle, son kertede sizin de doğru bulmanızdır.

Bu modeli kendinize bu kadar yakın hissetmenizin ikinci bir sebebi ise, Türkiye’nin hali hazırda yürürlükte olan Anayasası tarafından ‘öngörülen düzenin’ tam da böyle bir ‘demokrasi modeline’ işaret etmesi olabilir. ‘Hadi canım, o da nereden çıktı!’ demeyin. Zira 2017 yılında, OHAL koşullarında yapılan ve cumhurbaşkanlığı makamını neredeyse mutlak muktedir konumuna terfi ettiren anayasa değişikliklerinden sonra bile, geçmişte getirilmiş anayasal ve yasal teminatların önemli bir kısmı hiç değilse kağıt üzerinde hala yürürlükteler. En önemlisi,  Türkiye Anayasası’nın ikinci maddesi “Cumhuriyetin Niteliklerini” sıralarken, “insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” ifadesine hala yer veriyor. Anayasa’nın 90. Maddesi ise “usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır” hükmü ile, aralarında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde belirlenenlerin de bulunduğu uluslararası insan hakları standartlarını, Türkiye’nin iç hukukunda halen yürürlükte olan yasaların üzerine yerleştiriyor.

Totaliteryenizme karşı ‘diyalojik’ demokrasi

Kabul, hükümetin bariz insan hakları ihlallerini dahi Türkiye’de hukukun üstünlüğünün işlediğinin kanıtı olarak sunmasına olanak tanıyan bir dizi baskıcı kanun (ve Cumhurbaşkanlığı kararı) da halen yürürlükte, ancak bu kanunların özellikle Anayasanın 90. maddesi kapsamında yapılacak ciddi ve nesnel bir anayasaya uygunluk testini geçemeyeceklerini görmek için, çok yaratıcı ve keskin bir hukuk zekasına sahip olmak gerekmiyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin en üst kanununun, yani Anayasasının bu iki maddesi uluslararası insan hakları ve demokrasi standartlarını ülkenin iç hukukuna dahil ederek ve hatta normlar hiyerarşisinde ondan da üstün bir yere koyarak, mutlak muktedir bir cumhurbaşkanının totaliteryenizme kapı açabilecek muhtemel aşırılıklarını bile sınırlandırmaya yetecek uygunlukta bir hukuk çerçevesi çiziyor. Evet ne hükümet ne de onun kontrolündeki yargı erki bu hukuk çerçevesinin tümüyle dışında hareket etmekte bir beis görmüyorlar ama ülkenin pozitif hukukunun işaret ettiği yönetim modelinin, hükümet tarafından hali hazırda işletilmekte olan tepeden inme modele değil, yukarıda ana hatlarını çizdiğimiz güç ve yetkinin tabandan tavana doğru aktığı ‘diyalojik’ demokrasi modeline daha çok benzediği de bir vakıa.

Velhasıl hem ‘aramızdaki örtüşen görüş birliği,’ yani benimsediğimiz düşünsel veya itikadi inanç sistemlerinin farklı farklı şekillerde gerekçelendirdiği ortak ahlaki yargılarımız hem de ülkenin pozitif hukuku, yukarıda ana hatlarını çizdiğimiz türden “insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletini” kendimize yakın hissetmemize neden oluyor, içimizi biran evvel ona kavuşma arzusuyla dolduruyor.

Peki biz neden, bu demokrasi modelinin bir ütopya kadar uzak, bir mutluluk rüyası kadar gerçek dışı olduğunu da düşünüyoruz? Neden en derin vicdani kanaatlerimizin ve ülkenin pozitif hukukunun gösterdiği yönün tam tersi istikamette ilerleyen hükümetin peşine takılmış, totaliteryenizmin dipsiz bataklığına doğru sürükleniyoruz? Neden Türkiye anayasasının öngördüğü ‘insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini’, kendi benimsediğimiz düşünsel veya itikadi inanç sisteminin gerektirdiği vicdani yükümlülük duygusuyla, o kararlılıkla ve tüm çoğulluğumuz içinde, el birliğiyle savunmuyoruz?

İşte ben bunun sebebinin de Türkiye’nin Gezi protestolarından sonraki sekiz yılı, giderek ağırlaşan bir ‘güç reflüsünden’ mustarip olarak geçirmiş olmasının Türkiye kamuoyunun gerçeklik algısında yarattığı bir bozulma olduğunu düşünüyorum: Hükümetin bilinçli ve sistematik bir çabayla bizi içinde yaşattığı yanılsamaları gerçek, o yanılsamaların gizlediği gerçeği ise ‘ütopik’ sanmamıza neden olan bir bozulma bu. Hükümet tarafından pompalanan iki parçalı, kendi kendisiyle çatışmalı, siyah – beyaz bir kutuplaşmaya mahkum Türkiye yanılsamasını gerçek, ortak yaşamlarını birbirleriyle insanca iletişim kurarak düzenlemek isteyen insanların çoğunlukta olduğu, çok renkli, çok kimlikli Türkiye gerçeğini ise hayal olarak algıladığımız bir karabasanda yaşıyoruz, son sekiz yıldır.

Türkiye’nin yarıladığı totaliteryenizm yolundan geri dönmesi, işte Türkiye vatandaşlarının, yani sizin, benim, hepimizin bu karabasandan uyanma ve birbirimizi uyandırma iradesini gösterebilmemize bağlı. Bunu da ancak paydaşı olduğumuz diyalog üzerine örtüşen görüş birliğini  kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkartarak ve onun mevcudiyetini fiilen görünür kılarak yapabiliriz. Yani hükümet aramızdaki iletişim kanallarını kapatmak, gerçeklik algımızı çarpıtmak için ne kadar çaba harcarsa harcasın, diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliğinde buluşan çok renkli, çok kimlikli çeşitliliğimizi, birbiriyle çatışan, siyah-beyaz iki parça gibi göstermeye ne kadar çalışırsa çalışsın, biz aramızda mevcut olan ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinden’ aldığımız güvenle, birbirimiz ile inadına, insanca iletişim kurmalı ve birbirimizi demokratikleşme yönündeki ortak, gerçek ve etkili bir politik iradeye vücut vermeye davet etmeliyiz.

Aramızdaki ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin’ üzerinde yükselen, demokratikleşme yönündeki bu ortak irademizi, bizim irademizi temsil etme iddiasındaki siyasi partilerin, CHP’nin, İYİ Parti’nin, HDP’nin, Saadet’in, DEVA’nın ve Gelecek’in tavandaki yönetici kadrolarını, yukarıda ana hatlarıyla tarif ettiğimiz, Türkiye’nin halen yürürlükteki anayasası tarafından da öngörülen, ‘diyoloğa dayalı demokrasi’ modelini hedefleyecek bir ittifakta buluşmaya, bir yandan kendi aralarında, bizim oylarımızı almak için yürüttükleri siyasi rekabeti demokratik yollarla sürdürürken, bir yandan da yine bizim ‘örtüşen görüş birliğimizi’ yansıtan diyalog ve demokrasi talebini hükümete karşı yekvücut savunmaya ikna etmek için kullanmalıyız.

* * *

Velhasıl Türkiye’nin yarıladığı totaliteryenizm yolundan geri dönmesi için bize en öncelikli olarak lazım olan ne yeni bir  toplumsal sözleşme, ne de yeni bir anayasa. Bize lazım olan tek şey bizim oluşturduğumuz tabandan yükselecek, demokratikleşme yönünde etkili bir politik irade ve onu da aramızda zaten mevcut olan diyalog üzerine örtüşen görüş birliğimiz üzerine, el birliği ile inşa edebiliriz.

‘Ölme eşeğim ölme’ demeyin, ‘aramızda diyalog üzerine böyle bir örtüşen görüş birliği mevcutsa tabii!’ diye dudak bükmeyin.  Onun mevcudiyeti, biraz da sizin, benim, hepimizin ona vücut vermemize bağlı. Biz bunu Gezi’de ve İBB seçimlerinde yaptık. Yine yapabiliriz.

Yapabilir miyiz?

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’- 3

Birinci yazı için tıklayın
İkinci yazı için tıklayın

*

III. Diyalog

Gezi’de, Türkiye coğrafyasının neredeyse tüm renklerini barındıran, çok renkli, çok çeşitli, ‘çok parçalı’ bir vatandaş topluluğundan ortak bir politik irade, etkili bir politik güç çıkmış ve bu politik güç hükümete verilen desteği, 2011 yılındaki genel seçimlerde aldığı %47’lik oy oranından, %25-30 bandına geriletmişti.

Bir önceki yazımda, böylesine çok parçalı bir vatandaş topluluğundan, böylesine etkili bir politik güç çıkmış olmasını, bu vatandaşlar arasında, John Rawls’un tarif ettiği türden bir örtüşen bir görüş birliğinin mevcudiyetine, daha açık bir deyişle, bu vatandaşların Gezi’de, barışçı eylemcilere uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğuna ilişkin bir vicdani kanaatte, kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ortaklaşmış olmalarına borçlu olduğumuzu anlatmıştım.

Onlara, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen, Taksim Meydanı‘nda ve Türkiye’nin 79 ilinde buluşarak, bu ortak vicdani kanaatlerini eylemli olarak ifade etme cesareti veren şey ise ne o veya bu siyasi parti liderinden aldıkları bir talimattı ne de hükümetin inanmamızı istediği gibi, arkalarını kollayan, adresi belirsiz bir takım ‘iç ve dış mihraklara’ duydukları güvendi. Değildi, çünkü Gezi’nin ‘kedi sürüsünü’ andıran, özgür ve özerk eylemcilerini tek elden yönlendirmek, herhangi bir siyasi partinin, iç veya dış mihrakın harcı olabilecek bir şey değildi. Onlar bu cesareti birbirlerinden, aralarındaki örtüşen görüş birliği sayesinde buluştukları ortak eylemlilikten, bu eylemlilik içindeki birlikteliklerinden, yani tüm çoğulluklarıyla birbirlerinden almışlardı.

Gezi eylemlerinin içinde yer almış olanlarımız hatırlar ve bilir, hatırlamayanlara ve bilmeyenlere de ben anlatayım: O günlerde adına “örtüşen görüş birliği” demiyorduk ama “polisin uyguladığı orantısız şiddettin yanlış olduğu” kanaatini hepimizin paylaştığımızın, hepimiz de pek ala farkındaydık. Hepimiz, aramızda çok ciddi düşünsel ve itikadi farklılıklar olduğunun da farkındaydık ancak Gezi eylemlerinin harala gürelesinin içinde, aynı vicdani kanaatte buluşmuş olmamıza ‘öteki’ farklılıklarımızdan daha çok değer veriyor, dolayısıyla birbirimizi bu ‘öteki’ farklılıklarımızla kabul ediyor ve onlara rağmen birbirimize güveniyor ve yardım ediyorduk. Yani, Gezi’den doğan o çok etkili politik gücü, tüm farklılıklarımıza rağmen, aramızda mevcut olduğunun farkında olduğumuz bir vicdani ortaklaşma sayesinde, el birliği ile biz inşa etmiştik.

* * *

Peki politik kimliklerini, aidiyetlerini, farklı farklı düşünsel ve itikadi geleneklerle tanımlayan, aralarında bu farklılıklardan kaynaklanan derin görüş ayrılıkları hatta geçmişten gelen husumetler bulunan, bu nedenle de pek yan yana gelmeyen, gelemeyen bu insanlar — yani, biz, hepimiz aramızda ‘Gezi’de uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğu’ kanaati üzerinde ‘örtüşen bir görüş birliği’ bulunduğunu nasıl fark edebilmiştik? Nasıl olmuştu da, laikçiler ile islamcılar, Türk milliyetçileri ve/veya ulusalcıları ile Kürt milliyetçileri, liberaller ile sosyalistler, hatta Fenerbahçeliler, Beşiktaşlılar ve Galatasaraylılar, aynı konuda, aynı vicdani kanaate sahip olduklarını fark edebilmişlerdi?

Bu sorunun kısa cevabı çok basit ve açık: Birbirleriye konuşarak. Birbirlerinin düşüncelerini öğrenmek için birbirlerine sorular sorarak. Sorulan sorulara cevaplar vererek, verilen cevapları dinleyerek, anlamaya çalışarak. Birbirlerini ikna etmeye çalışarak, tartışarak, uzlaşarak. Kısaca, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklara rağmen, birbirleriyle insanca iletişim kurarak…

İktidarın Gezi’den aldığı ders: Bölme, kutuplaştırma

Nitekim Gezi protestolarının hemen ardından, tökezlediğini, iktidarının sarsıldığını hisseden hükümetin aldığı önlemlerden ilki, toplumun farklı kesimlerinden insanların birbirlerinden doğrudan haberdar olmalarına, birbirlerinin güncel olaylar karşısında gösterdikleri tepkileri yine birbirlerinin ağzından, doğrudan öğrenmelerine, birbirleriyle görüş alışverişlerinde bulunmalarına yani kamusal alanda birbirleriyle insanca politik iletişim kurmalarına olanak sağlayan sosyal medya mecralarını ‘zapturapt’ altına almaya çalışmak, ikincisi ise “toplumun %50’sini evde zor tutuyorum” diyerek kutuplaşma ve sivil şiddet tehdidi savurmak olmuştu. Bunlar, Gezi protestolarının ardından, hükümetin totaliteryenizm bataklığına giden yolda, vatandaşların birbirleriyle doğrudan politik iletişim kurduğu kanalları tıkamak, ‘muhalif görüşlerin’ kamusal alanda ifade edilmesini engellemek ve kamuoyunu tek elden, kendi kontrolünde biçimlendirmek için attığı, deneme mahiyetindeki ilk adımlardı.

Aradan geçen sekiz yılın sonunda, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek Türkiye kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarında ulaştığı nokta ise malum: Türkiye bugün ‘Cumhur ittifakı’ ile ‘Millet İttifakı’ arasındaki siyah – beyaz kutuplaşmaya sıkışmış bir görüntü veriyor ve toplumun ‘Cumhur ittifakı’ yarısı ile ‘Millet ittifakı’ yarısı arasındaki kamusal ve sivil iletişim hatları öyle ağır hasar görmüş durumda ki, farklı kamplara savrulmuş vatandaşlar, bırakın birbirleriyle  insanca iletişim kurabilmeyi, korkularından göz göze bile gelemiyorlar. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınmış, dokunulmazlıkları kaldırılmış milletvekilleri hapse atılmış, sivil toplum örgütleri kapatılmış, gıklarını çıkartsalar terörist veya terör destekçisi diye yaftalanıp yargısal tacize maruz kalan Kürt vatandaşlardan ise, bu ittifakların ikisi de gözlerini kaçırıyorlar!

Neyse, lafı fazla dağıtmadan, tartışmamıza kaldığımız yerden devam edelim. Yukarıda, aralarında derin düşünsel veya itikadi görüş ayrılıkları olan, hatta Türkiye’nin çalkantılarla, kavgalarla, çatışmalarla, idamlarla, suikastler ve katliamlarla örülü siyasi tarihinde, bu görüş ayrılıkları nedeniyle aralarına kan bile girmiş insanların, aralarında bir örtüşen görüş birliği olduğunu nasıl fark ettiklerini sormuş ve bu soruya kısaca ‘birbirleriyle konuşarak’ cevabını vermiştim, hatırlarsanız. İşte bu kısa cevap, doğru ve önemli olmakla birlikte, sorduğumuz soruyu yanıtlamaktan çok, farklı bir biçimde yeniden sormamızın önünü açmak dışında bir anlam ifade etmiyor aslında.

Şu şekilde mesela: Nasıl olmuştu da bu insanlar kendilerini ait hissettikleri düşünsel ve itikadi geleneklerin ortak hafızalarında yer alan birbirleriyle ilgili tüm acı hatıralara rağmen, birbirleriyle konuşmaya başlamışlardı? Nasıl olmuştu da, mesela daha önce hiç tanışmamış bir solcu ile bir liberal karşılaştıklarında birbirlerinden gözlerini kaçırıp ayrı yollara gitmek yerine, birbirlerine selam vermiş, hal hatır sormuşlardı? Ya da bir laikçi ile bir islamcı karşılaştığında? Ya da bir Türk ile bir Kürt karşılaştığında? Hani ‘laf lafı açar’ derler ya, İşte aralarında bunca farklılık, bunca görüş ayrılığı, hatta husumetler olan insanlar arasında ‘lafı açan ilk laf’ nasıl edilebilmişti?

* * *

Ben bu sorunun yanıtını da adı konmadığı için kavramsal farkındalık düzeyine çıkamamış başka bir ‘örtüşen görüş birliğinde,’ bulabileceğimizi düşünüyorum. Daha açık bir deyişle, ‘lafı açan ilk lafın’ benim birileri daha iyisini düşünene dek adına ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği’ demeyi önerdiğim şey sayesinde edilebilmiş olduğunu söylüyorum.

Bundan kastım ise tam olarak şu: Farklı düşünsel ve itikadi inanç sistemlerini benimseyen, bu nedenle aralarında derin politik görüş ayrılıkları bulunan insanlar arasında insanca bir iletişim kurulabilmesinin ön koşulu, bu insanların birbirlerinden bağımsız olarak ve kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ‘kendilerinden farklı gördükleri öteki insanlarla, bu farklılıklarına rağmen, insanca bir iletişim kurmanın iyi bir şey’ olduğuna ilişkin vicdani bir kanaat sahibi olmaları; dolayısıyla aralarında farklı gerekçelerle de olsa bu ahlaki yargının, doğru olduğuna ilişkin bir ortak bir kanaatin, yani bir “örtüşen görüş birliğinin” bulunmasıdır.

Yani ancak, kendilerine özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle, farklı olan ‘öteki’ ile diyalog kurmaya açık olan insanlar, aralarındaki düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen, birbirleriyle konuşmaya başlayabilirler ve ancak birbirleriyle konuşabilen insanlar, örneğin ‘güçlünün, sırf güçlü olduğu için zayıfı ezme hakkını kendinde görmesi doğru değildir’ gibi başka ahlaki yargılar üzerinde, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ortaklaşabileceklerini fark edebilirler.

Lafı açan ilk laftan önceki görüş birliği

İşte ben ‘Gezicileri’ aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ‘Gezici’ yapan, yani hükümeti tökezleten çok parçalı ama çok etkili bir politik gücün paydaşları olarak onlara “ortak” bir politik kimlik kazandıran şeyin, son kertede, aralarında mevcut bulunan bu türden bir ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği’ olduğunu düşünüyorum. Yani, Gezi’de İslamcılar, Laikçiler, Türkler, Kürtler, Feministler, LGBTİ+ bireyler ve kendilerini nice nice başka kimlik belirleyenleri ile özdeşleştiren yüzbinlerce, milyonlarca insan arasında ‘lafı açan ilk lafın’ öncesinde ‘diyalog’ üzerine yukarıda tanımlandığımız türden bir ‘örtüşen görüş birliği’ bulunduğunu; bu insanların tüm farklılıklarına rağmen ortak bir eylemlilikte buluşarak, hükümeti tökezleten etkili bir politik güç oluşturabilmelerini, birbirleriyle insanca iletişim kurabilmelerine, bunu da aralarındaki diyalog üzerindeki bu örtüşen görüş birliğine borçlu olduklarını söylüyorum.

* * *

‘O Gezi’de öyleydi, şimdiki durum çok başka’ derseniz haklısınız. Ancak ben, diyalog üzerine böyle bir örtüşen görüş birliğinin Türkiye kamuoyunu oluşturan vatandaşların önemli bir çoğunluğu arasında hala mevcut olduğunu ama hem adı konmadığı için kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkamadığını, hem de aradan geçen sekiz yılda, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabaları sonucu görünürlük kazanmış başka bir örtüşen görüş birliğinin karanlık gölgesi üzerine düştüğü için, onun mevcudiyetinden kuşku duyar hale geldiğimize inanıyorum.

Daha açık bir deyişle şunu söylüyorum: Türkiye sosyolojisinin tabanında, tüm farklılıklarına rağmen ‘birbirleriyle diyalog kurmaya açık’ insanlar hala çoğunlukta ama hükümet vatandaşların birbirleriyle insanca politik iletişim kurmasına olanak tanıyan kanalları muhalif kesimlere yönelik yoğun karalama kampanyalarıyla, polisiye önlemlerle, yargısal tacizlerle bilinçli ve sistematik bir şekilde tıkadığı için, bu diyalog fiilen kurulamıyor, dolayısıyla tabanda mevcut olan ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği de’ kamusal alanda fiilen görünürlük kazanamıyor. Onun yerine ise, ‘çatışma’ üzerine yine tabanda mevcut olan başka ‘bir örtüşen görüş birliği’ belirginlik kazanıyor ve Türkiye kamuoyunun tamamında, Türkiye’nin tek gerçeği oymuş gibi bir algı yanılsaması yaratıyor.

* * *

Benim adına ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliği’ dediğim bu şey de yine vatandaşların ‘vicdani kanaatleri’ arasındaki bir ortaklaşmaya işaret ediyor. Kısaca tanımlamam gerekirse, insanların birbirleriyle çatışırken dahi, tümüyle kendilerine özgü, farklı düşünsel ve itikadi gerekçelerle, aynı ahlaki yargılar üzerinde ortaklaştıkları, ama  ahlaki düzlemdeki bu ortaklaşmanın, politik düzlemde onları birleştirmediği, tam aksine aralarındaki ayrışmayı derinleştirmek yönünde işlevselleştiği bir durumdan bahsediyorum.

Somut bir örnek vereyim: 2021 yılında Türkiye’de yaşayan iki ‘sıradan’ vatandaş tahayyül edelim.

Bunlardan birisi 15 Temmuz Darbe girişimini planlamakla uzaktan yakında ilgisi olmayan bir solcu olmasına rağmen OHAL döneminde bir KHK ile ‘sivil ölüme’ mahkum edilmiş, terörist de terör destekçisi de olmamasına rağmen bu suçlamalarla hapse atılmış ve haklı olarak tüm bu haksızlıkların müsebbibi olarak gördüğü hükümetin ‘yandaşlarına’ ‘muhabbet’ beslemekte güçlük çeken, dolayısıyla ‘Millet İttifakı’ saflarına savrulmuş bir vatandaş olsun. Diğeri ise, hükümetin yoğun karalama kampanyalarıyla, yargısal tacizleriyle, yaftalamalarıyla gözleri boyanmış, kafası karışmış olduğu için, ‘Millet İttifakını’ destekleyen vatandaşların, kendisinin de benimsediği ‘yerli ve milli’ değerleri tehdit eden dış düşmanların terör destekçisi uzantıları olduğuna inanan ve bu nedenle ‘Cumhur ittifakı’ saflarına savrulmuş, Müslüman bir vatandaş olsun.

‘Diyalog’ ve ‘çatışma’ya dayalı görüş birliği arasındaki fay hatları

Biri solcu, diğer Müslüman bu iki sıradan vatandaşın, örneğin “bir insanın varlığıyla varlığını tehdit eden ‘öteki’ insanlara karşı kendisini savunması, gerektiğinde onlara direnmesi ve hatta onlarla fiilen çatışması iyi bir şeydir,” gibi bir ahlaki yargı üzerinde, tümüyle kendilerine özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle ortaklaşmaları ve birbirleriyle itişip kakışırken kendilerini ‘vicdanen’ rahat hissetmeleri, pekala mümkündür. Elbette bu durumda, farklı siyasal kamplara savrulmuş vatandaşlar arasındaki bu ‘örtüşen görüş birliğinin’ onları ‘vicdan huzuruyla’ sürükleyeceği istikamet, sağlıklı ve iyi işleyen, çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir demokrasi olmayacaktır. Tam aksine bu vatandaşlar kendilerini şu anda yaşadığımız türden siyah – beyaz bir kutuplaşmaya sıkışmış, totaliteryenizm yolunu yarılamış bir halde bulacaklardır.

* * *

İşte ben, Türkiye’de Cumhur ve Millet ittifakları arasında yaşanırmış gibi görünen politik kutuplaşmanın daha derininde, ‘diyalog’ ile ‘çatışma’ üzerindeki bu iki “örtüşen görüş birliği” arasından geçen fay hattı bulunduğuna  inanıyorum. Dahası vatandaşların vicdani kanaatleri düzeyindeki bu daha derin fay hattının,  Cumhur ve Millet ittifaklarının arasındaki kutuplaşmayı belirleyen politik sınırlar ile örtüştüğünü de düşünmüyorum. Yani aralarında diyalog üzerine örtüşen görüş birliği olan Türkiyeli vatandaşlar ile aralarında çatışma üzerinde örtüşen görüş birliği olan Türkiyeli vatandaşlar diye iki farklı küme tanımlayabilecek olsak, bu iki farklı kümenin, Cumhur İttifakı’na oy veren seçmenler ile Millet İttifakı’na oy veren seçmenler kümelerine bire bir karşılık geleceklerini sanmıyorum.

Sanmıyorum, çünkü Cumhur İttifakı’nın saflarında ‘öteki’ kamptaki vatandaşlarla diyaloğa açık insanlar olduğu gibi, Millet ittifakının saflarında da ‘yandaşlarla’ diyalog kurmaya ‘zinhar’ karşı çıkan insanlar olduğunu, olabileceğini düşünüyorum. Ama her halükarda, Türkiye siyasetinde rüzgarın demokrasiden yana mı yoksa totaliteryenizmden yana mı eseceğini son kertede belirleyecek şeyin, Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı’nın liderlik kadroları arasında yaşanan itiş kakışlardan çok, daha derindeki bu fay hattındaki kaymalar, kırılmalar olacağı kanaatini taşıyorum.

Totaliteryenizm bataklığına giden yoldan dönebilme umudu

Nitekim, İBB seçimleri vakasının da, vatandaşların vicdani kanaatleri

düzeyindeki böyle bir kaymaya işaret ettiğini düşünüyorum. Ekrem İmamoğlu‘nun birinci seçimleri küçük bir farkla, ikinci seçimleri de oyunu arttırmış olarak kazanarak, hükümet cenahına yaşattığı sarsıntının son kertede, ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin’ ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliğine’ baskın çıkmasıyla sonuçlanan bir zemin kaymasından kaynaklandığını söyleyebiliriz pekala. İlk yazımda da belirttiğim gibi, bu düşüncemi destekleyen somut olgusal kanıtlar sunmam maalesef mümkün değil.

Değil, çünkü verili bir zaman aralığında sosyolojik tabanın dinamiklerinde, çatışma ve diyalog üzerindeki bu ‘örtüşen görüş birlikleri’ ile tanımlanan iki farklı eğilimden hangisinin hangisine, hangi oranda ağırlık kazanmakta olduğunu belli hata payları içinde hassasiyetle ölçmek mümkün olsa da, Türkiye siyasetini bu kavramlar aracılığı ile okumak ve yorumlamak pek alışıldık bir şey olmadığı için, bu konuda yapılmış niceliksel kamuoyu araştırmaları veya niteliksel saha çalışmaları ya yok ya da yapılan araştırmalarda da bunu ölçmeye yönelik, bu kavramsal çerçeve ile hemhal olmuş sorular sorulmuyor.

Ancak, niceliksel çalışmalarla ölçülememiş, niteliksel saha araştırmalarıyla değerlendirilememiş olsa da, benim Türkiye’nin totaliteryenizmin dipsiz bataklığına giden yolun yarısından geri dönebileceğine ilişkin umudum, ‘diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliğinin’ tabanda mevcut olduğuna ilişkin çok önemli ipuçlarını, hem Gezi hem de İBB seçimleri vakalarında bulabiliyor olmamızdan kaynaklanıyor.

Dahası, Türkiye sosyolojininin psiko-politik derinliklerinde, belli bir oranda mevcut olduğunu sezdiğimiz ‘diyalog üzerine’ bu ‘örtüşen görüş birliğinin’ kavramsal bir farkındalık düzeyine taşınabilmesinin bizzat kendisinin, ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliğinin’ ona düşen karanlık gölgesini geriletebileceğini, yani hükümetin toplumun farklı kesimleri arasında insanca bir politik iletişim kurulmasını engelleme çabalarını bir ölçüde boşa düşürebileceğini ve bu yönüyle Türkiye’nin sosyolojik tabanından demokratikleşme yönünde ortak bir iradenin yükselmesine katkı yapabileceğini de düşünüyorum.

Ne diyeyim, umarım yanılmıyorumdur.

Devam edecek… 

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’-2

Birinci yazı için tıklayın

II. Örtüşen görüş birliği

Türkiye’nin politik sistemi ağır bir ‘güç reflüsünden’ mustarip; Türkiye toplumu ise hükümet tarafından hükümeti destekleyenler ile desteklemeyenler arasında, iki parçalı, siyah – beyaz bir kutuplaşmaya sıkıştırılmış ve dolu dizgin totaliteryenizm bataklığına doğru sürüklenirmiş gibi görünüyor. Peki ülkenin  laikçisinden İslamcısına, Türkçüsünden Kürtçüsüne, sağcısından solcusuna, çok parçalı, çok renkli ‘muhalefet bloğundan,’ hükümeti Türkiye’yi sürüklediği bu tehlikeli yolculuktan caydırabilecek ortak bir politik irade, demokratikleşme yönünde etkili bir politik güç çıkabilir mi?

Bu soruya yanıt olarak, bir önceki yazımda, mealen, ‘böyle bir ortak irade, ancak tabanda ‘diyalog ve demokratikleşme’ üzerine örtüşen bir görüş birliği mevcutsa ortaya çıkabilir ki, ben mevcut olduğunu düşünüyorum’ demiştim. Peki tam olarak nedir bu ‘örtüşen bir görüş birliği’ dediğim şey? ‘Diyalog ve demokrasi’ derken tam olarak ne kastediyorum? Ve ülkenin bu en ‘karanlık’ döneminde, benim bu ‘aydınlanmacı’ iyimserliğim nereden kaynaklanıyor?

Her üç soruyu da yanıtlayacağım. Ama önce Türkiye’de vatandaşlar arasında ‘demokrasi ve diyalog’ üzerine böyle ‘örtüşen görüş birliklerinin’ mevcut olduğuna işaret eden yakın tarihli iki vakayı, 2013 yılındaki Gezi Protestolarını ve 2019 yılındaki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı (İBB) Seçimlerini bir hatırlayalım istiyorum ki, bu ‘soyut’ kavramları, hepimizin gözlerinin önünde cereyan etmiş, hatta çoğumuzun içinde yer aldığımız ‘somut olaylardan’ hareketle tanımlayıp, mevcudiyetlerini kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkartabilelim.

I

Gezi Protestoları 2013 yılının Haziran ayında, İstanbul’da başladı ve Türkiye’nin 79 iline yayıldı. Protestolar sırasında siyaset ile ilişkisi dört yılda bir yapılan seçimlerde oy kullanmaktan ve belki siyaset haberlerini göz ucuyla medyadan takip etmekten ibaret milyonlarca kişi, iki hafta boyunca tazyikli suya, göz yaşartıcı gaza, plastik mermilere maruz kalmak pahasına, sokağa çıktı, slogan attı, eylemlere katıldı.[1]  

2013 yılının Haziran ayının ilk Cumasında, Gezi protestoları sırasında, Taksim meydanındaki eylemci kalabalığının ortasında, solcu gençlerin ele ele tutuşarak, çevre güvenliğini sağlayarak açtıkları alanda, Müslümanlar namaz kıldı.

Aynı Haziran ayında, Gezi Park’ında, bir akşam üzeri, o dönemdeki adı Vatan Partisi olan grubun üyesi, 50 – 60 yaşlarındaki ulusalcı aktivistler, başlarında kalpak, omuzlarında Türk bayraklarıyla, Kürtçe türküler dinleyen BDP’li gençlerin koluna girerek halay çektiler.

Yine aynı yılın 30 Haziran’ında, LGBTİ+ bireylerin İstanbul Beyoğlu’ndaki onur yürüyüşüne, Türkiye coğrafyasının neredeyse tüm renklerinden müteşekkil 100 bin kişi katıldı.

2014 yılının Haziran ayında Diyarbakır’da bir Kürt gencinin, Medeni Yıldırım’ın, ‘kalekol’ inşaatını protesto eden göstericilere ateş açan jandarma tarafından vurularak öldürülmesini, İstanbul’un Taksim meydanında, Atatürkçülerden, ulusalcılardan, Sünni müslümanlardan, feministlerden, LGBTİ+ bireylerden, çevrecilerden, ekolojistlerden, milliyetçilerden, ‘kahrolsun bağzı şeyler’ sloganı atanlardan ve daha nice nice insandan müteşekkil onbinlerce kişilik çok renkli, ‘çok parçalı’ bir ‘vatandaş kitlesi’ protesto etti.

2013 yılının Haziran ayında, Hükümete verilen destek 2011 yılındaki genel seçimlerde aldığı %47’lik oy oranından, %25-30 bandına geriledi.

Peki, dünya görüşleri, dini inançları, yaşam tarzları, etnik kökenleri, cinsiyetleri ve cinsel yönelimleri bunca çeşitlilik gösteren, Saadet’ten, MHP’ye, CHP’den, BDP’ye ve hatta AKP’ye dönemin farklı siyasi partilerine oy veren böylesi ‘çok parçalı’ bir kitlenin, hükümeti böylesine tökezleten, böylesi etkili bir eylemlilikte buluşması nasıl mümkün olmuştu?

* * *

2019 yılının Mart ayında yapılan yerel seçimlerde, İstanbul Belediye Başkanlığını çok küçük bir farkla kazanan Ekrem İmamoğlu’nun mazbatası, Hükümetin mesnetsiz iddialarla ve yargı erki üzerinde tesis etmiş olduğu kontrol sayesinde seçimleri iptal ettirmesi yüzünden verilmedi. 23 Haziran’da tekrarlanan seçimleri  Ekrem İmamoğlu önceki yıllarda CHP’ye oy vermiş laikçi, Atatürkçü, sosyal demokrat ve merkez sağ, İYİ Parti’ye oy vermiş Türk milliyetçisi, HDP’ye oy vermiş Kürt ve sol ve AKP ile Saadet’e oy vermiş Müslüman seçmenlerin oylarıyla, oyunu %6 oranında artırarak ikinci kez kazandı.

İmamoğlu’nun seçilmesi, ilk tıkanma

Hükümet, Gezi Protestolarının ardından kamuoyunu tek elden biçimlendirmek amacıyla güç ve yetki akışını tersine çevirmek için yoğun bir çaba sarf etmeye başlamış ve hatta 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişimini, OHAL ilan etmesine ve OHAL döneminde yapılan bir Anayasa referandumuyla Cumhurbaşkanlığı makamını neredeyse mutlak muktedir konumuna terfi ettirmesine olanak tanıyacağını düşündüğünden olacak, ‘allahın bir lütfu olarak’ görmüştü. Dolayısıyla Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerini, üstelik de oyunu artırarak kazanmış olması, hükümet adayı Binali Yıldırım açısından ağır bir seçim yenilgisi olduğu kadar, hükümet açısından da güç ve yetki akışını tersine çevirerek Türkiye kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarının ulaştığı tıkanma noktasına işaret ediyordu.

Peki, siyasi partilerin ‘tepe kadrolarının’ perspektifinden bakıldığında ‘çok parçalı’ bir görüntü veren bu seçmen kitlesinin hükümetin kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarını boşa çıkaran ‘tabandaki’ ortaklaşması nasıl mümkün olmuştu? Nasıl olmuştu da Türk milliyetçileriyle Kürt milliyetçileri, Atatürkçü, laikçi vatandaşlar ile İslamcı vatandaşlar aynı adaya, hem de iki kez, hem de ikincisinde ilkinden daha da yüksek bir oranla oy verebilmişti?

* * *

Yukarıda Hem Gezi, hem de İBB seçimleri vakaları vesilesiyle sorduğumuz iki soru da aynı, aslında: ‘Kedi sürüsünü’ andıran, çok parçalı, çok renkli bir vatandaş kitlesinden, hükümeti tökezleten ortak bir politik irade nasıl çıkabilmişti?

Hükümet cenahının bu soruya verdiği cevap,  ‘dış mihrakları’ ‘FETÖ’cüleri, ‘Teröristleri’, ‘Terör destekçilerini’ velhasıl ‘Türkiye’nin, Türkiye Hükümetini devirmek isteyen iç ve dış düşmanlarını’ adres gösteriyor. Daha açık bir deyişle hükümet Gezi’nin bir takım iç ve dış mihraklar tarafından kışkırtılmış üstü örtülü ‘bir darbe girişimi olduğuna’, İBB seçimlerinde ise İstanbullular’ın, sözde ‘teröristlerle işbirliği yapan bir belediye başkanı adayına’ kanarak büyük bir ferasetsizlik örneği gösterdiklerine inanmamızı istiyor.

Muhalefet partilerinin yönetici kadrolarının aynı soruya verdiği cevap ise, hükümetin yanlış politika ve söylemlerinin kamuoyunda sebep olduğu bıkkınlığa, aralarındaki siyasi kavgaları askıya alıp, ‘tavanda’ bir iş ve güç birliği kotarma basiretini gösterebilmiş olmalarına ve özellikle İBB seçimleri bağlamında CHP’nin ‘seçilebilecek bir aday’ gösterme konusundaki becerisine işaret ediyor. Dolayısıyla onlar da vatandaşlardan yanlış politikaları nedeniyle hükümete kızmalarını, bu yanlış politikaların karşısında, demokrasinin yanında duracak basireti gösterdikleri için de kendilerine müteşekkir olmalarını bekliyor.

Ancak hükümet cenahının verdiği cevap Türkiye nüfusunun kabaca yarısına tekabül eden bir seçmen kitlesini ‘düşman’ ilan ederek, Türkiye kamuoyuna, hükümeti destekleyenler ile desteklemeyenler arasındaki kutuplaşmaya sıkışmış iki parçalı Türkiye algısını dayatmakla kalmıyor, sağlıklı ve işleyen demokrasilerin en önemli nirengi noktasını, yani vatandaşların özgür iradelerini ve özgür iradeleriyle, kamusal alanda, Gezi sürecinde sokaklarda, İBB seçimlerinde oy sandıklarında ifade ettikleri özgür vicdani kanaatlerini de hiçe sayıyor.

İktidar ve muhalefet partilerinin çıkmazı

Muhalefet partilerinin yönetici kadroları ise, aynı soruya verdikleri yanıtta vatandaşların özgür vicdani kanaatlerinin arasındaki ortaklaşmanın itici gücünü — ya kamuoyuna Gezi eylemlerinden sonra hükümet tarafından pompalanmaya başlanmış iki parçalı kutuplaşmış Türkiye algısı ile gözleri kamaştığından ya da Türkiye’nin siyasal sistemine on yıllardır musallat olmuş güç reflülülerini kanıksamış ya da hatta benimsemiş olduklarından — göremiyor ya da görseler bile söylemlerine ve eylemlerine yansıtamıyorlar. Dolayısıyla onlar da vatandaşlardan Türkiye Hükümeti’nin Türkiye kamuoyuna dayattığı siyah-beyaz kutuplaşma algısında, kendilerinden yana, hükümet karşısında saf tutmalarını isteyerek, aslında hükümet tarafından dayatılan o kutuplaşma algısının derinleşmesine ve müzminleşmesine katkı yapıyorlar.

Velhasıl hükümet de, muhalefet partilerinin tepe kadroları da ülke siyasetinin dinamiklerini bu tepe kadroları arasındaki itiş kakışlar, demeç savaşları, polemikler üzerinden okumaya, anlamaya ve anlatmaya alışmış ‘kanaat önderleri’ de, tüm bu kakafoni içinde, demokrasi açısından en ve hatta tek önemli unsuru, yani Gezi’de sokakta, İBB seçimlerinde sandıkta ortaya çıkmış politik iradenin gerçek paydaşı vatandaşların özgür vicdanlarını, onların ‘vicdani kanaatlerini’ dikkate almıyorlar.

* * *

Oysa, Gezi’de insanlar iki hafta boyunca gaza, tazyikli suya, plastik mermiye maruz kalmak pahasına sokakta kalma kararlılığını, o veya bu muhalefet partisinin tepe kadrosundan aldıkları talimatlara değil, üzerinde ortaklaştıkları bir vicdani kanaate, daha açık bir deyişle, Gezi parkındaki ağaçların kesilmesine engel olmaya çalışan barışçı eylemcilere uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğu konusunda aralarında mevcut olan bir ‘örtüşen görüş birliğine’ borçlulardı. Onlara bu ortak vicdani kanaatlerinin gereğini eylemli olarak yerine getirme cesareti veren şey ise, Hükümetin kamuoyunu inandırmaya çalıştığı gibi, adresi belirsiz  bazı ‘iç veya dış mihraklar’ değildi. Olamazdı da zaten. O kadar ‘çok parçalı,’ o kadar özerk birey ve gruplardan müteşekkil  bir ‘kedi sürüsüydü’ ki Geziciler, onları tek elden, tek odaktan, tek mihraktan gütmek kimsenin, hiç bir iç ya da dış mihrakın harcı olamazdı. Onlar bu cesareti aralarındaki örtüşen görüş birliği sayesinde buluştukları ortak eylemlilikten, bu eylemlilik içindeki birlikteliklerinden, yani tüm çoğulluklarıyla birbirlerinden almışlardı.

İBB seçimleri vakasında ise, evet, Ekrem İmamoğlu toplumun farklı kesimleriyle düzgün iletişim kurabilen, farklı kesimlere umut verebilen, farklı kesimlerin bir belediye başkanından beklentilerini karşılayabileceği izlenimini yaratan bir siyasetçiydi — muhtemelen hala da öyle. Ama İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerini ona iki defa kazandıran tabandaki ortaklaşmayı, bu özelliklerini kullanarak, o oluşturmamıştı; o çok parçalı tabanda, farklı yurttaş kesimleri arasında, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarında artık çok ileri gitmiş olduğuna ilişkin örtüşen bir görüş birliği, İmamoğlu aday gösterilmeden çok evvel mevcuttu. Aynı vatandaşlar, hükümet yenilgiyi içine sindiremeyip seçimleri iptal ettiğinde, bunun yanlış olduğu konusunda da ortaklaştılar ve hatta bu vatandaşlar arasındaki ‘örtüşen görüş birliğine’ ilk seçimde İmamoğlu’na oy vermemiş başka seçmenler de katıldı. İmamoğlu’nun tek yaptığı tabanda, vatandaşların özgür vicdani kanaatleri arasında zaten mevcut olan bu ‘örtüşen görüş birliğininin’ sözcüsü, taşıyıcısı, görünen yüzü olmaktan ibaretti. Bu görevinin hakkını da verdi İmamoğlu, bunda bir siyasetçi olarak yukarıda andığımız özellikleri de pay sahibiydi belki, ama seçimlerin sonucunu belirleyen şey İmamoğlu’nun bu kişisel özelliklerinden çok ona oy veren vatandaş kitlesinin ortaklaşmış vicdani kanaatleri, yani tabandaki, vatandaşlar arasındaki ‘örtüşen görüş birliğiydi.’

Aynı şeyi İBB seçimlerinde İmamoğlu’nu destekleyen siyasi partiler, daha doğrusu o partilerin yönetici kadroları için de söyleyebiliriz. İmamoğlu’na oy veren seçmenler, söz konusu siyasi parti yöneticileri  İmamoğlu’nu adres gösterdiği için ona oy vermediler. Aslında durum bunun tam tersiydi: Seçmen tabanında İmamoğlu profilindeki bir adayı destekleyebilecek bir örtüşen görüş birliği zaten mevcut olduğu için, tavanda, yönetim kadroları arasında İmamoğlu’nun ‘seçilmesi için’ yapılan iş ve güç birliğini kotarmak mümkün olmuştu.

Dolayısıyla her iki vakada da kedi sürüsünü andıran çok parçalı, çok renkli bir vatandaş kitlesinden hükümeti tökezleten ortak bir politik irade çıkabilmiş olmasını, iç ve dış mihrakların komplolarından, muhalefet partilerinin tepe kadrolarının ferasetinden evvel, bu vatandaşların vicdani kanaatleri arasındaki bir ortaklaşmaya, ‘bir örtüşen görüş birliğine’ borçluyduk.

Peki tam olarak ne anlama geliyor bu ‘örtüşen görüş birliği’ dediğimiz şey?

II

Örtüşen görüş birliği kavramını ilk olarak içinde yaşadığımız çağın en önemli siyaset kuramcılarından biri olan John Rawls ortaya attı.[2] Muradı, farklı düşün veya inanç sistemlerini benimseyen insanların, benimsedikleri düşün veya inanç sistemlerinin referans aldığı en temel felsefi veya itikadi varsayımlar ve/veya hakikat iddiaları konusunda anlaşamasalar da, yine benimsedikleri bu farklı farklı düşün ve inanç sistemlerine özgü, farklı farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ortak vicdani kanaatlerde buluşabilme ve bu ortak kanaatlerden hareketle ortak bir politik irade oluşturabilme ihtimaline gönderme yapmaktı. Daha açık bir deyişle insanlar somut bazı ahlaki veya vicdani yargıların doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinde hemfikir olabilirler, ancak söz konusu ahlaki veya vicdani yargının ‘neden herkes için doğru’ ya da ‘herkes için yanlış’ addedilmesi gerektiği konusunda verdikleri düşünsel veya itikadi gerekçeler birbirilerinden farklı, hatta birbirleriyle çelişik olabilirdi Rawls’a göre. Ancak düşünsel veya itikadi gerekçeler düzeyindeki çoğulluğa rağmen, somut bir ahlaki veya vicdani yargı üzerindeki ortaklaşmış olmanın kendisi, insanların o ahlaki veya vicdani yargının gereğini yerine getirecek ortak bir politik eylemlilik içinde buluşmalarına da olanak tanırdı.

Somut bir örnek verirsek belki bu kavramsal tanımı biraz daha anlaşılabilir kılabiliriz: Düşünsel kılavuzluğunu Karl Marx’ın tarihsel maddeci felsefesinden alan bir ‘solcu’ ile Sünni-hanefi bir müslümanın, diyelim ki Gezi Protestolarının civcivli günlerinde,  ya da İBB seçimleri sırasında Ekrem İmamoğlu’nun mitinglerinden birinde karşılaşıp, bir birleriyle konuşmaya başladıklarını tahayyül edelim. Söz ‘imanın beş şartından’ açılırsa bu iki seçmenin birbirleriyle anlaşmaları muhtemelen mümkün olmayacaktır ya da en fazla İslamiyetin bu en temel itikadi hakikat iddialarının doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinde bir görüş birliğine varamayacakları, yani anlaşamayacakları konusunda anlaşabileceklerdir. Zira Müslümanın imanın bu beş şartının tartışması bir Müslüman olarak kimliğini tartışması anlamına gelecektir; solcu içinse bu beş şartın hakikatini kabul etmek, ancak tarihsel maddeci düşün sistemine, dolayısıyla kendi solcu kimliğine sırtını dönmesi ile mümkün olacaktır. Aynı şeyi, örneğin aydınlanmacı bir sosyal demokratın Kantçı akılcılığı, ya da Ortodoks bir Hristiyan’ın “teslis” doktrinine beslediği inanç için de söyleyebiliriz. Yani, iş bu en temel düşünsel veya itikadi varsayımlar ekseninde bir tartışmaya gelirse, bu insanların bırakın bir görüş birliğini, al gülüm – ver gülüm tarzı bir pazarlıkla ulaşılabilecek bir uzlaşmaya varmalarını beklemek bile safdillilik olacaktır.

 

Öte yandan, aynı solcu ile Müslüman, örneğin “güçlünün, sırf güçlü olduğu için zayıfın iradesini hiçe sayma ve onu ezme hakkını kendinde görmesi doğru değildir” gibi bir ahlaki veya vicdani yargı üzerinde ortaklaşmakta güçlük çekmeyeceklerdir. ‘Güçlünün zayıfı ezmesi neden doğru değildir?’ diye sorulduğunda verecekleri cevaplar, elbette benimsedikleri farklı düşün ve inanç sistemlerine, bu somut örnekte ‘tarihsel maddeciliğe’ ve ‘İslamiyete’ gönderme yapacaktır; ama aralarındaki felsefi veya itikadi gerekçeler düzlemindeki bu farklılıklar, politik düzlemde zayıfın yanında, güçlünün karşısında, kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi saiklerle, ama beraberce saf tutmalarına engel olmayacaktır. Dolayısıyla örneğin orantısız polis şiddetine maruz kalan barışçı eylemcilerle dayanışma göstermek için Gezi Parkı’na gitmeleri ve orada birbirlerinden aldıkları cesaretle elele bir direniş sergilemeleri, ya da  iptal edildiği için yenilenen İBB seçimlerinde, Ekrem İmamoğlu’na oy vermeleri mümkün olacaktır.

Ki yukarıda da dedim ya, ben her iki vakada da yaşadığımızın tam olarak bu olduğunu, yani her iki vakada da,  biz adını böyle koymamış, dolayısıyla mevcudiyetini kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkartmamış olsak da, vicdani kanaatlerimizin arasındaki böylesi bir ‘örtüşen görüş birliğinin’ etkili olduğunu, hükümeti tökezleten politik iradenin varlığını da tüm çoğulluğumuz içinde, vicdani kanaatlerimiz arasındaki bu ortaklaşmaya borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

III

Türkiye’nin politik sisteminin ağır bir güç reflüsünden muzdarip olduğunu söylemiştik ya: işte bence hükümetin tersine çevirdiği güç ve yetki akışını tersine çevirmemize, hatta Türkiye’nin gelecekte de bu tür güç reflülerine karşı bağışıklık kazanmasına olanak sağlayacak şey, ‘diyalog’ üzerine yukarıda tarif ettiğim türden bir ‘örtüşen görüş birliği’ olacaktır. Ben, bu tür bir örtüşen görüş birliğinin tabanda, tabanın tüm çoğulluğu içinde mevcut, ama adı konulmadığı için kavramsal farkındalık düzeyine çıkamamış olduğunu ve onun bu mevcudiyetini farkındalık düzeyine çıkartabildiğimiz takdirde, onun üzerine demokratikleşme yönünde ortak bir politik irade inşa edilebileceğimize inanıyorum.

“Ya hu, çok parçalı, çok renkli bir vatandaş kitlesinin, tümüyle kendilerine özgü düşünsel ve itikadi saiklerle ‘zayıfın yanında, güçlünün karşısında’ birlikte saf tutması bir şey, diyalog ve demokratikleşme yönünde ortak bir politik iradede buluşması başka bir şey, onu da nerden çıkarttın?” diye soracak olursanız, haklısınız. Ama dilerseniz bu soruyu da, yine Gezi ve İBB seçimleri örnekleri üzerinden, bir sonraki yazıda yanıtlayayım.

*

[1] Gezi eylemlerinin ayrıntılı bir politik – teorik çözümlemesini daha önce Gezi Ruhu ve Politik Teori başlıklı kitabımda (Kollektif Kitap, 2013)  paylaşmıştım.
[2] John Rawls’un bu kavramı ve genel kuramsal yaklaşımı ile ilgili daha fazla bilgi ve kaynakça Rawls – Habermas Tartışması: Neden Demokrasi? Nasıl İstikrar? (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009) başlıklı kitabımda bulunabilir.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’-1

1-Nasıl olacak bu iş?

Türkiye demokrasisi ağır bir ‘güç reflüsünden’ musdarip.

Bununla ne kastettiğimi, yakın zaman önce başka vesileyle anlatmıştım.[1] Kısaca ‘sağlıklı ve işleyen demokrasilerde’  vatandaşların açık bir kamusal alanda, özgür bir tartışma ortamında oluşmuş ortak görüşlerinden, hükümetlerin parlamentodan aldıkları yetkiye dayanarak oluşturdukları ve devlet bürokrasisi vasıtasıyla uyguladıkları politikalara doğru, yani aşağıdan yukarıya doğru işleyen politik güç ve yetki akışı Türkiye’de aksi istikamette, yani yukarıdan aşağıya doğru işliyor. Hükümet anlaşıldığı kadarıyla iktidarını bir demokratik meşruiyet kisvesi altında sürdürmek için popüler destek tabanını muhafaza etmeyi elzem görüyor, bunun için de yaptığı ve uyguladığı politikaların son kertede hesabını soracak kamuoyunu, ‘büyük birader’ olma heveslisi bir devlet yönetiminin tehditkar bakışları altında, kendi kontrolünde oluşturmak için bilinçli ve sistematik bir çaba harcıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin siyasal sistemi endişe verici bir ölçüde, vatandaşların düşüncelerinin ve sözlerinin hükümetlere yön gösterdiği ‘sağlıklı ve işleyen bir demokrasiden’ çok, vatandaşların ne düşünebileceklerinin ve kamusal alanda ne söyleyebileceklerinin hükümet tarafından ‘dikte ettirildiği’ baskıcı bir diktatörlüğü andırıyor.

Bu tür ‘güç reflülülerinin’ sistematikleştirilmeleri halinde toplumu sürükleyecekleri yer, totaliteryenizmin dipsiz bataklığıdır. Evet, Türkiye’nin o noktaya ulaşmış olduğunu söylemek için hala erken, ama bunun sebebi ne Türkiye hükümetinin o hedefe ulaşmak konusunda isteksiz olması ne de Türkiye’de yargı erkinin sağlıklı ve işleyen demokrasilerde işlemesi gerektiği gibi, yani bu türden güç reflülerini engelleyen bir ‘çekfvalf’ olarak işlemesi. Tam aksine, Türkiye hükümeti bu yolun sonuna kadar gitmeye kararlı bir görüntü veriyor ve ucu totaliteryenizme açılan bu tehlikeli yolculukta Türkiye toplumunu da peşinde sürüklemek amacıyla kullandığı en etkili araçlardan biri ise yargı sistemi.

Blok tabanın karşısındaki yüzde 50’nin çok parçalılığı zaaf mı?

Dahası, hükümet Türkiye kamuoyu üzerinde arzu ettiği ‘total’ kontrolü henüz tesis edememiş olsa da hem kamuoyu araştırmalarında tutarlı olarak %40 – 50 aralığında ölçülen sadık bir destekçi tabanını ülkenin geri kalanından soyutlamayı becermiş hem de destekçi olmayan vatandaşları, destekçi vatandaşların benimsediği ‘yerli ve milli değerlerin’ düşmanı olarak sunarak, destekçi olan ve olmayan vatandaşlar arasındaki kamusal ve sivil iletişim hatlarını kopartmayı ya da en azından bu hatlara ciddi bir hasar vermeyi başarmış gibi görünüyor. Kısaca Türkiye, henüz totaliteryenizm bataklığına saplanmamış olsa da içinde yaşadığı kutuplaşma ve iletişimsizlik ortamıyla, o yolu yarılamışa benziyor.

Elinde bağımsız ve tarafsız olmayan bir yargı sistemi, bağımsız ve nesnel olmayan bir medya, sadık bir polis gücü ve son yıllarda kamu fonlarıyla semirtilmiş nevzuhur sivil toplum örgütleri gibi çok etkili araçları olan ve Türkiye kamuoyunu tek elden biçimlendirmek için bu araçları kullanmakta tereddüt etmeyen hükümetin, buna rağmen yolun yarısında takatinin tükenmesinin  en önemli sebebi ise, %50-60 aralığında ölçülen bir vatandaş kitlesini, tüm çabalarına rağmen peşine takılmaya ikna edememiş ve hatta Türkiye’nin içinde debelendiği ekonomik çöküş ve Covid-19 pandemisi sebebiyle, kendi destekçi tabanının kıyılarından da ufak tefek, ürkek kopuşların başlamış olması.

Türkiye demokrasisinin musdarip olduğu ağır güç reflüsü sebebiyle girdiği komadan uyanabileceği ve totaliteryenizm yolunun yarısından geri dönebileceği konusunda umut veren tek şey de bu.

***

Gelgelelim, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarının ulaştığı doygunluk sınırını belirleyen (ve bu yönleriyle bize umut veren) bu vatandaşlar, ‘bir kitle’ olarak tanımlanmayı hak etmeyecek ölçüde çok parçalı bir görüntü arz ediyorlar. Bu yekpare olmayan grubu oluşturan insanlar, kendi aralarında din, dil, etnik köken, dünya görüşü, yaşam tarzı, cinsiyet, cinsel yönelim gibi öyle çok sayıda eksende, öyle zengin bir çeşitlilik barındırıyorlar ki onları ‘hükümet destekçisi olmamak’ dışında buluşturan bir ‘ortak payda’ bulmak zor görünüyor. Nitekim yarıladığı yolun tamamlamak için çaba sarf etmeye devam etmesi konusunda hükümete hala cesaret veren şeyin de bu kesimin verdiği çok parçalı görüntü olduğu anlaşılıyor.

Toptancı bir biçimde hükümet karşıtları olarak yaftalanan vatandaşların verdiği bu çok parçalı görüntü, hükümet cenahından bakıldığında siyasi bir zaaf olarak görülse de, aslında bir sağlıklılık belirtisi. Zira bu çok parçalı görüntü, Türkiye toplumunun farklı renklerini, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek çizdiği ve kamuoyunun önemli bir çoğunluğunu da inandırmayı başardığı, ‘hükümet destekçileri’ ile ‘hükümet karşıtları’ arasındaki siyah-beyaz kutuplaşmaya sıkışmış iki parçalı Türkiye karikatüründen çok daha gerçekçi bir şekilde yansıtıyor.

Tabanda ‘demokratikleşme’de birleşmenin imkan(sızlığ)ı

Yine de Türkiye demokrasisinin geçirmekte olduğu ağır güç reflüsü nedeniyle girdiği komadan çıkması, tam da yekpare olmadıkları için sağlıklı bir görüntü veren bu vatandaşların bir yandan bu çeşitliliklerini, dolayısıyla aralarındaki düşünsel ve itikadi görüş ayrılıklarını muhafaza ederken bir yandan da hükümeti girdiği yoldan geri çevirmek için ortak bir politik irade gösterebilmesine bağlı. Peki bu nasıl olacak?  Daha açık bir deyişle hükümeti desteklemeyen ve desteklememeye açık olan vatandaş ‘kitlesine’ hakim olan bu düşünsel, kültürel ve itikadi çoğulluktan, demokratikleşme yönünde ortak bir politik irade nasıl çıkacak?

Bunun imkansız olduğu düşüncesinin hükümet ‘cenahına’ umut, hükümet destekçisi olmayan vatandaşların bir bölümüne de umutsuzluk verdiğini biliyoruz tabii de, bu düşüncenin her iki ‘cenahtaki’ bu yaygınlığı bir yanıyla da hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarının ne kadar etkili olduğunun ölçüsünü vermenin ötesinde bir anlam taşımıyor. Zira böyle bir ‘imkansızlık’ ancak Türkiye totaliteryenizm yolculuğunu tamamladığında söz konusu olabilir ki, dedik ya, henüz orada değiliz. O zaman çare ne?

***

Bir olasılık, içerdiği düşünsel, vicdani, kültürel ve etnik çeşitlilik nedeniyle ‘tabandan’ çıkması zor görünen ‘demokratikleşme yönündeki’ ortak politik iradenin, hükümeti desteklememeye açık vatandaşların iradelerini temsil etme iddiasındaki siyasi partilerin, yani CHP’nin, İYİ Parti’nin, HDP’nin, Saadet’in, DEVA’nın ve Gelecek’in yönetici kadroları arasındaki bir uzlaşma ile ‘tavanda’ vücut bulması. Son bir kaç yıldır en gerçekçi seçeneğin bu olduğu üzerine çok şey yazıldı, çizildi; ama buradaki temel sorun da, tabanda karşılığı olmayan bir politik iradenin, tavan marifetiyle oluşturulabileceği varsayımı — daha doğrusu bu varsayımın Türkiye kamuoyunun ‘politik güç reflülerine’ ne kadar alıştırılmış olduğuna işaret etmesi. Tabandan kaynaklanmayan bir iradeden, tabanı hakim kılacak bir demokrasi kurulabilir mi? Ya da bu şekilde ‘tepeden inerek’ kurulan bir politik sisteme, ‘demokratik’ demek mümkün olur mu?

Olmaz. Dolayısıyla bizim sormamız gereken asıl soru, ‘tabandaki tüm bu çoğulluk’ içinde, hükümet destekçisi olmamanın ötesine geçen bir ortak paydanın, demokratikleşme yönünde ortak bir vicdanı kanaatin, ‘örtüşen’ bir ‘görüş birliğinin’ mevcut olup olmadığı. Ben tabandaki tüm bu çoğulluk içinde böyle bir ‘örtüşen görüş birliğinin’ mevcut olduğunu, bunun mevcudiyetinin gösterilebileceğini, ama tabanda mevcut olan bu görüş birliğinin hükümet tarafından kamusal alandaki ortak görüş ve irade oluşturma süreçlerine yoğun bir şekilde pompalanan toptancı “kökü dışarda hükümet karşıtları” yaftalamasının gölgesinde kaldığı için fark edilemediğini, daha doğrusu, bilinçli bir farkındalık düzeyine çıkamadığını düşünüyorum.

Dayatılan siyah-beyaz Türkiye, ortak vicdanın çok renkliliğine dar geliyor

Yapılan kamuoyu araştırmalarında bu tür ‘örtüşen görüş birliklerinin’ yani çoğulluk içinde ortaklaşılan vicdani kanaatlerin mevcudiyetini tespit amaçlı sorular henüz sorulmadığı ve bu konuda niteliksel bir saha araştırmasına fon yaratmak konusunda da ben başarısız olduğum için, bu düşüncemi destekleyebilecek olgusal kanıtları şimdilik sunamam. Ama önce Türkiye vatandaşları arasında yukarıda andığım türden, demokratikleşme yönünde bir örtüşen görüş birliğinin mevcudiyetine işaret eden tarihli iki politik olaya, Gezi Protestoları ile 2019 yılındaki İstanbul Belediye Başkanlığı (İBB) seçimlerini hatırlatarak, sonra ‘örtüşen görüş birliği’ kavramını içinde yaşadığımız çağın en önemli siyaset kuramcılarından biri olan John Rawls’a referansla açarak, daha sonra Türkiye sosyolojisinin psiko-politik derinliklerinde ‘diyalog’ üzerine bir ‘örtüşen görüş birliğini’ bulunduğuna ilişkin ipuçlarını gözden geçirerek, son olarak da bu ‘örtüşen görüş birliği’ üzerine inşa edebileceğimiz sağlıklı ve işleyen bir demokrasi modelinin ana hatlarını bir başka önemli kuramcı olan Jürgen Habermas’a atıfla çizerek, bu düşüncemin içi boş bir iyimserlikten fazlasına işaret ettiğini, dilim döndüğünce anlatabilirim.

Ve eğer bu düşüncemde haklıysam, Türkiye’nin totaliteryenizm yolunun yarısından geriye nasıl dönebileceğine ilişkin aşağıdan yukarıya, tabandan tavana doğru ilerleyen, demokratik bir yol haritası da önerebilirim. Şöyle ki: Tabanda, sadece ‘hükümet karşıtı cenah’ olarak yaftalanan vatandaşlar arasında değil, tüm Türkiye vatandaşlarının ezici bir çoğunluğu arasında mevcut olan diyalog ve demokrasi üzerindeki ‘örtüşen görüş birliği’ farkındalık düzeyine çıkar ve tabandaki bu farkındalık siyasi partilerin yönetici kadrolarını kendi aralarında ‘bir demokrasi ittifakı’ kurmaya ‘nihayet’ ikna edebilirse; siyasi partilerin yönetici kadroları ise bir yandan kendi aralarındaki siyasi rekabeti demokratik yollarla sürdürürken bir yandan da tabanlarının ‘örtüşen görüş birliğini’ yansıtan bu diyalog ve demokrasi talebini hükümete karşı yek vücut savunurlarsa; Türkiye’nin çıktığı totaliteryenizm yolculuğundan geri dönmesi ve hatta bunu sağlıklı ve işleyen bir demokrasi kurmak için fırsata çevirmesi pekala mümkün olabilir.

Size ölme eşeğim, ölme mi dedirtti, çok mu ütopik, çok mu iyimser geldi bu düşüncem? İtiraf edeyim ben de bu fikir aklıma ilk düştüğünde aynı şeyi hissetmiştim. Hala da bu hissiyatın peşimi tümüyle bırakmış olduğunu söyleyemem. Ama, son sekiz yılda, tümüyle tabandan yükselmiş ve en az bugünkü kadar çok renkli ve çeşitli bir vatandaş kitlesinin iktidarı tökezletmeyi başarmış olduğu, Gezi ve İBB seçimleri gibi  iki büyük ‘demokratik seferberlik’ hali yaşamış olmamıza rağmen, hala tabanda, vatandaşların o çok renkli, çok parçalı çoğulluğu içinde, ‘demokratikleşme’ yönünde ortak bir vicdani kanaat mevcut olduğundan ve bu ortak kanaatin kendi çok parçalı, çok renkli gerçekliğini tavandaki siyasetçilerin çizdiği ‘iki parçalı, siyah beyaz bir kutuplaşmaya mahkum Türkiye’ karikatürüne dayatabileceğinden kuşku duyuyor olmamız sizce de ilginç değil mi? Bu kuşkumuz hem hükümetin bu sekiz yılda güç ve yetki akışını tersine çevirerek kendi ‘siyah-beyaz’ algısını Türkiye kamuoyuna dayatmayı ne ölçüde başarmış olduğunun, hem de Türkiye’de sadece bu hükümet döneminde değil, on yıllar boyunca, onlarca askeri ve sivil hükümet döneminde, bu türden ‘güç reflülerini’ ne kadar kanıksamış olduğumuzun ölçüsünü veriyor olamaz mı?

Dolayısıyla sizden ricam farkındalık düzeyine çıkartılmayı bekleyen, diyalog ve demokrasi üzerine bir örtüşen görüş birliğinin tabanda mevcut olduğuna ilişkin bu düşüncemin fazla iyimser,  fazla ütopik, fazla soyut olduğuna karar vermeden evvel lütfen bu yazı dizisini sonuna kadar okumayı bekleyin. Belki karamsar girdiğiniz bu diziden, bir nebze umutlanmış ve hatta yukarıda andığım örtüşen görüş birliğinin paydaşlarından biri olduğunuzu fark etmiş olarak çıkarsınız. Ve kim bilir, belki aynı görüş birliğinin öteki paydaşlarıyla, Türkiye demokrasini girdiği komadan uyandırmak için iletişime geçer, el birliği yaparsınız. Zira dünya tarihindeki hiç bir demokrasi vatandaşlar talep etmeden kurulmamış, vatandaşlar tarafından sahip çıkılmayan hiç bir demokrasi, girdiği komadan uyanmamıştır. Dolayısıyla Türkiye demokrasisinin de girdiği komadan sizin, bizim, hepimizin desteği olmadan uyanması mümkün olmayacaktır.

Devam edecek… 

*

[1] Murat Özbank, “Türkiye Demokrasisinde Yanlış olan Ne? Bir ‘Güç Reflüsü’ Belirtisi Olarak Türkiye’de Kamusal ve Sivil Alanların Kısıtlanması”, Birikim, 18 Mayıs 2021.