Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Siz isterseniz Ayasofya’yı bile…

Adnan Menderes  29 kasım 1955’te TBMM grup toplantısında Demokrat Parti milletvekillerine “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” demişti. Ama hilafet geri gelmedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan doğrudan risk ve sorumluluk almak yerine hukukun arkasından dolanarak tartışmalı bir kararla Ayasofya’yı ibadete açtı.

Karar, Türk sağında memnuniyetle karşılandı. Çünkü Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi ve hilafetin kaldırılması Türk sağının bir türlü affedemediği temel meselelerin başında geliyordu.  Sağın mühim şahsiyetlerinin kişisel tarihlerinde “Ayasofya açılsın” mitingleri birleştirici bir faktördür. Hepsi gençliklerinde bu mitinglere katıldıklarını, Ayasofya açılsın diye slogan attıklarını hatırlatıyor ve kendilerine sunulan bu kızıl elmanın tadını çıkartıyorlar.

Hilafetin kaldırılışı ve Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi Türk sağı için Cumhuriyet’in Hıristiyan batıya verdiği bir taviz, hatta teslimiyet sembolü idi.

Türk sağının ideoloğu Necip Fazıl 1965’te verdiği bir nutukta bu teslimiyet duygusunu  dile getirerek sadece mukaddesatçılarda değil milliyetçilerde de derin iz bırakmıştır.

Ayasofya açılmalıdır. Türk’ün kapanmış bahtıyla beraber açılmalıdır.”

Gençler! Bugün mü yarın mı bilemem. Fakat Ayasofya açılacak. Türk’ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilir. Ayasofya açılacak”

Ayasofya açıldı, sağda kuşkusuz bir memnuniyet var ama köpürtülmeye çalışıldığı kadar büyük bir coşku oluşmadı. Laik/ modern/sol kesimlerden ise cılız tepkiler dışında bir ses çıkmadı. Muhalefet cephesinde yer alan Meral Akşener, Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül gibi isimler memnuniyetlerini dile getirdiler, Muharrem İnce davet gelirse açılışa bile gideceğini söyledi. CHP’nin sessizliği ise kimseye sürpriz olmadı.

Yani RTE istediği karşıtı meydana çıkmayınca beslenegeldiği çatışma ortamını bulamadı.

Erdoğan’ın cephanesi tükendi

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasının Erdoğan’a umduğu kazancı sağlayacağı kuşkuludur ama Erdoğan’ın söyleyecek çok az sözünün kaldığını, cephanesinin tükenmekte olduğunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Başörtüsü argümanı çok geride kaldı, Ayasofya heyecanı da bir süre sonra kaybolur. Sağ kesime ödül olarak Erdoğan’ın dağarcığında şimdi Menderes’in dile getirdiği hilafeti getirme vaadi kaldı bir tek.

Ayasofya sevinci sağ kesimde ne kadar sürer bilemeyiz, ama Şehir Üniversitesi‘nin kapatılma kararının ve bu kararın uygulanma biçiminin muhafazakar kesim üzerinde yarattığı hayal kırıklığını gidereceği şüphelidir.

Yolsuzluklar, adam kayırmacılığı gibi meseleler sadece muhalif seçmenlerin değil sağcıların da gözü önünde sürüyor.

Ayasofya ibadete açılınca ne yazık ki görülmemiş oranlarda seyreden işsizlik son bulmayacak, enflasyon düşmeyecek,  dolar değer kaybetmeyecek, çalışan kesimlerin hayatları daha iyileşmeyecek.  Etkisi zamanla sınırlı bu karar Erdoğan’ı hayal ettiği gibi II. Fatih yapmaya yetmeyecek.

Erdoğan daha bir kaç sene önce Ayasofya’nın ibadete açılmasını talep edenlere önce Sultanahmet Camisi‘ni doldurmalarını söyleyerek karşı çıkmıştı. Sultanahmet dolmadan Ayasofya’yı açarak ya Sultanahmet Camisi’ni dolduğunu sanıyor ya da geçmişte söyledikleriyle bağlı saymıyor kendini.

Ne de olsa eski bir siyasi büyüğümüzün veciz bir şekilde dile getirdiği gibi: “Dün dündür, bugünse bugündür “.

En önemli gündem, hasar verilmesini önlemek olmalı

Ayasofya’nın 86 sene sonra camii olarak ibadete açılması kuşkusuz önemli bir olaydır, özellikle uluslararası çevrelerde sonuçları olacaktır. Erdoğan Çamlıca Camisi‘nin açılışı vesilesiyle yaptığı konuşmada Ayasofya’nın ibadete açılmasının faturasının çok yüksek olduğunu söylemişti. Şimdi önüne çıkarılacak faturanın bedelini ödemeye hazır olduğunu var sayabiliriz.

Bin beş yüz yıllık tarihinde yeni bir sayfa açılmış oldu Ayasofya’nın. Bugün tartışmamız gereken nokta eşsiz bir insanlık mirası olan Ayasofya’nın gelecek kuşaklara nasıl bırakılacağı olmalı. AKP yönetiminin her biri hazine değerindeki mozaikleri ve freskleri kalıcı bir tahribata yol açmadan gizleyebilecekleri teknik imkanları kullanacaklarını kabul etsek bile bu önlemler yeterli olmayabilir. Konunun uzmanları 6. yüzyıldan kalma bu muhteşem kültürel varlığın zaten zamanın yıpratması karşısında özel önlemlerle korunması gerektiğine dikkat çekiyorlardı.

Müze olarak kullanıldığı yıllar boyunca da kontrolsüz bir şekilde her gün ortalama 10 bin kişinin ziyaret ettiği binaya şimdi cami nedeniyle oluşacak ilave bir yükü ne kadar kaldırabilir sorusunun cevabını konunun uzmanları mutlaka araştırmalı. İstanbul zaten büyük bir depremi beklerken Ayasofya’yı korumak  hepimizin, ama en çok da bu yapıya günü kurtaracak siyasi rant kaygısıyla yaklaşanların sorumluluğudur.

İşte tarih ve insanlık önünde bedeli asla ödenmeyecek fatura budur.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Avrupa rüyasının sonu mu?

8 Mayıs, Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Avrupa’nın yeniden doğuşunu simgeleyen gün.

7 Mayıs 1945’te Alman Genel Kurmay Başkanı General Alfred Jodl’un Almanya adına kayıtsız şartsız teslimiyet belgesini imzalamasıyla Nazi rejimi fiilen ortadan kalkmış, Japonya’da hala devam eden savaş o gece yarısından itibaren Avrupa’da sona ermişti. 8 Mayıs, sadece Avrupa’da yaklaşık 6 yıldır süren  ve milyonlarca insanın hayatına mal olan savaşın bitmesini değil Avrupa tarihinde bir örneğini daha görmediğimiz bir ülkeler arası savaşsızlık döneminin başlangıcı sayılır.

Yugoslavya’nın parçalanması ve bu ülkenin eski topraklarında yaşanan trajik çatışmaları saymazsak tam 75 yıldır Avrupa ülkelerinde yaşayanlar bir düşman askerinin topraklarına fiilen saldırmadığı bir barış dönemi yaşamaktalar.

Bu savaşsız 75 yılda her iki dünya savaşından gereken dersleri çıkartmışa benzeyen Avrupa halkları Avrupa tarihinde benzeri görülmemiş bir süreç başlattı. Önceleri sadece altı devletin bir araya gelmesiyle kurulup 27 ülkeli bir yapıya doğru evrilen Avrupa Birliği ulusötesi ilk siyasi örgütlenme olarak tarihte yerini aldı.

Avrupa Birliğinin çekirdeği Çelik ve Kömür Birliği olarak atılmış olsa da bu gönüllü bir araya gelişin ana fikri öncelikli olarak barıştır. 2. Dünya Savaşı’nın getirdiği korkunç yıkımın tekrarlanmaması için çareler aranırken aralarında yüzyıllara dayanan dinsel, etnik, kültürel düşmanlıklar bulunan Avrupalılar savaşı doğuran nedenleri ortadan kaldırmak arayışıyla barış fikri etrafında yepyeni bir perspektifle  bir araya geldiler.

Avrupa fikrinin savunucularından filozof Edgar Morin’in dediği gibi bireylerin ve toplulukların farklı kimliklerini baskılamak yerine, onları tanımak ve gelişmeleri için elden gelen her şeyi yapmak gerekmekteydi.

Bu amaçla Avrupalı düşünürler ve siyasetçiler yepyeni bir Avrupa projesi ortaya attılar.

Edgar Morin bu ulusötesi projeyi şöyle anlatıyor:

Öncelikli hedefler açıktır: Avrupa halklarına barış güvencesini vermek, bir dizi karşılıklı talep ve hınçtan oluşan devreyi kırmak, dünya genelinde barış koşullarına kavuşulamamış olmasının yol açtığı ortamın tehdit ettiği henüz güçsüz demokrasileri sağlamlaştırmak. Bu hedeflere ulaşabilmek için, ulusal devletleri mutlak egemenler haline getiren aşırı güçlenmenin yarattığı yıkıcı etkileri görebilmek gerekmektedir.”

Birleşmiş Avrupa için atılan adımlar soğuk savaş yıllarının zorlayıcı atmosferinde başladı, detente döneminde ve takip eden  Demirperde’nin yıkılışı sonrası günlerde bir çok zorlukla karşılaşmasına rağmen bugüne kadar gelebildi.

Avrupalı kimliği

En az üç kuşak, atalarının hayal bile edemeyecekleri şekilde ölüm ve açlık tehdidinden uzak, görece bir barış ve refah dönemi yaşadılar. Yaşadıkları şehirlerin bombalanmadığını, ülkeler arasındaki fiziki sınırların anlamsızlaştığını gördüler. Kültürel, dilsel, dini, etnik  farklılıkların kendi yaşamları için  tehdit değil, bir zenginlik oluşturabildiğini anladılar.

Bu anlayışla oluşturulan Avrupa Birliği projesi, ulus devletlerin birçok sorunun kaynağı olduğunu savunan ve yeni bir anlayışla oluşturulacak ulusötesi yapılanmalarla ulus devletlerin aşılması zamanının geldiğini düşünenler için heyecan verici bir deneyimdir. Avrupa Birliği içinde sınırlar ortadan kalkmış, ortak güvenlik sağlanmış, ortak yasama organları oluşturulmuş, ortak para birimine geçilmiş, bir Avrupalı kimliğinin oluşması yolunda önemli adımlar atılmıştır.

Bütün bu görüntüye rağmen ortada tozpembe bir görüntü çizmek ne yazık ki pek kolay değil. Avrupa Birliği projesini Avrupa siyasi tarihinin en heyecan verici başarı hikayesi olarak görenlerin yanında, AB’nin bir başarısızlık hikayesi olduğunu savunanların argümanları da pek yabana atılır gibi değil.

Birleşik Krallık’ın kendi iradesiyle Birlikten çıkışı Avrupa Birliği’ne  şüpheyle yaklaşımın en açık tezahürü oldu. Kuşkusuz ulus devletlerin kendi irade ve varlıklarını kısmen de olsa ulusötesi bir yapıya devretmeleri kolay olmuyor. Ulus devletlerin siyasetçileri ve bürokratları ellerine fırsat geçtikçe iktidar paylaşımına engeller çıkardılar. Kolaylıkla çözülebilecek bazı meseleler kördüğüme dönüştürüldü. Başlangıçta yeni projenin motoru olan ortak heyecan giderek yerini kuşkulara bıraktıkça halkların Avrupa Birliği’ne olan güveni de sarsılmaya başladı.

2008 finansal krizi esnasında üye ülkelerin yaşadıkları sıkıntılar ve Birliğin zengin ülkelerinin tepkileri güven bunalımının belki de ilk işaretlerini vermişti. Mülteci krizinin yarattığı çaresizlik ve ardından korona salgınının doğurduğu acz ve içe kapanma hali Avrupa projesinin yeniden düşünülmesinin zamanının geldiğini gösteriyor. Özellikle pandemiye son derece hazırlıksız yakalanan ve ortak bir sağlık politikasından yoksun Avrupalı yöneticilerin çözümü kendi sınırları içinde aramaya çalışmaları, Birleşik Avrupa fikriyatının öncülerini herhalde büyük bir düş kırıklığına uğratmıştır. Mülteci akımı nedeniyle sorgulanmaya başlayan ulusal sınırlar pandemi günlerinde sadece Avrupalı olmayanlara değil, komşu AB ülkesi  vatandaşlara karşı bile iyice tahkim edilmiştir.

Üstelik her sene Avrupa günü olarak kutlanan 9 Mayıs’ta bile kapalı olan ulusal sınırların ne zaman açılacağı da belirsizdir.

Yeni tehditler, yeni imkanlar

75 yıl önce barış arayışıyla başlayan Avrupa rüyasının sona erdiğini ilan etmek için fırsat kollayanların biraz daha beklemeleri gerekiyor. Öngörülmeyen kriz anlarında içe kapanarak çözümü ulusal ölçekte aramak başka çözüm imkanları olmadığı anlamına gelmiyor.

Kuşkusuz yaşadığımız günün dünyası 75 yıl öncesinden çok farklı.  Şimdilerde yeni tehditlerle yüz yüze olduğumuz kadar yepyeni imkanlara da sahibiz. Başta iklim krizi ve onun yol açacağı iklim mültecileri, gıda güvenliği, gelir adaletsizliği, yeni salgınlar gibi devasa sorunlarla baş edebilmek ve gezegenimizde barış ve refahı sürdürülebilir kılmak için ulus devletlerin içlerine kapanmalarının çözüm olmadığı bugün daha iyi görülüyor.

Yeryüzünde refah ve barış için karşılıklı anlayış, işbirliği ve dayanışmanın önemi daha iyi anlaşılıyor.

Korona salgınını dehşet içinde yaşamakta olan ve yaklaşan iklim felaketini ensesinde hisseden dünya yeni arayışlara girdiğinde, halklarına son 75 yılı savaşsız yaşatmış olma deneyimiyle Avrupa iyi bir örnektir.

Tarihinden gelen sorumluluğu, ekonomik gücü ve entelektüel birikimiyle Avrupa yeni dönemde daha yaşanabilir bir gezegen için öncülük edebilir.  Bu nedenle Birleşik Avrupa projesini tekrar düşünmek ve yepyeni bir anlayışla yeniden tasarlamak iyi bir başlangıç olabilir.

*

Not: Bütün bunları konuşurken Avrupa – Türkiye ilişkisini geçmişin yanlışlarından dersler çıkartarak ve karşılıklı önyargıları ardımızda bırakarak tartışmayı gündeme alma zamanı geldi.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Ademimerkeziyet sorunsalı ve korona

Korona günleri sona erip bugünlerin muhasebesini yapmaya başladığımızda AKP iktidarının bazı yerel yönetimlerle yaptığı cansiperane savaş gündemin ön sıralarında yer alacak.

Çoğu muhalefet partilerin yönetimindeki belediyelerin salgın sırasında yapmaya çalıştıkları bazı işlerin iktidar tarafından engellenişi ve hatta bu belediyelerin düşmanlaştırılmaya çalışılması hepimizin gözleri önünde gerçekleşiyor. Hatta iktidardan farklı ses çıkaran yerel yönetimler devlet içinde devlet olmakla itham ediliyor.

Yerel yönetimlerin ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak üzere nakdi bağış toplamaları yasaklanarak banka hesaplarına el kondu. Akabinde iktidar kendi bağış kampanyasıyla tüm devlet olanaklarını devreye sokarak asıl güç sahibinin kim olduğunu gözümüze soktu.

Belediyelerin ekmek dağıtmaları sadece engellenmekle kalmadı, paralel yapı suçlamaları ile kriminalize edildi.

Belediyelerin başarılı bir şekilde yolcu trafiğinin yoğun olduğu otobüs durakları gibi kamusal alanlarda maske dağıtmaya başlamalarından rahatsız olan merkezi yönetim bu işi kendi üstlenmeye kalkıştığında her şeyi eline yüzüne bulaştırdı ve salgının neredeyse sönümlenmeye başladığı bugünlerde hala insanlara maske dağıtmayı beceremedi. Mesele olmayan basit bir olayı büyük bir başarıyla ulusal mesele haline getirdi.

Merkez-yerel ihtilafı ve vesayet 

Korona günlerinde muhalif belediyelerin merkezden farkları sorunları ilk elden yaşayanlara yakın olmaları, sorunları bilmeleri ve ihtiyaçları karşılamak için ellerindeki sınırlı kaynakları ivedilikle kullanarak çözüm yolları üretme kabiliyetleriydi. Her olaya Ankara’dan bakan merkezi yönetim sorunun ne olduğunu anlayana kadar yerel yönetimler çözüm yönünde adımlar atmaya başlamışlar, bu da tek iktidar odağı olma konumlarının tehdit edildiğini düşünen merkezdekileri paniğe sürüklemiş, ilgili Bakanın sözüyle “işkillendirmişti”.

Senelerce vesayete karşı olma iddiasıyla politika yürüten AKP seçilmiş yerel yöneticilerin Ankara’nın sözünden çıkmasını hoş görmeyeceğini hatırlatırken merkezden atanmış valilerin vesayeti altında iş yapmalarını savunur hale gelmiş, yerelden yapılacak uygulamalar için başvuru merkezini valiler olarak göstermiştir.

Bu karmaşayı sadece AKP’nin son yerel seçimlerde önemli merkezlerde muhalefete mağlup olarak karizmayı çizdirmiş olmasının verdiği bir ruh hali ile açıklamaya çalışmak bizi doğru bir yere götürmez. HDP’li belediyelere kayyum atayan AKP’nin yerel yönetimler konusundaki tavrını zaten biliyorduk. Korona günlerinde adeta politik bir fars haline gelen bu merkezi yönetim / yerel yönetimler çatışması durumu Türkiye’nin yüz yılı aşkın bir süredir çözülememiş temel sorunlarından biri olan merkez / yerel ihtilafını ele almadan anlaşılamaz.

Kimilerine göre Sened-i İttifak’a değin geri götürülebilecek olan merkez / yerel  çatışması ulus devlet fikrinin ortaya çıktığı zamanlarda iyice gün yüzüne çıktı. Daha Osmanlı zamanında Prens Sabahattin’in savunuculuğunu yaptığı ademimerkeziyetçilere karşı İttihatçı anlayış, güçlendirilmiş merkezi yönetimleri ulus devlet inşasında olmazsa olmaz kabul edip Cumhuriyet döneminde de ısrarla sahip çıktılar.

1.Meclis döneminde yürürlüğe konulan 1921 anayasasında gördüğümüz ademimerkeziyet tınılı bazı hükümler Cumhuriyet anayasalarında hoş bir seda olarak bile kalmadı.

Yerelden demokrasi

Türkiye gibi hem coğrafi, hem nüfus olarak  büyük bir ülkenin karmaşık sorunlarının tek bir merkezden çözülemeyeceğini her gün daha açıklıkla görüyoruz. Bu büyük ülkenin ekonomik ve sosyal sorunları yerelin sesine kulak tıkayarak, yerel farklılıklar göz ardı edilerek ve hepsi bir sepete konularak çözülemez. Eğitimden enerjiye, gıdadan istihdama kadar çok katmanlı sorunlar tek tipleştirme yoluyla değil ancak karar verme süreçlerinde yerelin ağırlığını artırarak çözüme kavuşturulabilir.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesini savunmak aslında demokrasiyi savunmaktır. Demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından katılımcılık ancak  kararların yerelde müzakere edilmesi yoluyla sağlanabilir. Yönetimde verimlilik insanların kaynaklarının nasıl ve nerelerde kullanıldığını görebildikleri ve denetleyebildikleri ölçüde ve şeffaflık sayesinde gerçekleşebilir. Tüm bu koşullar ancak yerelde mümkündür.

Şeffaflığı perdeleyerek, denetimi oldubittilerle zayıflatarak, kaynakları istedikleri yerlere kendi belirledikleri şekilde yönlendiren merkezi yönetimler giderek keyfileşirler, bu nedenle yerel yönetimlerin güçlenmesini iktidar paylaşımı olarak görür, kendileri için tehdit olarak algılarlar.

Korona salgını sürecinde patlak veren ve bir ölçüde etkin önlemlerin alınmasına engel olan yerel yönetimler merkezi iktidar çekişmesi kökenleri Cumhuriyet öncesine dayanan temel bir sorunun görünür olmasını sağlamıştır. Bu sorun yüzyıllık bir dönemde yerel yönetimler ve merkez arasında dengeli ve karşılıklı işbirliği ve güvene dayalı bir ilişki kuramamış Cumhuriyetin yumuşak karnı olmaya devam etmektedir.

Korona sonrası gündem

Sorunun çözümsüz kalmasında Devletin Kürt fobisinin belirleyici olduğu yadsınamaz. Nitekim Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na Türkiye’nin koyduğu çekincelere CHP’nin de verdiği destekte bu faktörün etkili olduğunu düşünmek için yeterli sebeplerimiz var.

Oysa yerel  yönetimlerin güçlendirilmesi meselesi geniş kapsamlı ve çok katmanlı bir demokrasi mücadelesinin önemli bir boyutudur. Çünkü ademimerkeziyetçilik sadece yerel yönetimleri ilgilendiren bir mesele değildir. Her şeyi merkezden yönetme anlayışı Devlet bürokrasisini de aşarak bütün kurumlara bir şekilde sirayet etmiştir. Siyasi partilerden üniversitelere, sendikalardan meslek örgütlerine, hatta bir çok STK’ya kadar bir çok yapı yerelde karar alma mekanizmalarını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bunun sonucunda yerel farklılıklar yok sayılmış, katılımcılık basit oylamalara indirgenmiş ve çeperdekilere sadece merkezden gelen talimatları uygulama görevi bırakılmıştır. Yerelden yeterli sesin gelmemesi merkezi de giderek sağırlaştırmış ve Ankara’dan başlayarak tüm kurumları hantallaştırmıştır.

Korona sonrası “hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı” günler başladığında yerel yönetimlerin güçlendirilmesini ve merkezden yerellere bazı yetki ve sorumlulukların devrini tartışmak demokratikleşme gündemimizin en üst sıralarında olmalıdır. Bu tartışmalarda korona günlerinde bu sorundan kaynaklanan yönetim zafiyetlerini ne yazık ki sık sık hatırlayacağız.

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Sağlık Bakanı başarılı mı?

Korona salgını bittikten yıllar sonra bugünleri anarken zihnimizden gitmeyecek görüntülerden biri de her akşam televizyon  haberlerinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın günlük vaka verilerini paylaşması  olacak. Bazı günler canlı olarak ekranlara çıkan Bakan’ın kendine has üslubuyla yaptığı açıklamaları her akşam merakla ve endişe içinde izleyerek  salgın tünelinin ucunda görünecek ışığı bekleyişimiz bu korona günlerinin en kalıcı izlerini bırakacak.

Sağlık Bakanının toplum nezdinde bir sempati yarattığına kuşku yok. Bunda basın toplantısı sonrasında gelen her türlü soruyu cevaplarken sakinliğini ve kibarlığını hiç bozmayışının rolü büyük. İktidar cephesindeki kibrin, tepeden bakışın ve nobranlığın standart oluşturduğu günlerde aslında çoktan beri görmeye alışık olmadığımız böylesi bir Bakan tavrının takdirlerimize neden olması başlı başına garip. Bakanın kimseye tepeden bakmadan, kimseyi azarlamadan, her soruyu sabırla cevaplamaya çalışması bir sağlık görevlisinin tansiyonumuzu ölçmesi,  serum vermesi, yaralarımıza pansuman yapması kadar sıradan, zaten olması gereken davranışlar olduğunu unuttuğumuz için takdir ediyoruz Koca’yı.

İstatistik yalan söyler mi?

Bakan açıklamalarıyla ölçülü bir şekilde bize uyarılarını sürdürürken Sağlık Bakanlığının ve 18 yıllık AKP iktidarının sağlık politikalarının ne denli başarılı olduğunu vurguluyor ve bu nedenle kendilerine medyun olmamız gerektiğini hatırlatıyor.

Bizlerin de Bakan’a bakarak başarılarından dolayı ikna olmamız bekleniyor.

 Peki,  Türkiye’nin bu sınavı başarıyla geçtiğini söyleyebilir miyiz?

19’uncu yüzyılda yaşamış İngiliz siyasetçi Disreali’ye atfedilen sözü hatırlayarak bu sorunun cevabını aramaya başlayabiliriz. Disraeli daha post- truth (gerçek ötesi?) kavramının bilinmediği çağda üç tür yalan olduğunu söylermiş: Basit yalan, kuyruklu yalan ve istatistik. Bizler de elimizdeki istatistiklere bakarak gerçeğin değişik yönlerini görebilir/gösterebiliriz. Bakan sadece görece daha iyi olduğumuz yönlere dikkat çekerek Batı ülkelerine olan üstünlüğümüze vurgu yapıyor. Biz de yine istatistiki verilere başka açılardan bakarak sorgulama yapabiliriz.

Bu sorgulamayı yaparken ülkemizde vaka sayısının 100.000’i geçtiği günkü verilere göre önce korona salgınına dair gerçeklere, ardından da AKP’nin genel sağlık politikasına dair rakamlara bakabiliriz.

Salgının ülkemize bazı ülkelere göre nispeten geç girmiş olmasının sağladığı muazzam avantaja rağmen iktidarın futbol maçlarını, okulları ve camileri geç kapatmak gibi bazı tedbirleri gecikerek aldığı gerçeğini ve bir çok eleştirimizi  bir yana bıraksak bile, mevcut manzaranın görünen yüzü ortada bir başarı olduğu kadar ciddi bir başarısızlık olduğunu da gösteriyor.

23 Nisan tarihi itibariyle 100 000 kişinin enfekte oluşuyla Çin ve İran’ı bile geçerek vaka sayısında dünyada yedinci durumdayız. Üstelik 2.491 insanımızı kaybettiğimiz gerçeği ortada. Bu sayılar “Başka türlü politikalar izlenseydi kayıplar daha az olmaz mıydı” sorusunu gündeme getiriyor.

Test  oranları

Türkiye tanı testlerine gecikmeli başlamış olsa da fena bir performans sergilemiyor. Yine de milyonda /kişi başı 9.2 test oranıyla sadece bu süreçte en başarısız ülkeler arasında oldukları kuşku götürmeyen İngiltere ve Fransa’dan biraz daha iyi görünüyor.

Buna karşılık İtalya, İspanya, Almanya ve ABD gibi en çok vaka görülen ülkelerin ve Rusya, Belçika, İsviçre, Hollanda, Avusturya, Danimarka, Norveç gibi pek çok Avrupa ülkesinin bir hayli gerisinde.

Ölüm oranları

Türkiye’nin  korona sınavında başarılı olduğunu dile getirirken dikkat çektikleri husus  vaka sayısına oranla ölüm oranlarının düşüklüğü. Eğer vaka sayısı neden bu kadar çok sorusunu sormazsak bu düşüklüğün bir anlamı olabilirdi.  Biz herkese açık olan istatistiki verilere bakarak  nüfusa oranla ölümlerin pek çok ülkeden kötü olduğunu görebiliriz.

Aşağıdaki tabloda bir çok bakımdan karşılaştırma yapmanın anlamlı olduğunu düşündüğümüz yakın coğrafyamızdaki bazı ülkelerdeki ölüm oranlarıyla Türkiye’deki ölüm oranlarını topladık. (Verilerin güvenilir olmayabileceği kuşkusuyla İran, Irak ve Suriye’yi bu tabloya dahil etmedik)

Kaynak: https://www.worldometers.info/coronavirus (24.04.2020 tarihli veriler)

Tabloda görüleceği gibi Türkiye  gerek toplam ölüm sayısında, gerek milyon kişi başına enfekte olma ve ölüm oranları ile yakın coğrafyamızdaki diğer ülkelere göre pek başarılı sayılmaz.

Aynı karşılaştırmayı Almanya, Yeni Zelanda, Avustralya, Güney Kore gibi ülkelerin verileriyle karşılaştırsaydık başarımızı ön plana çıkartırken biraz ölçülü davranırdık.

AKP sağlık politikaları başarılı mı?

Vaka sayısına oranla ölüm sayısındaki görece düşüklüğü başarı olarak sunan iktidar sözcüleri bu başarının altında 18 yıllık AKP yönetiminin sağlık politikası olduğunu ısrarla  dile getiriyorlar.

Adil ve sürdürülebilir bir sağlık politikası ne olmalıdır tartışmasına hiç girmeden herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bazı istatistiklere göz atarak AKP döneminin hiç de iddia edildiği gibi başarılı sayılamayacağını görebiliriz.

OECD sağlık harcamaları/ Kaynak : Evrimağacı

Yukarıdaki tabloda açıkça görüleceği gibi OECD ülkeleri arasında gayrı safi hasıla içinde sağlığa en az bütçe ayıran ülke Türkiye. Bütün bu harcamaların ne kadarının inşaat harcamaları olduğunu da ayrıca tartışmaya değer.

Bir diğer tabloya  bakarak yıllar içinde AKP yönetiminin sağlık için ayırdığı bütçenin nasıl azaldığını da görebiliyoruz.

Dünya bankası verilerine göre yıllar içinde sağlık harcamaları.

Bir başka tabloda ise yine OECD ülkeleri arasında kişi başına düşen hekim ve kişi başına düşen yatak sayılarına baktığımızda pek de iftihar edecek bir manzarayla karşılaşmıyoruz.

OECD rakamları/ Kaynak: Evrimağacı

Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi kişi başına düşen hasta yatağı sayısı bakımından sadece dört ülkeden (Kanada, İngiltere, İsveç, Danimarka) daha iyi durumda sayılırız. Yine aynı tabloya göreyse bin kişi başına düşen hekim sayısıyla en kötü durumdayız. Bu da başta hekimler olmak üzere tüm sağlık çalışanlarımıza nasıl bir yük düştüğünü açıkça göstermektedir.

AKP’nin salgına hazırlıklı olduğu iddiasının temelsizliğini başka bir çok  açıdan tartışmaya açmak mümkün. Salgın bir tehdit olmaktan çıkıp hayat normalleşmeye başladığı zaman tartışmaya ve başka bir sağlık politikasının mümkün olduğunu yüksek sesle söylemeye devam edebiliriz.

Şimdilik sadece son derece kabarık vaka sayısına rağmen düşük seyreden ölüm sayısıyla teselli bulabiliriz.

İstatistiki verilere bakarak bazılarının bir başarı olduğundan söz edebileceği gibi biz de büyük bir başarısızlık olduğunu söyleyebiliriz.

Eğer bir başarıdan söz edeceksek  aylardır büyük özveriyle çalışan sağlık çalışanlarına, bütün risklere rağmen rahat evlerimizde yaşamımızı sürdürmemiz için çalışmak zorunda olan emekçilere ve öncelikle salgının etkilerini en aza indirebilmek için bu bahar günlerinde evlere hapsettiğimiz 65 yaş üstü insanlarımıza  borçluyuz.

Eğer bir başarısızlık varsa tamamen ülkeyi 18 seneden beri yöneten AKP iktidarı sorumludur.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

2019: Zorlu mücadelelerin yılı  

Geçtiğimiz yıl, dünyanın en önemli olayı, Avrupa’da yükselen Yeşil Dalga oldu. Yeşillerin seçim başarıları ve Yeşil Yeni Düzen tartışmaları, sağ popülizme karşı yeni umutlar yeşertti. Yükselen iklim hareketlerine Kazdağları’ndaki maden mücadelesinin verdiği ses ise bu yıl da duyulacak gibi.

Benim, 2019 muhasebesinden öne çıkardıklarım şöyle:

Türkiye’de yılın en önemli olayı

2019 yerel seçim sonuçları her şeye rağmen AKP iktidarının sonunun yakın olduğunu gösterdi. Büyük şehirlerde kaybedilen belediyeler ve özellikle İstanbul seçimlerinin  yenilenmesi süreci iktidar bloğundaki çatlağı büyüterek ülkenin siyasi kompozisyonunun yeniden şekilleneceğinin işaretlerini verdi.

Dünyada yılın en önemli olayı

Avrupa’da yükselen Yeşil Dalga. Dünyayı bir kabus gibi kuşatan popülizme karşı mevcut düzen partilerinin sözlerinin tükendiği bir ortamda Yeşillerin seçim başarıları ve gündemin bir parçası olan Yeşil Yeni Düzen tartışmaları neo-liberal ekonomi politikaları ve sağ popülizme karşı yeni umutlar yeşertti.

Türkiye’de yılın en başarılı ekoloji mücadelesi

Kazdağları’nda yapılması planlanan altın madenlerine karşı yerelde başlayıp Türkiye’nin her yanından gelen destekle aylar boyu inatla sürdürülen mücadele önümüzdeki yıllar boyunca da sürecek gibi görünüyor.

Dünyada yılın en başarılı ekoloji mücadelesi

İklim krizini görmezden gelen hükümetlere ve tüm iktidar sahiplerine karşı geleceklerini büyüklere bırakmadan mücadelenin ön saflarına geçen gençlerin yürüttükleri küresel iklim mücadelesi.

Türkiye’de yılın en önemli ekolojik felaketi

Yıllardır süren mücadeleye rağmen binlerce yılın kültürel mirası Hasankeyf’in yapılacak Ilısu Barajı nedeniyle sular altında kalmaya başlaması yılın sinir bozucu kaybı oldu.

Dünya’da yılın en önemli ekolojik felaketi

Bu alanda maalesef pek çok olay yaşandı. Belki de hala sürmesi nedeniyle Avustralya’da bir türlü söndürülemeyen orman yangınları, iklim krizi nedeniyle önümüzdeki yıllarda da sürecek iklim felaketlerinin işareti gibi.

Türkiye’de yılın en büyük skandalı

Tutukluluğu iki buçuk seneye yaklaşan Osman Kavala’nın AİHM kararına rağmen tutukluluk halinin devamı yılın skandalı.

Dünyada yılın en büyük skandalı

Donald Trump’ın ABD’de, Boris Johnson’un İngiltere’de hala iktidarlarını koruyor olmalarından daha büyük skandal olabilir mi?

Kanal İstanbulKöşe YazılarıManşetYazarlar

İhtiyatlılık ilkesi ve Kanal İstanbul

Rekor düzeyde artan işsizlik, dar gelirlileri çıldırtan asgari ücret, ardı ardına batan şirketler, büyüyemeyen ekonomi gibi sorunlardan boğulan iktidar, 2011 yılından beri gündemi bir şekilde işgal eden çılgın Kanal İstanbul projesini yeniden ısıtarak önümüze koydu.

Konunun uzmanlarının ve bilim insanlarının yıllardır yaptıkları açıklamalarla Kanal İstanbul projesinin ekonomik, hukuki, sosyal ve ekolojik yıkımlara yol açacağı ayan beyan ortada iken alelacele yazdırılan ve bilimselliği son derece kuşkulu bir ÇED raporu toplumun geniş kesimlerinin itirazına neden oldu.

Sadece finansal ve hukuki engeller nedeniyle bile gerçekleşmesinin bir hayalden öteye geçmesi pek mümkün görünmeyen Kanal İstanbul projesi esas olarak getireceği ekolojik yıkım nedeniyle tartışılıyor.

Yok edilecek ormanların, meraların ve tarımsal alanların, su kaynaklarının sonucunda İstanbulluları nasıl bir geleceğin beklediği konusunda uzmanların yaptığı uyarılar kapkara bir tablo çiziyor.

Yapılacak kanal sonucunda Karadeniz ve Marmara Denizi’nin ekolojik dengesinin bozulacağı yolunda yapılan bilimsel saptamalar ise sadece İstanbul’da yaşayanları değil, çok daha geniş bir coğrafyanın tüm canlı yaşamını ölümcül bir tehdidin beklediğini işaret ediyor. Üstelik bu tehdit geri dönüşü ve telafisi mümkün olmayan bir felaket anlamına geliyor.

Konunun uzmanları ve bilim insanlarının bu korkunç ihtimal üzerinde  tartışıp ne sonuca varacaklarını beklemeden,  proje sahiplerine ve tüm ilgili taraflara, İhtiyatlılık İlkesi’ni hatırlatmalı ve doğa hakları savunucuları olarak bu ilke doğrultusunda hareket etmelerini talep etmeliyiz

İhtiyatlılık İlkesi nedir?

Özellikle çevre hukuku gündemine 1970’lerden itibaren giren İhtiyatlılık İlkesi, olası bir risk durumunda nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini gösterir. İnsan ve çevre sağlığına yönelik geri dönüşü ve telafisi mümkün olmayacak bir risk ihtimali bulunması durumunda, risk olmadığına dair emin olunana kadar bu doğrultuda hareket edilmemesini, adımlar atılmamasını önerir.

İhtiyatlılık İlkesi kavramını (Precautionary principle/ Vorsorgeprinzip) çevre ve insan sağlığını ilgilendiren konularda ilk kez Alman hukukunda 1970’li yıllarda görüyoruz. Bu tarihten itibaren bir çok uluslararası metinde karşımıza çıkıyor: 1980’lerde Ozon tabakasının korunmasına ilişkin Viyana Konvansiyonu’nda, 1987 2.Kuzey Denizi’nin Korunması Bakanlar Deklarasyonu’nda, 1992 Rio Deklarasyonu’nda, AB’nin temellerinden olan Maasricht Anlaşması’nda ve başta UNESCO, BM Çevre Ajansı (UNEP) olmak üzere bir çok uluslararası kurumun insan ve çevre sağlığını ilgilendiren metinlerinde İhtiyatlılık İlkesi önemli yer tutar.

Bütün bu uluslararası anlaşmalarda ve metinlerde “bilimsel olarak risk olmadığı tüm açıklığıyla kanıtlanmamış hallerde” İhtiyatlılık İlkesine göre hareket edilmesi gereği vurgulanır.

Ekolojik Anayasa Girişimi tarafından 2 Ocak 2012’de TBMM Anayasa Komisyonu’na sunulan yeni anayasa için öneri paketinde de İhtiyatlılık İlkesi hatırlatılır:

“Devlet, tüm faaliyetlerde doğal varlıkların kendilerini yenileyebileceği şekilde kullanılmasını sağlamak için İhtiyatlılık İlkesi çerçevesinde gerekli önlemleri alır.”

Kanal İstanbul ve İhtiyatlılık İlkesi

İhtiyatlılık İlkesi çerçevesinde kamu yararı ve doğa hakları öncelikli olarak görülerek olası risk durumunda geri dönüşü ve telafisi mümkün olmayan zararın ortaya çıkmayacağına dair ispat beklemeliyiz.

Uzmanların ve bilim insanlarının kamuoyu ile paylaştıkları görüşler ve uyarılar Kanal İstanbul projesinin gerçekleşmesi halinde ciddi hukuki, ekonomik, sosyal, depremsel ve ekolojik zararların oluşacağını ortaya koymaktadır. Bu uyarıları dikkate almak zorundayız.

İhtiyatlılık İlkesi gereğince, projeyi savunanlardan güvenirliliği şüphe yaratan, taraflı ve uydurma ÇED raporları ısmarlamak yerine açık bir bilimsellikle, özellikle ekolojik zararın oluşmayacağına dair kanıtlar sunmalarını bekliyoruz.

Uyarıların herhangi birinin gerçekleşmesi halinde geri dönüşü ve telafisi mümkün olmayan felaketlerle karşı karşıya kalabileceğiz. Bu durumdan sadece bugünkü İstanbul halkı değil, hem gelecek kuşaklar hem de balığıyla, ormanıyla, suyuyla, havasıyla Karadeniz ve Marmara bölgesinde tüm canlılar zarar görecek, ekolojik denge bilinmeyen bir şekilde bozulacaktır.

Zaten görünen odur ki ihtiyatlılık gösterip iktidar bu projeden vaz geçerse sükseden başka kaybedecek bir şeyi de olmayacaktır.

Aslında basiretli tüccarlardan bile her durumda fayda/maliyet analizi yapmaları, olası her tür risk durumunda elde edilecek fayda ve ortaya çıkması muhtemel zarar dengesini gözetmeleri beklenir. Devleti şirket gibi yönetme iddiasıyla yola çıkanlardan çılgın projeler değil, en azından basiretli bir tüccar gibi davranmalarını beklemek herhalde hakkımızdır.

Kategori: Kanal İstanbul

Köşe Yazıları

Dünya kupasına seyirci olmak

Biz ulusça topyekun hafta sonu yapılacak kader seçimlerine odaklanmışken bizim dışımızdaki dünyada başka şeyler oluyor. Meraklılarının dört yıldır beklediği  dünya kupası maçları geçen hafta resmen başladı ve tüm hızıyla devam ediyor.

Bu sene Rusya’da yapılan şampiyonaya elemeleri geçerek gelen 32 ülkenin ulusal futbol takımı katılıyor.

Takımlar aylar süren hazırlıklardan sonra en iyi performanslarını göstermeye çalışırken statların dışında bambaşka bir şenlik sürüyor.

Takımlarını desteklemek için dünyanın dört bir yanından gelip Rusya’nın dört bir yanındaki 12 şehrine dağılan on binlerce taraftar en klişe deyimle futbolun sadece futbol olmadığını yaşayarak gösteriyorlar. Turnuvada maçlara çıkan futbolcuların tabii ki kazanmak gibi bir hedefleri var, bu amaçla canla başla mücadele ediyorlar. Taraftarlar ise bambaşka bir havada, maçları ve sonuçlarını fazla dert etmeden farklı ülkelerden gelen insanlarla bir arada olmanın keyfini çıkarıyorlar.

Ülkeler arasında mesafeler kısalıyor, halklar arasında önyargılar yok oluyor,  yepyeni dostluk köprüleri kuruluyor.

Meksikalılarla tekila shot kadehleri kaldırıyor, Mısırlılardan nargile çekmeyi öğreniyor, Japonlarla sush yiyerek Kolombiyalılarla mate de coca çayı yudumluyorlar. Ev sahibi Ruslar da ilk bir kaç günün şaşkınlığını ve ürkekliğini üzerlerinden attıktan sonra votkalarıyla partiye dahil oldular.

Sokaklar, barlar, parklar, otel lobileri, metro istasyonları adeta bir maskeli balodaymışçasına rengarenk formalarıyla  ve ulusal kıyafetlerine bürünmüş taraftarlarla dolu. Ellerinde bayraklar var ama bu bayraklar alışıldığı tarzda saldırgan bir edayla birbirlerine sallanmıyor,  burada, bu karnavalda var olduklarını göstermek istercesine taşınıyor.

Daha önce haritada yerini bulamayacakları ülkelerin bayraklarıyla, formalarıyla sarmaş dolaş bir araya gelerek fotoğraf çektiriyorlar. Zaten amaç da bu: Büyük aile fotoğrafında yer almanın coşkusunu paylaşmak.

Bu büyük aile fotoğrafının dışında kalan Türkiyeliler nereden geldiklerini soranlara karşı suskun ve mahcup. Güzel ve yalnızlaştırılmış ülkemizin insanları turnuvanın ve dolayısıyla büyük aile fotoğrafının dışında olmanın ezikliği içindeler. Ne ülkece gelişmişlik düzeyimizi, ne insan hakları karnesindeki olumsuzlukları, ne sebepsiz yere hapiste tutulan gazetecileri ve hatta ne paramızın itibar kaybetmesini dert eden yurdum insanı Rusya’da sadece dışarıdan pasif futbol seyircisi. Bu nedenle dertli, bu nedenle başı öne eğik. Son senelerde AKP yönetimince dünyadan koparılıp iyice içe dönerek yalnızlaşan Türkiye insanının durumunu en sembolik haliyle anlatan durum belki de dünya kupasındaki büyük aile fotoğrafının dışında olmak.

Rusya’nın 12 kentinde maçlar yoğun bir tempoda devam ediyor. Günde ortalama 3 maç oynanıyor. Maç saatleri dışında sokakları dolduran taraftar grupları maç başlar başlamaz en yakındaki ekran başında buluşup Rusya’nın kim bilir hangi kentinde oynanan maçı yan yana izliyorlar.

Şimdilik ilk tur eleme maçları oynanıyor. 32 takımdan 16’sı buradan sonraki maçlarda olmayacak. Bu aşamada takımlar olabildiğince rahat, dolayısıyla sonuçlar sürprizlere açık. Kaybeden takımların telafi imkanları bulunduğundan iddialı takımların maçlara tam anlamıyla asıldıkları söylenemez.

Ulusal maçları olmayan taraftarlar adlarını ezbere bildikleri futbol starlarının takımlarını daha özel bir ilgiyle izliyorlar ama genel temayül futbolun süper güçlerine karşı ezilen takımların tarafını tutmak. Söz gelimi  Almanya ilk maçında yenildiğinde, Messi penaltı kaçırdığında, Brezilya gol yediğinde beynelmilel dayanışma ruhunun canlandığını görüyorsunuz. İşte orada hangi takımın formasını veya bayrağını taşıdıkları fark etmiyor, kendi takımları kazanmış gibi coşkuyu paylaşıyorlar.

Çoğu iddiasız ülke taraftarı mucize beklentisi içinde başladıkları maçları tahmin edildiği gibi güçlü takımları kazanmasını bile dert etmiyor. Çünkü bu büyük şenliğe katılmanın keyfi yetiyor.

İlk tur maçları geçilip sona yaklaşıldıkça bu dostluk ve dayanışma havası daha ne kadar sürer bilinmez. Belki futbolun alışık olduğumuz maço azgınlığı tekrar yüzünü gösterir. Olsun, fanatikler dışındaki bu şenliğe katılanların ağzında sadece eleme turları esnasında statlarda ve sokaklarda yaşanan heyecanın o fevkalade  tadı kalır, bir de o büyük aile fotoğrafın içinde bulunmanın hazzı.

Aile fotoğrafları iyidir, insanı güvende hissettirir. Geriye dönüp bakıldığında sevdiklerinizle paylaştıklarınızın sıcaklığını hatırlatır.

Türkiye’nin dünya futbol kupası fotoğrafında yer almıyor oluşunu futbol dünyasının Hollanda gibi, İtalya gibi devlerinin de turnuva dışı kalmasını düşünerek geçici bir durum olarak görüp avunabiliriz. Hatta bir sonraki şampiyonaya daha iyi hazırlanır, şansımız da yaver giderse katıla da biliriz. Oysa esas  dert etmemiz gereken konu insan hakları, demokrasi standartları, ifade özgürlüğü karnemizdeki notların düşüklüğü nedeniyle medeni ülkeler aile fotoğraflarından dışlanmaktan ne zaman kurtulacağımız.

 

 

Mahmut Boynudelik

Ekolojik YaşamGünün ManşetiManşet

Yeşil Gazete’den Bayram için 7 tatil önerisi

Önümüz Bayram, arkası yaz. Yani öğrenciler ve çoğu çalışan için tatil zamanı. Herkes kendi meşrebince tatil yörelerine akarken biz de Yeşil Gazete olarak tatil yeri önerilerinde bulunmak yerine gideceğiniz tatil yörelerine  yakın ekoloji  mücadeleleri verilen yerleri dikkatinize sunuyoruz. Böylece, tatil yapacağınız yerin yakınlarındaki ekolojik tahribatı gözünüzle görecek veya tehdit altındaki yerlerin belki de son kez tadını çıkaracak, sizden sonra gelecek insanlara anlatacağınız izlenimler biriktirebileceksiniz.

Yeşil Gazete olarak maksadımız kesinlikle tatilinizi zehir etmek değil! Belki ekolojik mücadelesini kararlılıkla sürdüren yerel halkla dayanışmak, belki, sadece selam vermek ya da mücadelelerinden ilham almak istersiniz diye düşündük.

İşte Yeşil Gazete’nin tatil için görmeden gelmeyin diye önerdiği 7 harika.

·      Akkuyu

Tatil planınızda Doğu Akdeniz varsa Mersin – Anamur arasında nükleer santral yapılması planlanan Gülnar-Büyükeceli’de mutlaka bir mola verin. Türkiye’de ekoloji mücadelelerinin belki de en eskisi burada. Üç kuşağı bulan nükleer karşıtı mücadele santral projesini iki defa iptal ettirdi. Şimdi Ruslara ihale edilen projeyi durdurmak için henüz  geç değil. Yani hazır Akkuyu’ya gelmişken Akdeniz’in radyasyona bulanmamış sularında yüzme fırsatını kaçırmayın.

 

·      Artvin

Artvin’in yolu biraz sapadır, belki de bu nedenle müthiş doğası son zamanlara kadar bozulmadan kalabilmiş. Son yıllarda HES’çilerin en gözde mekanı. Şehrin hemen yanı başında devasa HES projelerinin biri biterken diğeri başlıyor. Ama esas olarak Cerattepe’ye uğramanızı ve altın madenlerine karşı direnen Artvinlilerle bir çay içmenizi öneririz.

Tabii Doğu Karadeniz seyahat rotanızda  Hopa’daki çay kooperatifine de uğrayıp üreticilerden çay alın, Rize’de Yeşil Yol’a dair yerel halkın görüşünü dinleyin ve Özellikle Çayeli / Senoz’da ineğini satarak hukuk mücadelesi sürdüren Nacaklı Sinan (Sinan Akçal) ile muhabbet etmeden dönmeyin.

 

 

 

·      Hasankeyf- Sur –Halfeti

Güneydoğu bugünlerde popüler tatil merkezleri arasında sayılmaz ama farklı bir tatil arayışında olanlara  daha cazip bir teklifimiz yok.

Antep’ten başlayan bir yolculukta önce baraj suları altında kalan Halfeti’ye uğrayıp sular altındaki evlerin damlarını ve minarenin bakiyesini fotoğraflayın. Hasankeyf’i de benzer bir akıbet bekliyor. Tüm mücadelelere rağmen yapımı süren Ilısu barajı altında kalacak kadim Hasankeyf şehrini ve bölgede yaşamını sürdürme mücadelesini sürdüren insanları hafızanıza kaydedin. Buralara gelmişken Mardin ve Midyat’a mutlaka uğrarsınız ama ne olur Diyarbakır’da Sur’a uğramadan, yaraları hala tazeyken kentsel dönüşüm adı altında bir kez daha yaralanan Sur’u görmeden dönmeyin.

 

·      İğneada

Önereceğimiz yerler arasında İstanbul’a en yakını İğneada. İki saatlik bir yolculuktan sonra ulaşabilirsiniz, neredeyse İstanbul’un burnunun ucu. Istranca dağlarının bitip Longoz ormanlarının uzandığı Karadeniz sahillerinde nükleer santral hesapları yapılıyor. Ne diyelim, Allah akıl fikir versin!

 

·      Kazdağları

Kazdağları hem barındırdığı biyoçeşitlilik açısından hem de maruz kaldığı ekolojik tehditlerin çeşitliliği açısından mutlaka görülmeye değer. Altın madencileri bir ucundan, bölgeyi ülkenin kalorifer kazanına çevirmek isteyen termikçiler öte yandan, taş ocakları, HES’çiler diğer yandan Kazdağlarına göz diktiler. Ama bölge insanı da yaşam alanlarını korumakta kararlı.

Yeşil Gazete’de okumuşsunuzdur en son geçen hafta Bayramiç Kurşunlu köylüleri feldspat madeni çıkarmak için köylerine gelen madencileri kovdular ama aslında Kazdağı ahalisi misafirperverdir, gelen konuklarını ağırlamaktan mutluluk duyarlar, mutlaka uğrayın.

 

·      Sinop

Sinop bugüne kadar Karadeniz kıyısında eşsiz doğası ile bilinen sakin bir şehirdi. Şimdi Sinop da nükleer tehdit altında. Nükleer santrali yapabilecekler mi, zaman gösterecek. Ama siz siz olun vakit geç olmadan dünya gözüyle görün nükleere kurban edilmek istenen yeri. Hazır buralara gelmişken batıya doğru termikçilere direnen Gerzelilere ve Kastamonu – Cide’de Loç vadisini HES’lere karşı savunan sarı yazmalılara da uğramayı ihmal etmeyin

 

·      Soma – Bergama

Tatil güzergahınız Ege’de bir yerlerde ise yol üzerinde Soma var. Eski tütün, yeni zeytin beldesinin kirli kömür enerjisi uğruna insan eliyle nasıl harap edildiğini Soma’dan daha iyi göreceğiniz bir yer bulamazsınız. Zeytinlikleri kesildiğinde müthiş bir dayanışma ve direniş örneği sergileyen Yırca köylülerini tanıyın, Yırcalı kadınların el emeği ürünü sabunları, reçelleri, salçaları da satın alıp destek olabilirsiniz.

Soma yakınlarında Bergama da var. Bergamalılar altın madencilerine karşı yıllardır direnişi sürdürüyorlar. Belki de Türkiye çevre hareketinin Akkuyu ile birlikte en uzun soluklu mücadelesi ilk günkü heyecanıyla sürüyor.

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Ekolojik Yaşam

Köşe Yazıları

Şimdi önümüze bakalım

Bugün 17 Nisan 2017.  Sabah uyandığımızda ülke aynı ülke, yaşadığımız sokaklar aynı sokaklar, mahallemizde gördüğümüz insanlar aynı insanlar, gökyüzü aynı gökyüzü.

Oysa dün yapılan referandumda kaybettik, bundan önce defalarca kaybettiğimiz gibi. Sonuçlar bu ülkeyi ve içinde bulunduğumuz siyasi, sosyolojik yapıyı az da olsa bilenler için şaşırtıcı olmadı.  Temennilerimiz vardı, bir mucize bekliyorduk, o mucize gerçekleşmedi.

YSK’nın son dakika kararıyla mühürsüz oy pusulalarının geçerli sayılmasını ve türlü çeşitli şaibeyi bu referandumun meşru olmadığını ilan etmek için yegane gerekçe olarak görmeyeceğiz. Şairin dediği gibi zarların hileli olduğunu masaya oturmadan biliyorduk. Bu referandumun meşruiyetini en başından beri sorguluyorduk. Ülkenin üçüncü büyük partisinin yöneticilerinin dört duvar arasında etkisizleştirildiğinin, 80’den fazla yörenin seçilmiş başkanlarca değil kayyumlarca yönetildiğinin, basının susturulduğunun, muhalif STK’larının sindirildiğinin, burjuvazinin korkaklığının ve iki yüzlülüğünün farkındaydık.

Bütün bu koşullara rağmen referandumdan kıl payı denilebilecek oranda kayıpla çıkmamız bile ilerisi için ümitli olmamızı engellemiyor.

Referandum sonucunun ülkenin muktedirlerini ne kadar mutlu ettiğini bilmiyoruz ama işlerinin bundan sonra daha da zor olacağını  biliyoruz. Nüfusun yarısının onaylamadığı bir yapısal değişikliği nasıl uygulayabilecekleri sadece bizim değil, Türkiye’yi çeşitli nedenlerle yakından izleyen dış çevrelerin de yakın takibi altında olacak.

Önümüzdeki günlerde  referandum sonuçları üzerine epeyce tartışacağız. Ve görünen o ki çok yakın bir gelecekte ülkenin siyasi yapısı ister istemez yenide şekillenecek.

Gelecekteki siyaseti belirlemekte temel belirleyici olacağa benzeyen ilk ve en görünür referandum sonucu  seçmenlerin en az yarısının önceliğinin demokrasi olmadığıdır. Bu gerçeği tüm çıplaklığıyla tespit etmeden yapılacak tüm  tartışmalar beyhudedir. Demokrasinin temel değerleri olan kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler uyumu adı altında pazarlanan tek adam yönetimine ülke nüfusunun yarısı rıza göstermiştir. Durum bu kadar nettir ve net olduğu ölçüde iç acıtıcıdır. Bu durumu eğitimsizlik gibi, yoksulluk gibi, körü körüne milliyetçilik gibi faktörlerle açıklamaya çalışanlar olabilir ama nedenler bir başka tartışmanın konusu olabilir.

Ancak bu tespiti yaptıktan sonra ileriye dönük bir yol haritası çıkarılabilir. Demokrat olmak zordur, demokrasiyi içkinleştirmek daha da zordur. Kendini demokrat olarak görenler bu veriler ışığında kısa vadede kalıcı bir seçim başarısının imkansızlığını göreceklerdir.

Referandum sonrası toplumun yarısını sarmalayan umarsız ruh halinden bir an önce kurtulup nelerin yapılabileceğini ve bizim neler yapabileceğimizi bugünden konuşmaya başlamamız gerekiyor.

Evet, ortada çözülmesi gereken bir problem var ve biz bir şekilde bu problemi çözmeden bu ülkede huzur içinde yaşayamayız. Şimdi her şeyi ama her şeyi yeniden sorgulama, geçmişin bizi kısıtlayan düşünsel formasyonunu gözden geçirme ama en önemlisi umutsuzluğa kapılmama zamanı.

 

Mahmut Boynudelik

Köşe Yazıları

Galiba yapabiliyoruz!

Özellikle sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla anayasa değişikliği referandumu kampanyaları bana büyük ümit veriyor. Yanlış anlaşılmasın, referandum sonucunu şimdiden kestirebildiğim iddiasında değilim. Ama izleyebildiğim kadarıyla süreç son derece heyecan verici ve ilerisi için bir çok ders içeriyor gibi.

Bir çok insan siyasi kampanyaların sosyal medya ayağını küçümseme, klavye aktivizmi, kliktivizm gibi adlandırmalarla değersizleştirme, hatta tuzak olarak gösterme eğiliminde.

Zygmunt Bauman son görüşmelerinden birinde sosyal medyayı çok kullanışlı ve keyifli bir tuzak olarak niteliyor. Bauman’a göre insanların çoğu sosyal medyayı bir araya gelmek veya ufuklarını genişletmek için değil, tam tersine, kendilerine kendi seslerinin yankıları olan sesleri duyacakları, kendi yüzlerinin yansıması olan yüzleri görecekleri bir konfor alanı yaratmak için kullanıyor.
Anayasa referandumu kampanyalarını sosyal medya üzerinden değerlendirirken Bauman’ın dikkat çektiği hususların bilakis olumlu bir işlev yerine getirdiğini söyleyebiliriz.

İktidar çevreleri referandum kampanyaları sırasında bilinçli bir şekilde psikolojik üstünlük sağlayarak hepimize tepeden inme değişiklik paketine “evet” demekten başka bir seçenek olmadığına inandıracaklarını sanıyorlardı. Kitlelerin bu yenilmişlik duygusuna teslim olacakları ve kuzu kuzu sonuçları kabul edecekleri var sayılıyordu.

Başlangıçta rüzgar o yönden esiyordu, çünkü muhalefet partilerinin gücünün halkı hayır yönünde oy vermeye mobilize edemeyeceğini görüyorlardı. Zira MHP yönetimi iktidar blokuna bir şekilde dahil edilmiş, HDP kanunsuz  gözaltı ve tutuklamalarla susturulmaya çalışılmıştı. CHP’nin önderlik edeceği bir hayır kampanyasının da iktidarın gücü karşısında etkisiz olacağı zaten herkesin malumuydu.

Basının uzun süredir etkisizleştirildiği de göz önüne alındığında AKP stratejistleri dikensiz bir gül bahçesi bekleyişi içindeydi. AKP’nin referandum stratejisini bozabilecek tek faktör insanların kendilerine dayatılan çaresizliğe rıza göstermeyip seslerini çıkartmaya başlamaları olabilirdi.

Sosyal medyanın işlevi işte bu noktada devreye girdi. İnsanlar sosyal medya paylaşımları sayesinde yalnız olmadıklarını, üstelik sanılandan daha çok insanın dayatılmak istenen tek adam rejimine itiraz ettiklerini gördüler. Giderek tek adam anayasasına yönelik mesajlar çoğalmaya başladı. Şimdiye dek suskunlukla pasif izleyici olmayı seçmiş hiç umulmadık kişilerin de kenarından kıyısından hayır diyen mesajlara destek vermeye başladıkları görüldü. İhtiyaç duyulan tam da buydu: sıradan dediğimiz insanlar kendi seslerinin yankılarını duymaya, kendi yüzlerinin yansıması olan yüzleri görmeye başladılar. Bauman’ın sözleriyle bir konfor  alanı oluşmaya başlamıştı ve insanlar politik aktörlerden göremedikleri itici gücü ancak kendi iradeleriyle oluşturabileceklerine inanmaya başladılar.

Sosyal medyada çok renkli, çok çeşitli sloganlar, videolar, yazılar dolaşıma girmeye devam ediyor. Üstelik bu mesajların hiçbiri bir merkezden yönetilen reklam kampanyaları gibi değil. Yukarıdan dolaşıma sokulmaya çalışılan bir slogan, bir şarkı, bir görsel değil paylaşılan. Kimi mizah yoluyla, kimi ana medyada dile getirilmeyen gerçekleri bulup çıkartan, kimi kendilerinin besteledikleri şenlikli paylaşımlar. Dile getirilen itirazlar da, talepler de toplumun çoğulculuğunun yansıması gibi farklılıklar barındırıyor. Her birey, her kesim kendi farklılığını yansıtan bir mesajı üretiyor, dolaşıma sokuyor, paylaşıyor. Meclis oturumlarının veya ana akım TV kanallarının tatsız tartışma programlarındaki kısır siyasi  çekişmelerin çok ötesinde bir canlılık var sosyal medyada.

Tıpkı Gezi’de olduğu gibi bir arada olması hayal edilemeyen farklı kesimler bir amaç peşinde bir araya gelebildiklerini bir daha gösteriyorlar. Siyasette  çok kullanılan bir sloganı duruma uyarlarsak “nasıl bir dünya istiyorsak öyle bir muhalefet hareketi!”. Çünkü sosyal medyadaki bu muhalif canlanmanın ne bir merkezi var, ne bir lideri. Kimse kimsenin işine karışmıyor, kimse kimseden izin almıyor, onay beklemiyor. Her birey gönlüne yatan, aklına uyan, kendi dertlerini en iyi ifade eden, taleplerini dile getiren mesajı paylaşıyor.

Referandum sonucunda “hayır”’lı bir sonuç çıkmasını arzulayanların işi kuşkusuz sosyal medyada klavye başı aktivizmi ile sınırlı değil.

Kimileri sadece klavye başında hayır demeyi sürdürürken, referandum günü yaklaştıkça olabilecek baskılara ve yıldırma çabalarına rağmen isteyenler sokaklara çıkarak, kapı kapı dolaşarak, yakınlık duydukları siyasi partilerin toplantılarına katılarak erişebildikleri insanları iktidar propaganda aygıtının hipnozundan kurtarmak için geleneksel siyaset yöntemlerine devam edecekler, sandık güvenliğini sağlamaya çalışacaklar.

Ne diyelim, bu daha başlangıç! Önemli olan ilk adımın atılarak anayasa değişikliği tartışmalarının başladığı günlerdeki peşin yenilmişlik duygusunun büyük ölçüde dağılmış olması, haklı olmanın yanında az sayıda olmadığımızı görmeye başlamamız ve “evet, yapabiliriz!”’i daha fazla inanarak, daha yüksek sesle dile getiriyor oluşumuz.

Mahmut Boynudelik