Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir süpürge, birden çok Dünya: Sınavınız nasıl gidiyor?

Her sabah bir temizlik, düzen mesaim var. Güne alışıyorum, Dünya ile yeniden tanışıyorum bu saatlerde.
 
Kanımca medeniyetimizin en büyük sermayesi biz insanların sabah saatlerini telaşlı işlerle doldurarak ilham ve hayal alanından uzaklaştırmasıdır. Bütün dünya insanları toplanıp “sabah saatlerini kendileriyle baş başa geçirme hakkını” isteseler dünya bambaşka bir yer olurdu.
 
Malum süpürgecilik bana ilham veren bir günlük aktivite. Haliyle zihnim üretiyor.
 
Demokrasi. Çağımızın en problemli kavramlarından biri. Doldur- boşalt- sıfat ekle- çıkar, bitiremedik, düzeltmeye, güncellemeye, uygulamaya çalıştıkça vakti geçip çok yoğrulmuş mayalı ekmek hamuru gibi elimize yapışıyor.
 
Siyaset bilimden hiç anlamam, kavramları, teorileri, tartışmaları bilmem ve aslında gelişmeleri de takip etmiyorum. Bir de utanmadan bunu böyle açık açık yazıyorum. Zırcahilim yani bu konuda.
 
Süpürüyorum bir yandan.

İdrak

İnsan ne sorunlu bir canlı türü. “Kendi kendini yönetmekten aciz olan bireylerin toplumu, demokrasiyi bir ses titreşiminin ötesinde kavrayamaz” dedim mesela kendi kendime. İdrak etmeden ulaşılabilecek bir hal de değil bu kendini yönetmek. İdrak için de deneyim gerekiyor. İnsan için deneyim zihinsel seviyeden başlıyor ve aslında idrak edebileceğimiz tek gerçeklik kendimiz olduğundan işimiz zor. Kendi ile uğraşmayan, kendiyle derdi olmayan, kendini gözlemeyen, zaaflarını kabul etmeyen, her söyleneni üzerine alan, fikirlerini kavga tonuyla ifade eden, fikirlerini karşıdakine sunan değil kabul ettirmeyi zafer sanan, kalbinden değil; midesinden (lafın gelişi değil fiziksel olarak da öyle) düşünüp konuşan, ölçüsüz, hadsiz, edepsiz, şuursuz, bir de üstüne geveze …. daha sayayım mı, bir canlı türüyüz vesselam.
 
Bu halimize bakmadan daha demokratik, daha hakkaniyetli, daha eşit, daha güzel, daha sevgi dolu bir dünya istiyoruz. Terbiyesizlik burada başlıyor. Bir de üstüne karşımızdakini düzeltmeye çalışıyoruz. Hiçbir elek, süzgeçten geçmemiş, iz’andan nasibini almamış fikirlerimizi her fırsatta ortama fışkırtıyoruz.
 
İnsanın bu zaaflarla dolu yönünü Yunus Emre zikretmiş: Baştan aşağı yâreyim diyerek.
 
Süpürgeye devam.

Durmak

İnsanın kendini fark etmesi için bir durup nefes alması, yakında bulduğu bir yere çöküp soluklanması gerekiyor. Ama yeterli olmuyor. Bu kendi farkındaki haliyle kalabalıklarda arz-ı endam etmesi, bir de etrafındaki aynalara bakması lazım. İşte demokrasi bu noktada başlıyor. Kendi içinde bir adaleti sağlamamış, öz saygısını kazanmamış, kendine sevgi duymamış insanlardan elbette demokrasi bekleyemeyiz sanırım.
 
Ne demişler: Eller buğday ben saman; eller yahşi ben yaman…
 
Değişimin olduğu ilk nokta. Tohumun çatladığı an. Tohumun canının uyuduğu yer. İnsanın kendisinin farkına varması. Etrafında olan biten ne varsa oradaki payını görmeye başlaması. Ve bu olmadan gerçek değişimi beklemek de bir hadsizlik. “Atık konusunda politika yapıyorum veya yoga öğretiyorum veya organik üretiyorum, ama pet şişeden su içiyorum” cümlesindeki hadsizliği bulunuz…
 
Süpürge devam ediyor bu arada. Ara ara gelip yazıyorum.

Liderlik

Bir de liderlik sorunu var. Liderliğin olmadığı bir demokrasi istiyoruz. Ortak akıl her zaman daha iyiymiş gibi bir kabul üzerinden. Pek çok durumda ortak akıl iyidir elbette. Ama ortak akıl ortalama bir akıldır aynı zamanda. Bazı zamanlarda ortak akılın yanında bir de parlak akıla ihtiyacımız oluyormuş gibi geliyor. Her birimizin başka birilerinden daha fazla bildiği bir şeyler var. Bu farklılıklar varoluşumuzla birlikte geliyor, yaşadıklarımızla çeşitleniyor, derinleşiyor…
 
 
Tüyleri diken diken eden bir kelime: Teslimiyet. Zannedilenin aksine pasif değil aktif bir hal. Neye ve kim teslim olduğunuzla ve tamamen sizin içsel kararınızla alakalı olarak dünyaları değiştirebileceğiniz bir özellik. İşte ortak akılın işe yarayacağı hal bu hal.
 
Ben mesela (diğer Buğdaygiller de) Victor’dan gelenlere teslim olmuştum(k) zamanında ve birlikte dünyayı daha güzel bir yer haline getirdik bu sayede. Yanlış anlaşılmasın, esasen biz Victor’a teslim olduk derken o hepimize teslimdi aynı zamanda. Çünkü teslim olunan şey bireylerin kendileri değil, onların aracılığı ile ortak alanımıza gelen şeylerdi.
 
Eşit değiliz. Her birimiz farklıyız ve bu çok güzel. Eşitsizlik şurada: farklı olma hakkının olmamasında. Bu hakkı çoğu kez bizzat bizler çok yakınlarımızın bile elinden alıyoruz farkında olmadan. Sıra muktedire gelene kadaaaaaar… Eşitsizlikten değil çeşitsizlikten korkmak lazım. Çünkü bu eşitliği yaşamlarımıza getirecek tek şey çeşitlilik. Çeşitliliği sevmek, istemek, zevk etmek için de çeşitlerden bir çeşit olduğunu kavramak sanırım ilk adım.
 
Süpürge işi bitmek üzere.

Dünyalar

Hopi Yerlilerinin yaradılış destanında üzerinde yaşadığımız Dünya, dördüncü Dünya. Dünya üç kere daha yıkılıp baştan oluşmuş. Ve daha önceki yıkımların her biri farklı sebeplerden, farklı şekillerde gerçekleşmiş.
İlkinde insanlar kelimeleri keşfetmişler ve yaradılış şarkısını söylemeyi unutmuşlar. Yalan, fitne ortaya çıkmış. Bu birinci Dünya bir tufanla yok olmuş.
 
İkinci dünyanın insanları parayı bulmuşlar. Ve ticaret başlamış. Ama zamanla hile, hırsızlık, talan gibi huylar edinmişler. Bu dünyanın sonu da kutupların yer değiştirmesiyle sonlanmış.
 
Kurulan üçüncü Dünyada insanlar devleti kurmuşlar. Siyaset yapmaya başlamışlar. Kelimeler ve parayı da kullanarak zulmetmeye, büyük acılara sebebiyet vermeye başlamışlar. Bu sefer de dünya donmuş, her yer buzullarla kaplanmış.
 
Şimdi dördüncü Dünyadayız. Ve bu seferki sınavımız herkesin tek başına vereceği bir sınav diyor Hopiler. Bu nedenle her birinizin kendinizin farkına varmalı ve kararlarınızın sorumluluğunu taşımalısınız.
 
Ben Hopilerin yalancısıyım.
 
Süpürge de bitti. Diyeceklerim de bitti. Sabahım devam ediyor. 
 
Selametle…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Korona İzolasyonu Notları] İdrak günleri

Günlerdir onlarca video paylaşıldı. İnsanın çekildiği alanlara göç eden yaban hayatı gösteren. Sokaklarda dolaşan geyikler, parklara gelen domuzlar, limanlarda hoplayan yunuslar ve niceleri bir oh çektiler. Troller kızakta, denizin dibini taramıyorlar; kıyı balıkçısı doğa dostu yöntemiyle balık hasat ediyor, yeteri kadar. Zaten yıllık yasak da başladı. Balık sürüleri popülasyonları onarılır mı biraz olsun? Atmosfere saldığımız gazlar azaldı, havalar temizlendi. Dünyanın öz titreşiminin sesi daha netleşti.

Doğa korumacıgil arkadaşlarımla için için doğanın bu haline sevinmekten insanların haline üzülemiyoruz hissiyatındayız. Vicdanları olan insanlar olarak, şimdiye kadar bu kadar açık söylememiş olabiliriz.

Öte taraftan, insanlık hasta yatağından kalkıp virüsten taburcu olunca daha hızlı mı yok edecek yeniden, sorusu da geliveriyor peşi sıra aramızda. Düşüncelerden duygulara savruluyoruz.

*
Derler ki, insan ruhunu teslim edene kadar değil yaptıkları anıldığı sürece yaşarmış. Yaşamdan sonra yaptıklarımızın etkisi devam ediyor ne de olsa.

Çamtepe’nin doğramalarını yapan marangoz ahşabını illa ki ben alacağım diye tutturmuştu ki bu yaklaşımı, marangozluk için alacağı hizmet bedelinden kaybına yol açacaktı. Israr edince; “Ağacını benim seçmem lazım, yanlış ağaç olursa eğrilir bükülür, sonra yıllarca adımı kötü anarsınız” demişti. Böyle öğrenmiş zanaatini.

Yaptıklarımızın sorumluluğu var ve öğrenmek de hiç bu kadar kolay olmamıştı. O nedenle artık öğrenememek değil, bilmemek ayıp. Sevgili Özcan Yüksek‘in hep anlattığı 1001 gecenin ilk gece anlatılan masalında olduğu gibi yaptıklarının sonuçlarını bileceksin, bilmiyorsan yapmayacaksın. Tahmin edeceksin. Her ne yapacaksan öyle yapacaksın. Kaos da böyle diyor. (Kelebek etkisi kuralının anlatımındaki Çin’de kanat çırpan kelebek metaforu enteresan bir tevafuk değil mi? )

Ve tabii bu bir kişisel gündem, odak, seçim meselesi.

Böyle böyle düşünürken, peki benim gündemim ne olsun diye de soruyor insan haliyle.
Bu soru zaten bir yandan zihnimin hep bir köşesinde.

*
Her şeyin bir yüzü şifa, bir yüzü zehir. Bir doz meselesi. Dünya ve kendimizle olan ilişkimiz de öyle. Gıda üretimi bir temel ihtiyaç, lakin dozunu kaçırırsak kendimizi zehirler hale geliyoruz. Şifa kaynağı bir zehir kaynağına dönüşüveriyor. Adaleti getirsin diye yarattığımız hukuk, bir tarafı fazla kayırınca toplumun bütününün en temel duygusal ihtiyacı olan güveni zehirliyor. Fiziken bütünlük içinde olalım, hastalanmayalım diye yaptığımız tıbbi müdahalelerle, hasta şekilde yaşar hale geliyoruz. Eğitim derken kastettiğimiz de bütün bu yapıyı ayakta tutacak insan yetiştirmek demek. Bir nevi seri üretim.

Dozu kaçırmaya meyilli davranışlarımızda son noktadayız. İşte doğanın dengesini bozmamak bu demek: Her an değişen dengede yerini almak.

İnsan için bu yeri, bilimle almak, sanatla almak, zanaatla (üretim anlamında) almak. Bu kan damarlarımızı başkalarına havale etmemek, buradaki sorumluluğu ele almak, bu sorumluluğu almadığımız sürece bedelini başkalarına, sisteme yüklememek.

Zanaat her ne yapıyorsak ustalaşma yolunda yürümek, sadece üretim değil sürekli “türetim” halinde olmak ise, bilim ve sanat bu zanaati yapma biçimimiz olmalı. Şimdinin en temel ihtiyacı olan “onarımı” arzu ederek. Günlük yaşamlarımızda.

*
Anlayış faslından kavrayış faslına geçiyoruz. Virüs bize her gün yeni bir durumu deneyimletirken, durumların arkasındaki bağları keşfediyoruz, durumu kavrıyoruz, idrak ediyoruz. Anlamaktan çok çok farklı bir durum.
Gerçek ihtiyaçlarımızı görüyoruz. Fazlalıklardan kurtulmak, yeteri kadarına razı olmak, “gönüllü sadelik” haline bürünmek iyi geliyor.

*
Bir de etki alanımız var. Kim olduğumuzla, ne yaptığımızla orantılı. Kavrayışımızın sınırı yok. Bu kavrayışı her anımıza bir filtre gibi getirdiğimizde yapacaklarımızın da. Öğren öğren bitmez bir alan.

Tek mesele dengenin neresinde olduğunun bilgisine vakıf olmada.

Herkesin birbirini (insan dışı yaban da buna dahil) beslediği bir gıda sistemi.

Herkesin birbirine güven verdiği ve sonucunda Victor’un dediği gibi “herkesin aynı tarafta zaferi kutladığı” bir hukuk sistemi.

Herkesin kendinin farkında olarak başvurduğu, onarıldığı bir tıp sistemi.s

Herkesin ihtiyacını karşıladığı, fazlasını paylaştığı (biriktirmediği), sonunda helalleştiği bir ticaret anlayışı.

Herkesin potansiyelini, hayat amacını bilme kapasitesini ortaya çıkarma ve geçmişin bilgilerini bugünle birleştirip, geleceğin ihtiyaçlarına aktarma becerisinde bir eğitim (başka bir kelime mi bulsak artık buna?)

Sanat’la bilimin birleşerek akil ve dehalardan halka, sıradan insanın yaşamına nüfuz eden bir yaşam biçimi.

Temel amacının son ürünü üretmek değil, insanı tanımak, doğayı tanımak, kendi nefsini tanımak olduğu; “son” ürünün pekçok “yan” üründen biri, bir çarpan etki, bir bereket, bir bonus, nimet, rızk olarak değerlendirildiği bir tarım ve üretim sistemi.

Bütün bunların toplamı ile yaratılan teknoloji, inovasyonlar…

Fazla mı hayalciyim?

Hepsi bizim kararlarımızla, bir uçta devaya, bir uçta zehire dönüşebiliyor.

*

Evlerinde iyice yereline diffüz eden insan toplumu hiç olmadığı kadar küreselleşiyor bir yandan. Düzenin o kısmında da bir ben/biz ilişkisi ortaya çıkıyor. Bireyin gücüne inanıyorsak eğer, birleşmiş bireylerin gücünü hesap etmek imkansızlaşıyor. Teknoloji bize fiziksel mesafelerde bile sosyalleşebilme fırsatları sunuyor, küresel bir varlık olduğumuzu deneyimliyoruz.

*
Yalnız değiliz ama tekbaşınayız. Aradaki fark “sevgi”. Yalnızlık bir sevgisizlik hali ise, tek başınalık başta kendine olmak üzere herkese ve her şeye duyulan sevgi. Ve sevgi bir duygu değil, bir oluş, bir duygusuzluk hali. Bütün duygularına bir mesafeden bakabilme hali. Her pisliğin üzerine yapıştırdığımız Sevginin hakikatini anlamak için mesafelenmemiz gerekiyordu. Çünkü sevgi, tüm varoluşa ve onun küçük nüshalarına bir mesafeden bakabilme yetisi aynı zamanda.

*
Bu pandemi de geldi yaşlıları vurdu, iyi mi? Yaşlılar, şu anda 80 üstü yaş grubunda olanlar nasıl bir bilgi ve görgü kaynağı, düşünmeden edemiyorum. Karneyle ekmek alınan zamanları, savaşın etkilerini, yerinden yurdundan edilmeyi, bir türlü köklenememeyi; darbeler, ihtilaller gibi deneyimleri yaşamış bir kuşak gidiyor elden. Yukarıdaki dengede yerini bilen, daha da önemlisi bu şartlar altında nasıl hayatta kalınacağı bilgisine sahip son kuşak. Bilgeliğimiz biz ona yetişemeden kayıyor önümüzden. Görünen o ki, kosmosta rehberlerimiz de olmayacak. Tekbaşınalık, bunu da içeriyor bir yandan.

*
Özetle, bu böyle gitmez dediğimiz ne varsa o alanlara tekrar bakmak, bu kafayla bakmak, yeniden yeniden bakmak ve günün birinde bu dalga geçtikten sonra vereceğimiz kararların yönüne karar vermemiz gerekiyor önce. Bu vakit bize bunun için verildi demeden edemiyorum.

Sonucu değiştirecek olan soru, dünyanın nasıl bir yer olduğu değil, bizlerin ne edip, nasıl eylediği.

*
Virüs bize öğretiyor:

İklim krizi, ekolojik bir kriz değil (yabanıllığın kendini ne kadar çabuk onardığını gördük). Sosyolojik, kültürel ve psikolojik bir kriz. İnsana dair bir kriz ve yine bildiğimiz üzere çözüm insanda saklı. Yolları da sanat, felsefe ve zanaattan geçiyor.

Bir şey yaparken kendime sorduğum soru listesi:
• Yaptığım şeyi seviyor muyum?
• Yaptığım şey hakkında bilgim ne kadar?
• Yaptığım şeye bıraktığım iz ne?

Kategori: Hafta Sonu

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Korona İzolasyon Notları] Gerçek umut çaresizlikten doğar

(Bugün biraz fazla öğretiyor, o nedenle yazı uzun)

Karantinadan önce bir gün otobüste giderken film seyredeyim dedim. Drakula filmini açtım. Sahnelerden birinde daha Kont Drakula vahşinin kan iksirini içmeden bir karşılaşma yaşıyor mağarada (metaforlara gel). Vahşi soruyor: Seni mezarında bile umutlu yapan şey nedir? Bizimki cevap veriyor: Çaresizlik.

Gerçek umut, gerçek çaresizlikten doğar.  Ne kadar çaresizseniz o kadar umutlu olabilirsiniz.

****

Şimdi yazacaklarımın hedef kitlesini açıklıyorum: Aramızda “Amaan günümüzü gün edelim zaten bir tane hayatımız var, yaşayalım gitsin, zaten bir gün herkes ölmeyecek mi?” diyenler varsa hemen diğer yazılara geçebilir. Vakit kaybetmesin.

Lakin eğer ömrünü bir şeylere vakfetmiş, bugününü herkesin geleceğini düşünerek yaşayan, çocuğu olmasa da geleceğe bir şeyler bırakmak isteyen veya yaşamın fiziksel varlığın ötesinde bir şey olduğunu bilen, gören, düşünen varsa, buyursun sofraya.

****

Virüs ÇARESİZLİK nedir, onu öğretiyor: Fragman bitti. Filme geçtik. Ancak seyirci değiliz. Ya oyuncu kadrosunda olacağız bu filmin, ya da kamera arkasında. Seçim sizin. Başka bir seçenek de yok. Devlet yapsın, o, bu yapsın, şirketler yapsın, sivil toplum kuruluşları yapsın, yok.

“Sen” yapacaksın, hala anlamadın mı?

“Yaparım da para yok, tesis yetersiz, beceriksizim, tarlam toprağım yok” yok. Ağzımı bozma geleneğim olsa güzel laflar var burada söylenecek. Parasız yapacaksın, tesissiz yapacaksın. Elinden geleni değil, elinden gelenin en iyisini yapacaksın, ölümüne yapacaksın. Can havli ile yapacaksın.

Olacaklara dair uzatmalara girmeden bu ömrümüzde görebileceklerimizi netleştiriyor virüs: Panik artacak, insanlık daha da zıvanadan çıkacak, tahammül sınırını geçecek. İnsanın vahşi yönünü daha da açık şekilde göreceğiz. İnsani bir vahşilik, kapitalizm vahşiliği değil, bildiğin vahşi hayvan vahşiliği. İçinde can havli olan bir vahşilik. Parçalama, yakma, yıkma, çalma, yağmalama.

Hiç tahmin edemeyeceğiniz insanlar bunu yapacak. Şiddetsiz iletişim tekniklerinin maharetlerini göreceğiz bakalım o zaman.  Görünen o ki bu karantina kaçınılmaz olarak daha da derinleşecek. Olan şey sistemik bir şok. Geçici ya da yerel bir durum değil. Bu, üretimin aksaması hatta durması, üretilen ürünlerin taşınıp evimize kadar gelmesi ve alım gücü için para bulma konusunda sorunlar yaşayacağız demek. Pek çoğumuz para kaynaklarını kaybedecek. Birikimi olanlar cepten yemeye başlayacak, vicdanı olanlar yardımlaşarak parasını bitirecek. Gerçek zaman akışıyla yüzleşmemiz gibi parayla da yüzleşeceğiz. Para ile olan ilişkilerimiz tel tel elimize gelecek. Survival moduna bağlayacağız hep beraber.

Kırsalda yaşayanlar da güvende değil daha büyük tehdit altında, çünkü millet bir vadede üretimin olabileceği yerlere doğru göç edecek.

Ciddi olun. Bir ergen halinden çıkarak yetişkin ruh haline girin. Evlerde kriz bitsin de çıkalım demeyi bırakıp ne halt edeceğini düşünen kaç kişi var? Çocuklara durumu nasıl sakince anlatacağınızı ya da eve tıkıldıkları için nasıl oyalayacağınızı değil, bu durumlarda nasıl davranacaklarını öğretmeniz gerekiyor. Ama tabii biz de bilmiyoruz nasıl davranacağımızı değil mi? Acı olan bu.

Yeryüzünü oyun alanı gibi gören (burada oyunu “game” olarak kullanıyorum “play” olarak değil) çocukların büyümüş hali nedeniyle buralardayız. Oyun şımarıklığı bitti. Mızıkçılık, oyun bozanlık bitti. Har vurup harman savurma dönemi bitti. Çocukluk dönemi bitti. Gezegencek ergenlik bitti, yetişkinler gibi davranmamız gerekiyor.

Durumu ciddiye alın. Geçici diye düşünmeyin. Daha büyük dalga gelmedi. Ve büyük dalga virüsle değil, açlık, kıtlık, kuraklık ile gelecek. Bunların da neye yol açacağını ben söylemeyeyim artık.

Şimdi daha önce bağrınıp çağrınıp söylediğimiz konuları bağlayalım. Önem sırasına göre değil elime geldiği gibi sıralıyorum:

  • “Küçük üreticileri, aile tarımı yapanları, yerel tohumları koruyun” demiştik. Bu dönemde onlar besleyecek herkesi. Ama önce kendilerini ve yakın çevrelerini. Gıda topluluğu kurmanın önemi burada belirginleşiyor.
  • “Kentlerin su kaynaklarını koruyun, doğal alanları bozmayın” demiştik. Elleri şakır şakır dezenfektanlarla yıkayacağımızı düşünmüş müydük? Şimdi bir su sıkıntısı olsa ne olacak dersiniz?
  • “Emisyonları azaltın” demiştik. Temiz havaya, sağlıklı bir doğal döngüye, acil durumda kullanacağımız doğal yutaklara ihtiyacımız var. Ama bunları büyüme derdine düştüğümüz için bol keseden harcadık değil mi?
  • “Tüketim alışkanlıklarınızı değiştirin, temel ihtiyaçlarınıza odaklanın ve onları da doğa dostu yollarla edinin” demiştik. “Atıkları azaltın, endüstriyel üretimleri dönüştürün” demiştik. “Gezegene şöyle zarar veriyor, sağlığa böyle zararlı” diyorduk. Şimdi evde her şey tükenince, yerine de yenisini alamayınca, bakalım nasıl değişiyor o alışkanlıklar?. Zehirli zehirsiz demeden her şeye muhtaç olabiliriz. Açlık bu, bir şeye benzemez.
  • “Kişisel gelişim, kendini tanıma, kendinle barışma olanaklarını araştır, geliştir” demiştik. Çünkü şu anda dayanışma toplulukları kurulması gerekecek ve bir dayanışma topluluğunun kurulması önündeki en büyük engel bireylerin korkuları, egoları, kendini koruma yöntemleri. Yoksa herkes kendi kişisel, içsel, gelişimsel problemlerinde boğulup gidebilir, sorun yok.

Virüs bize GERÇEK UMUT nedir? Onu öğretiyor: Eğer sağlıklı iseniz ve çok büyük yaşamsal sorunlarınız yoksa (mülteci değilseniz mesela, evinizdeyseniz, sevdiğiniz insanlar etrafınızda ise vs) daha fazla sorumluluğunuz, yapmadıklarınızın da büyük vebali var, unutmayın.

Benden liste isteyenler, buyursunlar:

  • Ölümü kabullenin. Ölümle olan ilişkinizi bir gözden geçirin. Her ne yapıyorsanız günün birinde öleceğinizi bilerek yapın. Umudun esas ve sonsuz kaynağı bu nokta.
  • Az konuşun. Gerekmedikçe gevezelik yapmayın. Kendinizi gerçek durumdan uzaklaştırmayın.
  • Az yiyin. Gereksiz kekler, artisanal ekmekler, pastalar, börekler yaparak ve yiyerek bedeninizi yormayın, çok yakın bir zamanda çok kıymetli olacak malzemeleri boşa harcamayın. Hele hele bunları sosyal medyada, orada burada hiç paylaşmayın. Marifet değil, bilin. (İlla evde kendinizi yemeğe verecekseniz fermente gıdalar konusunda bilginizi artırın. Zira az alanda üreterek yüksek besleyiciliği haiz gıdalar üretmenin yolu bu.)
  • Egzersiz yapın, hareket edin. Doğru nefes almayı refleks haline getirin. Yapay şekilde ısınmayı ve ışıklandırmayı kısıtlayın. Uykunuza dikkat edin.

  • Sosyal medya ortamından uzak durun. Zihninizi oyalamasına, kafanızı dağıtmasına izin vermeyin. Zihniniz şu anda kontrol edilmeyi bekliyor. Kafanız ise toparlanmayı. Meditasyon, nefes, namaz, dua, artık bildiğiniz, öğrendiğiniz ne varsa düzenli olarak yapmanızın tam zamanı.
  • Bir doğa günlüğü tutun. Pencerenizden olsun, her gün aynı saatte dışarıya, bulutlara, ağaçlara ve kuşlara bakın. Kuş seslerini dinleyin. Bunu güzel vakit geçirmek için değil, yaşam döngüsünü kavramak için yapın. (Ama güzel de vakit geçireceksiniz).
  • Okunacak kitap listesi, seyredilecek film listesi falan paylaşıp durmayın. Buna vakit yok. “Ben okumadan duramam” diyorsanız nasıl bahçe kurulur, nasıl bitki yetiştirilir gibi yaşamsal konularda okuyun.
  • Hangi gıdaya ne kadar ihtiyacınız var? Bunu bilin. Nereden tedarik edeceksiniz? Bunu bilmeye çalışın. Eğer üretecek yeriniz varsa üretin, yoksa bir saksı alın, bir tohumla başlayın. Diğer ihtiyaç sahipleriyle bir araya gelin, üretenlerle iletişime geçin. Ortak üretim için planlar yapın. Örgütlenin.
  • Suyunuz nereden geliyor, öğrenin. Yakınlarda sağlıklı su bulabileceğiniz kaynak yönetim tarafından satılmış ya da kirletilmek üzere planlar yapılıyor olabilir. Bu konuda çalışanlarla iletişime geçin.( #KazdağlarıEvimiz)
  • Ayrıştırıcı ne varsa terk edin. Tüm inançlar, tüm ideolojiler, sınır çizen düşünsel her şeyi içinizden yaşayın. Çünkü şu anda yardımınıza koşacak olan insanlar aynı fikirde olduklarınız değil, aşağı katta kapısını çalmadığınız komşunuz.
  • Gelecek için planlar yapmayın. Geçmiş için pişmanlık duymayın. Şimdide kalın.
  • Edip eyleyenlere “iyi ki varsınız, umut aşılıyorsunuz” gibi laflar etmeyin, siz de yapın ve iyi ki var olun. Yaptıklarınızdan kaç kişi etkileniyor bunu bir düşünün.
  • Bütün varoluşa iyi davranın.
  • Bunları yapmayı kişisel bir tercih olarak ya da yapmasam da olur diye düşünmeyin. Bunlar bir seçenek değil, boynumuzun borcu ayrıyeten.
  • Son olarak, internette canınız sıkılıyor diye kıyafet ısmarlamayın, kargo görevlilerini düşünün. Marketteki portakalları da bitirmeyin. ;o)

(Not: Bütün bunları zaten yapıyorum diyorsanız, kusuruma bakmayın )

Gerçek umut, bizim ellerimizle, çabalayarak yarattığımız, yoktan var ettiğimiz umuttur, insan içindir, bedavadır ve sonsuz potansiyeli harekete geçirir.

 

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıYazarlar

[Korona İzolasyonu Notları] Digital ayak izi…

Zat-ı muhteremleri nedeniyle gerçek düzlemde yapamadığımız toplantı, muhabbet, seminer nev’inden ne varsa teknoloji sağ olsun, mahallecek sanal alemde hallediyoruz.

Sabah pijamalar ve uykudan yeni uyanmış gözlerle (zamanda da hafiften kayma yaşadık) zoomlara, hang outlara, skypelara akıyoruz. Akşamı elde bira, bir canlı yayın odasından bir diğerine girip çıkarak tamamlıyoruz. Zihin yorgun, beden hepten gidik. Ruh zaten nereye kaçtı acaba?

Öte taraftan dijital alem sonsuz nimetleriyle gerçek gündemimize güzel bir alternatif oluyor. Pek çok yenilik, “doğala özdeş” şekilde yerini alıyor bu yeni alemde.

Çok kişinin katılabildiği, herkesin yatay hiyerarişiyi deneyimlediği, eşitsizliklerin ortadan kalktığı dijital toplantı uygulamaları sayesinde deneyim kazanıyoruz. Gerçeğin anatomi ve dinamiğini kavradıkça bir uydu-alem kurmayı başarıyoruz.

Ve bakınız şu işe ki tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi virüsler, bu alemde de var. Anlaşılan hırsız polis ilişkisi gibi bir ilişki bizimkisi bu virüslerle. Biz tam bütün düşünce, duygu, ilişkileri bu tatlı ortama taşımışken haydi bakalım bir virüs de burada.

İnsanın adaptasyon gücüne tanıklık ediyoruz.

Dolayısıyla mesele bu dalgadan sağ çıkıp çıkmayacağımız değil, eğer çıkarsak bu şekilde mi yaşamaya devam edeceğimiz? Bunu düşünmeyi unutmayalım.

Sanal araçların da kırılganlığı diye bir şey var. Bunu da unutmayalım. Dijital ayakizi diye birşey de var. Bunu da unutmayalım.

Farkındalık, ah şu farkındalık!

 

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıYazarlar

[Korona İzolasyonu notları] Mimoza sarısı merak

Dün 65 yaş üstüne sokağa çıkma yasağı gelince, 82 yaşındaki annem her gün ziyaret edip açan çiçeklerini saydığı mimoza ağacına bir daha gidemem diyerek kalktı ve gitti. Dur gitme şimdi hava kararacak dediysek de Yeşin’le durdurmadık. Nasıl bir merak ve hevesse artık, gidip alacakaranlıkta az gören gözleriyle ağacını yokladı.

Böyle meraklar lazım bize.

İzolasyon, merakın iki yönünü gösteriyor. Belirsizlik ile imtihan veren, gelecek her bilgiyi Cem Yılmaz’ın deyimiyle hızla oksitlemeye hazır toksik bir merak. Her şeyi her an en hızlı ve doğru şekilde “bilmek” istiyoruz. Bir de başka bir merak türü var, anneminki gibi çocuksu, ilgili, gelecek her şeye açık. Dikkatinizi çekerim: kendisi 3 darbe (yoksa 4 müydü o?), bir dünya savaşı görmüş bir şahsiyet. Pandemi de endemi de vız gelir tırıs gider yani.

Bize böyle meraklar lazım. En çok da zor zamanlarda.

Alışkanlık meselesine de bir bağlama çekelim bu noktada; merakın olduğu yerde alışkanlık olamaz diye düşünüyorum. Bir rutin olmaksızın da değişimleri fark etmek mümkün değil öte taraftan. Merak, reflekslerden arındırıldığında alışkanlık oluyor, galiba bunu demek istiyorum. Kendiliğinden verilen reaksiyon olarak tanımlıyorum refleksi de. Yani düşünmeden, daha çok içgüdüsel olarak. Kendiliğinden olan.

Neyse, böyle böyle şeyler işte aklımdan gelip geçiyor.

Analogdan digitale hızlı geçiş

Malum 70 li yıllarda doğduk. 80’lerde büyüdük. Gerçi seksenler de herkesin hızlıca hayatın gerçekleriyle tanıştığı bir dönemdi. O nasıl bir köhnelikti, renksizlikti ve moral bozukluğu idi öyle. Modasından, müziğine; kitabından politikasına kadar bir depresyon hali. Vatkalar, şalvar pantolonlar, röfleli saçlar ve kelebek toka. Sanki biri dünya halklarının üstüne gri bir boya dökmüş gibiydi.

Ben de hep yıl 2000’e geldiğimizde nasıl olacağımı merak ederdim. Nasıl bir dünya ve nasıl bir ben. 29 yaşında olacaktım mesela, WOW. Ne yaş ama.

Aradan 20 yıl daha geçti. Biz fark etmeden çağlar atladık. Analog bir halden dijital bir hale kayarak geçiş yaptık gezegencek. Gençler kırsala kampında “evladım bizim zamanımızda televizyon tek kanaldı, siyah beyazdı ve günün belli saatlerinde yayın yapardı. Telefonu da elle çevirirdik, şehirlerarası veya uluslararası konuşmak istediğimiz zaman santrale yazdırırdık. Günün birinde bağlanırdı” dediğimiz zaman, annemin bize karneyle ekmek aldıkları günleri anlattığındaki yüz ifademiz geliyor yüzlerine.

Bir arkadaşımın babasının doğum yılı 1800’lerin sonuydu. Yüzyılları ve hatta çağları birbirine bağlamak da her kula nasip olacak cinsten bir olay değil.

Geçiş dönemleri, tuhaf zamanlar, yeni paradigma, yeni çağ, antroposen derken çağ da atladık galiba.

Her şey çok da hızlı olmadı mı?.

Biz de bu hızdan payımıza düşeni aldık ve bugün 49 dayız vesselam. Neredeyse yarım asırdır bu dünyadayım. Böyle söyleyince de bir tuhaf oluyor insan.

Canım ailem, arkadaşlarım, dostlarım, yakın veya temas ettiğim, hatta etmediğim, beni tanıyan herkes; bugün yeniden keşfediyorum ki benim size bir doğum günü kutlaması yapmam gerekiyor. Zira hep sevildiğimi hissettim, sevgi mahrumiyetinin ne demek olduğunu göstermediniz bana. Şımarıklığım biraz da bundan.

Ezcümle; hepiniz iyi ki varsınız (ohh dedim en sonunda o lafı da), iyi ki varız.

Müteşekkirim.

 

Kültür-SanatManşetRöportaj

Hem bedene hem gözlere ziyafet: Kurda kuşa aşa ve GÖZE

‘Küçücük bir tohumun içinde bir türün devamı saklı. Küçücük bir şey, toprakla buluştuğunda filizlenip yeşeriyor… Bu eşi benzeri olmayan bir mucize!’

Fotoğraf sanatı (veya bilimi) fotoğraf çekenin gördüğünü gördürür bize. Dolayısıyla her gün gördüklerimize yeni bir bakış açısı kazanırız fotoğrafçılar sayesinde. Tohumlar da böyle bir bakışı, yeniden bakışı, tekrar tekrar bakışı hak ediyor günümüzde. Hem gıda ve doğa açısından, hem de görsel ihtişamları çerçevesinde.

Lalehan Uysal’ı Buğday Dergisi’nin imece usulü yapıldığı günlerde tanımıştım. Sonrasında birlikte pek çok işler yaptık, halen de yapıyoruz. Lalehan, genelde bir projenin görsel yönünü, projenin amacına uygun olarak iletişim çerçevesinde bütünlüklü olacak şekilde tasarlar ve koordine eder şekilde bulundu aramızda. Yani hep bir ekip çalışması içinde. Bu durum uzun yıllar sürdü, ta ki öğrenciyken aldığı “göz” ve “görme” eğitimine sahip çıkıp, objektifini tohumlara çevirene kadar. O noktada Lalehan’ın gözü, tohumlar ve objektif üçlüsü dışında kimse yoktu, elbette tohumları tedarik eden bizler hariç!

Kurda Kuşa Aşa ve Göze Sergisi Oxford’dan Gaziantep’e kadar toplam dört noktada sergilendi. Şimdi ise sonuna yaklaştığımız şu günlerde İstanbul Cihangir’de hikayesi çok eskilere giden bir binada, Ark Kültür’ün evinde sergileniyor. 13 Temmuz Cumartesi günü son gün.  Görmeyen kalmasın diyor ve röportajı yayınlıyoruz.

Merhaba Lalehan, Adın tasarımını üstlendiğin dergi künyelerinde uzun yıllar kreatif direktör olarak yer aldı. Seni tanıyanlar dergi yayıncılığı dışında farklı mecralarda farklı projelerde de imzanı gördü. Aynı zamanda Buğday ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin ve Şişli %100 Ekolojik Pazarı’ın kurucuları arasında anılıyorsun. Bugün ise karşımıza olağanüstü tohum fotoğrafları ile çıktın. Bir yılda farklı coğrafyalarda çok konuşulan sergiler açtın. Tohum fotoğrafları çekmeye nasıl başladın? Tohumlar seni neden cezbetti?

Babaannem ağaç, annem çiçek, anneannem sebze tohumları saklardı. Bana akşam sefalarının siyah tohumları kalırdı. Annemin giysi dolabında sakladığı, babaannemin mangal külünde koruduğu, anneannemin çaputlara sarıp sarmaladığı tohumlardan payıma düşen tohumlar oyun arkadaşlarımdı. Onların fotoğraflarını çocuk yaşta hafızamla çekmeye başladım Ama gerçek fotoğraf makinasının deklanşörüne ilk hangi tohumu fotoğraflamak için bastığımı hatırlamıyorum. Benim için önceleri tohumların dış görünüşleri cezbediciydi. Kimi uzun boylu kimi tombul bazıları büyük çoğu küçüktü. Çizgili olanları da vardı, parlak renkli olanları da.  Onları fotoğrafladıkça beni görünenden ötesi, içlerindeki yaşam cezbetti. Küçücük bir tohumun içinde bir türün devamı saklı. Küçücük bir şey, toprakla buluştuğunda filizlenip yeşeriyor… Bu eşi benzeri olmayan bir mucize!

Fotoğraflarında tohumlarla birlikte öne çıkan şeyler de var. Çok iyi bir ışık, çok farklı bir bakış açısı, canlı, transparan renkler…

Hiçbiri tesadüf değil. Ben bugün var olmayan bir okulda, Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda grafik tasarım eğitimi aldım. “Bir grafik tasarımcı, önce çok iyi bir fotoğrafçı olmalı” diyen Alman hocalarımız sanatın fonksiyonel yanının öncelikli olmasını ilke edinen Bauhaus Ekolünün temsilcileriydi. Baktığımızdan fazlasını görmemiz ve göstermemiz için çaba sarf ettiler. Tohumlarda baktığımdan fazlasını gördüm. Gördüklerimi göstermek için de fotoğraf disiplininden yararlandım.

Bütün titrlerini dışlayarak kendini bir tohum gözlemcisi olarak tanımlıyorsun. Sence herkes tohum gözlemcisi olabilir mi?

Neden olmasın? Keşke herkes tohum gözlemcisi olsa. Yediğiniz içtiğinin tohumlarını merak etse. Ama çoğunluk tohumları değil meyvelerini gözlüyor. Hangi buğdayın tohumu daha lezzetli, hangi ağacın tohumu çabuk büyür de meyve verir? diye düşünüyor. Oysa ne meyvesini, ne yaprağını, ne de çiçeğini yiyemediğimiz öyle ağaçlar var ki onları sadece seyretmek bile ömre bedel!

Buğday Hareketinin öncüsü Victor Ananias’tan sık sık duyduğumuz “kurda, kuşa, aşa…” tekerlemesine sen “göze” kelimesini ekledin. Sergine de “Kurda, Kuşa, Aşa ve Göze!” adını verdin ve Victor’a ithaf ettin. Victor’la uzun yıllar birlikte çalışmış biri olarak ne söylersin?

Deklanşöre her bastığımda, toprağına tohum serperken ektiğinin sadece insan için olmadığını, tüm canlılara yeteceğini anlatan Anadolu insanının dillendirdiği kadim niyetin sonuna bir kelime daha ekleyerek tekrarlıyorum: “kurda, kuşa, aşa ve GÖZE!” diyorum. Bu tekrarlar bana Victor’u hatırlatıyor. Onu toprağa bıraktığımız gün, ekolojik bütün için çalışan biz Buğdaygiller, Victor’a “attığın tohumları yeşerteceğiz” sözünü verdik, sözümüzü tutmak için çalışıyoruz. Benim yeşerttiğim tohumlar ise bu fotoğraflar, tohumları görünür kılmak için açtığım bu sergiler. Victor’un çalmayı çok sevdiği kavalıyla oda oda dolaşıp nefes üflediği Ark Kültür’deki sergim Victor’a!. Elindeki bal kabağı tohumunu dünyanın en değerli mücevheri gibi tutarak gerçeküstü sandığım gerçek tohum hikayeleri anlatan Victor’a…

Estetik fotoğrafların makrografik olarak tanımlanıyor, çok kişi tarafından biliniyor ve konuşuluyor. Sıklıkla “Ben sergi açmıyorum, gözümüzü açıyorum” dedin. Amacına ulaştın mı? Gözler açıldı mı?

Fotoğraflarımı gözüm açılmış gibi çektim. Eminim bakanların da gözü açılmıştır Her gün yeni bir tohumla tanışıyorum. Her tohumla gözüm daha çok açılıyor. Tohumlar başlı başına bir dünya. Hep birlikte daha çok yolumuz var.

Tohum fotoğrafları nerelerde sergilendi şimdiye kadar?

Geçtiğimiz yıl temmuz ayında Londra’da Oxford Üniversitesi’nin St. Catherine’s College’da teması tohum olan “Oxford Food and Cookery sempozyumunda Anadolu tohumlarının fotoğraflarıyla hazırladığım sergim bir ilkti. Bunu Gaziantep Uluslararası Gastronomi Festivali’nde Gaziantep’e has yerel tohumlardan ilham alarak çektiğim fotoğraflardan hazırladığım sergi izledi. Ardından Çukurova’ya has yerel tohumları fotoğrafladım ve Adana Lezzet Festivalinde üçüncü sergimi açtım. Dördüncü sergi Düzce Üniversitesi’nin düzenlediği Ulusal Botanik Bahçeleri Sempozyumunun  bir parçası olarak olarak gerçekleşti. İstanbul’daki sergim bu dört sergide yer alan fotoğraflarımdan bir seçki.

Yalnız mı çalışıyorsun?

Evet.. Çalışırken yalnızım. Hangi tohumu nasıl, nerede, hangi ışıkta, hangi açıdan çekmeliyim sorularını soran da cevaplayan da benim. Bazı tohumlar çok fotojenik her açıdan güzeller. Bazıları kaprisli, bir türlü tam ele vermiyorlar kendilerini. Zor olanlar da var zorlayanlar da. Acı biberleri çekmek zordu. O kadar acıydılar ki gözyaşlarım dinmek bilmedi. Antep fıstıkları da zorlayanlardandı. Renklerini tam gösteren bir ışık kurarken bir iki bir iki yedim, çekecek fıstık kalmadı.

Kaç fotoğraf var? Artıyorlar mı?

Çok hızlı artıyorlar! Sayarsam bereketi kaçar diye düşünüyorum ve asla saymıyorum.

Zorunlu işler dışında zamanımın çoğunu fotoğraf çekerek geçiriyorum. Hayatımda önemli bulduğum iki şeyi sonunda birleştirdim. Tohumlar ve fotoğraf. Onlar da birleşti ve sergiler oldu.

Sırada ne var?

Tohumlar sınır tanımıyor. Rüzgar onları nere götürürse, oradayım!.

Kategori: Kültür-Sanat

Hafta SonuManşet

Balın sırrı arıda

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

9 – Balın sırrı arıda

İnsan doğada yaşayan diğer canlılar içinde kendini en akıllı gören canlı. Başka canlıların kendilerini nasıl gördüklerini mevcut yetenek ve imkânlarımızla göremediğimiz için böyle bir kanımız var. İnsanın madde dünyasını manipülasyon yeteneği de hayli gelişkin olduğundan doğaya olan müdahalelerimiz, tüm canlıların varlığını tehdit eder hale geldi.

Doğa, dolayısıyla da bizler açısından yaşamsal öneme sahip bir canlı türünden bahsetmeye çalışacağım bir nebze. Bir nebze diyorum, çünkü doğadaki her canlı incelenmeye, gözlenmeye değer ve bu dikkatle yapıldığında aklına pek güvenen insan oğlu veya kızını hayretlere düşürecek kadar karmaşık.

Konumuz bal arıları. Esasen bu canlılar için çoğul bir kelime kullanmak da yersiz. Zira bu canlı türü tek başına yaşabilen canlılardan oluşmamakta. Gruptan ayrıldığı zaman kaçınılmaz olarak ölen tek bir bal arısı, koloni içinde, aynı kovanı paylaştığı on binlerce arı ile bir bütün, belli bir düzen içinde yaşabiliyor ancak. Bu canlılar sadece bir arada olduklarında kendileri için temel yaşam şartlarını oluşturabiliyor. Belki de bu sebepten arıcılar arılarından bahsederken “arı” dediklerinde tüm kovanı kastederler.

Bal arısının insanla olan ilişkisi de binlerce yıl öncesine dayanıyor. Bu ilgi, büyük oranda bu canlıların mucizevi şekilde ürettiği baldan kaynaklanıyor. Balın da soframızdaki yeri tartışılmaz bir öneme sahip elbette ama arıların bal üretiminden daha önemli temel işlevi, ”çiçekli bitkilerin tozlaşmalarını sağlamak” desek yanlış olmaz. Arıların bütün canlılık tarihi boyunca bitkiler alemi ile kurduğu ilişki, sadece kendi soylarının devamı için değil, doğadaki besin piramidinin en temel tabakasını oluşturan çiçekli bitkilerin devamı için de kritik öneme sahip.

Peki bu bitkilere neden muhtacız?

Dünyamızdaki yaşam için zaruri olan saf enerji kaynağı güneş ışığı, yeryüzünde bazı bakteriler ve yeşil yapraklı bitkiler tarafından işlenerek besin maddelerine dönüştürülür. Yeşil yapraklı bitkiler, bu bitkileri yiyen canlılar için besin üretir. Otobur canlıları yiyen etoburların da bu gıda döngüsüne bağımlı olduklarını söylememiz sanırım yersiz. Özetle, yediğimiz bir lokma ekmek içinde bolca güneş ışığı var desek abartmış olmayız. Belki inanılması güç gelebilir ama bugün soframızı süsleyen ve bizleri besleyen gıdaların tamamını bu doğal döngüye borçluyuz.

Çiçekli bitkilerin (dolayısıyla koyun, keçi, inek gibi otoburların da) neslinin devamı, tohumdan tohuma döngünün tamamlanması ile olmaktadır. Bir bitki ömrü boyunca tohumundan çıkmakta, gelişmekte, çiçek açmakta –bu esnada bolca nektar üretmekte- , çiçek döllenerek meyve vermekte ve bu meyve de tekrar tohuma dönüşmektedir. Çiçeğin döllenmesi rüzgârla ya da tesadüfen olabildiği gibi büyük oranda yukarıda bahsettiğim, birlikte evrimsel dönüşüm mekanizması nedeniyle böcekler alemine bağımlıdır. Öyle bitki türleri vardır ki, belli bir böcek türü olmadığı durumda yaşamını sürdüremez.

Dünyada üretilen gıda maddelerinin yüzde 90 gibi yüksek bir oranı, yaklaşık 80 bitki türünden elde ediliyor. Bu bitki türlerinin yüzde 80’ine yakını ise arı tozlaşmasına ihtiyaç duyuyor. İnsan gıdasının üçte biri doğrudan veya dolaylı olarak arılara bağlı ve bal bunlardan sadece biri.

Tozlaşmaya gereken önem verildiğinde ayçiçeğinde yüzde 45-50, mera bitkilerinde, elma ve armutta yüzde 50-60, sebzelerde yüzde 75-90, kavun ve karpuzda yüzde 95-100’e varan ürün artışı sağlanabiliyor.

Peki bu kadar yaşamsal öneme sahip bir canlı türüne, biz akıllı canlılar olarak ne yapıyoruz?

Verdiğimiz zararın boyutlarını idrak edebilmek için arıların kovan içindeki sosyolojik yapılarına ve çiçeklerle ilişkilerindeki ekolojik çerçeveyi iyi bilmek gerekir, buralarda da henüz çözülmemiş pek çok gizem olduğunu söylemiş olalım. Bildiklerimizi bu yazıya sığdırmak çok zor. O nedenle 1927 basımlı Frisch’in Arıların Hayatı isimli kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Kovanın bulunduğu nokta merkezde olmak üzere 6 km çaplık bir alanı tarayabilen bir bal arısının, kovanın konulduğu arazinin sınırlarıyla ilgilenmediğini anlamak zor değil. Dolayısıyla arıların sağlıklı bir şekilde yaşayabilmeleri için bulundukları coğrafyada çok çeşitli, bol nektarlı bitkiler, sağlıklı meralar, tarım kimyasalı kullanılmayan bir tarım biçimi, temiz su kaynakları gerekir.

Öte yandan, medeniyetimiz an itibariyle şu temeller üzerinde durmakta: Doğal bitki örtüsü ot ilaçlarıyla öldürülüyor, yanlış sulama, baraj yapımı gibi sebeplerle coğrafyaların su rejimleri bozuluyor, toprak sürme, gübreleme ve otlatmaya dayalı hayvancılığın bitmesi nedeniyle toprak tahrip oluyor, şehirleşme nedeniyle yaban alanları yok oluyor. Bunlara iklim değişikliğinin etkilerini de eklediğimizde gezegenimizin yaşam kaynaklarının hızla dara girdiğini anlamak zor değil.

Bütün gün uçarak nektar toplamaya çalışan bir bal arısının kilometrelerce mesafede bir damla nektar ya da polen bulamadığını ve kovana eli boş döndüğünü düşünelim. Koloninin açlıktan ölmesi çok uzun zaman almayacaktır. Zira bir bal arısının ömrü zaten günlerle sınırlıdır. Açlıktan ölümleri önlemek için arıcılar büyük oranda şekerli su ile arıları besler. Şekerli su, arıların karnını doyurmasını sağlar ve evet ondan da bal yaparlar ancak bin bir çeşitlilikte mineral, vitamin ve kim bilir daha ne gibi özel maddeler taşıyan nektardan mahrum kalırlar. Bu durum, başka birçok durumla (susuzluk, iklim değişikliği nedeniyle hava durumunun eski düzenini kaybetmesi gibi) birleşerek koloninin zayıflamasına neden olur. Parazitlere, hastalıklara karşı daha dirençsiz hale gelirler.

Arıların beslenmesi için gezici arıcılık yapanlar kovanlarını daha yoğun tarım yapılan bölgelere götürür, bu nedenle kovanları oradan oraya taşırlar. Ömrü kısacık olan bir koloni bireyi için ne kadar stresli bir değişiklik olduğunu siz düşünün… Ve ne yazık ki bu stresin üstesinden gelmek için daha çok şekerli su, gıda katkı maddeleri, ilaçlar kullanılır.

Elbette konu bu kadar basit ve yüzeysel değil. Ama genel çerçevede insanlığın bal, polen, balmumu, ilaç hammaddesi ihtiyacını karşılamak için yönetmeye cesaret ettiği bu canlı grubunun fıtratına uygun davranmadığı ortada.

Hayret etmek istersek, şu bilgiler yardımcı olabilir: Bir kiloluk bir balın yapılabilmesi için, arıların dört milyondan fazla çiçekten nektar toplamaları gerekir. Bir işçi arı ömrü boyunca bir çay kaşığının 12 de biri kadar bal yapabilir. Bir kraliçe arı günde ortalama 1500 yumurta bırakır. Bal arıları saatte yaklaşık 24 km hızla uçabilir. Arılar saniyede 250 kez kanat çırpabilir. Bunu genellikle kovanı soğutmak ve balın suyunu buharlaştırmak için “yelpazeleme” amaçlı yaparlar…

Arılardan bahsetmek için saatler, sayfalar yetmez. Benim gibi çiçeği burnunda bir arı gözlemcisi için arıların en çok gözlenmesi ve ders çıkarılması gereken özelliği, kovan içindeki yaşamlarını nasıl idare ettikleri sanırım. Gezegenin yaşıyla karşılaştırdığımızda oldukça toy bir canlı olan insanın yoldan çıkmış bu halinde belki de en çok ihtiyaç duyduğu konuya, birlikte üretken yaşam konusuna pek çok cevaplar içerdiğini düşünüyorum.

Kaynaklar ve ilham verici okuma listesi:

Arıların Hayatı, Dr. Prof. K. V. Frisch
Bal Ormanı Eylem Planı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı
Arıcılık, Franz Lampeitl
Arı Kovanı Metaforu, Juan Antonio Ramirez

 

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

 

Güneşin Aydemir

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kuşlar, Orman ve Ben] Kıltüy-Otçöp-Efpüf’ü geçtik Sazsöz kısmındayız

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

26 – Kıltüy-Otçöp-Efpüf’ü geçtik Sazsöz kısmındayız

Bodrum serüveni bir kenarda biraz bekleyedursun (2 aydır duruyor neredeyse), ben geçtiğimiz haftalarda uzun bir aradan sonra yaptığımız ilk ve bir süre için de tek etkinlik “Gençler için Kırsal Yaşama Giriş Temel Eğitim Kampı”ndan bahsedeyim biraz. Söylerken yorulacağınız bu kamp başlığında hafızanızda yer etmesi gereken, “kırsal”,” gençler”, “kamp” kelimeleri olacaktır diye düşünüyorum. Çok kısa bir süre içinde niyet ettik, karar verdik, planladık, duyurduk, uyguladık ve süreçten ve sonuçtan memnunuz.

Gençler için Kırsal Yaşama Giriş Temel Eğitim Kampı

Ufak bir kızılçam koruluğunun berisinde, iki köy arasında ama köylere yakın değil, ekolojik kaygı ve özlemlerle inşa edilmiş, zamanın hikayeleri içinde biricik bir hikayesi olan bir bina ev sahipliği yaptı bu güzel buluşmaya. O binanın hikayesi başka bir yazının konusu olmayı hak ediyor, o nedenle bu yazıya geri dönüyorum.

Aslında ne amaçla yazdığımı da bilmiyorum bu yazıyı ama yazasım geldi, ben de sizlerle paylaşmaya karar verdim. Köşemin adı Kuşlar, Orman ve Ben ya, bunun sembolik anlamı ne diye düşündüm geçenlerde. Başlığı koyarken biraz aceleye gelmişti ve ben de tam içime sinmeden “hadi bu olsun” dedim Alper’e. Şimdi anlıyorum ki en uygun başlıkmış sanki. Ben, içinde olduğum ve yaptığım her şeyle genişleyen veya daralan bir bütünün parçasıyım, yani benim ormanım; ve bana uzak diyarlardan, kendilerinden haber getiren kuşlar; hayatımdaki insanlar…

Bu gençlik kampında çok özel anlar yaşadık hep beraber. Dış evrenimizin sertliğine azıcık dayanmak için yine doğadan medet umduk. Özünde her bireyin günlük yaşamındaki sorumluluklarını tekrar eline alması gerektiğini söylemeye çalıştık. Çünkü doğa gittikçe bizden uzaklaşıyor, biz de her geçen gün daha da doğa dışı yapılara yöneliyorduk. Yakınlaşmanın yolu sırtını doğaya yaslamaktı.

Derin bir nefes almak bu şekilde mümkündü. Düşünün ki, içiniz rahat, karnınız ziyadesiyle doymuş, birlikte ağlayıp birlikte güldüğünüz dostlarınız var. Yeri geldiğinde gerçekleri acı şekilde yüzünüze vuran da. Günlük yaşamı olduğu haliyle yaşıyorsunuz ve bu uyumun en büyük dinamiği “dayanışma”. Etrafta çeşit çeşit varlık var. İnsanlar kendi potansiyellerini kullanacakları işleri yapıyorlar. Etrafta gözü kulağı tırmalayan ses, görüntü yok. Kuş sesleri uzaklardan gelen bir şarkı ile karışıyor.

Bu cennet görüntüsünü hayal etmek için bile vaktimiz yok sanırım. Daha da ötesi bu konuda bir hevesimiz de yok. Hatta o kadar yok ki böyle bir resim hayal etmek bile güç. İmkansız olduğuna inandığımız için.

Kamp süresince aktarılan bilgiler ve bu bilgileri mühürleyecek deneyimlerle; birlikte yaşam ve iş bölümü, gıda ve tarım konularına evrenselden yerele bakış, doğaseverlik ve doğakamlık, yönetişim gibi günlük yaşamımızı doğrudan etkileyen daha büyük düzenlere dair süreçlerin kavranması için yeni kapılar açtı.

Yukarıda tasvir ettiğim cennet hayalinizde ne kadar gerçekse, gerçek yaşamda da o kadar gerçek olabilir. Teorik olarak böyle diyebilir miyiz bilmiyorum ama pratikte bu böyle. İnsan türü olarak projeksiyon yeteneğimizle diğer canlılardan ayrılıyoruz galiba. Hayalini kurduğumuz şeyi gerçekleştirebilmekten bahsediyorum. Ufak çaplı bir yoktan var ediş simülasyonu. Bu simülasyonu deneyimlemenin yolu, bu var ediş döngüsüne girmekten geçiyor. Herhangi bir noktadan girmek mümkün. Mekan olarak da kırsal, büyük destekçi elbette.

İnsanlığın yok oluşu da var oluşu da tarım ve gıda ile olan ilişkisine bağlı. Atın ölümü arpadan oluyor, malum. Denge ve yeter kavramları yeniden tanımlanıyor. İnsanlar tek tek ve toplu olarak vicdanları ile tanışıyorlar. Dünyanın durumuna toptan baktığımızda bazılarımız için karanlık bir görüntü kaplamış olsa da bu pek çok kitapta bahsedildiği gibi “şafaktan önceki en karanlık an” olabilir mi diye de soruyoruz ister istemez. İşin derinine indikçe, elimize bir pertavsız alarak konuya mikro ölçekte bakalım. O detayda, her an bir şafağın önündeki karanlık. O zaman bizlere ömür şeklinde hediye edilmiş bu anları kullanmayalım?

Kıl-Tüy, Ot-Çöp, Ef-Püf işler

Tabii bu yazdıklarım herkes için çok anlaşılır olmasa gerek. O kadar çok bilgi var ki bu konularla ilgili, ömürler yetmez soğurmaya. Dünyada ve zamanımızda canlılığa ait bilgi eksikliği yok. Esas eksik olduğumuz konunun “öğrenme” olduğunu düşünüyorum. Bilgi, doğal özelliğimiz olan donanımlarımızda var olan ve biraz da teknolojinin yardımıyla ulaşabileceğimiz ve hiç kaybolmayan, aksine sürekli genişleyen bir alan. Gelin görün ki bu bilgiler bir birleriyle bağlanmadıkları sürece bulutta çok yer kaplıyorlar. Birbirinden kopuk ama kendi içinde bir evren olan bilgi bulutları var bir tıkla ulaşabileceğimiz yerlerde. Bu bilgilerin birleşmesi gerekiyor.

Öğrenmenin tek yolu da doğrudan deneyimlemek. Bir bilgiyi zihinsel olarak anlamak için zeka yeterlidir. Ama bu anlayış eksik bir anlayıştır. Çünkü bir bilginin insanın bütününe nüfuz eden bir yönü daha da vardır ki bu ancak uygulama ile ortaya çıkar.

Doğayı anlamak istiyorsanız, bu konuya kafa yormuşlara  başvurmanın yanısıra (ki başvurmak kesinlikle gereklidir) toprağa, ormana, kuşlara ve etrafınıza daha dikkatli gözlerle, kulaklarla bakmalısınız. Yetmez, elinize kazma kürek alarak kompost yapmalı, bahçe kurmalı, kendi ekmeğinizi kendiniz yapmalısınız. Kendi ölçeğinizde ve imkanlarınızla. Bu kırlarda, dağlarda, köylerde olabildiği gibi bir metropolün gökdelen mahallesinde de olabilir. Yeter ki yanınıza yönünüze bir şekilde biraz yaşam getirin. Bunu ondan öğrenmek için, kendiniz için yapın.

Gelecek kuşaklar, ya da dünyanın aç toplumları için değil. Basitçe kendiniz için.

Genelde antin kuntin işler yapmamla nam salmışımdır kısıtlı küçük çevremde. Mesela kuş gözlediğim yıllarda kuzenim “kıl-tüy işlerle uğraşıyorsun” diyordu bana. Aramızda şaka olmuştu. Sonra ben doğa korumacılıktan tarım, kırsal, ekolojik yaşam mevzularına dalınca “kıl tüye bir de ot-çöp eklendi” diyerek dereceyi yükselttim. Sonra iş ilerledi ben böyle doğanın parçası olmak meseleleriyle ilgilenmeye başladım daha yoğun olarak. E o alanda da işte kendini doğanın parçası olarak nitelendiren kültürler, örf adet, ritüel, şekil şemal işlerine girdim çıktım. Kuzen durur mu: “aha şimdi de ef-püf mü?” dedi tabii. Bu bizi bir süre götürdü. Ben bu arada durdurulamaz-kaotik- ne yaptığım belli olmayan kariyerimde bir sürü yeni insanla tanıştım. Şairler, hikaye anlatıcıları, müzisyenler, şarkıcılar, dansçılar, film işiyle uğraşanlar doldu hayatım. Anlayacağınız sahnedir, performanstır, açılış-kapanış konuşmalarıdır…benden soruluyordu. İki seyahat arası Kuzen’e uğramışım İzmir’de. Neyse nasıl gidiyor kıltüyotçöpefpüf işleri? diye sordu tabii. Ben de dedim “ef püfü geçtik, saz söz kısmındayız.”

İşini ciddiyetle yapan bir kuş gözlemcisinden dönüştüğüm bu yola şöyle bir bakınca, beni oradan oraya sekmeye ne itti diye? Bulabilmiş değilim ama hayalini kurup yapamadığım çok az şey oldu. Umut gerçekten fakirin ekmeği. Ve bu ekmek bir yandan çok maliyetsiz bir ekmek. Yani umutlanabilmek, bunun için hayal kurmak içsel anlamda gerçekten kendine yeterli bir insan olabilmek için müthiş gerekli.

Hayalim, az sayıda insan dahi olsa katıldıkları bir etkinlik, insan topluluğu, arkadaşlık ilişkilerinde ezberi bıraksın, yeni şeyler yapabilmeye cesaret edebilsin. Yeni denemeler, yeni yanılmalar yaşasın. Kendilerini ve birbirilerini tanısın, tanıdıkları hallerini sevsin. Dünya bu şekilde devam edecek bizler için dönmeye.

Yaşadığımız çağın, üzerinde yürüdüğümüz coğrafyanın (bu cümleden de öğğ geldi ama) ve hatta dünyanın böyle deneyimlere en çok da bu zamanda ihtiyacı var. Medeniyetimiz aşırı derecede yozlaştı. Gelecek için umutlanmak için çok sebebimiz yok. Temel ihtiyaçlarımızın gerçeğinden kopuk yaşıyoruz. Nefes alsak bile atık yaratıyor, ölsek toprakta çürümüyoruz. Toksik bir çağda yaşıyoruz. Her anlamda toksik. Sadece fiziksel bedenimiz ve onun yaptıkları değil; zihnimiz, kendimizi ait hissettiğimiz bütün de toksik. Toksik düşüncelerle toksik gıdalar üretiyor, toksik bir evrende yaşıyoruz. Titreşimimiz böyle bir kaynaktan geliyor. Bu alanı biraz “temizlemek”, arındırmak ve onarmak adına ufak da olsa bir şeyler yapmak lazım. Alanı ayırt etmeden, hatta öyle ki günlük yaşamınıza sirayet etmeli bu hal. İşe kendimizden başlamalıyız.  Daha önceki çağlarda olmadığı kadar önemli bir mesele bu bence.

Kurumsal kutsal kitaplarda insan olmanın tanımları yapılır. İnsanı insan yapan değerler, erdemler, iyi ile kötünün tarifi, hangi durumda nasıl davranacağını gösteren kurallar vardır. Bunlardan bazıları zinhar yasak, bazıları duruma göre değişir, bazıları da kişiye göre. Yapmadığın takdirde yüce bir kuvvetten gelmekte olan bir bela seni kapıda beklemekte.  Günümüzde böyle bir kurallar dizisi yazsak ne çıkardı madde madde? Benim listemde de bir şeyler var, yok değil. Ama herkesin kendine özgü bir listesi olmalı, zaafına, kuvvetine göre.  Liste uzar, eksilir, çoğalır. Ama her biri için yüksek farkındalık gerek. Farkındalık çağımızın en önemli bireysel çabası. Bireysel haklarımızın peşinden koştuğumuz bu zamanda en çok ihtiyacımız olan özellik.

Şimdi ben bütün bunları niye yazdım? Geçirdiğimiz kampta bütün bu konulara dokunduk, konuları birbirine bağladık, zihinde, yürekte ve ellerde. Ama konularımız, toprak, doğa, üretim, türetim, tohum, kompost, ekmek ve topluluktu.

Yaşamın realitesi kan, ter ve gözyaşı; bunu biliyoruz. Ama bir de hakikati* var. O hakikatin peşindeyiz vesselam.

 

*Ne yazık ki burada biraz dil meselesine girmek gerekecek, zira bu iki kelime birbirinin tercümesi gibi görünüyor. Oysa anlamları denk değil. Hakikat kelimesinde bir şey var ki realite kelimesinde o yok. Nedir o? Araştırmadım ama öyle bir hisse sahibim. Bilenler bana yazarsa sevinirim.

 

Güneşin Aydemir

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kuşlar, Orman ve Ben] Bereketli bir yaşam

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

25 – Bereketli bir yaşam

G.A.: Ne diyorduk? Evet projede yapılacak olan araştırmalar için çeşitli uzmanlarla çalışacaktık, ama bu işler de kendiliğinden olmuyordu. Birilerinin uygun kişileri bulması, projeyi anlatması, yapılacak işlerin birlikte yapılmasının sağlaması, yapılamayanların bizzat yapılması gibi işler vardı.

Bu işleri yapan bir ekiptik. Ben, Yalçın, Lon (Briet) ve Metin (Akçalı). Yalçın’la birlikte projenin genel koordinasyonunu yapıyorduk, Lon ile birlikte ilişkiler, toplantıların takibini; Metin ve Yalçın’la da foklarla ilgili arazi çalışmalarını yaptık ettik.

Ç.G.: Bütün bu işleri gönüllü olarak mı yapıyordun peki?

G.A.: Yarı gönüllü mü diyelim, öyle bir şey. Kalacak yer ve yeme içme meselesi bir şekilde çözülüyordu. Yani buradaki arkadaşlarımızın bize sunduğu olanaklardı bunlar. Bir de ufak bir harçlık alıyorduk projeden. Onunla da aslında ofise bağış yapıyorduk, bir de böyle dondurma falan çiklet parası gibi bir şeydi.

Ç.G.: Kıtla kanaat etmek mi bu mesela? Karın tokluğuna çalışmak diye bir deyim var sonuçta.

G.A.: Benim hiç para sorunum olmadı. Şimdi böyle söyleyince zengin ya da şanslı bir insanmışım gibi görünüyor. Para sorunum param olduğu için değil, bereketli bir yaşam sürdüğüm için olmadı. Dolayısıyla o harçlık yetiyor da artıyordu bile. E yaş 25, biriktirmek gibi bir derdin yok, gelecek kaygısı filan yok ve gelecek diye bir şey de yok zaten. Kaybedecek de çok fazla bir şeyin yok (henüz). Rahat rahat takılıyorum ben de.

Ama kıt kanaatlik meselesinde şöyle bir şey var; benim ilgi alanlarım, uğraştığım, vaktimi verdiğim işlerin yapılabilmesi için zaten çok para harcanması gerekmiyordu.

Şunu demek istiyorum: pahalı giysiler giymek, markaları takip etmek, her türlü konforu günlük yaşama eklemek gibi dertlerim yoktu. Çünkü zaten onlara kendimce sahiptim. Daha fazlasında da hayat bana sunmadıkça gözüm yoktu.

C.G.: Hayat sana sunmadıkça derken? Ezoterik bir kökeni var mı bunun?

G.A.: Aman diyim, sakın ha! İşte en büyük risk. Ben tamamen rasyonel bir şeyden bahsediyorum.

Bazıları vardır uğraşırlar, bir şeyleri başarmak, bir takım hedeflere ulaşmak için. Bu herhangi bir alanda olabilir: en başarılı olmak, en zengin, en herhangi bir şey. Yaşama amacı budur. Benim hiçbir zaman böyle bir amacım olmadı.

Ama baktığın zaman yaşamıma, ciddi bir amacı varmış gibi görünüyor. Yani adımlar ardı arkasına çok mantıklı. İlgi alanları değişmiyor ama dönüşüyor. Dolayısıyla amaçsız bir insan karşısına çıkan olasılıklara tamamen heves frekansından bakar.

Bence bu çağın kırılması gereken en büyük problemlerinden biri insanlara insanların amaç vermesidir. Çünkü her insan kendi içinde kurgulu bir amaç taşır ama bunu bilmez. Yaşam denen şey bunu keşfetmekten başka bir şey değil. En azından benim için böyle oldu.

C.G.: Genelleyebilir miyiz bunu? Hani bu böyledir, diyebilir miyiz?

G.A.: (Gülüyor). Elbette ki genelleyemeyiz. Genellememeliyiz. Bunu söylerken kendi deneyimimden bahsediyorum. Özetle para zaten benim için bir sınır olmadı bugüne kadar. Yani ah bi paramız olsa neler neler yapacağızdır ya. O manada şeyettimdi.

Böylece yoğun bir çalışma dönemi başladı benim için. Sürekli konuşuyor, toplantılara gidiyor, yazılar yazıyor, herkesi dinliyordum.

Bu arada birkaç bilgi; mesela cep telefonu yoktu o tarihlerde (bu cümleyi kurduğuma inanamıyorum!). Internet yeni yeni oluşuyordu. Bizim çalıştığımız ofiste internet yoktu mesela. Bizim proje için bağlattık.

Öyle bir dünya hayal edebiliyor musun sen mesela? Cep telefonu yok. Sabah çıktın evden. Neler gelir başına?

C.G.: Gerçekten tahayyülü zor! Bu para mevzuuna bir ara geri dönelim ama merak ettin şimdi bu söylediklerini.

G.A.: Evet işte o analog dünyada vıcır vıcır toplanıyor, bıdır bıdır konuşuyor, çatır çatır karşı çıkıyorduk. Zira Saynur Gelendost yılmak bilmez bir aktivistti ve aynı kozada çalışıyorduk (Bodrum Habitat kozalarını hatırla) ve tabii ki düzenlediği eylemlere katılıyorduk. Sonradan ilk mahkeme deneyimimi bu sayede yaşayacaktım.

C.G.: Dur ondan önce bir soru sorayım.  En beğendiğin çocuk kitabı?

G.A.: Kötü bir huyum daha var. “En” lerim de yok benim. Ama birkaç ay önce harika bir kitap okudum, “Sekoyana’nın Günlüğü“, Şiirsel Taş yazmış.

Devam edecek…

 

 

Güneşin Aydemir

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Kuşlar, Orman ve Ben] Bodrum’da doğa koruma alanlarının tespiti projesi

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

24 – Bodrum’da doğa koruma alanlarının tespiti projesi

G.A.: Öte taraftan çalışmaya da başlamam gerekiyordu. Boş gezmek de bir yere kadardı. Kıl tüy işlerle daha ne kadar uğraşacaktım? Gerçi Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’nde harçlık karşılığında çalışıyordum ve aslında çok da paraya ihtiyacım yoktu ama geleceğim konusunda çok da umutlu sinyaller veriyor olduğum söylenemez etrafıma. Kazanmak az insana nasip olan Amerika bursunu reddeden, akademik kariyerden vazgeçen, sivrisinek projesinden ayrılan biriydim ve görünüşe bakılırsa sırtında çanta ile dağ taş gezinen bir aylaktan başka bir şey değildim.

Tam da bu sırada, sivrisinek projesi günlerimden hocam Bülent Alten’in danışmanlık yaptığı BETUYAB (Belek Turizm Yatırımcıları Birliği), bölgede yapacakları eko turizm çalışması için bir uzman pozisyonu açmıştı. Önerilen isim ben olunca hayatımdaki ilk iş görüşmesine gittim. Çok fazla seçenek ve aday olmadığından ertesi gün işe başlamak üzere ayrıldım. Buradaki ömrüm çok uzun süreli olmadı ama kurumsal bir ofiste çalışmayı, çalışma arkadaşları ile kahve arası muhabbeti etmeyi, sabah dokuz akşam beş düzeninin ne demek olduğunu anladım.

Evet, çok geçmemişti ki ofiste bir gün telefon çaldı.

Ç.G.:  Hah. Neydi o? Önemli bir şeydi?

G.A.: Şimdi hikaye uzun. N’apsak?

Ç.G.:  Yan çizmek yok.

G.A.: Benim kuzen askerden döndü. Yıl 1995 falandı galiba. Askere gitmeden önce emanet bıraktığı teknesini (7 mlik bir Tirhandil) görmeye Bodrum’a gitti. Orada Türkiye Tabiatını koruma Derneği’nin Şubesi vardı o zamanlar. Onlar da foklarla, Bodrum’un çevresindeki doğayla ilgili bir şeyler yapıyorlar. Proje gibi şeyler. Kuzen (daha önceden de adı geçti zaten Yalçın Savaş) de fokçudur bizim, bir şekilde Bodrum’daki projelere dahil olmuş. Neyse uzatmayayım bir proje yapacaklar, Bodrum ve çevresindeki adalarda doğa koruma alanlarının tespiti diye. O proje bir şekilde fonlanmış da, yürütecek birilerini arıyorlar. Akıllarına bil bakalım kim gelmiş?

Ç.G.:  Hadi!

G.A.: Bizim kız yapar bu işi, bir soralım bakalım diyerekten beni aradılar. İşte o telefon bu telefon. Efendim işte Bodrum Yarımadası ve çevresindeki adalarda bir sürü biyolojik çeşitlilik varmış, bunların araştırılması gerekiyormuş, bütün bu işleri kim yapacakmış gibisinden sorularla benim tam da o sırada beklediğim teklifi yapmak üzere aramışlar. Ben de tamam dedim tabii. Bir saniye bile düşünmedim. O zaman gel de bir konuşalım dediler. Ben de sanırım ya o akşam ya ertesi akşam bindim bir otobüse gittim Bodrum’a.

Ç.G.:  Eee?

G.A.: İki gün boyunca oturduk konuştuk, proje olursa kimlerle çalışılacaksa onlarla tanıştım. Açık söyleyeyim Bodrum’da yaşadıklarım ve orada tanıdığım insanlar yaşamımın ondan sonraki kısmını hatrı sayılır derecede etkilemiştir. Detaylarını çok anlatmak istemiyorum ama burada öğrendiğim şey sadece doğa, doğanın korunması, yerelde bir proje yürütmek değildi.

Yalnız yaşamak, komün halinde yaşamak, kararlarının bütün bedelini baştan ödemek gibi deneyimler de vardı bu paketin içinde. O nedenle Bodrum’u bir ayrı severim. Sonuçta elbette projede çalışma konusunda en ufak bir şüphem olmadan eşyalarımı toplamak üzere Ankara’ya döndüm. Herkesle konuştum, yaptığım işten ayrıldım. Birkaç valiz sığdırdığım eşyalarımla ömrümün yeni durağına doğru yola çıktım. 1996 yılının Nisan ayında Bodrum otogarında otobüsten indim.

Ç.G.:  Nisan. Güzel mevsim ama değil mi?

G.A. : Enfes bir mevsim. Şimdi bahar erkene kaydı. Aslıda Bodrum’un en güzel mevsimi şubatın sonu, martın ilk yarısı arasındaki dönemdir. Yeşillik, çiçekler yani renk, kokular, börtü böcek, kuşlar derken şenlik gibi bir şey yani. Malum bizim proje de gez, gör, öğren projesiydi, yarımadanın pek çok yerini dolaştık bu dönemde. Bodrum’a geldikten sonra bir süre etrafa alışmak, işleri düzene sokmak, insanlarla tanışmakla geçti. Projeden gelen ilk para ile Yalçın ve ben ufak bir harçlık alıyorduk. İlk harçlıklarımızın bir kısmını derneğe bağışladık.

Ç.G.:  Yaşamla iş içiçe yani.

G.A.: Benim hep öyle oldu. Yaptığım işle birlikte yaşadım. İş denen şey benim için kendimi gerçekleştirme deneyimi, yaşama pratiği. İçimden gelmeyen hiçbir işi yapmadım bugüne kadar. Ve bunun parayla alakası yok. Öyle de olması gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar son derece keyif aldıkları işlerde çalışabilirler, bu bir hak.

Ç.G.:  Başka neler yaptınız proje kapsamında?

G.A.: Neler yapmadık ki?. Ben Bodrum’da 2 sene kaldım. 1996-1998 arasındaki dönemde. Bu dönem tam da İstanbul’daki büyük Habitat buluşmasından sonraya dek gelmekteydi. Habitat’ın verdiği imece kültürü ve heyecan vardı sivil toplumun üzerinde. Ben Habitat’a katılmadım ama hissini bilirim. Burada ilhamla Bodrum’da bir ufak Habitat uygulaması yapıldı. Bodrum Habitat çalışması Akdeniz Akademisi tarafından koordine edildi. Bu kapsamda pek çok konuda yurttaşların ve alanda yaşayanların oluşturduğu kozalar kuruldu. Bu kozalardan biri de Çevre Kozası idi. Üyeleri arasında Saynur Gelendost, Bilge Contepe gibi doğa ile ilgili konularda aktivist çalışmalar yapan isimler vardı. Ben de tabii ki bu grubun içinde yerimi aldım.

Ç.G.:  Bu ama senin çalıştığın proje ile ilgili bir konu değil aslında.

G.A.: Değil ama bizim projede pek çok kişiyi de katmak gerekiyor işin içine. Dolayısıyla bu toplantılar ve bu çalışmalar, ilgili insanlarla konuyu konuşmak için fırsat da oluyordu. Öte taraftan Bodrum sürekli yapılaşan ve sınırlarından taşmaya çalışan bir kasabaydı. Aslında kasabaya hapsedilmiş bir metropol ruhu vardı onda. Tam da o sırada bir de belediye imar planlarını yeniliyordu. Yeni imar planında elbette dikkatle izlememiz gereken taraflar vardı. Zira projemizle korunması gerektiğini ortaya koyacağımız araziler tehdit altında olabilirdi.

Nitekim bu “proje dışı” etkinliklerin büyük katkısı oldu sonradan.

Ç.G.:  Proje ne oluyor bu arada?

G.A.: Şimdi bizim proje aslında bir ütopya projesi. Hayalimizdeki Bodrum Yarımadasında değirmenle un yapıyor, Çilek Dağı’ndaki tarım teraslarında üretilen kaparileri topluyor, kuş gözlüyor, Akdeniz Foku seyrediyor, Bodrum sandaleti giyiyorduk. Böyle bir niyetle Bodrum Yarımadası ve çevresindeki adalarda korunması gereken alanların tesbit edilmesini hedefleyen de bir proje vardı masamızda. Bu murada erişebilmek için doğa konusunda değişik uzmanları bir araya getirmemiz, bol bol arazi gezmemiz gerekiyordu.

Ç.G.:  Bir ekip mi kurdunuz?

G.A.: Bu noktada asıl çekirdek ekipte kimler var ondan bahsetmem gerek.

Ç.G.:  Dur, onda önce bir şey sorayım. Hayatta yapmaktan en çok zevk aldığın şeylerden biri?

G.A.: Muhallebi tenceresinin dibini kaşıklamak

 

Devam edecek….

 

Güneşin Aydemir

Kategori: Hafta Sonu