Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Krizler çağında bir video-sanat deneyimi

Akışa Karşı

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi tarafından düzenlenen Kente Çevresel Yaklaşımlar: Bendine sığmayan İstanbul / İstanbul Unbound: Environmental Approaches to the City konferansı 8 – 11 Nisan tarihlerinde online ortamda gerçekleşti. Konferansın video programı 29,9 km ise Birbuçuk sanat kolektifi tarafından düzenlendi. Akademik sunumlarına İAE’nin açtığı internet sitesinden ulaşılabilecek olan konferans, 8 Nisan akşamında Anna Tsing’in açılış konuşmasıyla başladı.

İstanbul Boğazı‘nın uzunluğuna açıkça gönderme yapan video programı için bir video-sanat çalışmasını, film yapımcısı Hilal Şenel ile birlikte hazırladık. Video için yaptığımız çalışmalara; İstanbul, iklim krizi, Antroposen, aktivizm, direniş ve estetik, kent ve yaşam hakkı – gibi anahtar terimler üzerinden sorduğumuz bir soruyla başlamıştık: Kent yaşamının bir parçası olan insan-dışı varlıkların yaşam hakkına dair bir direniş serüveninden bahsedebilir miydik?

Hilal’in kamerası, benim paylaştığım metinler ve yaptığımız tartışmalar bir biçim belirledi ve bu da ister istemez içeriğe dair de bir sınır da çizdi önce. “Şair”, diyordu Platon, “Kendi hakikati dışında kalan bir şeyin temsilini yapamaz, çocuklara kendilerini kötü hissettireceği şeylerden bahsedemez” [1]. Platon’un polisinde içerik olarak da biçim olarak da kötü taklide yer yoktur. Bizim videomuz için ise,  direniş kavramı üzerinden insan–dışı olanın politik öznelliğini kötü bir temsil ortaya koymadan nasıl sorunsallaştırabilirdik?

Öncelikle Eray Çaylı’nın “Sanatın Antroposeni” dediği ve İklimin Estetiği kitabında Özdüşünümsellik adıyla kavramsallaştırarak, “insanın kahramanlığı ile insanlığın müphemliği arasında salınan toplumsal ve politik tahayyülün görmezden geldiği farklılık ve çelişkilerle yüzleşme ısrarı” şeklinde açıkladığı pratiklerin biçimsel olarak temsili diyebileceğimiz bir video sanatı yapmak istediğimize karar vermiştik.

Domuzları seçmek

Yaptığımız farklı içerik önerileri arasından 2013 yılında boğazı yüzerek geçen bir domuz ailesini anlatmayı seçtik. Araştırma yaptıkça daha fazla şey öğreniyorduk. Domuzlar, en az üç kez boğazı geçmişti. İlkinde, yani Rumeli Kavağı sakinleri tarafından fark edildiklerinde domuzların iyi birer yüzücü olduğu hatırlatılmış, mahalle muhtarı onlardan “kurtulmanın” tek yolunun avlamak olduğunu söylemişti. Bebek’te bir yalının önündeki görüntüleri yayılan başka bir domuza Beşiktaş’ta bir araba çarptığını okuyacaktık. Tophane kıyılarında, iskele görevlileri tarafından fark edilen domuz ise, en az 25 km yüzmüş olmalıydı ve haberlere böyle alışılmadık bir mesafeyi yüzmesiyle konu olacaktı. Yine okuduğum haberlerden birinde domuzun görevliler tarafından Tophane sahiline çıkarıldığını ama kısa sürede kalabalıktan ürkerek tekrar denize açıldığı yazıyordu. Biz de videoda domuzların denize indiği tahmin edilen, yaşadıkları ortam Kuzey Ormanları ile yüzerek vardıkları kıyıları haritalandırarak farklı çekimler yapabilirdik.

Haberlerdeki aşırı hikâyeleştirmeler, insan–dışı olanla kurduğumuz ilişkiyi direniş üzerinden ele almanın zorluğu ve onlara insan yetkinliklerinin verildiği kötü temsilleri aklımdan çıkaramıyordum. Platon beni rahat bırakmıyordu.

Akıntıyla Beraber

“Fark ettim ki, ‘bakın Dünya’da böyle şeyler oluyor ve biz bunu sanatsal olarak şu şekilde ifade ediyoruz’ demek beni heyecanlandırmıyor. Bu haritalandırmayı yaptıktan sonra gittiğimiz yerlerde bir ağaca megafon assak ve bu megafondan yaban domuzu sesleri gelse ve o anın görüntülerini kameraya alsak?” diye devam eden ses kaydındaki yanıtıyla Hilal, videonun içeriğine dair pek çok şeyi netleştirdi. İstanbul’un yoğun, kalabalık, hızlı ve insan merkezli akışı, yaşam yönünde akmıyordu ve yaban domuzları hayatta kalabilmek için bu akışa karşı iyi ve uzun yüzmek gibi pek başvurmadıkları meziyetlerini kullanmak durumunda kalmışlardı. Boğazın akıntısıysa, adı üzerinde bir boğaz olmasından kaynaklı kendiliğindenliği, kararlılığı ve kuvvetiyle, domuzdan yana bir oluştu o gün. Bu yüzden Hilal videonun adının Akışa Karşı, Akıntıyla Beraber olmasından yana olacaktı.

Platon artık zihnimden ve rüyalarımdan tamamen çıkmıştı; Raciére’nin estetik kavramı üzerinden özdüşünümsel bir sanat pratiği orta koyacağımızı düşünerek (ya da umarak) video metni üzerinde çalıştık.

İçgüdüsel bir ses siyaseti

Eğer bu konferans, pandemi nedeniyle online ortamda gerçekleşmesiydi ve biz Pera Müzesi’nde katılımcılarla buluşabilseydik, video bittikten sonra, gönüllü olan izleyicilerin de katıldığı bir performans gerçekleştirmek isterdim. Video bittikten sonra ışıkları açar, herkesi ortak, boş bir alana alır ve sadece videonun sesini verirdim. Katılımcılardan videoyu dinlerken bir yandan sokakta yürüyormuş gibi yürümelerini domuzların sesini duyduklarında ise durup birbirlerine bakarak gülmelerini, isterlerse kahkaha atmalarını isterdim. Her şey bittikten sonra  da video ve performans hakkında katılımcılarla konuşmak isterdim. (İçten içe Platon’a meydan okuyorum sanırım – “bütün yasakları yasakla” performansı adını koyardım buna da) O konuşmada, videoda dinledikleri domuzların, “mutlu domuzlar” olduğunu söylerdim. İnternette yaptığım “happy pigs” aramasında karşıma Hindistan’daki bir çiftlikte kamerayı görünce videodaki gibi haykıran domuzlar çıkmıştı. Mutlu olmayanları bu kadar ses çıkarmıyor – kesin bilgi.

Dokunmak deyince aklımıza sadece ellerimizle dokunabileceğimizin gelmesi gibi, duyumsamak ve bu duyumsamayı ifade etmek için önce kelimelere mi başvuruyorduk acaba? Benim okuduğum ilk şiir, İstanbul’u Dinliyorum şiiridir. Bugün bir çocuğa İstanbul’un sesini sorsak ve inşaat makinesi sesi çıkarsa, hangimiz şaşırırız? Garipçe’deki ilk çekim dışında aldığımız bütün görüntülerde inşaat çalışmalarına dair ses ya da görüntüler var. Gordon Waitt, Ella Ryan ve Carol Farbott gibi akademisyenler içgüdüsel bir ses siyasetinden bahsederek, “ Sesi içgüdüsel uyarılma mekanizması olarak düşünmek, duyumsal bedenin sosyal, kültürel ve mekânsal ilişkilere nasıl gömülü olduğunu düşünmek anlamına gelir” diyorlar.

Kapitalist örgütlenmenin her yeni modelinin egemenliğe ulaşmak için bir buyruk ritmi yarattığını söyleyen Lefebvre’nin, Foucaultcu disiplin ve kontrol kavramlarına dayanan “terbiye” (dressage) fikriyle ritimlerin sosyal dünyanın hakikat ve normlarının beden yoluyla ve yine beden üzerinde pratik edildiğini ifade etmişler. Ritmle beraber ele alınan içgüdüsel ses siyasetinin Türkiye’deki son pratiği İstanbul Sözleşmesi’ni savunan kadınların “ritme göre zıpladıkları için” gözaltına alınmaları olmuştu. Farklı bir ses siyasetini, Polonya’da çevre düzenlemelerine uymadıkları için iklim eylemi yapan aktivistlerin yine gözaltına alınmasında görmüştük. Hatta Greta Thunberg de olayı eleştirmiş, bir açıklamasında “megafon kullanmışlardır” demişti.

Bir sonun başlangıçları

Akışa Karşı, Akıntıyla Beraber videosu konferans ve video programıyla birlikte düşünüldüğünde de bir bütünlük oluşturuyor. Tarlabaşı’ndaki dönüşümü anlatan Rantistanbul videosuyla Siya Siyabend’in söylediği şarkı soruyor: “Kim eker? Asfalta çiçekleri kim eker?”

 

Videonun şehrin sesi ve hareketsiz bir açıdan aldığı megafon görüntüleriyle mimlediği estetik üzerine ne kadar yazsam, Rumeli Kavağı sahilindeki ya da Bebek Parkı’ndaki çocukların oyunlarının verdiğini verebilir miyim, bilmiyorum. Onlar da, şehrin yeniden inşasının gürültüleri içinde oyunlarından vazgeçmiyor ve hiç hesapta yokken bizim videomuzda kendilerine bir yer ediniyorlardı.

Kaçıncı kez inşa edeceğiz bu şehri bilmiyorum ama akıllı telefonlarımızın lokasyonu İstanbul’u gösterse de, dinmiş lodosun uğultusunun da yaşadığımız kentin de İstanbul olduğundan emin olamıyorum artık. İklim krizi çağında bu seferki inşa, artık yaşam yönünde başlangıçlar içermek zorunda. Bunun için de sanat ve politikanın ortak deneyimleri dönüştürücü bir gücü varsa eğer tekrar Garipçe’ye dönmenin farklı olasılıklar barındırabileceğini söyleyebilir miyiz?

İyi seyirler.

*

[1] Jacques Ranciére, “The Aesthetic Dimension: Aesthetics, Politics, Knowledge.”

Kategori: Hafta Sonu

KitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

İklimin estetiği

Cengiz Tekin/Natürmort-2007

Geçtiğimiz ay Everest Yayınları’ndan çıkan Eray Çaylı’nın kaleme aldığı, “İklimin Estetiği: Antroposen Sanatı ve Mimarlığı Üzerine Denemeler” kitabı konuyu Türkçe ele alması açısından oldukça dikkat çekici. Çaylı’ya göre Antroposen adı verilen ve İnsan Çağı olarak Türkçeleştirilen bu jeolojik dönemi günümüzde iklim krizi olarak tecrübe ediyoruz. Ve bu kriz, aynı zamanda estetik bir krizi de içeriyor. 

İklimin Estetiği; Antroposen kavramı ve ona gelen eleştirilerin kapsamını ele aldığı ilk bölümün ardından sırasıyla (2)Kent ve Planlama, (3)Mimarlık ve Tasarım, (4)Sanat ve Küratörlük bölümleriyle İnsan Çağı’nın mekânsal ve sanatsal tartışmalarına katkı sunuyor diyebiliriz. Öncelikle Çaylı’nın estetiği Jacques Ranciere’nin “siyasi olanın maddi olarak hissedilebilir kılındığı bir mecra” olarak ele aldığını belirtmek gerek ve bu estetik kriz, kitapta etik ve politik bir içerik üzerinden tartışılıyor.

Çaylı, İnsan Çağı’nın estetik krizlerini kent ve mimarlık üzerinden ele aldığı bölümlerde İkinci Dünya Savaşı, Grenfell yangını ve Soma faciası gibi örneklerle irdeliyor. Öncelikle insan–merkezli tarihsel bir inşa sürecinden geçmiş kamu binaları, maden ocakları ya da savaşların en az doğal afetler kadar Antroposen’a ait olduğunu gösteriyor. Doğa ile insan ya da kültür arasındaki ayrımının yerine insanın aslında doğanın bir parçası olduğunu gösteren tecrübelerdi bu felaketler. Ancak bunun da ötesinde Çaylı’nın önemsediği şey, İnsan Çağı’na dair eleştirilerin merkezinde de yatan, iklim krizindeki insan faktörünü homojenleştirmesi. İklim değişikliğinin, insan kaynaklı gerçekleştiği doğru, ancak yazar onun bugünkü kriz koşullarının nedeninin toplumlar arasında eşitsizlikleri yaratan farklı tahakkümler olduğunun altını çiziyor.

‘Kırlangıç hassasiyeti’ 

Zaten, Çaylı’ya göre estetik kriz de buradan kaynaklanıyor. Açık Radyo’nun Açık Mimarlık programına katılan yazar, Ranciere’nin belirttiği estetik kavramına paralel olarak, belli hassasiyetlerin yükselmesinin başka hassasiyetlerin baskılanması anlamına geldiğini belirtiyor. Bunu da kitapta verdiği “Kırlangıç Hassasiyeti” gibi yaşanmış bir deneyimle somutlaştırıyor. Deutsche Welle Türkçe’de yayınlanan habere göre, Amed’in Bismil ilçesinde kırlangıçların yuvasını bozmamak için kum ocağındaki çalışmaları durduran, yeni iş makineleri kiralayan şantiye sahibi Halil Başaran’ın nasıl kahramanlaştırıldığına dair bir örnekle tartışmayı açıyor. Belli bir konuda hissedilen ve eyleme dönüşen hassasiyetin, yaşanmakta olan daha derin bir tahakkümü baskılayıp görünmez kıldığını belirtiyor. 

Fikri ve kültürel bilginin üretim biçimlerinin de bu estetik krizden azade olmadığını belirten Çaylı, kitabın son bölümünde Antroposen’in sanatsal ifade ve deneyimlerini irdeliyor. Türkçedeki okuyucular için açtığı önemli bir alan olarak kitabın son bölümünü biraz açmak isterim. Çaylı, çağdaş sanatın İnsan Çağı’nı ele alma biçimlerinin genel olarak “deneyimleştirmek” ve “doğrudan müdahale etmek” olarak ikiye ayrıldığını belirtiyor. Kitapta incelediği Cengiz Tekin’in çalışmalarını ise bu iki yaklaşımdan ayırıyor ve Tekin’in özdüşünümsel bir üslup ortaya koyduğunu belirtiyor. Tekin’in fotoğraflarındaki erkek figürü değerlendirmesi, bir önceki bölümün alt başlığı, “Andropozen (?) Çağında Mimari Erkeklik Krizleri” ile de bir bütünlük kazanıyor. 

Cengiz Tekin/Panorama-2007.

Tekin’in çalışmalarındaki erkek figürleri şöyle açıyor Çaylı, “… Diyarbakır’da geçen çocukluk ve gençlik yıllarında şehirde ve civarında yoğun olarak yaşanmakta ola faili meçhul cinayetleri ve Türkleştirme politikalarınca tetiklenen kirli savaşı getirir” akla. “Fotoğrafta görünen yamacın aşağısında uzanan Dicle manzarası ve yapılaşmalar ise yakın geçmişin kirli savaşının sonlandığı var sayılan bir tarihsel dönemeçte inşaat benzeri hafriyatçı endüstrilerin yaşadığı yükselişe işaret eder (nitekim 2007’den bugüne aradan geçen sürede Diyarbakır şehri neredeyse iki katına çıkarken, Dicle Nehri boyunda da inşaat sektörüne hizmet veren onlarca kum ocağı açılmıştır).”

T.J Demos gibi sanat tarihçileri, Antroposen’de sanatın kolonyalizm sonrası bir sanat ve politika ilişkisi olduğunu belirtiyor. Buna tekabül, Türkiye için çağdaş sanat ile politik ekoloji ilişkisini ele alan çalışmalar, Gezi Parkı direnişi, ekolojik yıkımlara karşı yapılan eylemlerle Türkiye Kürdistan’ına dair sanat çalışmalarını ele alıyor. Çaylı’nın kitabında da benzer bir hassasiyeti hissetmek mümkün. Nitekim geçtiğimiz yıl bu dönemlerde gerçekleşen ve iklim krizini konu alan 16. İstanbul Bienal’i “Bir Halk Sağlığı Sorunu Olarak Bienaller” kapsamında ele alınmış. Yazara göre İKSV’nin asbest nedeniyle Bienal mekanını Haliç Tersaneleri’nden taşıma kararı ciddiyetsiz ve küratör Nicolas Bourriaud’un sergi için ortaya koyduğu kavramsal çerçeve çağdaş sanatın ana akımlarına alternatif sunabilecek bir içerikte sunmakta eksik kalıyor. *

Cengiz Tekin/Kum-2010.

Farklı aktivizm biçimlerinin belirlediği estetik

Bu anlamda Eray Çaylı, İklimin Estetiği ile Antroposen sanatında ve mimarisindeki ifadelerin farklı olanakları üzerine düşünen ve çalışanlar için oldukça anlamlı tartışma zemini açıyor. Bununla beraber, iklim adaleti talebinde bulunan farklı aktivizm biçimlerinin iklimin estetiğinin elzem bir unsuru hatta belirleyicisi olduğunu, İnsan Çağı’nın iklim krizine doğrudan, direkt ifadeler kattığını düşündüğümü belirtmeden edemeyeceğim. Buna tekabül olarak giriş kısmındaki Antroposen’in Estetiği: Hassasiyet, İnsaniyet, Şiddet bölümünü yazar, Yokoluş İsyanı eylemcilerinin iklim krizine varoluşsal yaklaşımları ile açıyor. 2018 yılında sivil itaatsiz eylemleriyle İngiltere’de ortaya çıkan hareket kısa sürede küresel bir harekete dönüşürken eylem biçimlerinde iklim krizi, ekolojik yıkım ve toplumsal çöküşe yaptıkları vurguların Çaylı’nın belirttiği anlamda bir estetik krizine de gönderme yaptığını söyleyebiliriz.

Cengiz Tekin’in Kum çalışmasının ya da Amed’in dönüşümünü yansıtan diğer çalışmalarının Antroposen’i ve ona yöneltilen eleştirileri de kapsadığını düşünerek şöyle bir soruyla bitti benim için kitap: “Siyasetin, iktidarın pratiklerinin ötesine geçtiği alanlar çoğalmadıkça Ranciere’nin ortaya koyduğu anlamda bir estetiği iklim kriziyle beraber düşünmenin ya da deneyimlemenin ayrı bir mücadele gerektirdiğini söyleyebilir miyiz?”

*

(*)Burada Alper Akyüz’le beraber, 16. İstanbul Bienal’i küratörü Nicolas Baurriaud ile Bienal’in sonunda yaptığımız röportajı paylaşmak anlamlı olabilir.

 

 

 

 

Kategori: Kitap

İklim KriziKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Krizler Çağı ve karşılık verebilme yeteneğimiz] Bana bırakacağınız gelecek…

Bu yıl, 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü kapsamında kız çocuklarının iklim krizindeki rolüne dair bir sergi hazırlandı. İstanbul Kadın Müzesi, Meral Akkent küratörlüğünde iklim krizi ve kız çocukları tarihinin belgelenmesi açısından farklı içerik ve aktiviteleri kapsayan bir sanal sergi projesi gerçekleştirdi.

Gelecek için Cumalar (Fridays for Future Turkey), Koşan Kaplumbağa Anaokulu ve Ammonite Digital Art Galery’nin işbirliği ile gerçekleşen “Bana Bıraktığınız Gelecek: Kız Çocukları ve İklim Krizi” sergisi Türkiye’deki iklim aktivisti kız çocuklarının iklim krizine yaklaşımlarını ele alıyor. Serginin Schneidertempel Sanat Merkezi’ndeki fiziksel ayağı 9 – 25 Ekim tarihlerinde ziyaret edilebildi.

İstanbul Kadın Müzesi’nin kalıcı sanal sergilerinden biri haline gelen içeriğine ise yine web sitesinden dilediğiniz zaman ulaşabilme imkânımız var. Sanal serginin kapsamı genel olarak,

  • 28 iklim aktivisti genç kız çocuklarının metinleri,
  • Ammonite Galeri bünyesindeki sanatçıların metinlere dair ürettiği özgün sanat eserlerinin reproduksiyonlarını,
  • Gene aynı metinler bağlamında, Koşan Kaplumbağa Anaokulu’ndaki miniklerin duygularının cizimleri,
  • Eda Çağıl Çağlarırmak’ın illüstrasyonları,
  • Projeye katkı sunan Akgün İlhan, Rana Göksu, Hande Aydın gibi akademisyenlerin yazıları,
  • Aktivist kız çocuklarının mesajlarında dikkat çektikleri konularla bağlantılı bilgiler, günlük yaşam ve çevre krizi arasında ilişki kuran istatistikler, anketler ve video linkleri,
  • Çevrimiçi aktivitelerden oluşuyor.

Bütün bu içerik, farklı katkılarla zenginleştirilerek İngilizce ve Türkçe bir kitaba da çevrilmiş. Kitap, projenin paydaşlarına ücretsiz olarak dağıtılmış ve farklı illerdeki 70 üniversite kütüphanesine de Friedrich Eber Vakfı Derneği tarafından yılsonuna kadar ulaştırılacakmış. PDF’ine de ulaşabileceğiniz kitaba ayrıca genç iklim aktivistlerinin metinleriyle paralellik gösteren BM sürdürülebilir kalkınma hedefleri, karbon ayak izini ölçme ve azaltmaya dair öneriler de eklenmiş.

Projenin farklı faydalarının farkına varan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UN-Women, İstanbul bürosu basım katkısı sunmayı planlıyor. İstanbul Kadın Müzesi’nin önerisi olan 40.000 üzerinde baskı gerçekleşirse,“Bana Bırakacağınız Gelecek: Kız Çocukları ve İklim Krizi” adını taşıyan kitap, Türkiye’nin farklı okullarında, STK ve kütüphanelerinde de fiziksel olarak ulaşılabilir olacak.

Her zaman başvurulabilecek böyle bir kaynağın yazım aşamalarını ve İstanbul Kadın Müzesi’nin projeye yaklaşımını konuşmak için geçtiğimiz günlerde Merak Akkent ile zoom üzerinden bir röportaj gerçekleştirdik.

Kadın tarihi yazımında çok seslilik

Öncelikle kız çocukları tarihinin belgelenmesinin önemine dikkat çeken Akkent, tarihteki kadınlara dair çok sesli, alternatif bir tarih yazımı oluşturmak için İstanbul Kadın Müzesi’nin açıldığını belirtiyor. “Kadın tarihi yazımında, çok sesliliğin nasıl pratiğe dökülebileceğini göstermek için İstanbul Kadın Müzesi’ni kurduk” diyen Akkent bu bakış açısının ilgili sergiye nasıl yansıdığını kız çocuklarının rolünün önemini vurgulayarak açıklıyor.

“Kız çocuk tarihinin, kadınların tarihinin önemli bir parçası olduğunu bilerek yola çıktık. Türkiye’deki iklim aktivisti kız çocukları çok önemli bir rol oynuyorlar. Bu rolü şimdi belgelemezsek sonra çok geç olacak, çünkü belgesi saklanmayan tarih unutulur. Bu önemli rolü görmek, belgelemek ve göstermek gerekiyor. Bu yüzden bu sergiyi çok önemsiyorum” diyen Akkent çevrimiçi bir serginin, yeni iletişim ve tarih yazımı araçlarından biri olabileceğini de ekliyor. Serginin küratörlüğünü Almanya’dan yürüten Akkent, şöyle devam ediyor:  “Çok sesli alan olmak için,  kapsayıcı konseptler uygulamanın yani, İstanbul Kadın Müzesi için Türkiye’yi Türkiye yapan kültürleri göstermenin yanında günümüzün sorunlarını da konu edinmek önemli. Ve bugünün en hayati sorununun da iklim krizi olduğunu biliyoruz. Bu kriz, kız çocuklarının kendi geleceklerini kurtarmak için çalıştıkları bir konu .”

Pandemi koşullarında hazırlanan projenin bir diğer ayağı ise billboard aksiyonuyla, serginin kamusal alandaki bölümü oluşturdu. Farklı eserler İstanbul’un değişik yerlerindeki 100’ün üzerindeki billboardlarda, tanıtım videosu toplum taşıma araçlarında yer aldı. Böylece İstanbullular, gün içerisinde hem İstanbul Kadın Müzesi hem de iklim krizi ve bu krizdeki kız çocuklarının rolüyle karşılaşmış, onlardan haberdar olmuş oldular.

Çalışmalara katkılarını sunan ve sayıları 150’yi aşan bir gönüllü ekip sayesinde serginin çok katmanlı olabildiğini belirtmeyi de unutmamamızı rica ediyor Meral Hanım. Berlin’deki Rosa Luxemburg Vakfı tarafından desteklenen proje, yazım ve editörlük aşamasından kitap tasarımı ve çeviriye kadar pek çok alanda gönüllü desteği ile ilerlemiş. Ayrıca fiziksel sergi süresince gerçekleşen etkinliklerle konunun içeriğine dair farklı katkılar, yaratıcı biçimlerde paylaşılma olanağı da bulmuş. Çalışma biçimi olarak da, 28 iklim aktivisti öncelikle projeye nasıl katkı sağlayabilecekleri üzerine çalışmış ve öneriler sunmuşlar. Örneğin Elif Duru Kireççi’nin önerisi üzerine genç sanatçıların da katkılarını alma yoluna gidilmiş. Başka bir iklim aktivisti Pınar Vatansever de bu ya da başka bir sanat projesinin bir açık hava sergisine dönüşmesini talep etmiş.

Kitapta ayrıca psikolog Hande Aydın’ın gerçek olaylardan yola çıkan “Kuru Su” romanına da yer veriliyor. Romanda, Ordu’nun Mesudiye ilçesinden geçen Melet Nehri’ne kurulan hidroelektrik santralının (HES), çok kısa bir sürede ırmağı kurutması ve bu nedenle oluşan büyük ekolojik yıkım ve bu yıkıma karşı çıkan kadınların direnişi anlatılıyor.

‘Gençlerin birbirini duymaya ihtiyacı var’

Ekolojik yıkım ve iklim krizinin çaresizlik, kaygı, yalnızlık veya gelecek korkusu gibi başa çıkması zor duygularla karşı karşıya bırakabileceğini ifade eden Akkent, gençlerin birbirini duymaya ihtiyacı olduğunu; sanatın ve onun açtığı alanların bu açıdan çok kıymetli olduğunu vurguluyor.

Sergide genç iklim aktivistlerin talep ettikleri gelecek hakkı, iklim krizinin yarattığı nesiller arası adaletsizliği bizlere kız çocukları aracılığıyla iletiyor. Aktivist kız çocukları, yetişkinlerden iklim krizine dair harekete geçmelerini ve ekolojik yıkıma son vermelerini talep ediyorlar. Serginin kitabında, bizleri doğanın da hakları olabileceğine dair düşünmeye teşvik eden Rana Göksu, “İnsanı yüceltme amacı doğrultusunda bilimle, hukukla veya bir şekilde kültürle normalleştirdiğimiz insan dışındaki herkese / her şeye yönelen sistemsel ayrımcılıkları ve adaletsizlikleri fark etmeliyiz” diyor.

Her yaşta kadınlar, iklim değişikliğinin sonuçlarından en fazla etkilenenler oldukları gibi, farkındalığını arttırmak için de çalışıyorlar. Sokakta genç bir iklim aktivistiyle halen tanışmadıysanız ya da pankartını görmediyseniz, iklim krizine dair bilgi ve fikirlerine İstanbul Kadın Müzesi’nin linkinden ulaşabilirsiniz.

Kategori: İklim Krizi

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Krizler Çağı ve karşılık verebilme yeteneğimiz-2: Yeşil Kamp’ın yaratıcı direnişi

Yeşiller’in yaklaşık on yıl önce başlattığı ve son 4 -5 yıldır Yeşil Düşünce Derneği tarafından yaz mevsimi geleneğine çevrilmiş bir buluşma Yeşil Kamp. Assos sahillerinde, keyifli bir kamp ortamında yapılması; içeriğinin yoğun ve eğlenceli oluşu son yıllarda müdavimlerini de yarattı.

Katılımcılarından biri olarak diyebilirim ki çoğumuz, yılın en iyi zamanlarının ne zaman olacağını önceden bilirdik. Geçtiğimiz yılların içeriklerini de göz önüne alarak kampın gerçek bir sosyal ağ yarattığını, sürekliliğinin de buradan kaynaklandığını söyleyebilirim. 2020’ye geldiğimizde ise Covid-19 pandemisi, kamp hazırlıklarına başlandığı sırada küreselleşti. Karantina koşullarındayken,  1 – 4 Eylül tarihlerinde çevrimiçi ortamda gerçekleştirme kararı alındı ki bu da deniz, kum, güneş, dans ve yan masadan yükselen kahkahaların olmayışı demekti. Daha önce yaşamadığımız çapta bir pandeminin ilk aylarında mücadele ağlarının verebileceği tepkilere dair ilk deneyimlerden biriydi.

Yeşil Düşünce Derneği açısından da çevrimiçi bir yeşil kampın nasıl olabileceği aşamasına adım adım gelindi. Özellikle kampın genel temasının belirlenmesi, onun da içerik ve formatla uyumlu olması açısından önemliydi. Bunun için de dernek gönüllülerine bir çağrı yapıldı. İlk toplantıda gönüllüler, ağırlıklı olarak yaşanan gelişmeleri kriz teması etrafında tartıştı. Bu tartışmalar ışığında kampın iletişimini yürüten Güneş, Ütopyalar, Distopyalar ve Kesişimler: Krizler Çağı başlığını taşıyan kamp görselini bizlerle paylaştı. Aslında çevrimiçi ortamın olanaklarını da merak ediyorduk. Programı tasarlarken fark ettik ki, çevrimiçi ortam moral bozucu olabildiği kadar belli fırsatları da içeriyor.

Bu fırsatın en bariz olumlu halini, kamp programının sonunda Çanakkale ve Kemer-Ulupınar’daki direnişlere aynı anda bağlanarak tecrübe ettik. Çanakkale’deki altın madenciliğine karşı başlatılan ve geçtiğimiz günlerde maden şirketinin çekilmesinde belli ki kritik önemi olan nöbetteki aktivistler ile Kemer’in Ulupınar ilçesinde çift yol çalışması için kesimi söz konusu olan yüzyıllık bir çınar ağacını korumak için ağacın altında buluşmalar düzenleyenler bir araya geldiler. Oturum, eylemlere nasıl ve neden başladıklarını; ayrıca seslerini duyurmak için yaptıkları yaratıcı eylemlerin kendileri için nasıl bir deneyim olduğunu ve genel anlamda ne ifade ettiğini konuştular.

Görünen o ki, bizi eyleme geçiren ve benzer ifadeleri kullanan insanlarla karşılaşmamızın motivasyonları halen oldukça ortak.  Gözlerimizin önünde gerçekleşen yıkımlara karşı dur diyebilmek için yapabileceğimiz her şey ile o ağacın altında buluşuyoruz. Burada kalabalık olmaktan ziyade, yıkımı görmek ve ona karşılık verebilmenin önemi vurgulanıyor.

Yaratıcı direniş

Dünyanın öbür ucunda benzer bir durum ya da eylemden bahseden yazarlarla aynı sayfada olmanın kıymetli olduğunu düşünüyorum. Donna Harraway de, bahsettiği karşılık verebilme yeteneğinin bulunduğumuz topluluklardaki diyalog ortamından çıkan ortak yönelimden, henüz olmayan; ancak her an olabilecek cezbedici tahayyüllerden oluştuğunu söylüyor.  

Ekolojinin varsayımlarından biri, çeşitliliğin yaşam alanlarının direncini arttırdığını söyler. Özellikle yok olma tehlikesi altında türler yine insanlar tarafından kontrol edilen bir dengede devam edebiliyorlar yaşamaya. Bu yüzden, insanların da hem kendileri arasında hem de insan – dışı varlıklarla birlikte yaşamaya dair farklı karşılık verebilme olanakları geliştirmeleri gerekiyor olabilir.

Birbiriyle ve doğayla ilişki

Kampın ilk gününde gerçekleştirilen Kesişimsellik panelinde farklı meseleleriyle bir araya gelen aktivistlerin,  en azından birbirlerine karşı benzer bir niyet ile yaklaştıklarını, birbirlerini duyma ihtiyaçlarını görebilmek zor değildi. Bu panel, bir iklim aktivisti olarak da kendi adıma düşündürücüydü açıkçası. Müslüman kadınların, beyaz yakaların, işçilerin, iklim aktivistlerinin ayrı ayrı, birbirleriyle ilişkilerini anlatarak doğa ile olan ilişkilerini de kurguladıklarını; önlem alma, yapmama, durma halinin hepimizin ihtiyacı olabileceğini hatta direnişin de bir parçası olabileceğini fark ettim.

Kampın ana gövdesini oluşturan diğer oturumlarda Tanıl Bora ile Muhalefetin Dilini; Ümit Şahin, Sezin Öney ve Murat Özbank ile de pandeminin çoğu kişinin aklına getirdiği Ütopya ve Distopyaların Günümüz Gerçekliğinde Buluşması üzerine tartışmaları takip ettik. Bütün bu oturumların çevrimiçi oluşu, kayıtlarının da her an ulaşılabilir olmasını sağladı.

Kamptan bağımsız olarak ise, aslında belirli oturumlar ve paneller her zaman yapılabilir. Karşılık verebilme yeteneğinden bahsetmek için Yeşil Kamp’la başlamamın bir nedeni de, programın bu ana akışının dışında; ama tartışmalarla paralel ilerleyen bir performans videoları akışının da olması. Hem pandemi sürecinde sanatçıların yeni durumdaki zorluklarına dair ilk tepkilerden biri oluşu, hem de çevrimiçi olanaklara dair fikir vermesi açısından önemsediğimiz bir akıştı. Sanatçılar, pandemi sürecinde yarattıkları içeriklerin, eserlerin sayısız paylaşımını karşılıksız bir şekilde yaptılar.

Yeşil Kamp’ın bu içeriği de buna çevrimiçi ortamda alternatif bir cevap değildi; ancak yapılabilecek pek çok şeyin profesyonel ya da amatör anlamda zemini olduğunu olup olmadığına dair bir denemeydi.  Performans videoları akışına katılan sanatçı ve aktivistlerin sundukları katkılar ve ele aldıkları konularla ilgili konuşabilmek için son gün, Yeşil Kampın Yaratıcı Direnişi söyleşisini gerçekleştirdik.

Söyleşi öncesinde Ceylan Schumacher ile birlikte çalıştığımız, Çamlık videosunu katılımcılarla paylaştık. Kampın belki de en kapalı bu videosunda doğa ile olan ilişkimizde seslerin, müziğin artık üzerinde pek de düşünmediğimiz sade ama kıymetli yerine biraz esrarengiz sesler katarak dikkat çekmek istedik. Ayrıca, videonun amatör ruhunu da belirtmek gerekir. Böyle bir video sonrasında, kampın sanatçı ve aktivistlerinden oluşan bir performans katılımcılarıyla yaratıcı eylemin kendileri için neler ifade ettiğini konuştuk. Bir çeşit çağrı gibiydi kendi adıma.

Nasıl bir normal? 

Katılımcılardan Güneşin Aydemir’in yaratıcılığın bir anlamda yoktan var etmek anlamına gelmesinin yanında doğanın sürekli devinimlerinde bir süreklilikle iç içe olduğu gibi bir kavramsal yaklaşımla sohbet başladı. Ardından katılımcılar kampa yaptıkları katkıların üretim süreçlerinden bahsettiler. Yokoluş İsyanı aktivisti ve sanatçı Eymen Aktel, Ütopyalar ve Distopyaların Günümüz Gerçekliğinde Buluşması paneli öncesi ve sonrasında hazırladığı çizim videolarının tartışma oturumuyla kurduğu bütünlüğüne dair memnuniyetini ifade etti. Aslında böyle bir videonun, kampa farklı biçimlerde katılım gösteren herkes için farklı bir estetik deneyim oluşturduğunu konuştuk. Eymen’in ikinci videosu ise #EvdeKal sürecinde ürettiği, “Olamayız Artık Eskisi Gibi” videosunda kendisinin çizdiği 60 farklı yüz ifadesinden oluşan giysiyle evde geçirdiği anlardan görüntüler içeriyor. Bu performansında sanatçı, nasıl bir normale dönüşeceğini bilmediği bir geleceği düşünmeden karantinada olduğu evinde bir odadan diğerine geçerkenki ruhsal değişimleri göstermek istediğini söyledi.

Programın tiyatro performanslarından K’nın Sesi oyunlarının yazar ve yönetmeni Duygu Dalyanoğlu ise, 10’ar dakikadan oluşan 6 farklı ses tiyatrosu fikrinin dijital bir hikâye anlatıcılığının nasıl mümkün olabileceğine dair deneyim ihtiyacından çıktığını belirtti. Kamp katılımcıları K’nın Sesi’ni Tanıl Bora’nın Muhalefetin Dili oturumundan hemen önce dinleme olanağı buldular. Böylece aslında Yeşil Kampın Yaratıcı Direnişi’nin en sade deneyimini sunmuş olduk. Benzer şekilde Kesişimsellik atölyesi öncesinde bir bölümünü izleyebildiğimiz Tatavla Tiyatro’nun İnsan Çağı oyunu, Güneşin Aydemir’in masal saati ve Gökçe Coşkun’un minik video konseri de program akışına hem kamp havasını hatırlatan hem de yaratıcı direnişe dair farklı fikirler sunan performanslar oldular.

Önümüzdeki yıl bizi nasıl bir yeşil kampın beklediği ise ayrı bir merak konusu. Kamp, çevrimiçi ortamda evrilirken ona katkı sağlayanlarla birlikte konuşmak, bütün bu krizlere verebildiğimiz güçlendirici karşılıkları geliştirmek adına (en azından) devamlılığı kıymetli hatta elzem pratikler. 

Yeşil Kampın videolarına, Yeşil Düşünce Derneği’nin Youtube sayfasından ulaşabilirsiniz.

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

Krizler Çağı ve karşılık verebilme yeteneğimiz

Krizler çağından geçiyoruz. Üstelik her biri insanlığın daha önce karşılaşmadığı büyüklükte oldukları gibi, birbiriyle iç içe geçen karmaşık krizler. Bu cümle daha da uzayabilir; çünkü bugün yaşadığımız felaketlerin, hastalıkların ya da ekolojik yıkımların aynı zamanda belli bir geçmişi, derin ve karmaşık bilimsel içerikleri var. Gezegen üzerindeki yaşamın farklı unsurları, bütün bunlardan farklı seviyelerde etkileniyor. Bu yüzden bilim insanlarının çalışmalarından aktivist eylemlere; devlet başkanı seçimlerinden sanat eserlerinin içeriklerine kadar yayılan tartışmalarda bu krizlerin anlamı önemli bir yer tutuyor.

İnsanın insan–dışı varlıklarla olan ilişkisi, yaşadığımız krizlerin en önemli meselelerinden (hatta belki de nedenlerinden) birini oluşturuyor. Gezegen üzerindeki jeolojik dönüşümler, şimdiye kadar insan faaliyetlerinden görece çok daha bağımsız koşullarda değişmiş; bilim insanları da bu değişimleri dönemin en belirgin özelliklerine göre isimlendirmişlerdi. Bugün ise tam tersine, gezegenin jeolojik değişimlerindeki insan faktörünün geri dönülmez bir sürece girdiği bilimsel çalışmalarda yerini buluyor. Bu da bizi, insanı ve eylemlerini kavramaya yönelik kapsamlı çalışmalara yöneltiyor. Bu anlamda sanat da, bilim ve politikayla ilişkisi açısından farklı bir dönemden geçiyor, diyebiliriz. Yaratıcı ifadenin olanakları, ilk olarak yaşadığımız bu yeniçağa verilen isimlerin tartışmalarında yerini buluyor. Bu tartışmalarda da öncelikle bilimsel bulgular ve bilim insanlarının onları nasıl yorumladığı üzerinde duruluyor.

Bilim 19’uncu yüzyılda uyarmıştı: Küresel ısınma insan eliyle gelecek 

Yaşadığımız dönemin özelliklerini anlamak ve anlatmak için en sık baktığım bilgilerden biri; 10 bin yıl önce insanların ve onların evcil hayvanlarının toplam biokütleye oranının yüzde 0,4, altıncı büyük kitlesel yok oluşun yaşandığı bugün ise yüzde 96 ve artmaya devam ediyor oluşu.  Bu değişimin nedeni olarak belirli pek çok faktörün yanında, ağırlık olarak insan faktöründen bahsediliyor ve bu mantıkla 19. yy’da ifade edilmeye başlanan Antroposen yani İnsan Çağı adı, genel olarak bugün de kabul görüyor. Antroposen’i kimyager Paul Crutzen ve göller uzmanı Eugene F. Stoermer, ilk olarak 2002 yılındaki bilimsel bir makalelerinde kullanıyorlar. İnsan faktörü göz önüne alınarak geri dönülmez bir sürece girildiği ve bunun yeni bir jeolojik çağ olduğu fikri kısa sürede kabul gördüğü gibi, bu çağın tam olarak ne zaman başladığı ve Antroposen isminin (yani insan çağının) yapabileceği göndermeler belli tartışmalara neden oluyor.

Tekrar belirtmek gerekirse, altıncı büyük kitlesel yok oluşu yaşıyoruz. Farklı sonuçları olan bu olgunun bilimsel tartışmalardaki belirleyici noktalarından devam etmek gerekirse, böyle bir insan etkisinin kabul gören birden fazla anlatısı olduğunu söyleyebiliriz. Antroposen’in başlangıcı açısından 8 bin yıl önce geçilen yerleşik tarım ile insan ve doğa ilişkisinin bugünkü halinin ilk tohumları atıldığı, bununla beraber sadece üretim açısından değil; doğanın bir kaynak olarak görülmesinin toplumlar arasındaki ilişkilerde de belirleyici olduğu belirtiliyor. Kolonyalizmin başlangıçlarının ve Avrupa merkezli tarih yazımının, modern anlamda doğa ve kültür arasındaki ilişkide belirleyici etkisi üzerinde duruluyor. Çoğaltılabilecek olan farklı tarihsel olgular, ilk sanayi devriminin öneminin de altını çiziyor.

İnsan Çağı’nın özelliklerini iyice belirgin kılan ve alanını daha hızlı ve şiddetli bir şekilde krize dönüştüren şey ise son 50 yıldaki ekolojik yıkım ve iklim değişikliğinin boyutları oldu. Fosil yakıt kullanımının atmosferdeki karbon miktarını arttırdığı ve bunun da belli ölçüde sıcaklık artışına neden olduğu kanıtladığından beri, bilim insanlarının baktıkları ilk olgulardan biri karbon salımı miktarı.  Bugün artık biliyoruz ki, gezegenin ortalama sıcaklığı sanayi devrimi öncesi dönemden 1 derece daha yüksek. Son Buzul Erimeden kitabında Levent Kurnaz bilimin, küresel ısınmanın insan kaynaklı olacağına 19. yy ortalarında karar verdiğini söylüyor. Atmosferdeki karbon miktarı ile sıcaklık ortalamasındaki ilişkinin bilimsel olarak kanıtlandığı yılların aynı zamanda bir çeşit uyarı da içerdiğini belirtiyor böylece. Bugün ise bu bilimsel verileri hiç de böyle bir uyarı niteliğinde okumamış olduğumuz ortada. IPCC’nin hazırladığı güncel rapora göre 1,5 derecelik bir ısınma yaşamsal anlamda çok kritik ve bugün ona çok yaklaşmış durumdayız. Aldığımız ve almadığımız bütün önlem ve kararlar, gezegen üzerindeki yaşamın öncelikle varlığını ve ardından gelecekteki koşullarını belirleyecek.

 Farklı dönüşüm potansiyellerini barındıran böyle bir çağda bilim, politika ve sanat da buna bağlı olarak kesişiyor ve belki de çağı anlamak ve anlatmak için birbirine hiç olmadığı gibi ihtiyaç duyuyorlar.

Antroposen mi Kapitalosen mi Chthulucene mi?

İnsan etkisi, bu kadar önemli olunca İnsan Çağı da bu önemin etrafında tartışılıyor, diyebiliriz.  Öncelikle Antroposen, yani İnsan Çağı – insanı ve eylemlerini, onun biyolojik varlığına indirgeyerek açıklamış oluyor ki bu da ciddi bir eksiklik olacaktır diyen Jason Moore gibi yazarlar, bu çağa Kapitalosen denmesi önerisinde bulunuyorlar. Önerideki açık eleştiri, insan eylemlerinin belli bir tarihselliği olan siyasi sistem ve onun taşıdığı toplumsal eşitsizlik ve çatışmalar gibi politik koşullarla da beraber ele alınması gerektiğine vurgu yapıyor.

Kapitalosen’in eleştirisine katkı veren Donna Harraway, Antroposen’e dair eleştirilerinde “Species Man does not make history” cümlesini kullanıyor.  Yani, “Bir tür olarak insan;” diyor feminist yazar, “…tarih yazmaz.” Bu kısa cümlede İnsan Çağı’nın birden fazla eksik yönüne gönderme yapan Harraway, insan derken aynı zamanda adam anlamına da gelen, cinsiyetli bir kelime diyebileceğimiz Man sözcüğünü tercih etmiş. Ayrıca kelimenin baş harfini büyük bir şekilde kullanarak, bilim yazımında insan–merkezli olanın aslında erkek – egemen olduğuna da atıf yapmış.  Harraway’e göre jeolojik bir geçiş dönemi, yani yeni bir çağ artık toplumsal olanla beraber ele alınıyorsa hikâyesi de daha iyi bir anlatıyı hak ediyordur. Antroposen ve Kapitolosen gibi büyük dramatik anlatılara alternatif, batı – merkezli olmayan bir hikâye yazılabilir mi, diye soran yazarın önerisi; en küçüğünden biz insanlara kadar farklı türler arasındaki o görünmez ağın yaratıcı eylem ve hikâye anlatıcılığı ile dile getirilmesi. En küçük canlılarda dahi olan karşılık verebilme yeteneğini görünür kılmak için, insan–dışı varlıklarla beraber yaşadığımız bütün hikâyelerin – yani yaşamın kendisinin – anlatısının da çoğaltılıp yayılmasının önemini vurguluyor.

Sonuç olarak, Kapitalosen ya da Harraway’in önerdiği “Chthulucene” (akrabalık) gibi isimler eleştirilerinde en basit tabirle kadının ötekileştirilmesi ve doğanın sömürüsünde ortaklaşıyorlar. Özellikle feminist eleştirilerde getirilen öneriler, yaratıcı ifadelerin öneminin altını çiziyor.

Genç iklim aktivisti Greta Thunberg, iklim değişikliğinin boyutları ve buna karşın politikacıların yıllardır devam eden eylemsizliğinin küresel bir krize yol açtığını, bu yüzden artık krize kriz denmesi gerektiğini vurguladı. Greta, bilim insanlarının yaptığı uyarılara kulak tıkayan politikacıların yetersiz, isteksiz ve yavaş tepkilerinin sonucunda yaşananlara kriz demenin önemini savundu. Bugün artık iklim krizi deyimi akademik yayınlardan, haber – yorum ve makalelere kadar eskisine göre daha geniş kesimler tarafından kabul görerek kullanılıyor. Yokoluş İsyanı gibi iklim aktivisti gruplar, ekolojik yıkım ve iklim değişikliği gibi çok boyutlu krizler karşısındaki politik eylemsizlik, ana akım medyanın ilgisizliği nedeniyle karşılaştığımız bilgi edinme sorunu ya da büyük krizler karşısında empoze edilen yetersizlik hissinin toplumsal çöküşlere yol açtığını; bu nedenle yaşadığımız toplumların farklı alanlarda ve seviyelerde ahlaki bir çöküş içinde olduğunu belirtiyorlar. Toplumlar, Peter Singer gibi filozofların belirttiği gibi insanlar arası adalet kavramının insan-dışı varlıkları da kapsayarak genişleme gerekliliğine yeterince karşılık verebilmiş değiller ya da, bu kadarını yapabiliyorlar…

Sanat ve aktivizm ilişkisi

Krizler çağından geçiyoruz.

Sanat da, krizler çağına dair olanaklarını farklı biçimlerde açıyor. Antroposen’de Sanat kitabının editörlerine göre İnsan Çağı’nın kendisi estetik bir deneyim ve yukarıda anlatılan bütün bilimsel veya politik içerikler de bu deneyime dâhil kabul edilerek onlarla birlikte yorumlanıyor. İstanbulluların da geçen yılkı Bienal’de karşılaştıkları gibi, katılımcı bir deneyim alanı açan buluşmalar sanatçılar tarafından aktivist ve bilimsel içeriklerle organize edilebiliyor. Ya da bir eser, belki de sadece ifade edip göstermeye, soru sormaya ve hatta bilgi vermeye de yönelik de olabiliyor. Sanatın olanakları her zaman sınırsızdı; ama bu klişeye bir ekleme daha yapacak olursak Dan Graham’a göre bütün sanatçılar aynı şeyi “… sanatın kendisinden daha sosyal, daha katılımcı ve hatta daha gerçek” bir şey yapmayı hayal ediyor ve işte Antroposen, insan ve onun bütün krizleriyle içimizden geçiyor.

Aktivizm ise sanatla her zaman ilişkiliydi. İklim krizi ve ekolojik yıkıma dair sivil itaatsizlik örnekleri de, güncel sanatın açtığı olanakları yaratıcı bir şekilde değerlendiriyor. Özellikle Antroposen’in krizlerine yoğunlaşırsak, nükleer çağın başlangıcı ve sonrasında yaşanan çevresel sorunlar ve toplumsal meseleler sanatçıların öncelikli ilgilendiği alanları oluşturmaya başlamıştı. 1968’in mirası ve sonrasında ise şiddetsiz yaratıcı eylem biçimlerini tercih eden nükleer hareketin yarattığı deneyim ve kazanımlar Avrupa, özellikle de Almanya’daki yeşil hareketin kurucu unsurlarını oluşturmuştu. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından ise çevre adaleti, ilk olarak 1990’larda küreselleşme karşıtı hareketin, ardından ikinci olarak da 2008 krizi sonrası işgal hareketleri sırasındaki kent hakkı taleplerinin önemli içeriklerini oluşturdu.

Bununla beraber uluslararası sivil toplum ve çevre aktivistleri, 1988’de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi tarafından oluşturulan hükümetler arası iklim rejiminin anlaşmalarını takip eden ve oluşturduğu politikaların yetersizliğine dikkat çeken örgütlenme, kampanya ve eylemler de yapıyorlardı. Yerel halkların yıllardan beri süre gelen doğa savunuculuğu da, iklim hareketinin destek verdiği; fakat bunun da ötesinde yerel, ekolojik, katılımcı, şenlikli ve demokratik unsurlarıyla hak mücadelelerinin en önemli deneyimlerini oluşturmaya devam ediyor.

Üçüncü dalga: İklim adaleti

2015’te Paris Anlaşması’ndan sonra bugün artık duvarın yıkılışından sonraki üçüncü toplumsal hareket dalgası; ekolojik yıkım ve iklim krizini merkezine alan iklim adaleti hareketi ve onun sanatsal ifadeleriyle beraber artık daha yoğun bir şekilde kesişiyor. Bu kadar katmanlı ve birbirine geçen krizler ve hak mücadelelerine bugün artık sadece yeni demek yeterli (ayrıca gerekli de) olabilir. Bruno Latour, İklim Rejimi olarak ifade ettiği bu yeni dönemi oluşturan gelişmeleri; ABD’de Trump’ın seçilmesi, Brexit, mülteci krizi ve Paris Anlaşması olarak sıralıyor. (Kronolojik olarak sıralanmayışına dikkat çekmek isterim.) Latour’a göre derin krizler içeren bu gelişmeler, yeryüzü üzerindeki yaşamlarını politik bir şekilde ören bizlerin yeni bir toprak aidiyeti oluşturması gerektiğine işaret ediyor. Kısaca bahsetmek gerekirse yazar bu noktada politik bir performans ihtiyacını vurguluyor.

Verdiği örnek ise, hepimizin gözlerinin önünde cereyan eden bir kutlama olması açısından oldukça ilginç. 2015’te Paris’te gerçekleşen COP25 müzakerelerinin sonunda Paris Anlaşması’nın kabul edilmesine verilen ilk tepkilerden biri Hollande’dan gelir: “Vives les Nations Unies, vive la planéte et vive la France!” Müzakereler sonucunda kabul edilen Paris İklim Anlaşması’nın son halini,  “Çok yaşa Birleşmiş Milletler, çok yaşa gezegen, çok yaşa Fransa” diyerek kutluyor dönemin Fransa Cumhurbaşkanı.

“Kurum ve ülkelerin yanında gezegenin de çok yaşamasını dile getirmek, aynı zamanda bir sonu olabileceğini de düşünmek anlamına gelebilir”, şeklinde yorumluyor Latour. Sorunlu ve en az bir alternatif ihtiyacına işaret eden bir performans olsa da Latour’un ifade ettiği aidiyet kurma ihtiyacına işaret ediyor Hollande’ın kutlamayı tercih ediş biçimi.

Kasım’ın ilk haftasında gerçekleşen Amerikan seçimleri öncesinde, iklim bilimi de benzer bir ihtiyaca cevap vermek zorunda kaldı. Daha önce politik bir tercih belirtmeyen iklimbilimciler ve Greta Thunberg gibi iklim aktivistleri, “Bilimin yeterince bilgisi olduğunu düşünmüyorum” diyen, Donald Trump’ın seçilmesinin yıkıcı ve yok edici anlamlarına dikkat çekerek Amerikalıları Demokrat Parti’ye destek vermeye çağırdılar. Latour, bizlerin çok aşina olduğu bir deyim kullanarak, Trump ile Thunberg’in aynı dünyalara ait olmadığını söylüyor…  

***

Dansçı bir kadın, boş bir evin içinde bir anda koşuyor ve bir anda durup dehşet içinde kalıyor. İşte bu tepki, herhangi bir aksiliğe – belki de bir felakete karşılık verebilme yeteneğimizin küçük bir performansı. Kadının hareket edebilirliğine alan açıldıkça, verebileceği tepkilerin olanakları da artıyor. Dehşet içinde kalabilmeyi dans içinde bir temsil, bir hareket ifadesi haline getirebildiğini görüyoruz. Bruno Latour da, o performansı düşünerek iklim aktivizmi üzerine yazmaya başladığını söylüyor. Sanırım, sanatın bize bu yeteneğimizi hatırlatmasına çok ihtiyacımız var.

Peki, bütün bu krizlere karşılık verebildiğimiz anlara ya da şimdiden örülmeye başlayan hikâyelere verilebilecek örnekler var mı? Ben de tam olarak, sonraki yazılarda bu örneklerden bahsetmek istiyorum.

Kategori: İklim Krizi

Köşe YazılarıManşetRöportaj

İrlanda’dan gelen slogan: İklim değişikliği erkek sebepli; feminist çözümlü bir sorundur

Bu yıl 23’üncüsü düzenlenen Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali içerisinde düzenlenen etkinlikler kapsamında İrlandalı ekofeminizm aktivisti V’cenza Cirefice ile bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Festivalin Uluslararası İlişkiler Koordinatörü Dicle Kızılkan‘ın kolaylaştırıcılığında gerçekleştirdiğimiz söyleşi İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açıldığı bu zamanda çok daha büyük bir anlam kazanıyor. 

***

Dicle Kızılkan: Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nden herkese merhaba. Öncelikle arkadaşlarımı tanıtmak istiyorum. V’cenza Cirefice İrlandalı bir ekofeminist ve oradaki ekofeminist bir kolektifin üyesi. Fossil Free NI adlı aktivist bir grubun koordinatörü. V’cenza İrlanda’da kadın ve ekstraktivizm üzerine doktora yapıyor.  Bahar Topçu bale öğretmeni ve iklim aktivisti. Kendisini yeşil ve feminist olarak tanımlıyor. Şimdi sözü Bahar ve V’cenza’ya bırakıyorum.

Bahar Topçu: Teşekkürler Dicle. Tekrar merhaba V’cenza. Kadınların çevresel mücadelelerin ön saflarında olduğunu söylüyorsun. Bunun Türkiye için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Feminizm üzerine akademik işlerdeki ve aktivizm uygulamalarındaki güncel tartışmalarda ekofeminizm git gide daha önemli bir yer tutuyor.

Öncelikle lütfen kendini neden ve nasıl bir ekofeminist olarak tanımlamayı seçtiğini anlatır mısın? Teorisiyle, günlük uygulamalarıyla ve aktivizmiyle ile nasıl ilişki kurdun?

V’cenza Cirefice: Sanırım kendimi her zaman çevreci ve de feminist olarak gördüm. Ama bu ikisini ve teorilerini birleştirmem lisansa başlayıp ekofeminizm hakkında okumamla oldu. Ekofeminizmle ilgili bir paragrafı okuduğumda kafamda bir ampul yandığını hatırlıyorum. Farklı baskıların ve mücadelelerin nasıl birbirine bağlı, örülmüş gibi olduğunu anlamama gerçekten yardımcı oldu. Sonra ekofeminizmin özünde kapitalizm, sömürgecilik, ataerki gibi baskıcı sistemlerdeki cinsiyetçilik, ırkçılık gibi bir sürü sorunun kökünü saptadığını anladım. Bu feminizm için yeni bir şey olmasa da ekofeminizimin yaptığı şey, insan olmayan doğayı da ezilen sınıfa dâhil etmek. Sevdiğim yanı da bu.

Tüm bu dünya görüşü, olaylara ve dünyaya sistematik bir bakış açısıyla yaklaşmak beni aktivist olarak da etkiledi. Akademik araştırmamı da ekofeminizm üzerine yaptığım için şanslıyım. Ayrıca Dicle’nin bahsettiği ekofeminist kolektifine de dahil oldum. Gerçekten harika bir topluluk. Bir sürü yürüyüş, atölye ve etkinlik düzenleniyor. İrlanda’daki diğer feminist kolektifler de öyle. Mesela, Galway feminist kolektifi, açık bir şekilde ekofeminist değiller ama çevresel adalet ile toplumsal cinsiyet adaleti arasındaki bağlantıyı gerçekten anlıyorlar.İçinde bulunduğum, olaylara yapısal bir açıdan bakan aktivist hareketler bu şekilde. Ekofeminizmin gerçekten güzel bir yanı şu, akademik bir olgu ama kolektif hareketlerle ve bizi bu keşmekeşe sokan baskıcı yapıları değiştirmek ile yakından ilgili. Bu gruplarda bulunduğum için bağlılık ve dayanışma hisleri içindeyim.

‘Kültürel ve materyal ekofeminizm’

B.T: Doğayla olan ilişkimize ekofeminizmin yaklaşımı üzerine konuşmak istiyorum seninle. Bazı eleştiriler ekofeminizmin oldukça özcü olduğunu söylüyor çünkü gezegene doğa ana demek ve kadını doğanın üretkenliğiyle bağdaştırmak özcülük gerçekten. Bir başka eleştiri de siyasi mücadelenin dışında kaldığı yönünde. Sen ne düşünüyorsun? Bu eleştirilere hareketin içinden biri olarak nasıl yaklaşıyorsun?

V.C: Özcülük konusundan başlayalım. Ekofeminizmden bahsedilirken konuşulması çok önem arz eden bir konu. Bu konunun bahsini açmana gerçekten memnun oldum. Birçok ekofeminist, özcü oldukları şeklinde ağır eleştiriler aldı ve bence bu aslında çok isabetli bir eleştiri. Ama feminizmde olduğu gibi, ekofeminizmin de bir sürü farklı dalı var. İki geniş kola ayrılabilir: Kültürel ekofeminizm ve daha materyal ekofeminizm.

Kültürel kol çok özcü ve ben bu kolu takip etmeyi pek sevmiyorum. Amerikalı beyaz orta sınıf kadınlar tarafından 80’ler ve 90’larda geliştirilen bu kol, kadın ve doğa arasında özel, kozmolojik ve ruhani bir bağ çiziyor. Doğa ana ve tanrıçalara tapınma hakkında çok konuşuyor. Sanırım siyasi açıdan, bu oldukça sorun yaratıyor çünkü çoğu zaman, mücadelelerine katılmadan yerli kültürleri sahipleniyor. Ayrıca, bütün kadınların aynı kategoride olduğunu, aralarında bir fark bulunmadığını ima ediyor ve diğer cinsiyet çeşitlerini tamamen gizliyor.“Kadın olmak için, bu şekilde olmalısın” der gibi.

‘Kadınların çevreyle daha maddesel bir bağı var’

Benim kendimi daha çok dâhil ettiğim dal materyal ekofeminizm. Bu dal, doğanın ve kadınların, toplumun yapılandırmış olduğu kategoriler olduğunu söylüyor. Kadın ve doğanın arasındaki bağlantının kökü, aslında kapitalist, ataerkil üretimde ve bu sistemlerin, çevresel bozulmanın ve iklim değişikliğinin en kötü etkilerini kadınlara dayatmasındadır. Ve çevreyle aralarındaki ilişki, toplumsal cinsiyet rolleri ile bağlantılıdır. İş gücünün cinsiyete göre bölünmesi ile de ilgilidir. Bakım ve üreme işlerinin çoğunu kadınlar yaptığı için çevreyle daha maddesel bir bağları vardır.

Bence sırf bir kısmı özcü diye bütün bir hareketi yabana atmamak önemli. Gerçekten iyi bir anlayış sunabileceğini düşünüyorum. Özellikle kesişimsellik konusunda. Siyah feminist Kimberle Crenshaw bu kavramı geliştirdiğinden beri, kesişimsellik hakkında konuşan ilk hareketlerden biri ekofeminizm oldu. Irk, sınıf, etnik köken, cinsellik, cinsiyet ve çevrenin ilişkili olduğunu ve birbirleriyle kesiştiğini ilk konuşan hareketlerden de biriydi.

B.T: 2018’de İrlanda, Anayasasında kürtajı yasaklayan 8’inci Maddenin iptalini referanduma taşıdı ve yüzde 60’lık bir oy oranı ile kürtajın bir insan hakkı olduğunu savunanlar kazandı. Nasıl hissetmiştin? Ekofeministler kürtaj hakkı hareketinin nasıl bir parçası oldular?

C.V: Aslında bunun hakkında konuşacağım için mutluyum. Çünkü bu İrlanda için çok büyük bir andı. Bu, taban aktivizminin işe yaradığının bir kanıtıydı. 30 yıldır İrlanda’daki feminist organizasyonların verdiği uğraşların da öyle. İrlanda referanduma giderken seçim yanlısı grubun bir parçası olma ayrıcalığına eriştim. İnanılmaz bir şeydi. Referandumun olduğu yıl yurt dışında yaşıyordum, ama uzaktan dayanışma hareketlerine katılabildim. Yurt dışında yaşayan bir sürü İrlandalı insanın dünyanın her yanından dayanışmaya katıldığını görmek güzeldi.

Referanduma ekofeminist bir bakış açısından bakarsak… Birçok farklı çeşit feminist grup bu mesele üzerine organizasyon yapıyordu. Referanduma uzanan süre için bu en önemli meseleydi. Dublin’deki ekofeminist topluluk da çok aktifti. Propaganda yapıyorlardı, kapı kapı geziyor, bağış topluyor, yürüyüşlere katılıyorlardı. Siyasetçilerle konuşuyorlardı.

Dublin’de kürtaj hakkı için gerçekleştirilen yürüyüş

‘Kadının vücudu kaynak olarak görülüyor’

Ekofeminist bir bakış açısından… İçinde bulunduğum gruplar, üreme adaletinin, çevre adaletine bağlı olduğunu gerçekten anlıyordu. Çünkü sistematik bir yaklaşımda bulunuyorlardı. Onların bunu nasıl anladığı, ya da benim nasıl anladığıma gelirsek… Sömürgecilik, ataerki ve kapitalizm gibi baskıcı sistemler, “biz” ve “ötekiler” konseptlerini yaratmaya bağımlıdır. Kendi, faal ve kontrol sahibidir. Ve ötekiler kontrol edilecek, sömürülecek ve hükmedilecek bir kaynak olarak görülür. Sistem bunu doğaya yapıyor, kadınlara yapıyor, yerli toplumlara yapıyor. Nesne gibi gördüğü herhangi birine yapıyor. Bu durumda, bence kadın vücudu bir kaynak olarak görülüyor. Yola getirilecek ve kontrol edilecek, sistemin devam etmesi için gereken iş gücünü üretecek. Kapitalizmin devam etmesini sağlayacak. Bu kesinlikle insanlıktan çıkaran bir dünya görüşü.  Bu,sistemin doğaya ettiği muameleyle bağlantılı.Mümkün olduğunca kullanılacak bedava bir kaynak gibi görülüyor.Üreme adaletini de, fiziksel olarak doğum yapma eyleminden çok daha fazlası olarak görüyorum. Üreme eylemleri hayatı sürdüren eylemlerdir. Gerçek üreme adaleti, barınma, temiz bir çevre, ekonomik ve sosyal refahı kapsar. Yani aslında hepsi birbirine bağlı.

B.T: Kadın vücudu ile ilgili söylediklerin aklıma Vandana Shiva’nın bir sözünü getirdi. Diyor ki, ataerki ve modern tıp, kadının vücudunu değersizleştirmek için ortaklaşa çalışıyor. Senin sözlerinle bunlar kafamda tam oturdu aslında. 

Bununla beraber iklim adaleti hareketi açısından da konuşmak istiyorum bunu. Kesişimsellik, mücadele ettiğimiz ataerki ve iklim inkârcılığında karşılıklı bir şekilde çalışıyor. İklim adaleti için ön saflarda uğraşan kadınlar karşılarında onları ötekileştiren beyaz ve zengin erkekleri bulabiliyor. Kadın haklarıyla paralel bir şekilde iklim krizini de inkâr ediyorlar. İklim hareketi ve feminist hareketin dayanışması da giderek gelişiyor haliyle.

Bunun hakkında ne düşünüyorsun? Çünkü tüm bu nefreti ve eleştiriyi bir şekilde beraber karşılıyoruz, öyle değil mi?

C.V: Evet, kesinlikle. İklim değişikliğine karşı verilen mücadelenin ön saflarında gençler, kadınlar var. Şanslıyım ki WECAN’de (Kadınların Dünya Ve İklim Hareketi Ağı) staj yaptım. Dünyanın her yanında iklim değişikliğine karşı mücadelenin ön saflarında olan kadınları belgeliyor, vurguluyorlar. Bence bu mücadelede bu kadar çok kadının ön saflarda bulunmasının sebebi, kadınların çevreye daha duyarlı olduğu özcü bir bağlantı değil. Bence sistem bu insan grupları için iyi işlemiyor. Zaten sömürülüyorlar ve neoliberal sistemin en kötü etkileriyle yüzleşiyorlar. Kendi hayatında birçok zulümle karşılaşınca, doğaya yapılan zulmü görmek birçok açıdan daha kolay. Ama sanırım bağlama göre değişir. Bence bunları yaş, sınıf, etnik köken, cinsellik gibi şeylerin de etkilediğini görmek önemli. Kadınların karşı karşıya kaldığı düşmanlık ile ilgili örnek vermemiz gerekirse… Yerli kadınlar, beyaz olmayan kadınlar, küresel boyutta sömürgecilik, kapitalizm ve ataerkinin üçlü tehdidiyle karşı karşıya. Cinsel şiddet, ölüm tehditleri… Hatta daha yavaş şiddet çeşitleriyle: Su sistemleri, yaşamak için bel bağladıkları toprakları gibi geçim yollarının tüketilmesi… İklim değişikliğini yaratan sistemin tümünün ataerkiden, bunun bağlı olduğu kapitalizm ve sömürgecilikten kaynaklandığını düşünüyorum. Ve sistemin ataerkil tarafı, bu ataerkil dünya görüşündeki kabul edilebilir toplumsal cinsiyet rollerine karşı gelen aktivistlere tepki gösteriyor. Aktivistler öne çıkıyor, çekinmeden konuşuyor ve alenen karşı geliyorlar. Bu da sistem için kabul edilemez. Çünkü dediğin gibi, sistemin birçok farklı parçasına meydan okuyor.

‘Feminist bakış açışı önemli’

Bence feminizmin iklim hareketine katabilecekleri gerçekten harika. Olayın, toplumdan bağımsız, kenarda var olan bir çevre düzenlemesi olmadığı fikrini sunuyor. Aynı zamanda toplumsal adaletten bahsediyoruz. Mesela dünyanın her yanında taban organizasyonlarının çoğu kadınlar tarafından yapılıyor. Özellikle beyaz olmayan kadınlar ve yerli kadınlar tarafından. Ama yukarı çıktıkça, daha ana akım STK’larda, idarelerde, kurumlarda, çoğunluğun batılı beyaz erkekler olduğunu görüyoruz. O yüzden bu duruma sürekli dikkat çeken feminist bir bakış açısı olması önemli.

İklim hareketlerine feminist yaklaşımların en sevdiğim yönlerinden birisi, krizin sistematik köklerini işaret ediyor oluşu. Bireysel yaşam tarzı değişikliklerine bağlı neoliberal yaklaşımlar yeterli değil. Değişmesi gereken sistemin kendisi. Mesela ev içi tüketim uygulamalarını değiştirmekten bahsediyorsanız ama ev içindeki toplumsal cinsiyete göre iş bölümüne karşı çıkmıyorsanız, hâlihazırda sahip olduğumuz sistemi kopyalamış olacaksınız yalnızca. Ve devam ettireceksiniz. Teknolojik düzeltmelerin veya çözümlerin piyasada olduğunu söylemek ise, bu eşitsiz güç ilişkilerini olduğu gibi bırakacaktır. Yani aslında krizin köküne değinmez. Baskının ve sömürünün devam etmesine izin verir. Feministlerin önceliklendirip cinsiyetçiliğe, ırkçılığa meydan okuyan farklı çözümler göstermesini müthiş buluyorum. Krize farklı, daha derin bir şeklide bakıyorlar.

B.T: Söylediklerine ufak bir ekleme yapmak istiyorum. Birçok araştırmaya göre, iklim değişikliğinin darbelerinden ilk etkilenenler kadınlar. Kuzey ya da Güney Yarımküre’de olmaları bir şeyi değiştirmiyor. Her seviyedeki kadınlar iklim değişikliğinin darbelerinden etkileniyor. Buna karşılık, iklim değişikliğine sebepler olanlara baktığımızda, dediğin gibi, sistemde ve karar vericilerde, erkekler ve kadınlar eşit sayıda değil. İklim değişikliğinin sebebi çoğunlukla karşımıza çıkan, ataerkil fosil yakıtçı yaklaşım. Söylediklerin, gerçekten bu krize karşı feminist bir yaklaşım hakkında çok önemli şeyler söylüyor.

V.C: İrlandalı iki ekofeministe ait “Mothers of Invention” adında harika bir podcast’ımız var. Sloganları: “İklim değişikliği erkek sebepli; feminist çözümlü bir sorundur.” Bence bu gerçekten durumu özetliyor.

B.T: Evet özetliyor. Şimdi sahada daha çok feministe ihtiyacımız var. Hem erkek hem kadın.

V.C: Evet, kesinlikle, her cinsiyetten insana.

B.T: Evet, evet.

Artık pandemiye geçebiliriz. Covid-19 yayılıp hükümetler tarafından bazı yaptırımlar uygulandığından beri, hayatında neler değişti ve neler değişmedi? Hala o topluluklarda ve aktivist gruplarda etkin olma şansın var mı? Ve bu çevrimiçi dünyada birbirinizle nasıl ilişki kurduğunuzu bize anlatır mısın?

V.C: Evet, tabi ki. Bu çevrimiçi platformların sağladığı yakınlığa aslında şaşırdım ve memnun oldum. Müthişti, çevrimiçi toplantılara katılabildim. Çevrimiçi atölyeler de sundum. Hatta daha dün bir atölye sunduk, çok güzeldi. Ayrıca Aktif Umut adında bir iletişim ağına dahilim. Burada, dünyada gördüğümüz krize karşı içimizden gelen cevaba bakıyoruz.O yüzden içinde bulunduğumuz zamanla da çok ilgili. Şu anda aktivistleri desteklemek için de birçok çevrimiçi atölye düzenledik. Onlar da çok güzeldi. Ve ekofeminist topluluğun ve NN’in çok aktif bir şekilde ortak projelere katılması ve projeler üretmesi gerçekten ilham vericiydi.

Bence ekofeminizmin amacı da bu. Bireyci, rekabetçi bir toplumdan empati ve dayanışmaya dayalı bir topluma geçmek. Bu tür bir geçişin gerçekleştiğini görmek gerçekten fevkalade. Bu yüzden topluluklar kurmak aktivizm için çok önemli. Bu gibi zamanlarda, seni destekliyorlar, bu çok güzel. Bu fırsatı, yerli konuşmacıları, ya da Güney Yarımküre’deki kadınları çağırmak için kullanıyoruz. İnternet olmasa bu insanlar toplantılarımızda bulunamazdı. O yüzden normalde duyamayacağımız seslere söz verebilmek büyük bir şans.

B.T: Ne güzel bir işbirliği, teşekkürler. Senden ekofeminizm yaklaşımları dinlemek heyecan vericiydi.

V.C: Ben teşekkür ederim.

Editörün SeçtikleriKitapManşetRöportaj

‘İklim adaletine dayalı, devrimci bir dönüşüme ihtiyacımız var’

Yeşil düşüncenin özellikle derin ekoloji yaklaşımı, insanların ekolojik bilinçlerini artıracak ya da hatırlatacak bir deneyimi mutlaka yaşayacaklarını söyler. Benim ekolojik bir bilinçle ilk karşılaşmam neydi hatırlamıyorum, ama bunu düşündüğüm zaman aklıma hep Ümit Şahin ve Ömer Madra gelir. Sorularımın cevaplarını ya da yeni sorularımı onların ürettiği iklim ve ekoloji içerikleriyle oluşturdum, dersem az olmaz.

Madra ve Şahin, yaklaşık 12 yıldır Açık Radyo‘da birlikte hazırlayıp sundukları Açık Yeşil’in belirli programlarını iki kitap halinde derlediler. Açık Yeşil derlemesinin ilk kitabı geçen yıl nisan ayında yayımlanmıştı. Açık Yeşil2 ise ocak ayında yayımlandı. Kendileriyle Yeşil Gazete için kitapların oluşum süreci ve içeriğine yönelik kapsamlı bir röportaj yaptık. Derlemenin yol gösterici ve çeşitliliğine yönelik keyifli bir okuma olmasını diliyoruz.

***

Bahar Topçu: Açık Yeşil Programlarının kitaba dönüşme ihtiyacı nereden kaynaklandı? Kitaplaşmasının anlamı sizin için ne oldu?

Ömer Madra: Tam olarak nereden kaynaklandığını hatırlamıyorum, ama bundan daha önemli bir konu olmadığını düşündüğüm ve ekoloji konularında bir rehber oluşturacak kadar geniş bir birikim oluştuğu için, diyebilirim. Ümit Şahin’le 2007’de çıkan kitapta da iklim krizi deyimini zaten Türkiye’de ilk defa biz kullanmıştık. Bu konunun mümkün olan en geniş kitlelere yayılabilmesi için iyi bir fırsat diye düşündük. Açık Radyo dinleyicilerinin de destek olması çok hoş oldu tabii. Programları deşifre etmekte ve başka alanlarda ortaklaşa bir iş yapılmış oldu; sonuç da bence iyi, hayırlı bir iş oldu.

Ümit Şahin: Açık Yeşil programı Ömer abiyle yazdığımız ilk kitabın sonrasında başladı. O kitap için 2006’da konuşmaya başlamıştık, kitap benim yaptığım mülakatlardan, bir tür nehir söyleşilerden oluştu. Biz mülakatları 2006’da yaptık, kitap 2007’de çıktı. İşte Açık Yeşil’i yapmaya da o kitap çıktıktan sonra başladık. Dolayısıyla Açık Yeşil bir kitapla başladığı için en sonunda yine bir kitaba dönüşmüş olması doğal bir süreç gibi geliyor bana. Tabii Açık Yeşil’e başlarken ileride kitabını yaparız diye hiç düşünmedik, ama böyle 10-12 yıl devam edince ve toplamı 560 programı bulunca, ”içinden çok şey çıkar” diye düşündük. Bir de programın 10’uncu yılıydı kitabı düşündüğümüzde, onuncu yılın envanterini çıkaralım gibi bir fikir oluşmuştu ve sonuç bu oldu. Bir yandan son 10-12 yılda iklim değişikliği ve iklim hareketleri nereden nereye geldi görmüş olduk, ama bir yandan ekoloji hareketlerinin de bir tür almanağı gibi oldu.

Ö.M: Biraz iddialı gibi gelecek ama bir tarz rehber niteliği de taşıyor. Birçok ilginç konu üzerinde çalışmış, bu konulara neredeyse ömür vermiş insanlarla görüşmek, mülakat yapmak fırsatı bulduk. Onları da yansıtmak iyi oldu. Antoloji gibi bir şey de oldu yani.

B.T: İlk kitaptaki programların bazılarında yeşil hareket, özellikle de Avrupa’daki yeşil hareket için öncü isimlerin hayatlarını anlattığınız bölümler var. Ben o isimlerin çoğunu kitaptaki programlardan duydum mesela. Bu öncü isimlerin hayatlarını anlatırken, her şeyi olduğu gibi anlatıyorsunuz. Oysa tam da böyle biraz ideal insan olma, pürüzsüz yaşamlar zamanında yaşıyoruz.

Ü.Ş: Herkes tutarlı olmak için ölüp bitiyor değil mi bu aralar?

B.T: Evet, aynen. Teşekkürler. Tam doğru kelimeyi bulamıyordum. Doğru insan olma, örnek, lider kişilik olma zamanlarındayız; ama anlattığınız insanlar…

Ü.Ş: Hepsi sorunlu insanlar.

(gülüşmeler)

İklim hareketini kadınlar üzerinden okumak…

B.T: Sizinle bunu konuşmak istiyorum aslında. Bilinçli bir seçim sanıyorum, onları böyle anlatmak.

Ö.M: Evet, sadece çevreci olarak değil kimlik olarak da son derece öncü kişiler. Sadece basit birer çevreci olarak algılanamazlar. Bunun bence en ilginç örneği Ümit’in program sırasında keşfettiği Eunice Newton Foote. Açık Yeşil 2’ye iklim hareketini baştan sona kadınların öncülüğünde okumanın mümkün olduğunu anlatarak başladık. Kilometre taşlarında onlar var ve işte benim gençlik aşkım Jane Fonda’ya kadar gidiyor. Donella Meadows mesela; kadın 1972’de Büyümenin Sınırları’nı yazıyor kocasıyla beraber ve bu işlerin böyle olacağını ilk yazanlardan biri. Ama Foote hakikaten olağanüstü, çünkü ta Amerikan İç Savaşı bile başlamadan önce kadın hakları dahil pek çok alanda çalışan, bu arada da küresel ısınmanın karbondioksitten kaynaklandığını ve atmosferde çoğalırsa ayvayı yiyeceğimizi söylemiş biri. Eunice Newton Foote’u daha önce bilmiyordum ama Rachel Carlson’u tanıyoruz mesela, çevre hareketinin öncü isimlerinden, kurucularından biri olarak onun da ne kadar aktif biri olduğunu ve şimdi yeni aktivistlerin uğradığı hakaretlere, aşağılamalara onun da uğradığını net olarak görüyoruz. “Evde kalmış histerik karı” diye bahsedilmiş kendisinden mesela. Greta Thunberg’e de söylenenlerin haddi hesabı yok. Jane Fonda’ya da Hanoi Jane derlerdi 1970’te, Vietnam Savaşı’na karşı çıkıyor diye. Bence bunları vurgulamak çok önemli.

B.T: Bence de, yeşil hareketle tanıştığım ve çevre meseleleri için harekete geçmek istediğim zaman, hayatta kendimi o kadar tamamlamadığım, biraz daha rahat etmem gerektiği gibi bir dönüş almıştım. “Dünya’yı biraz daha kirlet ondan sonra çevre aktivisti olmaya hak kazan” mı demek istediler, bilmiyorum.

Ü.Ş: Bu dediğin çok yaygın bir şeyin yansıması. Biz de Türkiye’de Dünya’yı daha yeterince kirletmediğimiz için bir şey de yapmamız gerekmediğini düşünüyoruz ya, bütün suç Amerika’da, Avrupa’da falan. Aynı mantık. Bizim daha önemli sorunlarımız var çevreye gelene kadar. Bu işte, yılların önyargısıdır.

Ö.M: Önce devrim yapalım.

Petra Kelly.

Ü.Ş: Ya da önce iyice bir kalkınalım. Önceki soruna gelince, birinci kitaptaki kişilerin bir kısmı yeşil hareketle tanıştığım dönemlerden itibaren, Petra Kelly gibi benim için efsane olan isimler, hayranlıkla takip ettiğim, benim kuşağım için kült denebilecek kişiler. Bir de tabii biz yeşil hareketle ilgilenmeye başladığımız yılların hemen başında Petra Kelly öldürüldü. O travmayı gayet iyi hatırlıyorum. Bir de, Barry Commoner gibi hem aktivist hem araştırmacı olan, bilim insanı olarak da öncü insanlar var. Bunların hepsi benim bir şekilde takip ettiğim isimlerdi. O yüzden bu isimlerin bazılarını ölüm yıl dönümlerinde bazılarını öldüğü gün (Edward Goldsmith gibi), bazılarını doğum gününde anma fırsatı bulduk. Sistematik olamadı, olsaydı keşke, mesela Rachel Carlson programı yapsaymışız iyi olurmuş. Ama mesela oradaki isimlerden benim için en önemlisi kitaptaki hacminden de belli olduğu gibi Ivan Illich. Benim için öncü bir isim, ustam gibi bir kişi. Hem mücadele ve aktivizm biçimi, hem düşünceleri açısından. Düşünceleri ve bütün hayatıyla ona çok uzun yer verdik. Yeşil hareketin Türkiye’deki ilk kuşakları için bu isimlerin hepsi çok önemliydi. Yeni arkadaşların bu isimleri iyi bilmemeleri çok doğal. Bu kitaptaki bölümler böylece hem bizden bir tür aktarım hem de onlara bir anlamda saygı duruşu oldu.

Ö.M: Sadece yazı çizi olarak değil de kişilikleriyle de, mesela Manisa Tarzanı gibi birini anmak da çok önemliydi. O hiç hatırlanmıyordu, eminim yani.

Manisa Tarzanı.

Ü.Ş: Sadece Manisa’da hatırlıyorlar.

Ö.M: Ama adam önemli biri, eylemle söylemi bir olan çok ilginç biri ve Türkiye’de bayağı erken bir zamanda bütün hayatını bu işe vermiş.

Ü.Ş: Gerçekten bu tür öncü kişiliklerin çelişkilerle dolu olması bir tür kural gibi. Rudolf Bahro gibi bir insan, delilik düzeyinde bir coşku ve radikalizmle hareket eden bir isim mesela. Manisa Tarzanı baştan aşağıya kendini bir persona olarak kurmuş. Kendini bir mite dönüştürmüş bir insan. James Lovelock mesela, 100 yaşını geçti galiba, kendisiyle sürekli çelişen biri…

Ö.M: Evet, James Lovelock’ın son hali tartışılabilir. Nüfus fazlasından şikâyet ediyor. Azaltırsak çözülür demeye getiriyor. Bu anlamda sözleri var.

Ü.Ş: Ben Petra Kelly’nin çok büyük hayranıyımdır. Fakat Avrupa Yeşilleri, biraz çatlak ve her şeye mani olan fazla radikal bir kişi olarak hatırlıyorlar onu. Kelly’nin o olağanüstü enerjisi, liderlik karizması falan olmasaydı acaba Alman Yeşilleri bu kadar hızlı büyüyebilir miydi? Bütün o kişiliklerin bu çelişkileri, zorlukları. Zor insanlar bunlar. Bu açıdan da incelenmeyi hak ediyorlar.

Ö.M: Bir de doğa korumacılar var. Bütün ömrünü bu işe vermiş Tansu Gürpınar, ne kadar çarpıcı bir kişilik. Ancak bu kitap sayesinde tanıdık, radyoda kendisiyle konuştuktan sonra dönüp yazdıklarına da bakmak hayranlık vericiydi. Hem eylemi hem de söylemi bir olan biri olduğunu fark ettik. Ama bunlar bilinmiyor. O açıdan bu kitaplar biraz antolojik mahiyette de işe yarar diye düşünüyorum.

Türkiye’nin pozisyonu: Sonsuza dek emisyonu artırmak

B.T: 10 İklim Değişikliği Taraflar Konferansı için yaptığınız programlarını ikinci kitapta derlediniz. Daha çok bir dinleyici olarak sormak istiyorum. Yaptığınız programlarda neden Türkiye’nin iklim müzakerelerindeki rolü için ayrı bir program yok.

Ü.Ş: Bahsediyoruz aslında.

B.T: Evet ama, biz burada bu işi tartışıyoruz ve her zaman iklim hareketi için de bir çıkmaz Türkiye’nin konferanslardaki pozisyonları. Türkiye’nin bir programlık tavrı yok mu yani?

Ü.Ş: Cevabı kendin söyledin. Türkiye’nin politikalarıyla ilgili konuşulacak fazla bir şey keşke olsaydı da bol bol konuşsaydık. Türkiye’nin pozisyonu hâlâ savunmacı. Savunmacı pozisyon neredeyse kalmadı iklim konferanslarında. Eskiden vardı, 1970’lerde 80’lerde hatta belki 90’larda bile, ama…

B.T: Savunmacı pozisyon yeterince kirletmediğini savunmak, değil mi?

Ü.Ş: Evet ben çok kirletmedim, neden benden bir şey istiyorsunuz? Eskiden bu çok yaygındı, artık pek kalmadı. Hele ki Paris Anlaşması’ndan sonra tamamen ortadan kalktı. En küçük ülke bile “tamam ben üzerime düşeni yapmakla yükümlüyüm” diyor. En hızlı büyüyen, kirleten ülkeler de biraz zorlamayla olsa da bir şeyler yapacağını söylüyor. Türkiye ise sonsuza kadar emisyonunu artırma stratejisi dışında bir şey açıklamadı bugüne kadar.

Ö.M: Büyüme ve kalkınma modeli…

Ü.Ş: Büyümeyle beraber emisyonu da artırma modeli… Diğerlerinde de var büyüme ama Türkiye hem büyüyeceğim hem de emisyonumu artıracağım, hiçbir zaman da azaltmayacağım diyor. Bu pozisyon Türkiye’ye özgü bir pozisyon haline geldi neredeyse. Böyle bir pozisyonun nesini konuşalım?

Ö.M: Resmi görevlilerin hepsi Türkiye’nin resmi pozisyonunu savunma durumunda. Bunun dışında da bir sürü riyakar katılımcı oluyor, onlarla görüşüyorsun, ama Türkiye’ninki zor.

Ü.Ş: Umutsuz vaka.

B.T: Kendi yerel iklim hareketiyle, sivil toplum kuruluşlarıyla uyumlu çalışan bir ülke örnek verebilir misiniz?

Ü.T: Senin dediğin anlamda pek yok aslında. Yani en iyi diyebileceğim ülkelerde de bu sefer ön plana sivil toplum kuruluşlarından ziyade delegasyonlar çıkıyor. Onlar gerçekten iyi çalışıyorlar, onların sesi çıkıyor. Sivil toplum Amerika, Türkiye gibi devletin bir şey yapmadığı ülkelerde daha ön planda. Avrupa Birliği’nin falan belli bir farkı olabilir. Ama Avrupa’nın sivil toplumu da hiçbir zaman AB’nin pozisyonuna bayılmıyor, onu zorluyor. Dediğin tarzda bir şey bence pek yok.

B.T: Greta da söylüyor zaten bu meselenin artık hükümetlere ve politikacılara bırakılamayacağını. Ömer Madra mesela uzun zamandır iklim hareketi için bir kritik kitleden bahsediyor. “İklim hareketinde gerçek bir değişimin olması için harekette kritik kitleye ulaşabilirsek eğer, politikacılar tepkisiz kalamayacaklardır, mutlaka bir şey yapacaklardır” şeklinde bir görüş var. Yapılması gereken o halde sadece sokaklara dökülmek, grevler yapmak mı yani?

Ö.M: Yalnız iklim hareketi için değil dünyadaki bütün sosyal dönüşümler için gerekli bir kritik kitle var. Bu artık ölçülmüş bir şey.

B.T: Nüfusun en az yüzde 3,5’unun gösterilere katılması mı?

Ö.M: Evet, mesela Hong Kong gibi bir yerde artık yüzde 25’lere çıkıyor bu rakam. Dünya’nın en güçlü yönetimi Çin bile bastıramıyor. Bu böyle ama öbür taraftan çok çelişkili durumlar var. Maldivler’de mesela, ilk defa seçimle gelen Cumhurbaşkanı, ilk hükümet toplantısını skubayla denizin altında yapmıştı. Yakın gelecekte iklim felaketleri adaları mahvedeceği için; ama onu da devirdiler. Muazzam bir devlet başkanıyken bile tutturamayabiliyorsun bu baskılar karşısında.

B.T: Nedeni de bu muydu? Genelde iklim krizi olmaz ya!

Ö.M: Büyük ölçüde buydu. Kendisini tanıma şansım da olmuştu. Müthiş bir adamdı, ama devirdiler ve resmen dışarı attı kendini, canını zor kurtardı. Delegasyonlarda uğraşıp dönüşümcü şeyler söyleyenlerin işi de hiç kolay değil. Filipinler’de mesela, ayrıntılı olarak konuştuk kitapta da var, Yeb Sano, ama onu da attılar. Kendisine bile sormadan, Filipinler’in çıkarlarına aykırı davrandığı; daha doğrusu Filipinlilerin temsil ettiği fosil yakıt çıkarlarına ters düştüğü için. Yani Cumhurbaşkanından tut Filipinler’in delegasyon şefine kadar gidebiliyor bu süreç. Onun için de tek yol… (gülüşmeler)

‘Sürekli ve öngörülemez devrimci süreç’

Ü.Ş: Ben son soruna cevap vermeye çalışayım. Elbette, kelimenin asıl anlamıyla sabahtan akşama kadar sokağa çıkamayız demiştik, yani eylem yapma anlamında. Dolayısıyla yapılacak bir sürü başka şey var, örneğin örgütlenmek gibi, diğer insanlara bu konuyu anlatmak, bu konuyu öğrenmek veya yaşamımızı ona göre düzenlemek gibi; bu konuda yazmak çizmek, kampanya yapmak bir sürü şey yapabiliriz. Ama ne yaparsan yap, 100 bin kişilik mitinglerden salon toplantılarına kadar diğer insanlara bir şekilde değeceğin, onlarla bir araya geleceğin işler yapmadan yaptıkların bir anlam taşımaz. O yüzden dar anlamda eylemden bunu anlıyorsak, evet eylem yapmadan bu iş olmaz, ama yaptığın eylemin bir işe yaramasının ölçütü ne diye de sorulabilir.

Ö.M: Sürdürülebilirlik.

Ü.Ş: Evet, birincisi süreklilik, ikincisi de şu ki; aslında ihtiyacımız olan şeyin devrimci bir dönüşüm olduğunu hepimiz biliyoruz. Devrimci dönüşümlerin ya da devrimci ayağa kalkışların en önemli özelliği nedir? Öngörülemez olmasıdır. Öngörülemez olan bir şeyin ortaya çıkmasının tek yolu da o eylemin sürekli hale gelmesidir. Yani, sürekli ve giderek daha çok insanın katıldığı bir eylemlilik örgütlediğiniz zaman bir gün sizin hiçbir şekilde kontrol edemeyeceğiniz bir devrimsel dönüşümü siz aslında başlatmış olursunuz. Bunu örnekleri tarihte ve dünyanın her yerinde çok sayıda var. Bizdeki Gezi de böyle bir şeydi.

Ö.M: Yani, Eunice Newton Foote’un ortaya çıktığı zamanları düşünürsek bana sorarsan 1848 devrimlerinin de etkisi var. Fransa’dan Amerika’ya gidiyor tabii ki. Devrim öyle bir şey yani…

Ü.Ş: Dolayısıyla biz burada bir devrimden bahsediyorsak, birilerinin oturup devrimi örgütleyeceği düşüncesi yanlış bir hayal. Böyle bir şey hiçbir zaman olmadı ve olmayacak. Ancak o inat ve o eylemcilik sürekli hale gelir, belli bir hedefe yönelir ve onu ısrarlı bir şekilde toplumda daha geniş kesimlere duyurursunuz, işte o zaman yüzde 3,5’la mı olur 5,5’la mı olur bilmiyorum. ama belli bir noktaya geldiği zaman öngörülemez bir devrimi ateşleyecektir. Bundan başka bir yol zaten herhalde yok.

Ö.M: Bence de yok ve bu iyi bir soru bence, daha önceki bütün tartışmaları da akla getiriyor. Devrim lafını kullanmak da bir çeşit tabuydu yakın zaman öncesine kadar. Halbuki şimdi Bernie Sanders Amerika Birleşik Devletleri tarihinde, uzun yıllardan sonra ilk defa sosyalizmden bahsediyor ve çok da ciddi bir destek alıyor. Özellikle de Alexandria Ocasio Cortez gibi genç kadınların büyük desteğiyle yürüyor. Devrimi konuşmak bu yüzden önemli. Bu kadınlardan konuşurken Rosa Luxemburg en önemli figürlerden biri, üstelik Lenin gibi bir figüre kafa tutmuş ve onu demokrasiyi savunmamakla eleştirmiş ve Lenin bile bir şey diyememiş.  İşte böyle bir kadının genel grev meselesi de tekrar gündeme geldi ve başarılı oluyor. Yani, bir kişi yaptı bunu. Çağırdığı genel greve 7,5 milyon insan katıldı. BBC’nin Greta’nın babasıyla yaptığı röportajda babası kızının daha önce pek gülmediğini, şimdiler daha mutlu olduğunu söylüyor ama adam aynı zamanda çok endişeli. Yapılan hakaretler ve gelen eleştirilerin de ötesinde, artık Bolsonaro’ları falan düşünürsek, işleri gerçekten zor.

‘Türkiyeliler toplumsal mücadeleye inanmıyor’

B.T: Açık Yeşil 2’nin son bölümünde iklim hareketinden röportajları paylaşıyorsunuz. Farklı mücadele ve çalışmalardan örnekler de diyebiliriz. Bunların hepsi kazanım. Yani belli bir mücadele ile kazanılmış direniş ya da kampanyalar.

Ü.Ş: O konuda biraz taraflı olabiliriz, evet.

B.T: Bu kadar ciddi ve büyük meselelere karşı mücadele eden bireyler, kendi çabalarıyla kazanımlar sağlayıp küresel bir gündem oluşturabiliyorken; üstelik bunlar Türkiye’den insanlarken, ana akım neden bu kadar ilgilenmiyor?

Ü.T: Bir kere, Türkiye’deki toplumsal mücadele kazanmayı çok bilmiyor. Kazananlar da hemen bir bahane bulunabiliyor.  Aslında bu zaten iptal olacaktı, gibi bir ruh hali çok yaygın. Ben bizzat yaşadım bir sürü bu tür deneyim. Nükleer karşıtı harekette de gördük. Kyoto Protokolü için de mesela büyük bir kampanya yaptık, Açık Radyo’nun da içinde olduğu, 170.000 imza topladık daha internetin bu kadar yaygın olmadığı bir dönemde ve o imzaların büyük kısmı sokakta toplandı. Türkiye ondan sonra Kyoto’ya taraf oldu. Fakat herkes de dönüp bize dedi ki, Türkiye zaten Kyoto’yu onaylayacaktı.

Türkiye’de toplumsal harekette bu alışkanlık var. Tamam, biz de demedik ki biz onaylattık diye. Ama bize dönüp de ilk söylenen şeyin bu oluşu, toplumsal mücadeleye inançsızlıkla ilgili aslında. İnsanlar sokağa çıkmaya, toplumsal mücadeleye inanmıyor. İnansaydı zaten Türkiye’de bu kadar insan iklim değişikliğinden kaygı duyarken yapılan iklim mitingleri en fazla 5 – 10 bin kişiyle sınırlı kalmazdı. Bütün diğer konular için de aynı şey geçerli. Bir tek kadın meselesi farklı. Bir tek kadınlar gerçekten, 8 Mart’larda falan olağanüstü bir kitle topluyorlar. Onun dışında hiçbir toplumsal hareket bence inanmıyor aslında toplumsal mücadeleye, kitlesel anlamda bakarsak. Kitapta başarıları ön plana çıkarmamız bilerek yani aslında. Gerçekten mücadele ederek, sonunda bir şekilde kazanırsınız.

Büyük Anadolu Yürüyüşü.

Ö.M: Başka da yol yoktur zaten.

Ü.Ş: Hani bir laf vardır: Mücadele ederseniz, kaybedebilirsiniz; ama mücadele etmezseniz çoktan kaybetmişsiniz demektir.

Ö.M: Yalnız Türkiye’de değil, dünyada da en temel sorun medyanın tamamen fosil yakıtçıların elinde olması. Bunu yakından biliyoruz. Yok sayılıyor. Avustralya bütün bir kıta halinde yandı. Tarihinin gördüğü en büyük kuraklıklardan birini yaşıyor. 1 milyardan fazla hayvan bilinebildiği kadarıyla yok oldu. Avustralya için artık ayrı bir felaket hesabı açmak söz konusuyken medya halen bunun küresel iklim kriziyle ilgisi olmadığını yazabiliyor. Çünkü medya Murdoch’un emrinde, Murdoch da petrolcü. O yüzden kömürcüleri destekliyorlar tabii ki. Türkiye’de de böyle. O yüzden de böyle biraz.. Ama Ümit’in sözünü ettiği, özellikle kendisine sol yakıştırması yapan kesimlerin ciddi, kendi iç engellemelerinin olduğunu da düşünüyorum. En büyük kayıplardan birini Büyük Anadolu Yürüyüşü’nde yaşadığımızı düşünüyorum. Muazzam bir isyandı. Türkiye’nin yedi ayrı bölgesinden yüzlerce insan yürüyerek geldiler.

Ü.Ş: Devlet engelledi. Yürüyenler de kendi içlerindeki tartışmalar nedeniyle yeterince direnemediler tabii.

Ö.M:  Onunla ilgili yaptığımız bence kitaptaki en ilginç röportaj, oradaki ruh halini iyi yansıtıyor. Çok heyecan vericiydi. Üstelik de Türkiye’nin en büyük göçmen topluluğu Sarıkeçililerin de başında olduğu bir şey. Yani yazık oldu, ama başka yolu da yok.

İklim adaleti…

B.T: İklim krizinin bir insan hakları meselesi olduğuna, sivil hak hareketleriyle hem stratejik, araçsal hem de özü itibariyle aynı değerleri paylaştığına dair pek çok şey var ayrıca programlarda. Yine de iklim adaleti hareketi halen diğer toplumsal hak hareketlerinden farklı diyebiliriz. İklim bilimini aktarmak için yapılması gerektiği gibi sürekli rakamlardan bahsedilmesi bir yandan meseleyi insansızlaştırdığı eleştirisine neden olabiliyor. Diğer yandan, gezegenin bugünü ve geleceği için en önemli mesele oluşu, gündelik hayattan uzak bir algı da yaratabiliyor. İklim adaleti hareketinin özellikle geçmişteki hak hareketleriyle olan bağlantısıyla ilgili sizin ne düşündüğünüzü merak ediyorum.

Ö.M: Türkiye’deki siyasi hareketlerin de gayet iyi bildiği gibi, insanlığın en temel kavramı adalet. Adalet Partisi vardı eskiden, şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi var, herkes adalet kavramını yerleştirmek istiyor bir yere. Çok temel bir kavram bu gerçekten, Tevrat’ta da görebiliyorsun, en önemlisi, adalet olmaksızın insanlık meselesi tartışılamıyor. Hatta George Monbiot’nun bence çok hoş bir sözü var: “Yeryüzünün olağanüstü nimetlerinden yararlanma hakkına, onların içinde yaşayabilmek hakkına sahip insanların yeni doğmuşlardan ya da doğmamışlardan bunu esirgemesi yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük adaletsizliğidir” diyor, ki ben de katılıyorum buna.

O yüzden iklim adaletinin bütün mücadelelerin temelinde yer alması gerekir. Bütün bu mücadeleler de buna bağlanıyor zaten. DM25 hareketinin kurucularından Hırvat felsefeci Srecko Horvat, insanlığın en temel probleminin çocukları kavramamak olduğunu söylüyor. “İnsanlık her şeyi çözdü, bir sürü devrim yaptı, endüstri devrimi, tarım, ama bu çocukları kavramayı başaramadı” diyor Şimdi çocukların ve gençlerin başını çektiği bir adalet hareketi iklim meselesiyle buluştu. Bu, hem ikisini birleştiren ilk büyük hareket hem de muhtemelen sonuncusu olacak, eğer başarılı olamazsak. Benim zihnimin bir kısmını bu sorunlar işgal ediyor ve bunu yansıtabildiysek ne ala diye düşünüyorum.

Ü.Ş: Ben biraz yeşil düşünce tarafından cevap vermeye çalışayım. Yeşil düşünce ve yeşil harekete yapılan en büyük suçlamalardan bir tanesi ekolojik sürdürülebilirlikten bahsederken meselenin toplumsal boyutunu görmezden geldiğidir. Adaletten, yoksullardan, dezavantajlı kesimlerden falan değil, sadece diğer canlılardan veya gezegenin bütününden, ekosistemden ya da genel bir insan türünden bahsetmekle eleştirilir. Bu aslında haksız bir eleştiri, çünkü geri dönüp baktığımızda yeşil düşüncenin ilk çıkışından itibaren, en önemli adalet vurgusu olan gelecek kuşakların haklarının hep olduğunu görürüz.

Demin Ömer abinin söylediği, gelecek kuşakların bizim yararlandığımız haklardan yararlanmaları gerekir fikrini ortaya atan çıkışından itibaren yeşil düşünürlerdi. Ama yine de o dönemde özellikle 1960’larda bugün zengin çevreciliği diye etiketlenen bir şeyin etkisi de vardı tabii. Önemli olan nüfusu azaltmaktır, insanlar çoğaldıkça böyle oluyor diyen ve bu anlamda zenginlerin mi yoksa yoksulların mı çoğaldığını çok da sorgulamayan, aralarında bir denklik varmış gibi bir tür yanıltmaca yapan bir nüfus vurgusu da vardı. Bir de, azgelişmiş ülkelerin ya da yoksulların yaşadığı bu adaletsizliği pek fazla görmeden hepimiz aynı gemideyiz, bütün insanlık bundan aynı şekilde etkileniyor gibi herkesi uyarmak adına toplumsal eşitsizlikleri görmezden gelen bir genel söylem de vardı. Bunların yeşil hareketi temsil edebilecek kadar güçlü olduklarını düşünmüyorum ama sonuçta bu önemli bir şeydi, geriye bakıldığında bir sürü kitap bunlardan bahseder, bir sürü insan bunları hatırlar.

İklim adaleti kavramının bu kadar ön plana geçmesi buna karşı bir tür savunma ihtiyacından kaynaklanıyor. Biz, yoksulların, dezavantajlı grupların, kadınların ve gelecek kuşakların bu sorunlardan daha fazla zarar gördüğünün altını çizmek için iklim adaleti diyoruz. Aslında ben sürdürülebilirlik hareketinin de başından itibaren bir adalet hareketi olduğu kanısındayım, örneğin birinci kitapta bizim de uzun uzun üzerinde durduğumuz Barry Commoner’ın da söylediği şeylerden biridir, daha 1968’de. Zaten yeşil hareket bütünüyle 68’in mirasçısı, hatta miras bile denemez, 68 kuşağının yarattığı bir harekettir ve 68; bir toplumsal adalet talebidir. Hem de muhafazakârlığa bir başkaldırıdır.

Dolayısıyla yeşil hareket iklim meselesi ön plana geçmeden önce de adalet talebiyle ortaya çıkmıştı. Bu anlamda bir toplumsal dönüşüm talebini temsil ediyordu. Ama son 10-15, hatta 20 yılda, başta bahsettiğim olumsuz görünen mirastan kurtulmak için iklim adaleti fazlasıyla vurgulanmaya başladı. Bugün hala pek çok kitapta böyle net ayrım konduğunu görürsünüz. Sanki bir tarafta adaleti hiç görmeyen zengin çevreciler, diğer tarafta ise yoksul çevreciler var. Böyle bir şey aslında pek yok, ama bu bir tür savunma mekanizması olarak konuyor. Hareketi “temizlemek” sola doğru çekmek için. Oysa yeşil hareket zaten solda olan bir hareketti. O yüzden iklim adaleti vurgusu önemli. Biz de bu vurguyu sık sık yapıyoruz. Aslında bu zaten bir adalet hareketidir. Çevre adaletinin tanımında şöyle bir vardır: Çevresel hizmetlerden avantaj sağlayan insanlarla, kirlilik gibi çevresel zararlara maruz kalan insanlar aynı toplumsal kesimlerden değildir. Biri zenginler biri yoksullardır. Bunu dert etmek zaten çevre adaleti kaygısını ortaya çıkarır, ki aynı şeyi çok rahat iklim değişikliği için de söyleyebilirsiniz, ona da iklim adaleti diyoruz zaten. En başından beri işin temeli buydu. Biz de Açık Yeşil’de hareketlerden bahsederken hem en sondaki röportajlarda hem de en başta çocukların hareketinden bahsederken bunları vurgulamaya çalıştık.

Ö.M: Tamamen katılıyorum 68’in başlattığı bir şey olduğuna bunun. Hatta Rachel Carson aslında 1962’de yazarak başlattı. Ayrıca tam bir halka olarak, sonsuzluk hareketi olarak da birleşiyor: 68 hareketinin adalet talebi öncülerinden Jane Fonda’nın Beyaz Ev önünde yaptığı son açıklamada ben bütün ilhamımı Greta Thunberg ve Extinction Rebellion’dan aldım demesiyle ve 82. yaşını tutuklu kutlamasıyla bütünleşiyor.

B.T: Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ü.Ş: Oturup sıfırdan bir kitap yazmaya başladığınız zaman, bu belli bir plandan yola çıkmak anlamına geliyor. Bu kitap ise kaotik bir sürecin sonucu aslında. Bu da ilginç ve özgün bir yanı olabilir. Kısmen güncel gelişmelerden kısmen yeni yayımlanan raporlardan, araştırmalardan; kısmen o sırada yapılan bir eylem veya kampanyadan, kısmen de birisinin ölüm veya doğum gününden… Yani büyük ölçüde tesadüflerle örülen bir 560 haftanın içeriğinden seçilenler olduğu için kaotik bir kitap içeriği denebilir. Biz tabii kitap haline getirirken elimizden geldiği kadar kategorize etmeye, belli bir forma sokmaya çalıştık.

Bunu şuraya bağlamak için söyledim. Biraz önce konuştuğumuz o devrimin öngörülemezliğindeki gibi, bu işler önceden planlayarak olmuyor. Bu kitap gibi başı sonu olmayan, belki bu kitap gibi bitmemiş, başı sonu belli olmayan bir dizi mücadeleye ihtiyacımız var. Kimsenin obsesif bir mükemmeliyetçiliğe kapılmaması lazım. 1,5 dereceyi engelleyemedik, eyvah, bittik. Yok artık öyle böyle şey. 1,6 derece için uğraşırsın. O da olmadıysa 1,65 derece için uğraş! Önceden bilme şansın yok. Toplumsal mücadele kaotik, öngörülemez, bilinemez bir şey. Metafor olsun diye söylüyorum, kitabın da öngörülemez bir yanı vardı. Baştan bir kitap planlamamıştık ama sonunda ortaya böyle bir şey çıktı işte.

Ö.M: Greta’nın devamlı olarak üzerinde durduğu 1,5 derece raporu var. Buna istinaden “Ben kendi fikrimi, siyasi görüşümü söylüyor değilim, açıp bakıyorum, dünyanın en büyük bilim heyeti bunu söylüyor” diyor. Bilim insanları 1,5 derece raporunda, “12 yılımız kaldı, 12 yıl sonra gerekli radikal tedbirler alınmadığı takdirde geri dönüşsüz noktaya varacağız” diyorlar. Kitabın giriş bölümünde Antoine de Saint Exupery’nin 1948’de yayınlanan Citadelle kitabından bir alıntı var ve bence çok yerinde seçmiş bilim insanları: “Gelecek meselesi” diyor, “öngörme meselesi değildir, gerçekleştirebilme meselesidir.” Bence mükemmel bir alıntı.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

2019: En’lerin değil, küçük başlangıçların yılı

2019 zor günler devam ederken, bir şeylerin değişebileceğine dair gelişmelerin de yaşandığı bir yıl oldu. Genç bir iklim aktivistinin Time dergisinin kapağında yer alması, kadınların yaratıcı eylem olarak dansı kullanıp etki yaratabilmeleri 2019’a damgasını vururken, iklim grevleri ve isyan haftaları, geçtiğimiz yılın en önemli olayları olarak tarih sayfalarında yerini aldı.

Dünya’da 2019’un en önemli olayı & olayları

  • İklim Grevleri ve İsyan haftaları.
  • Amazon yangınları ve devam etmekte olan bütün iklim felaketleri.

Türkiye’de

Yerel seçim ve sonuçları: yani 2. İstanbul seçimi.

Dünya’da yılın kişisi

Greta Thunberg

Türkiye’de

  • Las Tesis dansını yapan bütün kadınlar.
  • Öğrencilerine geri dönene kadar Barış Akademisyenleri. (2020’de artık başka bir kategori altında yılın kişileri olmalarını umuyorum.)
  • Osman Kavala.
  • Selahattin Demirtaş’in (kendisi ve) Devran’da anlattığı karakterler.

Aklımda en çok yer eden sanat olayları

  • 16. Istanbul Bienali ve Yeşil Gazete’deki Bienal dosyası.

  • Tiyatro Boyalı Kuş’un Kendine Ait Bir Oda ve Tatavla Sahne’nin İnsan Çağı oyunları.
  • Coldplay’in karbon ayakizini ve ekolojik hasarı en aza indirene kadar turne yapmayacağını açıklaması. David Gilmour gibi sanatçıların iklim aktivistlerine destekleri.
  • 8 yıldır piyano çalmayan piyanist bir arkadaşımın enstrümanına geri dönmesi ve kapısını kapayarak da olsa bana inanılmaz Lizst parçaları çalması.

2019’un en önemli topluluk, kolektif ya da organizasyonu

Yokoluş İsyanı. 

İklim aktivistleri bu yıl yaptıkları bütün sivil itaatsizlik ve yaratıcı eylemleriyle iklim acil durumu için ses çıkardılar. Ayrıca yaptıkları eylemler, taleplerini belirleme ve ifade biçimleri iklim hareketinin 1960’ların sivil haklar mücadelesinin bir çeşit devamlılığı olduğunu bir kez daha gösterdi.

Ülkeleri yönetenler, doğayı katledebilecekleri bir kaynak olarak gördükçe ve bizler de başkalarının felaketlerini umursamayan fosil yakıt destekli alışkanlıklarımıza devam ettiğimiz sürece bu yokoluşun nedeni oluyoruz. Sinir bozucu ama gerçek. Böylesine kaygı verici bir gerçeği yaşarken bunu önlemek için bir şeyler yapılabileceğini bilmek ise önem önemlisi. Hayat kurtarıcı.

Yokoluş İsyanı, tam da bu yüzden Kasım ayında (en son baktığımda) 64 farklı ülkede sivil itaatsizlik eylemleri düzenledi. İklim krizinin insanlığın yaşadığı en önemli, kritik kriz olduğu gerçeğini bir süre daha politikacılardan duymayacağız gibi görünüyor. Madrid‘te gerçekleşen 25. Taraflar Konferansı’nı Yeşil Gazete’den takip edenler konuya oldukça hakimdir. Değişim bizlerden, isyanın bir parçası olabilecek insanlardan başlayacak.

Kasım ayındaki İsyan günlerinin ve yaratıcı eylemlerin yaşandığı yerlerden biri de İstanbul‘du. Yokoluş İsyanı’nın benimsediği eylem biçimlerinden yaratıcı eylem ve etkinlikler kısmını benimseyerek Türkiye’yi de iklim için harekete geçmeye çağıran insanlar var. Takdir edip övülesi bir durum.

Dünya’da en hayalkırıklığı yaratan gelişme

Birleşik Krallık’taki son genel seçimler. (Muhafazakar Parti’nin lideri, Başbakan ve Brexit savunucusu Boris Johnson, beklenmedik şekilde, büyük farkla seçimleri kazandı. Birleşik Avrupa yanlısı İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn istifa etti.)

Türkiye

Türkiye için hayal kırıklığı ifadesi biraz naif kaçıyor. Onun yerine şahit olduğum ayıp ve haksızlıklar arasından HDP Belediyelerine atanan kayyımlara karşı demokratik olduğunu iddia eden muhalefetin tutumsuzluğunu unutmayacağımı buraya not düşmek isterim.

2019 sanırım en’lerin yılı değildi de daha çok küçük başlangıçların yılıydı. Time dergisinin kapağında genç bir iklim aktivistini göreceğime geçen yıl bu günlerde inanmazdım mesela. Kadınların yaratıcı eylem olarak dansı kullanmalarına ve etki yaratabilmelerine çok sevindim.

İyimser yanımın Türkiye için kurabildiği cümle: Zor günler devam ederken, bir şeylerin değişebileceğine dair gelişmelerin de yaşandığı bir yıldı 2019.

16. İstanbul BienaliManşet

Jennifer Deger: Artık doğa ile kültürü birbirinden ayrı terimler olarak düşünemeyiz.

Yeşil Gazete’deki Yedinci Kıta yolculuğunu Feral Atlas Kolektifi’nden Antropolog Jennifer Deger ile yaptığımız röportaj ile devam ediyor.

Feral Atlas, farklı disiplinleri bir araya getirerek Antroposen’i ele alan bir proje olarak çıkıyor karşımıza. 16. İstanbul Bienali’nin ardından da farklı biçimlerde devam edecek. Sanatçıların Antroposen üzerine yaptıkları çalışmalarla beraber Feral Atlas gibi farklı disiplinlerden gelen bilim insanı, sanatçı ve araştırmacıları bir araya getiren bir oluşumun da Bienal’de yer alması Yedinci Kıta’yı tamamlıyor. Diğer yandan, Bienal bitmiş olsa da daha Antroposen’in daha anlatacak çok hikayesi olduğunu da hatırlatıyor.

Bahar Topçu: Kolektif sanat çalışmanız Feral Atlas’ı biraz anlatabilir misiniz? Yaratma süreciniz nasıl işliyor? Çalışma alanlarınızı belirlerken hangi konuları tartışıyorsunuz?

Jennifer Deger: Kolektif çalışmamız yalnızca kolektif bir sanat çalışması değil. Bizler, Feral Atlas projesi üzerinde çalışmak için bir araya gelmiş bilim insanı, sosyal bilimci, tasarımcı, film yapımcısı, aktivist, geliştirici ve sanatçılardan oluşan bir grubuz. Üç antropolog ve bir mimarın küratörlüğünde oluşturulmuş bir proje Feral Atlas. İnsanların kurduğu altyapılar ile bizlerin “yabanıl varlık” dediğimiz şey arasındaki ilişkiyi incelemekteyiz. Feral Atlas’ın merkezindeki araştırmanın estetik ve heyecan boyutunu göz önünde tutarak yaratıcı metotlar kullanıyoruz.

Projeye 100’den fazla insan katkıda bulundu. Kendi disiplinlerimizin ve akademik ortamımızın dışına çıkıyoruz. Kolektifin üyelerinin çoğu küratörler tarafından davet edildi. Bazıları ise saha raporları, durum çalışmaları veya Feral Atlas’ın çalışma alanıyla uyumlu buldukları kendi çalışmalarını önererek takıma katıldılar.

Proje önümüzdeki yıl Stanford Üniversitesi tarafından başlatılacak interaktif bir internet sitesi halinde yayınlanacak.

B.T: İstanbul Bienali’ndeki çalışmanızda İstanbul’da şehir hayatına yoğunlaştığınız gibi diğer çalışmalarınızda da kentleşme üzerine mi çalışmaktasınız?

J.D: Üzerinde çalıştığımız tema altyapısal işlerin ekolojiyi dönüşü olmayan bir şekilde nasıl yıprattığıyla ilgili. Elbette şehirler bu duruma güzel bir örnek yaratmakta fakat Feral Atlas şehirlerden çok daha uzak yerlerden de bahsetmekte. Örneğin Avustralya Aborjini Russel Ashley’in bahsettiği CaneToad’un (Bir çeşit kurbağa türü) yerel halkın topraklarına ve var olan kültürüne etkisi gibi. Antroposen ismini verdiğimiz bu çağın bizi öğrenmeye zorlayan konularından birisi de yaşadığımız gezegende insanlar tarafından etkilenmemiş bir yer kalmış olmaması. Artık doğa ile kültürü birbirinden ayrı terimler olarak düşünemeyiz. Örneğin plastikler artık her yerde karşımızda çıkıyor; embriyolarda, yağmurda, hayvanların organlarına bütünleşmiş bir şekilde, hatta hayvanların içinde bile.

İstanbul Bienal’inin teması Feral Atlas’ın kaygısı ile oldukça uyumlu. Sanat, antropoloji ve Antroposen arasındaki ilişkinin bir sergi ortamında kuramsallaştırılmasını görmek cesaret vericiydi. Umuyoruz ki politik, poetik ve deneysel gözlemlere dayanan çalışmamız; antropolojinin ne anlama geldiği ve neden önemli olduğu konusundaki kaygısını, başka hayatları ve dünyaları açıklamaya yardımcı olmuştur.

B.T: Konu Antroposen olduğunda kendi çalışmalarınızda izlediğiniz yaklaşımdan ve çalışma sürecinizden farklı bir süreç mi izlediniz?

J.D: Feral Atlas güncel dünya krizine disiplinler ötesi bir bakış açısı sağlıyor. Birçok farklı sanatçının çalışmasını ve estetik metotları kullansak da aslında bizler sanat üretmiyoruz. Bizler beşeri bilimlerin, sosyal bilimlerin ve sanatın sesini, söylemek istediklerini ve görsellerini birleştiriyoruz. Yani Antroposen çağının yükselmesine sebep olan gelişmelerin farklı perspektifler tarafından ne derece uyumlu bir şekilde tanımlanabileceğini ve çözüme ulaştırılabileceğini araştırıyoruz.

B.T: Sivil itaatsizlik eylemleri sırasında iklim aktivistleri sosyal bilimlerin ve sanatçıların yorumlayabileceği yaratıcı yollar izleyebiliyorlar.   Bir eylem sırasında aktivistlerin sizinle benzer ifadeler kullandıklarını gördüğünüzde ne düşünüyorsunuz?

J.D: Eylemlerin farklı dışavurum yöntemlerine ihtiyacı var ve her daim halkı harekete geçirmeye yönelik yöntemler denenmeli. Bunun gücü ve kışkırtması daha önce hiçbir galeriye aktarılmamıştı.

B.T: Yedinci Kıta hakkında ve İstanbul’da sergilenmesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

J.D: Yedinci Kıta, bireylerin yüzleşmekte zorlandıkları önemli çevresel ve sosyal sorunlara etkileyici bir şekilde işaret ediyor. Bu sorunları kamu alanı ile imgeleme çıkarmak ve eleştirel sanatı teşvik etmek çok önemli. Feral Atlas Kolektifi (Yabanıl Atlas Kolektifi) olarak Antroposen çağının yükselmesine sebep olan bu gelişmelerde sesimizi duyurmaktan mutluluk duymaktayız.

 

16. İstanbul BienaliManşet

Ozan Atalan: İçimizdeki doğa, dışımızdaki doğadan çok da farklı değil

Geçtiğimiz hafta sona eren ‘Yedinci Kıta‘ temalı 16. İstanbul Bienali, ziyaretçilere sergi sırasında yaşattığı deneyimle beraber ele aldığı konularla tartışılmaya devam edecek gibi görünüyor. Bienal sürecinde konuştuğumuz sanatçılardan Ozan Atalan’la röportaj serimize devam ediyoruz. Atalan, belgesel nitelikli bir video ve bir manda iskeletini kapsayan çalışmasında, amacının insan merkezli düşünce biçiminin dışına çıkmak olduğunu söylüyor.

Çalışmasının odağında İstanbul’un Kuzey Ormanları olan Atalan daha röportajımıza başlamadan hatırlatıyor: “İstanbul sadece bizim değil; mantarların, protistaların da… Küçük yabanıl hayatların da yaşam hakları var.”

Sanatçıyla yaptığımız röportajın bu anlamda iyi bir okuma sunmasını diliyoruz.

 ***

Bahar Topçu: Bu yılki İstanbul Bienal’i için gerçek bir mandanın iskeletini ve o mandaların yaşam alanlarının güncel durumuna dair belgesel niteliğinde bir video sergiledin. Öncelikle çalışma sürecinden bahseder misin biraz?

Ozan Atalan: Tabii ki. Şimdi geri dönüp baktığımda, yola çıktığım konu insan merkezli düşüncenin dışına çıkmaktı. İstanbul sadece bizim değil; orada yaşayan bitkilerin, hayvanların da yaşam hakkı var. Nasıl ki onlar artık bizim hayatımıza olumsuz bir şekilde müdahale etmiyorsa, yabanıl hayat diyebileceğimiz şeyin bir çeşit tarafsız bir tarafı varsa bizim de onlara karşı saygı duymamız gerektiğini düşünüyorum.

Buradan yola çıkarak gerçek bir Manda iskeletini betonla kaplanmış bir toprak üzere yerleştirip insanların yorumuna bıraktım.  İnsan aklı her şeyi rasyonelleştirme ve meşrulaştırma kapasitesine sahip. “Savaşların da bir hukuku vardır” deriz mesela. İnsanlar gerçekten birbirlerini öldürmeli mi ki, bu öldürmenin bir hukuku olsun? Ama meşru olarak kabul edilmiş bir kavram. Benzer şekilde, acaba insan dışı varlıkların insan faaliyetlerinden dolayı ölümünü, tükenişini meşrulaştırabilir miyiz?  Şehir yaşantımızın Kuzey Ormanları’na kaymasıyla acaba oradaki yaşam alanlarını, hatta kendi yaşamlarımızın gelecekte formlarını düşünüyor muyuz? İnsan merkezci bakış açısından çıkmak, insanın kendisine de daha haysiyetli, özgür ve eşit bir olanak tanımaktır bu arada.

Bu açıdan, yani insan merkezci düşüncenin dışına çıkabilmek adına yaptığım en iyi işlerden biriydi, çünkü beton yüzeyi sergi mekanının terasına çıktığımızda görünen şantiye betonu yüzeyinden farklı değil. Bu bilinçli bir seçimdi. Yaptığım çalışmada, betonun üzerinde duran, arada derede müdahale edilmiş yani bir araya getirilmiş bir manda iskeleti var. İşin gerçeğinde de, aslında, o manda iskeleti orada, mevcut.

B.T: O manda iskeletini nasıl bir araya getirdin gerçekten?

O.T: Üç – dört aylık bir çalışmanın sonucunda kemikler bir araya getirildi. Hayvanların zarar görmemesi benim önceliğimdi. Zaten tersi olduğu takdirde bunun vicdani sorumluluğunu alamam. Çalışmamın söylemine de karşı olur. Bu düşünce hiç gitmedi aklımdan.  Samimiyetsiz bir durum olurdu. İnşaat alanının çevresinde araştırma yaptıktan sonra, hali hazırda kesim yapılan bir yerden  kemikler temin edildi. İstanbul Üniversitesi’nden anatomi hocalarının devreye girmesiyle kemiklerin yerleştirmesi ve strelizasyon işlemleri gerçekleştirildi.

B.T: Antroposen& Yedinci Kıta’yı konu almak daha önceki eserlerine ve o eserlerin yaratım sürecine bakış açını değiştirdi mi?  

O.T: Değiştirdi. İnsan ve doğa ilişkisinin ayrıştırıcı dualist bir anlayışla değil de, bütüncül ve birleştirici bir yaklaşımla kurulması gerektiğini zaten savunuyordum; artık doğadaki değişimler ile sosyal, kültürel, ekonomik ve politik değişimleri de birbirinden ayrı tutmuyorum. Her şey daimi bir etkileşim halinde. Fark ettiğim bir diğer şey de insan olmayan varlıkları anlamaya çalışırken, insanı eleştirirken, insan sonrası dünya ya da spekülatif gelecek tasavvurlarında dahi insan beyninin ve algımızın sınırları dışına çıkamamamızdı. Benim çalışmamda da böyle; her ne kadar gerçeği olduğu gibi göstermek istesem de hayal gücümden tam bir arınma hali imkansız. Belki de gereksiz. O pipo ne kadar gerçekçi resmedilirse edilsin, sanatta temsilden saf bir soyutlanma imkansız gibi. Bu yüzden odak noktam değişti; dünya üzerindeki olumsuz etkisinden dolayı salt insanı kötülemekle, varoluşsal anksiyetemizin esiri olmakla bir yere varamıyoruz. Kendimizi, bilginin doğruluk değerini, yarattığımız ve aslında bizi yaratan kültürü eleştirmek ve çözüm aramaya odaklanıyorum. Tüm bunlar, insan da doğanın ayrılmaz bir parçası olduğuna göre algımızın, inşa ettiğimiz kültürel gerçeklik içinde uykuya dalmasına karşı duruşuma eklenen düşünceler oldu. Algı ve algımızdan bağımsız gerçeklik uyumlu olduğunda her şey daha anlamlı oluyor. İçimizdeki doğa, dışımızdaki doğadan çok da farklı değil.

B.T:  Bienal’in kuratörü Nicolas Bourriaud, Antroposenin nedenleri sonucundaki uyanışın yeni bir sanatçı kuşağı yarattığını söylüyor. İnsan dışı varlıkları da antropolojik bakış açısıyla dâhil eden güncel sanatta bu yeni kuşağın rolünün estetiği merkezsizleştirmek olduğunu da ekliyor. Bu rolü kişisel olarak nasıl değerlendiriyorsun? 

O.T: Antroposen’i ben de anksiyete ile başlayan bir fark ediş çağı olarak görüyorum. Antropoloji insanı ve hayatı olduğu gibi ele alır; her şey yaşandığı gibidir ve insanı bunun üzerinden tanır. Antropolog olarak sanatçı fikrinde kendime en yakın bulduğum nokta bu. Algımızın dışındaki gerçekliği, yani biz olmadan da var olacak olan yaban doğayı olduğu gibi anlamaya çalışmak, onunla uyum içinde olmak ve ona zarar vermemek, aslında insanlığın devamı için kendine yapacağı da bir iyilik olacaktır. Algımı, kontrolüm dışımdaki gerçekliğe uyumlandırarak ve insan dışı varlıkları kendi değer yargılarımdan bağımsız olarak anlamaya ve hissetmeye çalışarak yaklaşıyorum dünyaya. Ancak bunu yaparken insan olmamın getirdiği farklılıkları da görmezden gelmiyorum; önemli olan farklılıklarımı insan olmayan varlıklarla hiyerarşik bir ilişki içine sokmamak. Çünkü bu kibir olur ve sonuçları gördüğümüz üzere yıkıcı oluyor. Bahsettiğim doğayı romantize etmek de değil. Doğa insanın varoluşuna kayıtsızdır. Bu kayıtsızlığı, özne-nesne bütünleşmesini, sanatçıların dünyayı öznelliklerinin dışına çıkıp duyumsamalarını ve insan olmayan varlıkları kendi gerçeklikleriyle sunmalarını estetiğin merkezsizleştirilmesi olarak yorumluyorum, en azıdan benimle bağlandığı nokta bu. Öznellikten tam bir soyutlama hali imkansız ve gereksiz olsa da, amaç insan olmayan varlıkları kendi değerleriyle anlamak ve empati kurmak olduğu sürece bu merkezsizleşmenin yeni bir estetik türü yaratacağını düşünüyorum. Bakış açılarımızda farklılıklar olsa da -kaldı ki güzel olan bu- kaygılarımız insan olmayan varlıkların temsili olunca estetik dil de kendini yaratacaktır. Nicolas’nın tespitini haklı bulsam da şu an çağdaş dünyada yaşananları anlamak bana spekülatif gelecek tahayyüllerinden farklı gelmiyor. Estetik kendiliğinden ortaya çıkarsa etkili olur, zorlama olmaz. Sergi bir gösteri yeridir, artık sosyal medya da öyle. Ne gösterdiğinizde samimiyseniz, kendinize ve çevrenizdekilere karşı samimiyseniz estetiğiniz de organik bir şekilde ortaya çıkar. Bu yüzden şu anda spekülatif estetiğe yakın duruyorum.

B.T:  Doğrudan ve şiddetsiz eylem/sivil itaatsızlık eylem biçimini tercih eden küresel iklim hareketi aktivistleri de sanatı bir araç olarak kullanabiliyor. Yapılanların sadece toplumsal hareketler ve sosyal bilimler içinde değil; sanatsal olarak da ele alınabilir olması sana ne söylüyor? 

O.T: Sanat hiç bir form ve felsefenin tekelinde değil ki. Form ve hayat görüşleri de sanatın tekelinde değil. Küresel iklim aktivistlerinin sanatı bir araç olarak kullanmalarından ziyade kendi yaptıklarının da sanat olduğunu düşünmeyi yeğlerim.

B.T: Yedinci kıtayla ilgili nasıl hissediyorsun? Serginin İstanbul’da olmasının senin için özel bir anlamı var mı? 

O.T: Yedinci Kıta, umarım kendi her an-görünürlüğünde kaybolan bir anıt heykele dönüşmez ve unutulmaz. Bienal, içeriği itibariyle üzücü ve aynı zamanda umut vericiydi. Bu da etkileme gücünü gösteriyor aslında. Küresel bir krize dair, görmezden gelinen doğal gerçeklerle, meşrulaştırılan ve rasyonalize edilen yapay gerçekliklerin birleşimiydi. İstanbul’da olmasının tabi ki özel bir anlamı var çünkü yıllardır tartışılan sanat-hayat bütünlüğünün en gerçek hallerinden birindeydim. İstanbul, bana kalırsa acı ile mutluluğun, özü ile mevcut halinin, doğa ile şehrin çatıştığı bir yer. Bu mücadele hem insan olmayan varlıklara hem de şehrin insanlarına zarar veriyor. Ağaç görmenin lüks olduğu bir megapolde yedinci kıtanın sorgulanması, kesinlikle çok özel.