Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kriz günleri için Ekonomi 101

Bundan 20 yıl önce doktora için İsviçre’deydim. Türkiye’de asistan olarak çalıştığım üniversite (oldukça cömert bir hareketle)  bir yıl daha asistan maaşımı ödemeye devam etmiş, ben de o “bursla ilk yılımı atlatırım sonrası Allah kerim” deyip 2000 yılının Eylül’ünde Cenevre’ye gelmiştim. İsviçre, özellikle Cenevre pahalı yerler. Yine de ilk aylar harcamaları temel ihtiyaçlara ayırıp geçinebildiğimi görmüştüm. Bursum TL cinsinden yatıyordu ben de ATM’den frank olarak çekiyordum. O zamanlar TCMB enflasyonu düşürme amaçlı IMF tarafından desteklenen bir kur politikası izliyordu. Azar azar kontrollü biçimde devalüasyonlar oluyordu ve biz yarın ne kadar devalüasyon olacağını biliyorduk.

Türkiye ekonomisi önce Aralık ayında bir sarsıntı geçirdi. Sonra üzerine çok yazıldı çizildi, IMF ve hükümet süreci iyi yönetemedi diye. Olan oldu, birkaç banka battı, sonrasında da 2001 Şubat’ı geldi. Dolar kuru 21 Şubat’ta 0.69 seviyesinden birkaç gün içinde 1.1’e yükseldi. %50’den fazla bir devalüasyon demekti bu. İşin kötüsü kur burada da kalmadı. Yurt dışından Kemal Derviş ülkeye davet edilmiş, yeni bir teknokrat hükümet kurulmuş ama kabinede görüş ayrılıkları çok. Gazetelerde TV’lerde her gün bir atışma. IMF “Telekom’u özelleştirin” diye bastırıyor, Derviş sıkıntının farkında, ama IMF’den gelecek para için bunu kabineye kabul ettirmeye çalışıyor. ,İlgili bakansa karşı ve bir türlü onaylamıyor kararı. Bu süreç içinde dolar da alıp başını gidiyor 2001 Ekim’inde 1.63’e kadar yükseliyordu. En nihayet bir uzlaşı sağlandı, IMF ile Stand-By anlaşması imzalanınca doların ateşi düştü. Ve uzun yıllar 1.4-1.5 bandında salınıp durdu dolar/TL kuru.

Finansal kriz neden çıkar, ne yapılır?

2001 Şubat’ında o haberi alır almaz bankaya koşup “banka kurları henüz güncellememiştir” umuduyla düşük kurdan paramı frank olarak çekmeye çalıştığımı hatırlıyorum! Gençlik işte! Olmadı tabii. Ben kim paranın cenneti Cenevre’de bankacıları ters köşeye yatırmak kim! Bir aylık bursum Türkiye’ye dönmek için gereken uçak biletini bile karşılamıyordu artık (Şimdi yurtdışındaki Erasmus öğrencileri benzer bir kaygı yaşıyor!). Yaz gelip de okul tatil olduğunda oradan buradan denkleştirip dönebildiğimi hatırlıyorum. Ama ya yaz sonrası İsviçre’ye nasıl geri dönecektim? Notlarım ilk yıl iyi olduğundan burs başvurum kabul edilince çok sevindim. Yeni dönem başladığında okulumdan asistanlık teklifi alınca da havalara uçtum tabii. Artık frank kazanacaktım. Şimdi hatırlıyorum da, yarı-zamanlı asistan olarak çalıştığımda kazandığım frankın değeri şu an kazandığım doçent maaşından bayağı fazlaydı.

İkinci yıl tez konusu belirlemek gerekiyordu. Taze finansal krizden çıkmış bir ülkenin vatandaşı olarak konumu finansal krizler üzerine seçmemde bir tuhaflık yoktur sanırım! Bir de Charles Wyplosz gibi dünyaca ünlü biri danışmanım olmuş, daha ne isteyebilirim? Ondan finansal krizlerin dinamiği hakkında yedi yıl boyunca çok şey öğrendim. “Hükümet neden kurun yükselişine kayıtsız?”, “Türkiye bu kur politikasıyla maliyetleri azaltıp Çin’in yerini mi almak istiyor?”, “kuru neden sabitlemiyorlar?” gibi sorular çoğalınca öğrendiklerimden bir kısmını, dilim döndüğünce, aşağıda anlatmaya karar verdim.

Buyrun!

Kur-faiz ilişkisi nedir?

Faiz ile kur ilişkisi ülkenin dış dünyayla entegrasyonun (ticari ve finansal) bağlamında ortaya çıkar. Bu baş ağrıtıcı ilişki açık ekonomilerin sorunudur (kapalı Kuzey Kore ekonomisinin değil). Peki ne yönlü bir ilişki var? Kur göreli bir fiyat ise, ilişkili olduğu da “göreli faiz oranı” olacaktır (yani TR ve dış dünya faiz oranı farkıdır belirleyici olan). Şimdi fabrika açma gibi yatırım amaçlı sermaye girişini bir kenara koyup sadece faiz kazancı gibi finansal sebeplerle bir ülkeye yurtdışından sermaye akışına odaklanalım.

Yurt dışından Türkiye’ye para gelsin istiyorsak (carry trade), ona kendi ülkesindekinden daha fazla bir “getiri oranı” önermemiz gerekir. Yani, ABD’den dolarını getirecek, bunu o günkü kurdan TL’ye çevirip TL mevduatına koyacak, bir yıl bekleyecek, yıl sonunda anapara ve faizi alıp o günkü kurdan dolara çevirip ABD’ye dönecekse, bunu ABD’de kalıp bir yıl ABD mevduatı ile elde edeceği getiriden düşük olmaması lazım gelir. Şu an Türkiye’de bir yıllık reel faiz %-10 düzeyindedir (yıllık enflasyon %26 iken, TCMB faizi %16 ise, TL’de kalanın parasının değeri reel olarak %10 azalacaktır). Farz edelim ki, ABD’deki reel faiz oranı %-1 olsun. ABD-TR arasında reel faizde %9’luk bir fark var. Bu farkın etkisi döviz kurlarına bire-bir yansır. Bu şartlar altında TL’nin yıl içinde dolara karşı %9 değer kaybedeceği beklenir. Değer kaybetmesin kazansın istiyorsak ya ABD’nin faizlerini düşürmesi ya da Türkiye’nin faizleri arttırması gerekir. Oysa şu an olan tam tersi, ABD ve diğer büyük ekonomiler Covid-19 sırasında piyasaya akıttıkları para, ekonomik kapanma ve enerji fiyatları artışı kaynaklı sebeplerle enflasyonist bir döneme girmiş görünüyor. Enflasyonu dizginlemek adına faizleri arttırıyorlar. Türkiye ise tam tersini yapıyor, faizleri düşürüyor. Bu da TL’deki devalüasyon beklentisini yükseltiyor haliyle.

Peki TCMB (daha doğrusu Beştepe) neden böyle davranıyor ve faizi düşürüyor?

Kur ve faiz tahteravalli gibidir. Bir tarafı indirdiğinizde karşı taraf yükselir. Önemli olan tahteravalliyi dengede tutmayı başarmaktır. Yüksek kur ve yüksek faiz ekonomiler için zararlıdır elbette. Zararlı etkiler devlet bütçesi ve özellikle özel sektör bilançolarında yaşanır. Devlet ve şirketler çoğu zaman borçlarını yeniden borçlanarak çevirirler. Bir bankayı ele alalım. O günkü faizle halktan para topluyor (%15) sonra üstüne az bir kar marjı koyup %16’dan insanlara uzun vadeli konut kredisi veriyor olsun. Verdiği konut kredisi yani alacakları uzun vadeli ve sabit faizli (5-10 yıl) ama topladığı mevduat (yükümlülükleri) genelde kısa vadelidir (3 ay, 1 yıllık mevduatlar).

Zaman içinde faiz yükseldiğinde bu bankanın bilançosu kötü etkilenecektir haliyle. O krediyle ev alanlar %16’dan borçlarını bankaya öderken, banka şimdi artık %20 ile borçlanabilmektedir. Buna finans jargonunda “vade uyumsuzluğu” (maturity mismatch) denir. Şirketler için de benzer bir durum söz konusudur. Bir yıl önce %10 ile borçlanmışsınız, onun ödeme zamanı gelirken faizler %15’e çıkarsa sizin borçlanma maliyeti artar, halihazırda zor durumda iseniz bu şirketi batırabilir bile. Ama tek tehlike bu değil. Dolar cinsinden borçlanıp inşaat işine girdiniz diyelim. Borcunuz dolar ama daire satışından elde edeceğiniz gelir TL cinsinden. Döviz kuru fırladığında sizin bilançolarda TL cinsinden borçlar artarken, gelir beklentisinde herhangi bir artış söz konusu olmayacağı gibi dairelerin satılamama olasılığının artmasıyla gelirlerin düşmesi bile söz konusudur. Borçların dolar, alacakların TL cinsinden olmasının yarattığı soruna da “döviz uyumsuzluğu” (currency mismatch) denir.

Şirketlerin hayatta kalabilmeleri için bilançolarındaki faiz ve kur uyumsuzluklarını asgari düzeyde tutmaları gerekir.

Şimdi duruma bakalım, hükümet faizleri düşürerek şirketlerin bankaların bilançolarındaki vade uyumsuzluğunu azaltırken, döviz kuru fırladığı için döviz uyumsuzluğunu arttırmıştır. Her şirket bu durumdan aynı oranda etkilenmez elbet. Şirketin borçları dolar/avro cinsinden değilse (Anadolu’da ki KOBİ’ler mesela), faiz indirimi bu kesimin işine gelir (ithal hammadde maliyetinin artmasını bir kenara koyarsak). Burada bir seçim yapmıştır hükümet ve oy tabanı olarak gördüğü kesimin kırılganlıklarını gözetip döviz borcu olabilecek büyük şirketleri gözden çıkarmıştır (iktisat politikasında herkesi aynı anda memnun etmek pek mümkün değildir!)

Türkiye’de faizler artsa, krediyle ayakta duran birçok KOBİ ve esnaf kesiminin batacağından endişe edilmektedir. Düşük krediyle borçlarını çevirmeye devam ediyorlar ama bu politikanın onları döviz kuru artışının olumsuz etkilerinden koruyamayacağını, dolayısıyla bu politikanın sürdürülebilir olamayacağını da not edelim.

Gelelim ikinci soruya, o da “madem kur zıplıyor, neden TCMB bir zamanlar olduğu gibi kuru sabitlemiyor en azından kontrollü devalüasyon politikası izlemiyor (2001 öncesi gibi)?

Sabit (fixed) ya da kontrollü (managed) kur rejimi sanıldığının aksine Merkez Bankası’nın diken üstünde olduğu, her an piyasaya müdahale için tetikte olduğu bir rejimdir. Öyle ya, piyasaya halka bir düzey sözü vermişsiniz, onu orada tutmak lazım. Döviz piyasası çok canlıdır, döviz arzı talebi dolayısıyla fiyat yani döviz kuru devamlı değişir (ekranda kurlar devamlı değişir). Bu değişmesin, sabit kalsın istiyorsanız piyasaya devamlı müdahale edip dolar fazlası varsa toplamanız (yoksa kur düşer), dolar eksiği varsa da rezervlerden bunu karşılamanız lazım gelir (yoksa kur yükselir yani TL dolara karşı değer kaybeder).

Ekonomik, siyasi istikrarsızlık zamanında yurtdışından gelmiş portföy yatırımcısı TL cinsinden varlıkları (hisse senedi, bono vs.) satıp bunları dolara avroya çevirip Türkiye’den çıkmak istediğinde piyasada dolar eksikliği baş gösterir. Bu durumda sabit kur rejimi izleyen Merkez Bankası’nın söz verdiği kur ne ise bu talebi karşılaması gerekir. Talep büyük ve uzun süreli olursa bu bankanın rezervlerinin erimesine sebep olur. Gün gelir rezervler öyle bir kritik seviyeye iner ki, hep bu anı gözleyen spekülatörlerin radarına girersiniz ve o gri bölgede büyük bir spekülatörün hareketi diğerlerini de harekete geçirir (sürü psikoljisi: herding behavior) ve “eşanlı bir saldırı” (spekülatif atak) sonucu rezerv biranda sıfıra düşer. Kasada para yoksa döviz kurunu sabit ya da kontrol altında tutmanın da bir yolu yoktur. Kur hızlı biçimde yükselir (overshooting) sonra bir miktar düşer ve diğer gelişmeleri bekler. Bu çok tipik bir süreçtir. 1970’lerin sonunda birbiri ardına Latin Amerika ülkeleri bu tür krizlerle karşı karşıya kalmıştır (Türkiye’nin 1994, 2001 krizleri de buna benzer). Nobel Ekonomi ödüllü ABD’li iktisatçı Paul Krugman’ın 1979’da bu tür krizleri  modelleyip dinamiğini açıkladığı makalesi halen en çok atıf alan çalışmalardan biridir.

Merkez Bankası’nın bağımsızlığı neden önemli?

Günümüzde TCMB kasasında gerçek rezerv eksi düzeydedir, yani kuru sabitleyecek ya da kontrol edecek cephanesi kalmamıştır. Dolayısıyla kuru faizle düşürmekten ya da piyasaları ikna edecek geniş bir reform programı (2001 sonrası IMF ile anlaşma yapmak gibi) ilan etmekten başka çare kalmamıştır.

Ne var ki, bu hükümetten mevcut şartlar altında geniş bir reform hareketi beklemek gerçekçi değildir. Reform sözleri dillerinden düşmüyor olsa da herkes bunun sadece sözde olduğunun farkında (mevcut birikim sisteminden bir tuğla çekerseniz duvar yıkılır, hepimiz altında kalırız korkusu!). Bu kapsamlı reformu başarabilmek için ilk şart itibarlı kurumlara ve yetkin insan kaynaklarına sahip olmaktır. TCMB’nin bağımsızlığının yok edilmesi, liyakatli kişilerin kızağa çekilerek kadroların niteliksizleştirilmeleri süreci hepimizin gözü önünde cerayan ediyor.

Tapu Kadastro da devlet kurumu, bağımlı/bağımsız fark etmiyor, neden herkes Merkez Bankası bağımsızlığını dert ediyor? sorusuyla bitirelim.

Merkez Bankalarının en büyük cephanesi aslında kasalarındaki rezerv miktarı değil, itibarlarıdır (credibility). İtibar yani sözünün arkasında durmak da siyasetten bağımsız olmakla mümkün görünüyor. (Her seçim öncesi piyasayı hareketlendirmek için Merkez Bankasına “para bas” emrini engellemenin yolu onu bağımsız kılmaktır). Merkez Bankaları finansal sistemin göbeğindedir, herkes onun ağzına bakıp pozisyon alır.  Finans piyasalarında her şey beklentilerle alakalıdır, geçmiş geçmiştir, yarın ne olacağına dair bir bilgi içermez. Merkez Bankaları beklentileri belli bir yöne evriltmeye çalışır (enflasyonu yıl sonunda şu düzeye düşüreceğim, böylelikle faiz de şu kadar düşecek, planlarınızı ona göre yapın).

1994 krizine giderken siyasete bağlı merkez bankası piyasaları enflasyon beklentileri konusunda o kadar yoğun kandırmıştır ki, 1994 sonrası rekor kıran enflasyonu düşürmek ancak Merkez Bankası’na önce örtük sonra da yasa yoluyla bağımsızlık vermekle mümkün olmuştur. O yasa halen yürürlükte ama fiiliyatta Merkez Bankası’nın herhangi bir bağımsızlığı yoktur ve bu nedenle itibarı, inandırıcılığı kalmamıştır. Açıklanan enflasyon, büyüme beklentilerinin piyasayı rahatlatmak yerine tedirgin etmesinin sebebi de budur.

Merkez Bankasının düşmesiyle beraber TL’yi kontrol altında tutacak bir çapa kalmamış görünmekte. Yine aynı hikaye tekerrür ediyor. Yurtiçinde hükümete güven düşerken sözlerinin itibarı da kalmıyor. Bu itibarı IMF ile anlaşarak sağlamaya çalışabilir. Türkiye geçmişinde IMF ile en çok program anlaşması imzalamış ülkelerden biridir ve krizler sonrası halkın bu programlardan çektikleri belli olsa da, IMF’nin önereceği politikaların mevcut hükümet politikalarından daha yıkıcı olabileceğini sanmıyorum.

 

Kategori: Hafta Sonu

Ahmet Atıl AşıcıKöşe YazılarıManşetYazarlar

[2020’nin ardından] Ekonomide korona etkisi

Dünya ve Türkiye ekonomisinde 2020’nin ‘en’lerinin başında, her alanda olduğu gibi koronavirüs krizi gelse de iklim değişikliğine karşı dönüştürücü bazı adımların atılması umut veren bir gelişme oldu. 

2020’nin ekonomik özeti şöyle: 

  • 2020’nin ekonomik olarak en çarpıcı gelişmesi Covid-19 kaynaklı kriz oldu. Neoliberal küreselleşmenin yarattığı sistemin ne kadar kırılgan olduğu çok net ortaya çıktı. Küresel değer zincirleri kısalacak, yerelleşecek.
  • Hem arz hem talep tarafını vuran, bu haliyle de insanlık tarihinde belki de ilk olan bu krize karşı kimi ülkeler (çoğunlukla Batı ülkeleri) açıkladıkları teşvik paketleriyle sıkıntıları hafifletebilmiş olsa da, otoriter yönetimler altındaki ülkeler çoğunlukla sınıfta kaldı.
  • Başta Avrupa ülkelerinde verilen teşviklerin, halihazırda başlamış olan yeşil dönüşümü sekteye uğratmamasına dikkat edildi, otoriter ülkelerde ise krizden çıkış bahanesiyle doğa katliamları iyice arttı.

Avrupa Yeşil Düzeni ve küresel iklim güçlerinin etkisi

  • Türkiye ekonomisi açısından 2020’nin en önemli olaylarından biri AB’nin açıkladığı Avrupa Yeşil Düzeni’ndeki Sınırda Karbon Uyarlaması ve Döngüsel Ekonomi ilkelerinin yürürlüğe sokulma kararı oldu. Yıllardır kafasını kuma gömmüş hükümet ve iş dünyası işin şakasının kalmadığını anlasa da, mevcut koşullarda gereken hazırlığı yapma kabiliyetinden uzak bir görüntü vermeye devam etti.
  • 2020 iklim felaketlerinin büyüklüğü kadar iklim değişikliğine karşı küresel güçlerde olumlu dönüşümlerin başladığı bir yıl oldu.

  • Yeşil dönüşümü savunan Joe Biden ABD’de seçimleri kazandı ve ilk iş Paris İklim Anlaşması’na yeniden taraf olacağını açıkladı. Eylül 2020’de Çin 2060 yılında (AB’den 10 yıl sonra) karbon-nötr bir ekonomi olacağını duyurdu.
  •  Çin’in 2018’de çöp ithalatını yasaklaması sonrasında Türkiye 2020’de de AB’den en fazla çöp ithal eden ülke konumunu korudu. Kendi çöpünü ayrıştırmayı bile beceremeyip, düzenlemeleri sürekli erteleyen Türkiye’nin bir de AB’den (ve kimbilir daha hangi ülkelerden) gelen çöpü nasıl işleyeceği merak konusu oldu. Yılın sonlarına doğru Meclis’te çöpü biyoyakıt olarak yenilenebilir enerji kaynağı sayan yasanın kabulü aslında hükümetin meramını net bir şekilde ortaya koydu.
Ahmet Atıl AşıcıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye Çevre Ajansı kanun teklifi üzerine: Çöp ithal eden çip ihraç edemez!

Bugünlerde Meclis’e atıklarla ilgili tartışmalı bir kanun teklifi geliyor. Türkiye Çevre Ajansı’nın kurulması hakkındaki kanun teklifine geçmeden önce geçen hafta çoğu plastik ve lastik gibi geri dönüşemeyen atıkları biyokütle gibi tanımlayıp yakılmasına izin (izin ne kelime hatta üstüne para verip teşvik eden) Elektrik Piyasası Kanunu’ndan da bahsetmek gerek.

Bu iki kanunun şimdi gündeme gelmesi hiç şaşırtıcı değil. Ocak 2018’den itibaren Çin “Ulusal Kılıç” (National Sword) politikası ile ülkeye çöp ithalatını yasakladı. Linkten de görüleceği üzere bu karar dünya çöp piyasasını derinden sarstı. Gelişmiş ülkelerde çöp yığılırken Çin’in yerini alan ülkelerden biri de Türkiye oldu.

Aşağıda Avrupa İstatistik Ofisi Eurostat’ın yayınladığı bir bültenden aldığım grafik durumun vahametini ortaya koyuyor.

Buna göre Türkiye’nin Avrupa’nın çöplüğü haline geldiğini duyuran haberler hiç de abartılı değil.

Bültene göre 2004’ten 2018’e Avrupa’dan Türkiye’ye ihraç edilen çöp miktarı üç kattan fazla artarak 2018’de 12.8 milyon tona ulaşmış. Toplam içinde Çin’in payı hızla düşerken Türkiye’ninki artıyor ve 2018 itibariyle Avrupa çöpünün en büyük alıcısı açık ara Türkiye.

Bir yanda “Sıfır-Atık” kampanyası, plastik poşet yasağı, öte yanda Türkiye’yi Avrupa’nın ve dünyanın çöpüyle cehenneme çevirmek. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyesi geliyor insanın!

Ama açıklaması basit. Türkiye ekonomisi malum sebeplerden krizde, yeteri kadar değer üretemiyor. Çin de hazır çöp piyasasından çekilmişken, neden krizi fırsata çevirmeyelim, değil mi?

Oysa ortada sorulması gereken sorular var

  1. Türkiye bu ithal ettiği çöple ne yapmak istiyor? Geri dönüşüm için yeterli altyapısı var mı? Malum ABD ve AB’yi çöp ihracına yönlendiren sebep ücretlerin yüksekliği kadar altyapısının da bu miktar çöpü kaldıramıyor oluşu. Çöple çok eskiden tanışmış bu ülkelerde altyapı bu kadar yetersiz kaldıysa varın bir de Türkiye’yi düşünün.
  2. Bu çöpleri geri dönüştürecek kadar altyapı yoksa, bunlar ne olacak?

Kanun tekliflerinden anladığımıza göre biyokütle olarak tanımlanıp yakılacak!

Dünya gider Mersin’e biz gideriz tersine!

Türkiye’nin dünyanın çöplüğüne dönmesinin arkasında küresel çapta hızlanan dönüşüm olduğunu düşünüyorum. Yukarda da bahsettiğim gibi Çin’in 2018 ithal yasaklama kararı yalnız Türkiye’yi değil Avrupa Birliği’ni de etkiledi. Aralık 2019’da açıkladığı Avrupa Yeşil Düzeni programında Döngüsel Ekonomi kavramının bu derece ön planda olmasının nedeni de Çin’e gönderilemeyecek atıkların bir an önce azaltılması gereği.

Dünyada yeni bir rejim şekilleniyor. AB Aralık 2019’da Avrupa Yeşil Düzeni’ni açıkladı. ABD başkanı seçilen Joe Biden ilk açıklamasında ABD’yi Paris İklim Anlaşması’na geri döndüreceğini açıkladı. Alexandria Ocasio-Cortez gibi tanınmış Demokrat temsilciler ABD için Yeşil Yeni Düzen’den başka çarenin olmadığını belirtiyorlar. Şaşırtıcı ama, termik santral bacalarıyla hafızalara kazınan dünyanın fabrikası Çin bile 2060’da karbon-nötr bir ekonomi olacağını duyurdu. Dünya üretiminin yaklaşık %50’sini yapan bu üç ülke/bölge bambaşka bir büyüme patikasına geçmiş durumda. Sırf doğaya aşık olduklarından değil, iklimle-doğayla uyumlu bir büyüme patikasının toplumsal ve ekonomik açıdan da en mantıklı seçenek olduklarını anladıklarından…

“Sepeti koluna herkes kendi yoluna” diyebilir mi Türkiye? Dünyanın büyük ekonomik güçleri yeni bir ticari-finansal-siyasal rejim inşa ederken Türkiye hiçbir şey olmamış gibi davranabilir, yoluna devam edebilir mi?

Ne yazık ki hayır! Dünya 2019 öncesi dünya değil. AB’nin açıkladığı AYD programının Türkiye ekonomisine önemli etkileri olacak. Bunları önceki yazılarımda belirtmiştim. Yeni açıklanan bir raporda Türkiye’nin AB ihracatının içerdiği karbon için sınırda AB’ye ödemesi gereken yıllık tutarın karbon fiyatına bağlı olarak 1.1 ile 1.8 milyar avro olacağı hesaplandı.  Buna bir de Türkiye’nin AB’ye en çok ihracatı yaptığı beyaz eşya, otomotiv ve tekstil gibi sektörlerde uygulamaya girecek Döngüsel Ekonomi düzenlemelerini eklediğimizde Türkiye istese de istemese de dönüşmek zorunda kalacak. Bunun elbette bir maliyeti var, ancak dönüşmeye ayak diremenin maliyeti kadar değil!

“Halihazırda sıkıntıda olan ekonomi bir de Covid19 ile dibe gitmişken yeşil dönüşümün sırası mı?” diye soracaklar olacaktır.

Buna cevabım, “Evet tam da sırası, hiç bu kadar acil olmamıştı” olacak. Ekonomiyi kurtarırken yeşil dönüşümün ne derece önemli olduğunu 2008 Küresel Krizi’nde anladık. Bu dönemde AB, ABD, Çin, Güney Kore gibi ülkeler ekonomilerini canlandırmak için gereksiz altyapı yatırımları yerine enerji ve ulaşım altyapılarını karbonsuzlaştırmayı ve diğer çevre dostu yatırımları tercih ettiler. Çin’in o dönemki AR-GE ve üretim teşvikleri olmasa bugün güneş ve rüzgar enerjisi birim maliyetleri bu kadar azalmış olabilir miydi? Yine, AB ve ABD örneğin elektrikli araba teknolojisini o dönemde teşvik etmemiş olsaydı, TESLA gibi sayıları hızla artan marka ortalama tüketicinin alım gücüne ulaşabilir miydi?

AB eğer 2008 Krizi’ne karşı ekonomiyi canlandırmak için Türkiye’nin yaptığı gibi fosil ekonomisini kurtarsaydı Aralık 2019’da Avrupa Yeşil Düzeni’ni açıklayacak hale gelebilir miydi?

Türkiye seçimini acilen yapmalı. Çöp ithal edilen bir ülkede çip üretemezsiniz. Mümkün değil kaçar.

İktisatta “Gresham Yasası” adıyla anılan bir yasa var. Gümüş ve altın gibi iki metalin para olarak kullanıldığı bir dönemden kalma. O dönemlerde 14 gram gümüş parayla 1 gram altın aynı alım gücüne sahipti. Ama dönem dönem piyasada gümüş ya da altın miktarı arttığında bu 14:1 oranı bozulur. Gümüş bollaşınca herkes elindeki gümüşle altın toplayıp saklamak ister. Miktarı artan gümüş değersizleşirken altın piyasadan kaybolur. Gresham bu durumu “kötü para iyi parayı kovar” diyerek özetlemiştir.

Bunu, “düşük katma-değerli ürün (çöp), yüksek katma-değerli ürünü (çipi) kovar” diye yorumlamak da mümkün. Bugün Türkiye’nin çöp ithalatını sonlandırması ve bu yasayı Meclis’te reddetmesini savunmak için kimsenin çevreci/ekolojist olmasına gerek yok. 

Yani, işleyemeyeceğimiz kadar çöpü alıp toprağımıza gömerek, fırınlarda yakarak toprağımızı, suyumuzu, havamızı kirletecekleri gerçeğini bir kenara koyup gençlerimizin geleceği, daha yüksek ücretlerle daha kolay iş bulabilmeleri, daha fazla refah için de bu kanunun Meclis’ten geçmemesi gerekiyor.  

 

Ahmet Atıl AşıcıEkonomiKöşe YazılarıYazarlar

Türkiye AB’nin 2050 Karbon-Nötr Ekonomi hedefine hazır mı?

Bu soruyu “AB’nin hedefinden Türkiye’ye ne?” diye yanıtlayacak çok sayıda kişinin olacağını tahmin etmek zor değil.  Son dönemde ne kadar içine kapanmış olsa da, Türkiye’nin özel sektörünün bu uygulamaya neden kayıtsız kalamayacağını anlatmaya çalışacağım bu yazıda.

Avrupa’da ve dünyada esen Yeşil Dalga mevcut politikaların devamını imkansız kılıyor. İklim krizi sıradan insanların özellikle gençlerin en önemli gündem maddesi. 2009’da 42 milletvekiline sahip küçük bir grupken 2019 seçimlerinde Yeşil Grup 74 milletvekiliyle Avrupa Parlamentosu’nun en etkin gruplarından biri haline geldi ve 2009 seçim manifestosunu 2019 yılında AB Başkanı seçilen (hem de Hıristiyan Demokrat gruptan) Ursula von der Leyen’in seçim manifestosunun temeli haline getirebildi.

Avrupa ve ABD gibi büyük ekonomik güçler devrim gibi bir dönüşümün arefesinde. Bunun Türkiye ekonomisini etkilememesi mümkün değil. Zira AB, Türkiye özel sektörünün en büyük ihracat pazarı. Toplam ihracatın %60 civarı Avrupa ülkelerine yapılıyor. Leyen’in Avrupa için Yeşil Yeni Düzen programı, AB’nin 2030’da karbon salınımlarını %50 düşürüp, 2050’de ise tamamen karbon-nötr bir ekonomi olmasını hedefliyor. Bu trilyonlarca avroluk bir dönüşümü gerekli kılıyor. Her dönüşüm gibi bunun da içeride ve dışarıda kazanan ve kaybedenler yaratacağı açık. Nitekim, kirli sanayi lobileri bu dönüşümü ertelemek/hafifletmek adına ellerinden geleni yapıyor, bu düzenlemelerin Dünya Ticaret Örgütü anlaşmalarına aykırı olacağını, “yeşil korumacılık”a yol açacağını belirtiyorlar. Ancak, bir de var olan çevresel düzenlemeler dolayısıyla rekabetçilik gücü zayıflamış olan firmalar var. Onlar da AB içi ve dışındaki düzenleme (dolayısıyla maliyet) farkından kaynaklanan haksız rekabetten şikayetçiler.

Sınırda Karbon Uyarlama Vergisi bu haksız rekabeti önleyip programa iş dünyasının desteğini almayı planlıyor. Nitekim, dünyanın en büyük çelik üreticisi Arcelor-Mittal, AB’nin gümrükte karbon vergisini memnuniyetle karşıladığını açıklayalı birkaç gün oldu.

Nedir bu vergi? Ne işe yarayacak?

AB ülkeleri mevcut durumda üretimden kaynaklı CO2 emisyonlarından vergi alıyor. Ancak bu uygulama Avrupa ülkelerinin sera gazı emisyonlarını düşürse de tüketime odaklanmadığı için uzun zamandır eleştirilmekteydi. Eleştirilerin bir tarafı, uygulamanın kirli sanayileri AB dışına itmekle diğer ülkeleri kirlettiğini, hatta daha gevşek düzenlemeler dolayısıyla emisyonun arttığını savunan çevreciler. Diğer tarafta ise karbon sızıntısının haksız rekabete yol açtığını savunan AB’deki kimi sanayi lobileri. Bu vergi iki kesimi de tatmin edebilecek şekilde tasarlanmış görünüyor.

Çok yakın bir zamanda AB’ye ihraç edilen ürünler içerdikleri karbon yoğunluğuna bağlı olarak gümrükte vergilendirilmeye başlanacak. Bu sayede AB de üretilmeyip de tüketilen ürünlerin de bir süre sonra karbon-nötr olması hedefleniyor. Peki hangi sektörler bundan etkilenecek? Ya da şöyle soralım, üretim sürecinde herhangi bir sera gazı salımı yapmayan bir şirket de bu vergiyi ödeyecek mi? Eğer kullandığı elektrik fosil yakıtlardan elde ediliyorsa, evet. Bugün Türkiye’nin ihracat şampiyonu otomotiv sanayi her ne kadar düşük-karbonlu bir üretim yapısına sahipse de termik santrallerden gelen elektriğin emisyonu o firmaların sorumluluğu olarak alınacak. Yani, hammaddeden son mamul haline gelene kadar sürecin tamamından sorumluluk söz konusu.

Aşağıda Türkiye ve en önemli ticaret partnerlerinin ihracatlarının karbon-yoğunluğunun evrimi gösterilmiştir. Görüleceği üzere, Türkiye’nin partnerleri ve genel olarak zengin OECD ülkelerinin ihracatları daha düşük karbon içermekte. Bu fark, herhangi bir vergilendirme durumunda Türkiye özel sektörünün ne kadar etkileneceğinin bir göstergesi.

Üretim süreçlerinin karbonsuzlaştırılması kısa bir zamanda başarılabilecek bir iş değil. Tekil firmaların da yapabilecekleri sınırlı. Eğer her fabrikanın kendi temiz enerjisini üretmesini beklemiyorsak (bu hem maliyetli olurdu hem de gereksiz) o zaman devletin enerji sektörünü ve sonrasında üretim yapısını dönüştürecek adımlar atması gerekiyor.

Türkiye iklim müzakerelerinin ‘sorumsuz’ ülkesi

Oysa bugün Türkiye’de tam tersi bir sürecin yaşandığını görüyoruz. Meclis 15 termik santrale filtre takmak için verilen son tarihi 3 yıl erteleyebiliyor. O santrallerin bulunduğu şehirlerde yaşayanlardan başka ses çıkaran neredeyse yok. Bu, bugüne kadar olduğu gibi kolayca gözardı edilebilecek, bir sağlık sorunu mu sadece? Bu santrallerin elektrik verdiği fabrikalarda yapılan üretim AB’den içeri girerken büyük vergilere tabi olacaksa, en başta bu firmaların bu lakaytlığa itiraz etmesi gerekmez mi?

Türkiye’nin acilen bir dönüşüm programına ihtiyacı var.

Vizyon 2023’ün çoktan çökmüş büyüme rakamlarına dayanarak Paris İklim Anlaşması’na 2030’da 999 milyar tona azaltılacağı iddia edilen karbon hedefi hiçbir şekilde gerçekçi yansıtmamakta, Türkiye’yi iklim müzakerelerinde “sorumsuz” ülke suçlamasına maruz bırakmaktadır. Nitekim, 2010’da yapılan projeksiyona göre 2017’de 600 milyar ton olacağı söylenen karbon emisyonu 526 milyar tonda kalmış.

Yeldan, Voyvoda ve Acar (2018) çalışması, bütçeye ek bir maliyet getirmeden 2030’da emisyonu 666 milyarda sınırlandırmanın mümkün olduğunu söylüyor. Kirletenin ödediği bu vergi tahsilatı ile yeşil işler yaratıldığında 2030’da, normal gidişata göre, daha müreffeh bir Türkiye’ye ulaşmak mümkün.

Tabii 666 milyar ton Türkiye’nin sorumluluğu açısından oldukça yüksek bir rakam.

Yapılan araştırmalar Türkiye’nin 2 derece ile uyumlu emisyon miktarının 441 milyar ton olması gerektiğini ortaya koyuyor. Bunun için bir dönüşüm fonunun oluşturulması ve ciddi bir reform programının hazırlanması gerekiyor.

Dünya 1930’ların krizini sosyal refah devletini kurumsallaştırarak atlatabildi. 21’inci yüzyılın iklim değişikliği ile ağırlaşan krizini ise ekolojik toplumu kurarak atlatabilir. Bütün dünyada, kimi istisnalar, kimi geri dönüşler yaşansa da, gidişat bu yönde. Başına buyruk hareket etmekte ısrarlı Türkiye’nin bırakın ülke liginde üst sıralara çıkmayı, elinde kalanı koruyabilmesi bile mümkün değil.

Ahmet Atıl AşıcıEkonomiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeşil Yeni Düzen Türkiye’nin aradığı yeni vizyon olabilir mi?

Türkiye’nin yeni bir hikayeye ihtiyacı var.

2012’de şaşaalı hedeflerle duyurulan Vizyon 2023 çöktü. Hatırlayalım, neler yoktu ki vaatler arasında: 2023 ‘te en büyük 10. Ekonomi olmak, kişi başı gelirin 25 bin dolara yükselmesi…

Aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere, bırakın bu hedeflere yaklaşmayı, 2012’deki şartları bile arar hale geldi Türkiye.

Gencinden yaşlısına Vizyon 2023 bir gelecek vaat edemiyor. Ömürlerinin en güzel çağını okul-kurs-sınav üçgeninde geçiren gençlerin çoğunu bekleyen işsizlik, şansları varsa belki bir memurluk.

Türkiye çok büyük bir ekonomik krizin içinden geçiyor. Bir yandan artan işsizlik bir yandan hızlanan enflasyon her geçen gün artan sayıda kişiyi yoksulluk sınırı altına itiyor. Umutsuzluk giderek artıyor. 2003’te halkın %45’i bir sonraki yıldan daha umutlu olduğunu belirtirken 2018’de bu oran %29’a düşmüş vaziyette (Kaynak: TÜİK Yaşam Memnuniyeti Anketleri).

Krizin bir de ekolojik boyutu var. İklim değişikliğine bağlı olaylar, ekonomik kayıplar bir yana artan sayıda cana mal oluyor. Yerelde doğa yıkımı tüm hızıyla sürüyor.

Türkiye bu üçlü krizle başetmek adına ne yapıyor? Kocaman bir hiç! Üstüne üstlük, çoktan çökmüş, geçmişi aratır hale getirmiş Vizyon 2023’ün içi boş retoriği devam ediyor. Bu değişmedikçe krizin daha da derinleşeceğinden şüpheniz olmasın.

Türkiye ekonomisinin, o bilindik tabirle, yeni bir hikayeye ihtiyacı var. O da, kanımca, Yeşil Yeni Düzen’dir.

Nedir Yeşil Yeni Düzen?

Yeşil Yeni Düzen’i anlamak için ona ilham vermiş Yeni Düzen’den bahsetmek gerekir. 1929 Büyük Buhran’ı önce ABD ekonomisini sonra dünya ekonomisini vurdu. ABD’de sanayi üretimi %50 düşerken işsizlik oranı %30’lara dayandı. Ekonomik kriz toplumsal bir krizle beraber yaşanıyordu. Krizin temelinde, devletin tüm denetimini reddeden finans ve reel sektörün dev şirketlerinin spekülatif davranışları yatıyordu. Bedelini yine halk mı ödeyecekti?

1932’deki ABD Başkanlık yarışında F. D. Roosevelt ABD halkına bu “düzeni” değiştireceğine söz verdi. Yeni bir düzen önerdi. “Yeni Düzen” (New Deal) önce ABD’yi, 2. Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyayı dönüştürdü. Sosyal devlet 1980’lerde yıkılana kadar insanlık göreli barış içinde yaşadı.

Yeni Düzen, üç ayak üzerinde yükselmişti. İşsizliğe ve yoksulluğa acilen bir çare bulunması gerekiyordu. ABD çapında kurulan bir teşkilat bu işi üstlendi. Ekonominin toparlanması, tekrar iş üretmesi için kamu devreye girdi, büyük altyapı projeleri yapmaya başladı. O güne kadar kamu hizmetlerinde mahrum kalan büyük toplum kesimleri temel hizmetlere erişir hale geldi. Ekonominin demokratikleşmesi adına bu büyük bir adımdı. Örneğin, özel dağıtım şirketleri tarafından karlı bulunmadığı için elektriksiz faaliyet gösteren çiftlikler bu yatırımlar sayesinde elektriğe kavuştu ve gelirlerini arttırabildi.

Yeni Düzen’in başarısında bence en önemli ayağı ise reformcu ruhuydu. Reformlar “oyunun kurallarını” halktan yana değiştirdi. ABD çapında asgari ücret uygulamasına geçildi, sendikalaşmanın önündeki engeller kaldırıldı. Bankaların spekülatif faaliyetleri sınırlandırıldı. Bankacılık ve emek alanları başta olmak üzere hayata değen her alanda yapılmış reformlar olmasa sosyal refah devleti kurumunun ortaya çıkması mümkün olamayacaktı. Bir yanda vergi gelirleri ile fonlanan kamu yatırımları, öte yanda toplumcu bir reform hamlesiyle ABD ekonomisi ekonomik ve toplumsal krizden çıkmayı başardı. 2. Dünya Savaşı sonrası bu çerçeve diğer dünya ülkelerine yayıldı. Ülke yönetimlerinin kendi ihtiyaçlarına göre politika belirleyebilme güçleri, manevra alanları genişledi. Refah toplumun dünya çapında kurumsallaşması 1980’lerdeki neoliberal saldırıya kadar devam etti.

Sağdan sola tüm partilerin ortak noktası

Dünya 1980’lerin neoliberal saldırısı ardından yeniden serbestleşme ve denetimsiz küreselleşme evresine girdi. Buna ayak uyduramayan ülkeler, bölgeler birbiri ardına krizler yaşadı (1997 Asya Krizi, 1994/2001 Türkiye vd.). Denetimsiz küreselleşme ve serbestleşme kapitalist merkez ülkeleri 2008’de vurdu. Ekonomik ve finansal ilişkiler kısa sürede krizi küresel boyuta taşıdı.  Çöken üretim, artan işsizlik 1929’ları hatırlatıyordu. İşin kötüsü bir de iklim değişikliği denilen yepyeni bir sorun çıkmıştı ortaya.

O günlerde, ilkin ABD’li ünlü gazeteci Thomas Friedman, New York Times’daki kösesinde yeni düzenden ilhamla, krizin ancak yeşil bir yeni düzenle aşılabileceğini yazdı. Ve Yeşil Yeni Düzen kavramı hayatımıza girdi.

2009’da sadece Yeşiller’in seçim manifestosunda bahsedilen Yeşil Yeni Düzen, 10 yıl içinde gerçekçi tek alternatif olarak sağdan sola bütün siyasi hareketlerin politikası haline geldi.

AB Komisyonu’na başkan olarak seçilen Hıristiyan-Demokrat Ursula von der Leyen’in seçimlere girerken açıkladığı yol haritasının ana ekseninin Avrupa için Yeşil Yeni Düzen olması oldukça önemli. 2020 ABD başkanlık seçimlerinde de Demokrat partili adaylar sıkça ABD için Yeşil Yeni Düzen’i anmakta.

2009’da kaçan fırsat

2009’a geri dönelim. Ekonomik kriz büyük hızla dünyaya yayılırken aralarında Türkiye’nin de olduğu birçok devlet, krizle mücadele için programlar/paketler açıkladı. Duran çarkları tekrar döndürmek için merkez bankaları para basmaya, maliye bakanları teşvik paketleri açmaya başladı. Kimi ülkeler krizi ekonomilerini dönüştürmek için bir fırsat olarak gördü, mali kaynakları enerji altyapılarını karbonsuzlaştırmaya hasrettiler. O dönemde Türkiye ne yaptı?

Büyük bir fırsatı kaçırdı desek, yalan olmaz. Alınan önlemler, sığ bir yaklaşımla tüketimi canlandırmaktan öte gitmedi. Onun da ne kadar işe yaradığı tartışılır. Sonra, Vizyon 2023 adı altında, güya enerjide dışa bağımlılığı bitirmek adına fosil enerji teşvik edilmeye başladı. Ekonomi inşaatla da olsa büyüyor, bu yapının ekonomik (artan cari açık), toplumsal (Soma gibi artan denetimsizliğe bağlı iş kazaları) ve ekolojik (imara açılan ormanlık alanlar, dereler, maden izinleri vd.) maliyetleri gözardı ediliyordu. Vizyon 2023, Türkiye’yi enerji ve kirlilik yoğun bir yapıya dönüştürdü.  Ne var ki gün geldi, finansman zorlaştı. Oyun bitti. Bugün Türkiye’de başta enerji ve inşaat olmak üzere birçok sektör batık durumda.

Geriye dönüp baktığımızda, 2009’da oransal olarak benzer paralar harcayan, aralarında Çin, Kenya, Ekvator, Tunus gibi ülkelerin bulunduğu bir grup ise ekonomilerinin hiç olmazsa bir kısmını yeşil dönüşüme tabi kılmayı başardılar. Ekonomilerini düzlüğe çıkarırken, istihdamlarını artırabildiler. Ve çevreden feragat etmeden bunu başardılar. 2009’da girilen yanlış yol 10 yıl sonra büyük bir krize sebep oldu. Aklımızı başımıza toplamamız gerekiyor. Zaten krizle fakirleştik ama korkarım bu kafayla devam edilmesi halinde kayıplar bunlarla sınırlı kalmayacak. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye elinde olanı korumak istiyorsa iklim değişikliğini daha ciddiye almalı.

Bir sonraki yazımda iklim değişikliğinin Türkiye ekonomisine neden çok ciddi bir tehdit içerdiğini anlatmaya çalışacağım.

Ahmet Atıl AşıcıGünün Manşetiİklim ve EnerjiManşet

Fosil çıkmazının sorumluları kim?

‘Her konuda olduğu gibi bu sektörde de politikaların yönünü rengini belirleyen ana etken ranttır. Buna dur dememiz gerekiyor. 20 Eylül’deki İklim Grevi’nde bu talebimizi yüksek sesle haykırmalıyız: Başka bir enerji sistemi mümkün!’

Şirketler her yıl gelecekte ürettiklerine olan talep düzeyine ilişkin kestirim yapar. Fabrika kapasitesi, işçi sayısının zamanında belirlenmesi, dolayısıyla karın maksimizasyonu için bu kestirimin doğruluğu çok önemlidir. Bir sonraki yıl satış düzeyinin 100 tahmin edilip 60’da kalan bir şirkette bu kestirimi yapanın görevde kalabileceğine aklınız kesiyor mu? Hele hele her yıl böyle hatalar işlendiğini düşünün. Satış 100 olacak diye fabrikanızı genişletiyor, işçi alıyorsunuz ama gerçekleşen planlananın hep %40 altında kalıyor. Hangi şirket böyle bir zararın altından kalkabilir?

Türkiye enerji sektöründe bundan daha beter bir durumla karşı karşıyayız. Örneğin, EPDK 2000 yılında 2014’teki elektrik talebinin 379,7 Gwh olacağı tahmin etmişken 2014 yılında gerçekleşen tüketim 257,2 GWh’da kalmıştır (EPDK, 2016). Bir başka deyişle EPDK’nın projeksiyonu gerçekleşenin %47,6 üzerindedir. Hadi bu kadar uzun bir dönemde bu hata normal diyelim. 2002’de 2008 için öngörülenin %24 altında kalınması, başka söze gerek bırakmıyor.

Türkiye enerji sektörü büyük bir krizin eşiğinde. Bu projeksiyonlara “güvenip” 57 milyar USD kredi çeken enerji şirketleri 2019 içinde bankalara 10 milyar USD geri ödemek zorunda. Ama ortada böyle bir kazanç yok. Ekonomik durgunluğun etkisiyle, üretim düştükçe enerji talebi de düşüyor.

İşin kötüsü risk sadece enerji sektörüyle sınırlı değil. Halihazırda, “kardeş” inşaat sektörünün batırdığı kredilerle zor günler geçiren bankacılık sektörü, bir de enerji sektörünün batığını kaldıramaz. Dolayısıyla tüm ekonomik yapı risk altında. Yunanistan 2009’da krize girdiğinde gayrimenkul fiyatları kimi yerlerde yarı yarıya düşmüştü. Bugün de bankacılar inşaat sektörüne benzer bir teklif yapıyorlar. Ödenemeyen kredilere karşılık müteahhitlerin elinde kalan daireleri bankaların alması öngörülüyor. Ama bankalarla müteahhitler fiyatta anlaşamıyor. Son gelen bilgiler bankaların fiyatları yüksek buldukları, onlara göre dairelerin gerçek değeri %50 daha düşük olmalı! Bu, neyle karşı karşıya olduğumuzun en belirgin göstergesi.

Neyse, inşaatı bırakıp enerji sektöründeki fiyaskoya dönelim.

Devamlı yanlış tahmin edip, ülkeyi fosile bağımlı termik santral cehennemine çeviren, sektörü ve sonrasında tüm ekonomik yapıyı krizin eşiğine getirenler kimler?

Tabii ki, Türkiye enerji sektörünü kontrol eden siyasiler ve bürokratlar! Ama bırakın görevden alınmayı terfi üstüne terfi alıyor, “üstün başarılarına atfen daha “prestijli” bakanlıklara kaydırılıyorlar!

Bu yanlışların faturasını halk ödüyor. Parasıyla, sağlığıyla ve hatta canıyla. 2013 Soma kazasında can veren 301 madenci bu kıfayetsiz muhteris politikaların kurbanıdır.

Her konuda olduğu gibi bu sektörde de politikaların yönünü rengini belirleyen ana etken ranttır. Buna dur dememiz gerekiyor. 20 Eylül’deki İklim Grevi’nde bu talebimizi yüksek sesle haykırmalıyız.

Başka bir enerji sistemi mümkün! 

Ahmet Atıl AşıcıHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mutluluk üzerine -4: Türkiye’de kim, neden mutlu; kim, neden mutsuz (Mutluluk testi)

Türkiye’de mutlu olan insanların en belirgin özelliği ‘geleceklerinden umutlu olmaları’. Kişi kadın ise, mutlu olabilmek için orta yaşlı ve orta-yüksek refah seviyesinde olması gerekiyor.

İnsanların mutluluğuna etki eden faktörleri farklı yöntemlerle araştırmak mümkün; regresyon ya da karar ağaçları gibi. Regresyon yöntemi, mutluluğun bağımlı değişken, diğer faktörlerin ise açıklayıcı değişken olduğu bir denklem elde etmeye çalışır. Bulunan katsayılar, diğer herşey sabitken, o değişkendeki (mesela sağlık memnuniyeti) birim değişimin (yani sağlığından memnun değilken memnun hale gelmenin) mutluluğa olan etkisini gösterir.

Burada anahtar öneme sahip husus, diğer herşey sabit oluşudur. Oysa, hayatımızı etkileyen faktörler aynı anda değişebilir.  Daha da önemlisi, mutluluk birikimli bir süreçtir. Birtakım faktörlerin aynı anda belli eşik değerleri aşması gerekir. Bu faktör setleri farklı farklı olabilir.

Regresyon: Sabret biraz

Mutluluğun belirleyenleri ya da -yemek analojisi üzerinden gidersek- malzeme listesi farklı, yemek tarifi farklıdır. Nasıl ki, aynı malzemeleri az ya da çok kullanıp farklı lezzetlerde yemek pişirmek mümkünse, benzer şartlara sahipken mutluluk düzeyinde farklı sonuçlara ulaşmak mümkün olabilir.

Akademik çalışmaların çoğu mutluluğun belirleyenlerine odaklanmış durumda. Mesela, bu listelerden biri “umutlu olup, gelirinden, sağlığından, evliliğinden, sosyal yaşamından, oturduğu evden memnun olan” kişilerin mutlu olacaklarını müjdeler. Etrafımıza dikkatlice baksak bu altı faktörlü listenin hepsini sağlamayıp da mutlu olan, hepsini sağladığı halde mutsuz olan birilerini bulmak mümkündür. Ama yukarda da bahsettiğim gibi, regresyon yönteminde bu “aykırı” kişilerin sesi ortalama içinde duyulmaz olur. Canım ne önemi var? diyebilirsiniz. Ben de size çok önemi var derim.

Yukardaki listenin çoğunu sağlayan genç ama mutsuz bir insanın yardım almak için bir psikoloğa gittiğini düşünelim. Psikologlar tavsiyelerini regresyon yöntemiyle belirliyor olsalardı, danışanına vereceği tavsiye “biraz sabret, gelecek yıllarda evlenirsen ve çalışmaya başlarsan mutluluğu bulursun” olurdu herhalde. Bu tavsiyenin danışanı ne kadar tatmin edeceği sorusunu size bırakıyorum.

Kabaca ifade edersek, psikologlar her danışanı kendi özgüllüğünde değerlendirecektir diyebiliriz. Psikologtan beklediğimiz, o danışanla aynı şartlara sahip ama mutlu gençler varsa, onların hayatlarından örnekler verip yardımcı olmasıdır.

Karar ağacı: Patikalar mühim

Akademik çalışmaları listeden reçeteye sevketmek için yöntemi değiştirmek gerekir. İşte, karar ağaçları yöntemi bu farklı reçeteleri (patikaları) belirlemek için idealdir.

Karar ağaçları, birtakım sorulara verilen cevaplara göre bir şeyi tahmin etmeye çalıştığımız oyunlara benzer biçimde çizilir. Örneğin, içinde basketçi ve haltercilerin olduğunu bildiğiniz 100 kişilik bir sporcu grubunu hangi soruları sorarak olabildiğince saf biçimde “basketçi” ve “halterci” gruplarına ayırabilirsiniz? İlk soru “boyunuz kaç olabilir?”. Boyu 180 cm nin üzerinde olanları sağda (basketçiler), altında olanları solda (halterciler) gruplandırırsak, gruplar içinde bayağı bir homojenlik artışı sağlamış oluruz.

YMA verisetinde “mutlu”, “nötr” ve “mutsuz” kişiler var. Verisetindeki farklı yaşam alanlarından duyulan memnuniyet düzeylerine bakarak mutluları ağacın bir bölgesinde, mutsuzları başka bir bölgede toplulaştırmak mümkündür. Yaprakların bir kısmında mutlulular, diğerlerinde ise nötr ve mutsuzlar yoğunlaşacaktır. Mutlu yapraklara giden her bir patika faklı bir mutluluk reçetesi, başka bir ifadeyle, mutluluğun şartları olarak okunabilir.

2013 YMA verisetiyle böyle bir ağaç çizdiğimde, Türkiye toplumu için 13 farklı mutluluk, 45 farklı mutsuzluk patikası belirledim.

Mutsuzluk patikalarını bir kenara koyarsak, Türkiye’de mutlu olan insanların en belirgin özelliği “geleceklerinden umutlu olmaları”. Geleceğinden umutlu olmadığı halde mutlu olanlar da var, ama ancak çalışıyorlarsa ve gelirlerinden memnunsalar bu geçerli.

Türkiye’deki en kalabalık mutlu kesim, umutlu ve evliliğinden (evli değilseler sağlıklarından) çok memnun olanlar. Evliliğinden çok değil de sadece memnun olanlar da mutlu olabilirler. Ama onlar için ek şartların sağlanması gerekiyor. Örneğin, geleceğinden çok umutlu olmak ya da sosyal yaşamından, sağlığından memnun olmak ve evde yalnızken kendini güvende hissetmek gibi…

Evde kendini güvende hissetmeyenler için durum buradan sonra karışıyor. Kişi kadın ise, mutlu olabilmek için orta yaşlı ve orta-yüksek refah seviyesinde olması gerekiyor. Genç ve yoksul kadınlar ise yukardaki olumlu koşullara sahip olsalar da “çok mutsuz” bir gruba ayrılmış.

Bir yanıt her şeyi değiştirebilir

Çizdiğim Türkiye Mutluluk Ağacı’nın detaylarını içeren çalışmanın linkini buraya bırakıyorum.

Bu çalışmayı tamamladıktan sonra ağacın üzerindeki soruları karşılaştığım insanlara sorup onların da mutluluk düzeylerini belli bir kesinlik ölçüsünde tahmin edebileceğimi farkettim. Daha da önemlisi, anketi yapan kişilerin mutluluğunu etkileyen “darboğazları” tespit edebildiğimi ve bunlar üzerinden birtakım tavsiyeler verebileceğimi gördüm.

İşin bundan sonrası biraz eğlenceli. Googleforms platformu üzerinde koşullu bir anket hazırladım. Bu ankete katılırsanız verdiğiniz cevaplara göre mutluluğunuzu belirleyen, kısıtlayan etkenler üzerine bilgi sahibi olabilirsiniz.

Bu bence önemli, çünkü hayatımızı etkileyen her şartı aynı anda düzeltemeyebiliyor, bazen hangi sorunun öncelikle çözülmesi gerektiğini belirleyemiyor olabiliriz. Mutluluk ağacı, mutluluk düzeyinde Türkiye toplumunu 72 farklı gruba ayırdı. Siz de bu gruplardan birindesiniz. Dediğim gibi 13 grup mutlu, 45 grup mutsuz, diğerleri ise nötr. İlginç olan, mutluluğu (ya da mutsuzluğu) çok sağlam temellere bağlı gruplar olduğu gibi, bir soruya farklı cevap vermekle mutlu gruptan mutsuz gruba, ya da tam tersi mutsuz bir gruptan mutlu bir gruba geçmenin mümkün olması. O soru (konu), ağacın üzerinde bölgeden bölgeye değişebiliyor. Yani, mutsuz olabilirsiniz ancak eğer ağacın bu tür bir bölgesindeyseniz neyi öncelikli olarak değiştirdiğinizde mutlu olabileceğinizi görmeniz mümkün. Varsa eğer o faktörün ne olduğunu ancak aşağıdaki anketi tamamladığınızda öğrenebilirsiniz.

Ankete başlamadan evvel, “Yaşamınızı bir bütün olarak düşündüğünüzde ne kadar mutlusunuz?” sorusuna cevabınızı seçip aklınızda tutmanızı rica ediyorum.

Seçenekler: “1. Çok Mutlu”; “2. Mutlu”; “3. Orta”; “4. Mutsuz”; “5. Çok Mutsuz”.

Anketin sonuna geldiğinizde ağacın tahmini ve mutluluğunuza etki eden faktörler ekranınızda belirecek. Ve size son soru olarak tahminin ne kadar doğru olduğu sorulacak. Onu da yanıtlayıp göndere tıkladığınızda anket tamamlanacak. Böylelikle ben de ağacın ne ölçüde başarılı sınıflandırma yapabildiğini test edebilmiş olacağım.

Anketin linkini buraya bırakıyorum. Mutlu bir yaşam dileklerimle.

(Yeşil Gazete)

Ahmet Atıl AşıcıHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mutluluk üzerine -3: İstanbul’u yönetenlere ne tavsiye edilebilir?

‘İstanbul’un öne çıktığı iki alan devlet, belediye hizmetleri ve maddi esenlik olarak görülüyor. Buna karşın, boş zaman kullanımı, eğitim hizmetlerinden ve toplumsal ilişkilerden duyulan memnuniyet Türkiye ortalamasının gerisinde.’

Bu yazıda birkaç yıl önce iki öğrencimle birlikte yazdığım Türkiye Mutluluk Atlası isimli kitaptaki bulguları paylaşmaya çalışacağım.

Belli bir eşik gelir düzeyinden sonra mutluluğun artmıyor olmasının siyaseti devamlı ekonomik büyüme gibi bir otomatik pilota bağlamış siyasetçiler için hayal kırıklığı olduğundan bahsetmiştim. Mutluluk iktisatçıları bu bulgudan sonra gelirin yanında mutluluğu arttıracak faktörleri araştırmaya yöneldi. Ülkelerin istatistik enstitüleri, TÜİK dahil olmak üzere, bu ihtiyaca binaen halklarının yaşam kalitelerinin nasıl değiştiğini anketler yoluyla ölçmeye başladı. TÜİK ilkini 2003 yılında, ülkenin o yılki yetişkin nüfusunu temsil eden yaklaşık 9 bin kişi ile gerçekleştirdiği Yaşam Memnuniyeti Anketi’nde, mutluluğa etki ettiğini düşündüğü konularda yaklaşık 300 soru sordu. Sorular çoğunlukla nesnel durumu değil de öznel algıyı ölçmeye yönelikti. Yani, sorular “geliriniz ne kadar?” yerine “gelirinizden ne kadar memnunsunuz?” biçimindeydi.

Sorulardan biri de “hayatınızı tüm yönleriyle düşündüğünüzde kendinizi ne derece mutlu hissediyorsunuz?” idi. Bu soruya “çok mutlu” ya da “mutlu” yanıtını verenlerin toplam içindeki oranı o yılki mutluluk düzeyini verir.Sonuçta YMA verisetine bakan biri, kim ne kadar mutlu ve yaklaşık 300 ilgili alandaki memnuniyet düzeyini görebilir. Regresyon, karar ağacı gibi kimi istatistiki yöntemleri kullanarak, mutluluk düzeyini belirleyen faktörleri ölçmek mümkündür.

2013 yılında TÜİK, Yaşam Memnuniyeti Anketi’ni 196 bin kişi ile kent düzeyinde gerçekleştirdi. O yıl Türkiye halkının mutluluk oranı %59 çıktı. Yani ankete katılanların- aslında tüm yetişkin nüfusu temsil ettiği için Türkiye halkının demek daha doğru- %59’u “kendinizi ne kadar mutlu hissediyorsunuz?” sorusuna “çok mutlu” ya da “mutlu” cevabını vermiş. Kent düzeyinde yapıldığı için, hangi kentte mutluluk oranının ne düzeyde olduğunu görmek mümkün. Hepimizin medyadan aşina olduğumuz gibi o yıl Sinop, nüfusu içinde en fazla mutlu kişi oranına sahip, yani en mutlu il olmuş. Tunceli ise en mutsuz.

Tabii, mutluluk düzeyleri gibi farklı yaşam alanlarından, hizmetlerden memnuniyet düzeyleri de iller arasında farklılık gösteriyor. Zaten en başından beri araştırdığımız konu bu. İller hangi konularda ne ölçüde birbirinden ayrılıyor diye bir görselleştirme çalışması yapmıştık. İki öğrencimle birlikte yazdığımız Türkiye Mutluluk Atlası isimli kitabın linkini buraya bırakıyorum. Sonuçlar 2013 yılındaki durumu yansıtıyor ama ülkede iyiye ya da kötüye değişen durumlar, kentlere de benzer etki yapmış ve sıralamaları yıllar içinde pek değiştirmemiş olmasını bekleyebiliriz.

Örneğin, nüfusun neredeyse beşte birinin yaşadığı İstanbul’u ele alalım. Aşağıdaki radar grafiği, dirliği belirleyen sekiz başlıkta İstanbul’un Türkiye ortalamasına göre ne durumda olduğunu gösteriyor.  Kırmızı halka Türkiye, mavi halka ise İstanbul ortalamasını yansıtmakta.

Buna göre, İstanbul çoğu bileşende Türkiye ortalamasına yakın. Türkiye ortalamasına göre İstanbul’un öne çıktığı iki alan devlet, belediye hizmetleri ve maddi esenlik olarak görülüyor. Buna karşın, boş zaman kullanımı, eğitim hizmetlerinden ve toplumsal ilişkilerden duyulan memnuniyet Türkiye ortalamasının gerisinde.

Peki İstanbul’u yönetenlere ne tavsiye edilebilir?

Aşağıdaki grafik yine Türkiye geneline göre İstanbul’da hangi alanlarda iyileştirme yapılabileceğini gösteriyor. Kırmızı barlar, birim iyileşmenin Türkiye genelinde mutluluğu ne kadar arttıracağını gösterirken, mavi barlar ise İstanbul’u temsil ediyor. Buna göre, devlet hizmetlerinde bir birim iyileşme Türkiye’nin ortalama mutluluğunu %20’ye yakın arttırabilecekken, İstanbul için bunu diyemiyoruz çünkü mavi barın etrafındaki siyah çizgi, bulunan sonucun sıfırdan farklı olmadığını gösteriyor. İstanbullular maddi esenlik anlamında Türkiye ortalamasının üzerinde olsa da, hane geliri memnuniyetindeki iyileşmenin yapacağı katkının Türkiye ortalamasının üzerinde olacağı görülüyor. Benzer bir durum borçluluk için de geçerli. Borçluluktaki birim düşmenin İstanbullunun mutluluğuna etkisi Türkiye ortalamasından daha yüksek.

TÜİK’in Yaşam Memnuniyeti Anketleri, özellikle kent düzeyinde yapıldığında, yerel yönetimler için çok değerli bilgiler içeriyor. Benzer analizlerle şehirlerde yaşayanların farklı alanlardaki memnuniyetleri nasıl değişmiş, bunları tespit edip önceliklendirmek mümkün deyip bu bahsi kapatalım.

Bir sonraki yazıda Türkiye’de kim neden mutlu ya da mutsuz sorusuna cevap aradığım son çalışmamın bulgularını paylaşacağım.

(Yeşil Gazete)

 

Ahmet Atıl AşıcıHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mutluluk üzerine -2: İnsan psikolojisi ve mutluluk

‘Daha mutlu olmak adına daha fazla ücret için daha uzun saatler çalışmaya izin veriliyor hatta teşvik ediliyorsa,  herkes istese de istemese de bu yarışa girmek zorunda hissedecektir kendini. Oysa bireysel kazanç için girilen yarışın göreli gelir dağılımını değiştirmediği için anlamsız olduğu açık.’

İlk yazıda mutluluk iktisadının doğumunu müjdeleyen Richard Easterlin’in bir gözleminden bahsetmiştim. Easterlin bir eksene kişi başına düşen geliri, diğerine mutluluk düzeyini alıp ülkeleri bu düzleme yerleştirdi. Özellikle düşük gelir düzeylerinde daha zengin olan fakir olandan daha mutlu çıkarken, belli bir gelir düzeyinden sonra bu doğrusal ilişki zayıflıyor, hatta ortadan kalkıyor. Yani kişi başına düşen gelir, örneğin, 40 bin doları aştığında 41 binlik gelire sahip ülke ile 120 binlik bir ülkenin ortalama mutluluğu arasında pek fark yok! Bu şoke edici bir bulguydu. İtiraz tabii ki gecikmedi. Kapitalist sistemin üstüne inşa edildiği “ekonomik büyüme”den nasıl vazgeçilebilirdi?

Easterlin Paradoksu olarak anılan bu bulgu günümüzde hala tartışılmaya devam ediyor. Peki bilim insanları bu durumu nasıl açıklıyor? Bu durumu anlamak için insan psikolojisinin derinlerine inmemiz gerekiyor. Ve şu başlıklar ortaya çıkıyor:

1-Adaptasyon

Parasal olarak zenginleşen ülke ve insanların daha mutlu olamamalarının arkasında yatan bir etken insanların yeni durum ve koşullara olan uyum/adaptasyon yetenekleri. İnsan kötüye de iyiye de bir süre sonra alışıyor, mutluluk algısı da değişim öncesine geri dönüyor. İyiden kötüye ya da kötüden iyiye değişimde hızlar biraz farklı olsa da…

Psikologlar buna “hedonik koşu bandı” kuramı adını vermişler. Nasıl ki, koşu bandı üstünde koşuyor olmak kişiyi bir yere götürmüyorsa, artan gelir de insanı daha mutlu edemiyor. Bunu sokakta söylerseniz birçok kişi burun kıvırır, ama yapılan araştırmalar bu sonucu destekliyor. Bunlardan biri piyango kazanan “talihliler” ve felç geçiren “talihsizler” üstüne yapılmış olanı. İki grubun da piyango ya da kaza öncesi mutluluk düzeyleri bu olaylardan bir yıl sonraki düzeyleri ile karşılaştırılmış. Başına iyi ya da kötü bir olay gelmiş kişilerin mutluluklarının yaklaşık bir yıl sonra eski düzeylerine geri döndüğü bulunmuş.

Kimileri bu sonucun öylece paylaşılmasını rahatsız edici buluyor; “insan iyiye de kötüye de alışacaksa iyiye ulaşmak ya da kötülükten sakınmak için neden çaba sarfetsin ki?” diye haklı bir soru yöneltiyorlar. Dediğim gibi konu karışık ve benim de uzmanı olmadığım bir alan. En iyisi diğer bulgulara geçelim!

2- Kıyaslama

Dünyaca ünlü bir üniversitede mezuniyete hazırlanan öğrenciler arasında bir araştırma yapılmış ve “ortalama ücretin yıllık 100 bin dolar olduğu bir yerde 120 bin kazanıyor olmayı mı yoksa ortalama ücretin 200 bin dolar olduğu bir yerde 150 bin dolar kazanıyor olmayı mı tercih edersiniz?” sorusu yöneltilmiş. İlk bakışta herkesin tabii ki 150 bin doları seçeceğini bekliyor insan. Kim daha fazla kazanmak istemez ki? Oysa araştırmaya katılanların ezici bir çoğunluğu ilkini yani 100 binlik insan grubu içinde 120 binlik zengin olma halini tercih etmiş.

Bu sonuçlar, mutlak gelirden çok “göreli gelirin” mutluluk üzerinde belirleyici olduğunu gösteriyor. Bir araştırmacı bu sonuçtan yola çıkarak devleti izleyeceği politikalarla bu “anlamsız sidik yarışını” sonlandırmaya çağırıyor. Öyle ya! Daha mutlu olmak adına daha fazla ücret için daha uzun saatler çalışmaya izin veriliyor hatta teşvik ediliyorsa (ki ABD ve ileri kapitalist ülkelerde durum bu), herkes istese de istemese de bu yarışa girmek zorunda hissedecektir kendini. Oysa bireysel kazanç için girilen yarışın göreli gelir dağılımını değiştirmediği için anlamsız olduğu açık. Ancak ne kadar anlamsız da olsa, kendi dışındakiler yarışa devam ettiği müddetçe A kişisi de yarışmaya devam etmek zorunda hissedecektir kendini. Yani günün sonunda herkes bu şekilde davranacaktır. Bu sorun ancak devlet gibi bir otoritenin müdahalesi ile çözülebilir. Nasıl mı? “Haftalık çalışma süresi kısaltılabilir, ekonomik büyümedense varolan serveti nasıl paylaşacağımıza odaklanılabilir. Serveti vergilendirerek toplumsal hizmetlerin kalitesi arttırılabilir. Çalışma saatleri kısaltılarak insanlara sevdikleri ve hobilerine daha fazla zaman ayırması sağlanabilir.” Bunların tümü insanı ekonomik büyüme ile artan gelirinden daha çok mutlu edecektir.

“Büyümek yerine varolan zenginliği paylaşalım” önerisi ekolojik iktisatçılar, hatta Piketty’nin son kitabında yeraldığı biçimiyle marksist iktisatçıların da gündeminde deyip bu bahsi kapatalım.

3- Genetik miras

Depresyona yatkınlık gibi iyimserlik ve karamsarlık da genetik miras olarak sonraki kuşaklara aktarılıyor mu? Yani, kimlerin mutlu ya da mutsuz olacağı doğumdan itibaren belli mi? İyimserliğin, olaylara olumlu yönünden bakma yetisinin, mutluluğun en temel şartlarından biri olduğu düşünülüyor.

Acaba iyimser bir ruh haline sahip olanlar hayatta daha mı mutlu ve başarılı oluyor? Bunun için yapılan ilginç araştırmalardan birkaçı şöyle: Berkeley Üniversitesi’nden araştırmacılar “iyimserler hayatlarında daha başarılı olurlar” hipotezini kanıtlamak için üniversiteden 30 yıl önce mezun olmuş kadınların yıllıklarındaki fotograflarını analiz edip bugün nasıl bir hayata sahip olduklarını araştırmış. İyimserlik için kullandıkları ölçüt ise çok ilginç: “Gülüşün içtenliği”.

Bunu nasıl ölçmüşler derseniz, 19’uncu yüzyılda Fransa’da yaşamış Duchenne adında bir bilim insanına çıkar yolumuz. Duchenne, içten ve yapmacık biçimde gülen insanların yüzlerinin aldığı şekilden yola çıkarak, gerçek ya da “Duchenne gülüşünü”, dudak ve göz kenarlarındaki kasları aynı anda harekete geçiren gülüş olarak tarif etmiş. Yapmacık gülüş ise, ki buna da devamlı gülümsemeleri beklenen hosteslerden hareketle “Pan Am gülümsemesi” adı verilmiş, sadece dudak kenarındaki kasları harekete geçiriyormuş.

Yapılan araştırma göstermiş ki, yıllık fotoğrafında Duchenne gülümseyen kadınlar, yapmacık gülmüş olanlara kıyasla 30 yıl sonra hala evli, mutlu ve başarılı bir pozisyona sahip.

Bir diğer araştırma katolik rahibeler arasında yapılmış. Kural olarak rahibeler 20’li yaşlarında manastırlara kabul edildiklerinde belli bir süre günlük tutmaları da gerekiyormuş. Araştırmacılar da 1920’lerde tutulan bu günlüklere ulaşıp metinleri analiz etmişler. Kelimeleri umutlu/nötr/umutsuz gibi üç sınıfa ayırmışlar. Araştırdıkları hipotez, “günlüğüne daha çok umutlu ifadeler yazan rahibeler daha uzun yaşamışlardır”.

Beklendiği gibi, 60-70 yıl önce günlüğüne yazdıklarından iyimser olduğu tahmin edilenlerin 90 yaşına ulaşma olasılığı kötümserlere göre 4-5 kat daha yüksek bulunmuş.

Peki iyimserlik genetik ise kötümser olanların hiç mi şansı yok? Ne iyi ki, tam da öyle değil. İlk yazıda andığım pozitif psikolojik girişimlerin bir grubu, insanların olumlu düşünme yeteneklerini artırmayı hedefliyor. Bardağın dolu tarafına odaklanmalıyız demek kolay da uygulamak için biraz uğraş gerekebiliyor.

(Yeşil Gazete)

Ahmet Atıl AşıcıGünün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıYazarlar

Mutluluk üzerine -1: Ekonomik büyüme mutluluk getiriyor mu?

‘Eğer gelirinin artması insanı (en azından belli bir gelir düzeyinden sonra) daha mutlu edemiyorsa, bütün ekonomik modeller ve çıkarımlar tartışmalı hale gelir. Oysa, gelir artarken faydanın da (siz buna mutluluk ya da tatmin düzeyi deyin) otomatik olarak arttığını kabul etmek, politika tasarımını inanılmaz kolaylaştırıyordu.’

İnsanı ne mutlu eder, hayatı yaşamaya değer kılan faktörler nelerdir, binlerce yıldır üstüne düşünülen sorulardan birkaçı. İşin felsefi yanı üzerine çok şey yazıldıysa da modern bilimin bu soruları gündemine alması bayağı uzun bir süre aldı.

Bir dizi yazıyla son dönemde mutluluk iktisadı alanında yaptığım çalışmaları, bu süreçte öğrendiğim ilginç bulguları sizlerle paylaşacağım. İlk yazıda mutluluğun çağdaş bilim dünyasının ilgi alanına hangi koşullarda girdiğine değinmek istiyorum. Günümüzde mutlulukla ilgili veriye dayalı araştırmalar çoğunlukla psikoloji ve iktisat alanlarında yapılmakta. Yöntem ya da araçlar farklı olsa da amaç aynı. Materyalist, bireyci, büyümeye ve tüketime odaklı dünyada insanları ve toplumları nasıl daha mutlu kılabiliriz? Sizin de birazdan göreceğiniz gibi “bilimsel bulgu” olarak ortaya konulanların çoğu zaten ilk ağızda insanın aklına gelen şeyler: Toplumsal ilişkilerin, paylaşmanın önemi gibi. Bunun için bunca araştırmaya ne gerek var diye sorabiliriz ama çağdaş dünyada işler ne yazık ki böyle işlemiyor. Karar vericileri belli politikalara ikna etmek için önlerine bilimsel kanıt koymanız gerekiyor. Böyle bir girişten sonra ikinci yazıda mutluluğun insan psikolojisi ile ilişkisine dair ilginç bulduğum çalışmalardan bahsetmek istiyorum. Sonraki yazılarda ise mutluluk iktisadından elde edilen çıktıların Türkiye’de merkezi ve yerel yönetimlere nasıl rehberlik edebileceği; bireysel düzlemde bizi mutluluğa ya da mutsuzluğa götüren faktör bileşenlerinin neler olduğunu, bizi mutsuz eden farklı farklı darboğazların neler olduğuna dair tespitlerimi ve önerilerimi paylaşacağım.

Hazırsak başlayalım. Mutluluk, modern dünyada bilim insanlarının dikkatini ne zaman, hangi koşullarda çekmeye başladı?

Günümüzde mutluluk/yaşam tatmini/öznel dirlik gibi kavramların ortaya çıkışı psikoloji ve iktisat gibi oturmuş disiplinlerin içinden çıkan tepkilerin bir sonucu. Psikolojinin neden sadece insanın kötü durumları (depresyon vs.) ile ilgilendiğini eleştirenler, Pozitif Psikoloji gibi bir alt disiplin kurup, insanın iyi halini (mutlu, iyimser olma vs.) nasıl koruyup geliştirebileceği üzerine çalışmaya başladılar. Bir nevi hastalanmadan önce dikkat edilmesi gerekenleri araştıran koruyucu hekimlik gibi düşünülebilir. “Pozitif psikolojik girişimler” denilen birtakım eylemlerle insanların daha mutlu olabileceğini savunuyorlar kabaca. Tanımadığın bir kişiye yardım etmek, düzenli olarak halini hatırını sormak, karşılık beklemeden birine hediye vermek gibi eylemlerin öncesi ve sonrasında kişilerin mutluluk düzeyleri (ne derece mutlu hissediyorsun? 1’den 10’a kadar sırala gibi soru eşliğinde) ölçülüyor ve genelde anlamlı bir artış bulunuyor. Bu arada, yeri gelmişken mutluluğun milyar dolarlık bir endüstri haline geldiğinden de bahsetmek gerekiyor. Amazon’da başlığında mutluluk geçen kitapları arattığınızda 50 bin kitabın satışta olduğunu görüyorsunuz. Çoğu da kişisel gelişim kitabı gibi, atadan dededen kalma yaşam pratiklerinin, öğütlerin psikolojik terimlerle ambalajlanmış hali. Adına modernlik dediğimiz yaşam tarzının geldiği nokta itibariyle umut kırıcı bir durum. Bolluk içinde bir yaşam, ama mutlu etmiyor. Öyle ki, Yale Üniversitesi’nde geçtiğimiz yıllarda lisans öğrencilerine yönelik seçmeli bir ders olarak açıldığında, “Dirlik Bilimi” isimli ders üniversite tarihinin en kalabalık dersi haline gelmiş. Daha sonra online bir ders haline getirilmiş ve Coursera’ya taşınmış. Dersin tanıtımında, amacın mutluluğa ilişkin psikolojik yaklaşımları tartışmaktan çok, mutlu olmayı sağlayan pratikleri öğrenmek olduğu yazılmış.

Neyse, işin psikoloji ayağı böyle, iktisatçılar buna neresinden nasıl bulaşmışlar ona dönelim.

İktisat içinde 1970’lerde bir uyanıştan bahsedebiliriz. Richard Easterlin, bir eksene ortalama mutluluğu diğerine kişi başına düşen geliri koyup ülkelerin nasıl dağıldığına baktığında, kendi adıyla anılan bir paradoksla karşılaştı. Belli bir gelir düzeyinden sonra daha zengin ülkelerde ortalama mutlulukta bir artış olmuyordu. Bunun sonucunda Mutluluk İktisadı disiplini ortaya çıkar. Ancak bu çıkışın anaakım iktisatça hoş karşılanmadığını belirtmek gerekir. Zira işin ucu çok nazik bir noktaya dokunuyor. Eğer gelirinin artması insanı (en azından belli bir gelir düzeyinden sonra) daha mutlu edemiyorsa, bütün ekonomik modeller ve çıkarımlar tartışmalı hale gelir. Oysa, gelir artarken faydanın da (siz buna mutluluk ya da tatmin düzeyi deyin) otomatik olarak arttığını kabul etmek, politika tasarımını inanılmaz kolaylaştırıyordu. Bu yaklaşıma göre, ne sorun varsa çaresi geliri arttırmak yani ekonomik büyümedir. Ekonomik büyüme gelir dağılımını mı bozuyor, ya da çevreye zarar mı veriyor? Dert değil, az sabredip büyümeye devam edin, belli bir gelir eşiğini aştıktan sonra gelir dağılımı da çevre kalitesi de düzelecektir. Bunun nasıl olacağına verilen cevap, insanların zenginleştikçe gelir adaleti ve çevre kalitesine yönelik düzenleme (regülasyon) taleplerinin artacağı, ya da büyümeyle gelen teknolojik gelişmelerin olumsuz etkileri bertaraf edeceği beklentisidir. Peki ama o eşik kaç TL’dir, kaç yılda oraya erişeceğiz derseniz, kesin bir şey söylemek mümkün değil. Ama bizim hiçbirimizin göremeyeceği kadar uzun bir süre alacağına dair bulgular çoğunlukta. O eşiğe kadar bu hızla büyümeye devam edersek, iklim değişikliği vs. ne boyutlara gelir, bunu düşünen de yok! Esasa dönersek, ne pahasına olursa olsun ekonomik büyümenin siyasetçiler ve onların güdümündeki halk kesimleri arasında bu denli tabu haline gelmesinde bu varsayımın payı büyük.

Bhutan, Thimphu, Zilukha junior High school

Bu noktada Butan ve onun kralından bahsetmek gerekir. 1970’lerin ortasında kral birgün çıkıp “bizim için önemli olan gayrisafi milli hasılanın (GSMH; basitçe ülkenin bir yılda ürettiği mal ve hizmetlerin parasal toplamı) ne kadar arttığı değil gayrisafi mutluluğun seyridir” demiş ve politikaları belirlerken mutluluğu esas alacağını duyurmuştu. Butanlılar’ın mutluluğu/dirliği içinde maddi gelirin de bulunduğu dokuz boyut üzerinden tarif edildi. Bu oldukça radikal bir karar. Hedef gayrisafi milli hasıladan gayrisafi milli mutluluğa kaydığında, örneğin bir maden projesine ilişkin karar da farklı olacaktır. Bir maden projesi salt ekonomik büyüme ve istihdama katkı sunacağı için kabul edilemez. Doğanın da hakları vardır ve temiz hava, su, gıdaya erişim de yaşam kalitesinde önemli faktörlerdir. Dolayısıyla, tüm bu kararlar daha geniş bir resme bakarak alınmalıdır. Esas mesele mutluluk ya da dirliğin arttırılmasıdır.

Günümüzde birçok ülke, Butan’ınkine benzer endekslerle yaşam tatmini/öznel dirliğin nasıl seyrettiğini gözetmeye başladı. Bir öğrencimle bu yaklaşımı Türkiye’ye uyarlamış ve Türkiye’nin dirliğini, gelir ve işten memnuniyet; psikolojik durum ve mutluluk; sağlık durumu; kamu hizmetlerinden memnuniyet; güvenlik memnuniyeti ve toplumsal ilişkilerden duyulan memnuniyet gibi altı boyutta ele alınabileceğini hesaplamıştık. Sonra bu boyutları “Dirlik Endeksi” içinde toplulaştırıp, ekonomik büyüme ile karşılaştırınca ortaya aşağıdaki grafik çıktı.

Şekil 1. Türkiye’de kişi başına düşen gelir ve dirlik (2004=100)

Karşılaştırma kolay olsun diye endeks ve gelir değerlerini 2004 yılında 100 olarak kabul ettik. Yukarıdaki şekil bize Türkiye’de gelirin (enflasyondan arındırılmış) 2004-2014 arası %50 artmasının dirliğimizi, yani değişik boyutlarıyla ele alındığında yaşam kalitemizi, aynı oranda artıramadığını göstermektedir. Ekonomik büyüme yaşantımızı vaat ya da iddia edildiği derecede olumlu etkileyememiş.

İktidarın çok övündüğü ama şimdilerde “hoş” bir hatıradan ibaret yüksek büyüme döneminde Türkiyelilerin mutluluğu nasıl evrilmiş diye baktığımızda da sonuç değişmiyor.

Şekil 2. Kişi başına düşen reel gelir ve nüfus içinde mutlu olanların oranı

Üstteki grafikte görüldüğü gibi kişi başına gelirimiz (enflasyondan arındırılmış) 2003-2017 arası (2018 rakamları henüz yayınlanmadı) %80 artmışken toplam nüfusta kendini “mutlu” hissedenlerin oranında bir yükseliş yok, hatta son yıllardaki siyasi ve ekonomik krizin beraberinde getirdiği işsizlik, gelecek ile beklentilerin bozulmasının mutsuzluğu arttırdığı görülüyor.

Aslında bu sonuç pek de şaşırtıcı değil. Türkiye’de ekonomik büyüme özellikle son 10 yıldır insan ve doğanın hakları yok sayılarak, kazanılmış hakların geri alınarak sağlanabildiğini biliyoruz. Adalet, eğitim gibi kurumlardaki son 10 yıl içinde yaşanılan çöküş de bunun bir yansıması.

Ama burada bir nokta koyup, önceki sorumuza geri dönelim: Mutluluğun tek kaynağı maddi gelir değilse diğerleri nelerdir?

İnsanları neyin mutlu neyin mutsuz ettiği hararetli biçimde araştırılmaya devam etmekte. Ancak mutluluk oldukça karmaşık ilişkileri içinde barındıran bir kavram. Birini mutlu eden faktörün bir diğerini mutsuz etmesi o kadar şaşırtıcı gelmeyecektir kimseye. Evlenmek kimilerini mutlu etse de, evliliğinden memnun olmayanlar için boşanma benzer etkiye sahip örneğin.

Dolayısıyla, fiziksel dünyanın o her şeyin belli ve ilişkilerin doğrusal olduğu durum işin içine insan psikolojisi girince birden karmaşıklaşıyor.

Kent ölçeğine geldiğimizde de durum farklı değil. Kimi kentlerde boş zamanını geçirecek yerlerin kısıtlı olması ortalama mutluluğun önünde bir darboğazken, bir diğerinde güvenlik hissiyatı belirleyici olabiliyor. Merkezden belirlenmiş tek tip politikaların herkesi aynı ölçüde tatmin etmesi mümkün görünmüyor. Bu da yerel düzeyde politika oluşturma zorunluluğuna işaret ediyor. İstanbulluları en çok neler mutsuz ediyor, acaba hangi politikalar uygulansa kentin ortalama mutluluğu artar? Bu konuya önümüzdeki günlerde geri döneceğiz.

(Devam edecek)

(Yeşil Gazete)