Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[2021’in ardından] Ekonominin en karanlık yılı

[email protected]

Türkiye 2021 yılında artık parasına önem vermeyen, onun yerlerde sürünen değerinden rahatsız olmayan, adeta parasından vaz geçmiş bir ülke görüntüsü vermeye başladı. İktidar, izlediği yanlış ekonomi politikalarıyla döviz kurlarında aşırı yükselmeye yol açarak enflasyonu ciddi bir oranda yükseltti. Böylece ülkedeki ekonomik dengeleri bozan ve ekonomideki riskleri büyüten bir yaklaşımı tercih ettiğini kararlı bir şekilde ilan etmiş oldu.

Bu ekonomi politikası tercihinin temelinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iktisat teorisine ters olan “Faiz sebep, enflasyon sonuç” olarak özetlenen yaklaşımı olduğunu biliyoruz. Bu yaklaşıma göre, “faizlerin yüksek olması enflasyona yol açıyor, o halde faizleri düşürürsek enflasyon da iner”. Oysa, iktisat teorisi ve uygulamalarına göre enflasyonun düşürülmesi için bunun tam tersi yapılmalı, yani faizler yükseltilerek ülke parasının cazibesi artırılmalı, insanlar tüketime ve başka paralara yatırıma değil tasarrufa yönlendirilmeli, bunun sonucunda enflasyon düşmeye başlayınca ve ekonomide güven tesis edilince de faizler düşürülmeli. Doğal olarak, neden-sonuç ilişkisi yanlış kurulunca, izlenen politikalar da yanlış oluyor. Ekomideki gelişmeler konusunda ekim ve kasım aylarında Yeşil Gazete’de iki makale yazdım. Bu konuda ayrıntı isteyenler bunları da okuyabilir.

Amacı ne olursa olsun, bu ortamda izlenen düşük faiz politikası ülkedeki fakirleşmeyi hızla artırıyor, gelir dağılımının çok daha bozulmasına neden oluyor ve enflasyonun yükselip kalıcı hale gelmesine yol açıyor. Özetle, ülkenin ekonomisi tepetaklak olup, insanların refahı ve umutları sönmeye başlıyor!

2021 yılı başlangıcı

Aslında 2021 yılı göreli olarak olumlu başlamıştı çünkü Kasım 2020’de TCMB Başkanı ve ardından Bakan Berat Albayrak’ın görevlerinden ayrılmalarını takiben TCMB Başkanlığına atanan eski bakan Naci Ağbal faizleri yükselterek doğru yönde bir adım atmıştı. Faizlerin yükseltilmesiyle birlikte kurlardaki artış kontrol altına alınmaya ve ekonomide göreli bir düzelme yaşanmaya başlanmıştı. Ancak,  faizlerin yükseltilmesi fikrini bir türlü sevemeyen Cumhurbaşkanı Erdoğan buna ancak beş ay dayanabildi ve Mart 2021’de Ağbal’ı görevden alıp şimdiki başkan Şahap Kavcıoğlu’nu atadı.

Şahap Kavcıoğlu’nun misyonu Naci Ağbal’ın yükselttiği faizleri düşürmekti ve rivayete göre kendisine 5-6 aylık bir süre verilmişti. Ama bu dönemde enflasyon da artmaya devam ediyordu. Ayrıca artık kamunun (TCMB ve kamu bankaları) elinde satılacak döviz de kalmamıştı. Kavcıoğlu eylül ayına kadar bekleyebildi ancak. Artık Beştepe’de sabır tükeniyordu. Kavcıoğlu yönetimindeki Merkez Bankası, enflasyonun artmayı sürdürdüğü, FED’in global likiditede daralma sinyalleri verdiği, dolayısıyla kırılganlıkların arttığı Eylül-Aralık 2021 döneminde TCMB gösterge faizlerini dört aşamada yüzde 19’dan yüzde 14’e indirerek, tam 5 puan düşürdü. Merkez Bankası’nın bu sert faiz düşürme hamlesi yaşanan krizi daha da derinleştirdi.

Faizlerin sürekli düşürüldüğü eylül-ekim-kasım aylarında tüketici enflasyonu hem TÜİK verileriyle hem de ENAG verilerine göre aşırı bir artış gösterdi. TÜİK’e göre aylık fiyat artışları bu üç ayda sırasıyla %1,25, 2,39 ve 3,51 iken; ENAG’a göre sırasıyla %2,89, 6,90 ve 9,91 olarak gerçekleşti. Artan enflasyon karşısında reel faizler TÜİK verilerine göre bile negatife döndü. Dünyada birçok merkez bankasının artan enflasyon karşısında faizleri yükselttiği bir dönemde TCMB dört ay boyunca faiz indirimlerine devam eden tek merkez bankası olarak tarihe geçti. Dolar kuru ilk faiz indiriminin açıklandığı 23 Eylül 2021’de 8,66 TL iken, son faiz indiriminin ilan edildiği 16 Aralık 2021’de 15,70 TL’ye ulaştı. Böylece dolar kuru üç aylık dönemde tam tamına yüzde 81 artmış oldu. Euro’da da durum pek farklı değil. Aynı dönemdeki artış oranı yüzde 75.

Ekonomik model?

Faizler düşürülüp, kurlarda inanılmaz artış ortaya çıkınca iktidar çevrelerinde buna bir kılıf arama, bu gelişmeyi bir “ekonomik model” çerçevesine oturtma gayreti başladı. Olması gereken, önce modelin ciddi bir şekilde araştırılıp, analiz edilip ve kamuoyunda tartışılmasının ardından politikaların uygulamaya sokulması iken, uygulama başlayıp sonuçlar ortaya çıktıktan sonra bir model geliştirmek ancak “Türk usulü başkanlık sistemi”nde mümkün olurmuş dedirtti insanlara.

Önce Çin modeli ve Kore modeli gibi bir takım laflar dolaştı ortada. İhracata dayalı büyüme modeli diyenler de oldu. En sonunda “Türkiye Ekonomi Modeli” olarak resmi bir tanımlama yapıldı. Bunlara göre, zayıf TL ile ihracatımız patlayacak, cari denge fazla verecek ve bunun sonucunda istihdam, büyüme ve gelir artışı olacakmış. Bunu iddia edenler ihracatımızın ithalat bağımlılığının pek farkında değiller anlaşılan. Mal ihracatımızın üretiminde ciddi ölçüde yüksek kurlarla ithal edilmiş ara mal kullanılıyor. Ayrıca enerjide (petrol ve doğal gaz) tamamen dışarıya bağımlıyız. Bunlara ilaveten, ihracatımız içerisinde katma değeri yüksek teknoloji içeren ürünleri o kadar az ki, aslında bu fiyatlardan sattığımız ürünlerle ülkemizin varlıklarını, zenginliklerini ve ucuz emeğini diğer ülkelere aktarmış oluyoruz.

Derken, 20 Aralık günü TL’deki değer kaybı ciddi bir şekilde hızlanınca (Dolar 18TL, Euro 20 TL’yi geçti), aynı akşam birden bire eski DÇM (Dövize Çevrilebilir Mevduat) hesaplarından esinlenerek geliştirilmiş bir Dövize Endeksli Mevduat-DEM (resmi adıyla Kur Korumalı TL Vadeli Mevduat) hesabı ortaya atıldı. Belirli bir dönemde TL mevduat faizi döviz kurundaki artışın altında kalırsa aradaki farkı Hazine veya Merkez Bankası ödeyecekmiş. Yani, örtülü bir biçimde faiz artışı yapılarak aradaki faiz farkı TL’den geçişlerde Hazine’ye, DTH’ndan geçişlerde Merkez Bankası’na, yani bütün vergi mükelleflerine, yani halka ödettiriliyor. Ayrıca, Merkez Bankası’nın bu yolla artıracağı para arzı ve yaratacağı enflasyon da cabası. Bu haberin etkisiyle 20 Aralık akşamından itibaren kurlarda ciddi bir düşüş yaşandı. Perşembe (23 Aralık 2021) itibarıyla Dolar 11,50 TL, Euro ise 13 TL seviyelerinde işlem görüyor. Ama bu ve benzer günü kurtarmaya yönelik politikalarla nereye kadar gidilebileceği ve bunun ülkeye ve halka maliyetinin ne olacağı tamamen belirsiz. İki yanlış maalesef bir doğru etmiyor! Nasıl olsa bu maliyet gelecek dönemlerde ortaya çıkacağı için de iktidarın umurunda değil!

20 Aralık akşamı yaşananlar, yukarıda sıraladığım bütün modelleme çabalarının ex-post açıklama çabaları olduğunu, panikle her gün yeni bir şey yapılabileceğini net bir şekilde ortaya koydu. Altını bir kez daha çizeyim. Ortada ne bir strateji, ne de model var. Faizlerin düşürülmesini sorgulamaksızın veri alıp bunu desteklemek amacıyla ex-post olarak iddia edilen bazı fikirler ve panikle uygulamaya konulan bazı önlemler var. Ama bunların hiçbirisi ekonomide görünen yangını (yani enflasyonu) ve dipteki kanayan yarayı (yani artan fakirliği, işsizliği ve gençlerimizin umutlarının yitişini) durdurmaya yeterli değil. Ekonomiye istikrar getirecek ve halka güven verecek adımlar değil. Arkasından ciddi yapısal raformların geleceği bir serinin başlangıç adımları hiç değil! Bunlar maalesef sadece seçimlere kadar günü kurtarmaya yönelik, panikle atılmış adımlar.

Mücadele edilmesi gereken asıl düşman: Enflasyon

Döviz kurlarındaki bu olağanüstü artışın enflasyonu fırlatması kaçınılmazdı. Zaten her alanda fiyat artışları çoktan başladı bile. Önümüzdeki aylarda çok daha yüksek fiyat artışlarıyla karşı karşıya kalacağımız kesin ve artık enflasyon maalesef kontrol edilemez bir seviyeye doğru yol alıyor.

Türkiye’nin birçok ekonomik sorunu var. Ama bunların içerisinde öncelikle mücadele edilmesi gereken en büyük düşman enflasyon. Neden enflasyon? Enflasyon, bir ekonomide fiyatlar genel seviyesinin sürekli yükselmesi halidir. Normal koşullarda ve rekabet ortamında fiyatlar inerek veya çıkarak arz ve talebe cevap verip ekonomik dengeleri korurken enflasyon ortamında hepsi sürekli artmaya başlar. Bu seneki fiyat artışlarında Covid-19 nedeniyle üretim ve lojistik cephesinde yaşanan sorunların da elbette payı var. Buna bir de endeksleme eklenirse, yani ücretler, faiz oranları ve döviz kurları enflasyona göre ayarlanmaya başlanırsa bu artışlar bir sarmala dönüşür ve enflasyon kalıcı bir hale gelir. Enflasyon ahlakı bozar ve toplumun psikolojisini derinden etkiler. Enflasyonun kalıcı hale getirilmemesi için ilk fırsatta bu tehlikeyle ciddi bir şekilde mücadele edilmesi şarttır. Enflasyon ortamında en fazla zararı toplumun ücretli çalışanları, çiftçiler ve fiyatlar üzerinde hiçbir kontrolü olmayan tüketiciler görür. Enflasyon, gelir dağılımı eşitsizliğini daha da kötüleştirerek toplumsal barışı da bozar. Türkiye maalesef 1990’larda yaşadığı ve 2001 krizinden sonra büyük ölçüde kurtulduğu bu sarmala tekrar girdi. Özellikle son üç senedir enflasyon, ciddi hiçbir adım atılmayarak, aşama aşama kalıcı hale getirildi.

2022 beklentileri

Mucizeler gerçekleşmediği takdirde bu başlık altında yazacak pek olumlu bir beklenti yok maalesef. Öncelikle enflasyonda çok ciddi artışlar göreceğiz. TÜİK’in rakamları ne gösterecek bilemeyiz ama bağımsız enflasyon hesaplamalarında üç haneli enflasyon oranlarına ulaşabiliriz. Bu hafta atılan adımlarla kur artışının köpüğü bir ölçüde alınmış olsa da son üç ayda döviz kurlarında yaşanan artışın enflasyona yansıması bile enflasyonu üç haneli rakamlara yaklaştıracak gibi görünüyor. Ekonomiye ve siyasete duyulan güvensizlik devam ettiği müddetçe kurlardaki artışın sürmesi de büyük olasılık. Bundan dolayı yüksek kur-yüksek enflasyon sarmalına girmiş olduğumuz yeni yılda iyice tescillenecek gibi. Dolayısıyla, enflasyon en büyük sorunumuz olarak önümüzde dağ gibi duruyor olacak. Bu kur seviyelerinde ihracatta ve turist sayısında bazı artışlar olabilir ama bunlar maalesef sağlıklı ve sürdürülebilir bir ekonomik yapıdan daha da uzaklaşmamıza ve ülkedeki gelir dağılımı uçurumunun daha da büyümesine engel olamayacak. 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kore mucizesi: Rakamların ve filmlerin söylediği

[email protected]

Paramızın değeri yerlerde sürünmeye başlayıp, iktidar çevrelerinde buna bir gerekçe bulma gayreti başlayınca ex-post olarak keşfedilen “ihracata dayalı sanayileşme” modeli sayesinde Kore bu günlerde oldukça popüler bir konu. Bu yazıda doğrudan bu konudan bahsedilmiyor fakat, okuduktan sonra dolaylı olarak bu konuyla ilgili bazı çıkarsamalar yapmak da mümkün.

Kore (burada kasdettiğim elbette Güney Kore) Çin’le birlikte son 30-40 yılın nadir ekonomik mucizelerinden birisini gerçekleştiren ülke olarak biliniyor. Çin de çok büyük bir ekonomik atılım yapmakla birlikte kişi başı gelirde hala gelişmekte olan ülke statüsünde. Oysa Kore bu dönemde “gelişmekte olan ülke” statüsünden çıkarak “gelişmiş ülke” konumuna gelen tek ülke.

Bir zamanlar Türkiye ile karşılaştırılan Kore’de yaşanan bu ekonomik başarı Almanya’nın ikinci dünya savaşından sonraki başarısını simgeleyen “Ren Mucizesi” teriminden esinlenerek “Hangang Mucizesi” olarak da adlandırılıyor. Hangang, ülkenin başkenti Seul’ün içerisinden geçen nehrin adı.

1950’lerdeki Kore Savaşı’ndan adeta bir yıkıntı olarak çıkan Kore, başından beri ihracata dayalı bir ekonomik kalkınma modeli izliyor. Bunda, ABD ve Japonya’dan gelen desteğin ve bu ülkelerin Kore ürünlerine açılan kapıları önemli bir rol oynadı. Ama bir sonraki kısımda değineceğim Chaebol sistemi de ülkenin sanayileşmesi ve küresel ölçekte rekabet edebilir noktaya gelmesinde oldukça etkili oldu.

Kore-Türkiye

Aşağıda Sn. Mahfi Eğilmez’in Ağustos 2017’de yazdığı bir makaleden aldığım bir tablo var. 1980 yılında bu iki ülkenin göstergeleri birbirine çok yakın, hatta bazılarında Türkiye daha iyi konumda. Bu tarihten itibaren Türkiye patinaj yaparken Kore’nin başını alıp gittiğini görüyoruz. Tabloda kapsanmayan son beş yılda iki ülke arasındaki fark daha da arttı. 2020’de Türkiye kişi başına gelirde 8,600 dolarda kalırken Kore 32,000 dolar seviyesine ulaştı. Ufak bir hatırlatma: 1960 yılında bu rakamlar Türkiye için 456 dolar, Kore içinse 158 dolardı!

Şirketlerin yarattığı mucize

Kore ekonomik mucizesinin arkasında büyük gruplar ve şirketler var. Kore modeli olarak adlandırılan bu yapıya “Chaebol” sistemi deniyor. Chaebol, kelime olarak “servet/sermaye grubu” anlamına geliyor. Kore’nin ekonomik kalkınmasında kendilerine ayrıcalık tanınan ve birçok firmadan oluşmakla beraber kolektif olarak yönetilen aile kontrolündeki şirket gruplarına verilen isim. Bir anlamda holdinglere benziyor. Günümüzde dünya çapında bilinirliğe ulaşmış ve firmaları kanalıyla Türkiye’de de tanınan Chaebol’ların başında Samsung, Hyundai, LG ve Lotte Grupları geliyor. Bunun dışında aralarında SK, Hanwha, GS ve Honjin gibi grupların olduğu onlarca Chaebol daha var. Chaebol sistemi, Japonya’daki adı sonradan Keiretsu’ya dönüşen Zaibatsu modeline benziyor ama Keiretsu’lar bir banka etrafında oluşmuşken Kore’nin Chaebol sisteminde bu yok.

Chaebol’lar özellikle 1960-1997 arasında oldukça kuvvetli bir devlet desteği görüyor ve etkili oluyorlar. Aynı dönemde devlet, politikacılar ve Chaebol’leri kontrol eden aileler arasında çok sıkı ilişkiler gelişiyor. Bu gruplar Kore’nin ekonomik gelişimi için hayati önemde görülüyor ve kendilerine gizli-açık birçok avantaj sağlanıyor. Diğer yandan kartel oluşturma, fiyat belirleme, rekabeti önleme, kamu ihalelerinde ayrıcalıklı muamele gibi birçok uygulama da bunlar için rutin hale geliyor. Ama 1997 finansal kriziyle birlikte Chaebol’ların ekonomide yarattığı sorunlar, bulaştıkları rüşvet ve yolsuzluk skandalları ayyuka çıkıyor ve ciddi bir kamuoyu tepkisi oluşuyor. Bunların sonucunda bazı politikacıların Chaebol’lar üzerine gitmeye başladığını ve yolsuzlukları soruşturma yönünde bazı adımlar attıklarını görüyoruz. Bu dönemde Samsung Grup Yönetim Kurulu Başkanı bir rüşvet skandalı nedeniyle bir süreliğine hapse bile giriyor.

Son 40 yıllık dönemde Chaebol sisteminin sunduğu avantajlardan yararlanan Samsung, Hyundai ve LG gibi şirketler teknolojik alanda da oldukça ciddi yatırımlar yaparak küresel çapta rekabet edebilen ve kimi alanlarda lider konumuna gelen şirketlere dönüşüyorlar. Bu süreçte Kore’nin Chaebol’ler kanalıyla AR-GE faaliyetlerine yaptığı büyük yatırımların da etkisi çok büyük. Aşağıdaki grafik Kore’nin gelişmiş ülkeler arasında da AR-GE’ye milli gelirinden en yüksek payı ayıran ülke olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. Birçok Koreli şirket bu sayede yeni teknolojiler geliştirip, patentler alarak küresel düzeydeki konumunu pekiştirme ve hatta geliştirme imkanına kavuşuyor.

Kore’de ekonomik kalkınma modeli küresel rekabete açık bir ekonomi olarak tasarlandığından, bu modelin başarısının en önemli göstergesi elbette ihracatta yakalanan performans oluyor. 1960-2020 dönemindeki ihracat rakamlarına bakıldığında bu modelin Kore ekonomisine getirdiği başarıyı net bir şekilde görmek mümkün. Kore 1960 yılında sadece 100 milyon dolarlık ihracat yapmışken, 2020 yılında pandemiye rağmen 513 milyar dolarlık ihracatla dünyanın en büyük yedinci  ihracatçısı ve dünya ihracatının yüzde 3,1’ini yapan ülke konumuna ulaştı.

Filmlerin ve dizilerin söylediği

Şimdi, madalyonun görünen yüzündeki bu parıltılı ekonomik mucizeden arka tarafa doğru ilerleyelim ve madalyonun daha karanlıkta kalan yüzüne bakalım. Bunu da filmler ve diziler aracılığıyla yapalım. Çünkü burada görselliğe gereksinim var ve insana dokunmamız gerekiyor. Son 10-15 yıldır Kore ile ilgili birçoğumuzun gözüne çarpan bir diğer olgu Kore kökenli film, dizi ve K-pop olarak adlandırılan Kore pop müziğinin yükselişi.

Sinema ve müzik alanındaki bu çabalar boşa gitmiyor ve bu film, dizi ve müzikler dünyanın her tarafında ilgiyle karşılanıyor, hatta ödüle boğuluyor. Belli ki Kore ekonomik alanda yakaladığı yükselişi kültürel alanda, özellikle sinema ve müzik alanlarında da yakalamak istiyor. Muhtemelen bu konularda ciddi bir devlet desteği de var. Ama sonuçta bu film ve müzik endüstrisi toplumun sorunlarına da ışık tutuyor kaçınılmaz olarak.

2020’nin en iyi film Oscar’ını  alan “Parazit” filmi ve 2021’de Netflix’in en çok seyredilen dizisi olan “Squid Game” son dönemde Kore sinemasının küresel izleyicilere sunduğu film ve dizilerin en çok bilinenleri. Bu film ve dizi bir yönüyle ekonomik alandaki parlak başarıyı gözler önüne sererken, aynı zamanda Kore toplumundaki “zengin-yoksul” veya “başarılı-yenilmiş” ayrımını da çok belirgin bir şekilde ortaya koyuyor. Eşitsizlik ve sosyal yapının parçalanmışlığı bütün çıplaklığıyla sergileniyor. Başarıya bu denli vurgu yapılan Kore toplumunda belli okullara gidemeyenler veya birtakım sektörlerde ve pozisyonlarda kendilerine yer bulamayanlar “kaybetmiş” olarak algılanıyor.

Kaybetmişler arasında büyük bir öfke, çaresizlik ve tepki var. Yaşam biçimleri arasında sadece maddi olarak değil, kültürel olarak da büyük farklar var. Zengin sınıf Batılı (özellikle Amerikan tipi) yaşama özenir ve bunu taklit ederken, geride kalmışlar daha geleneksel bir çizgide yaşamaya devam ediyor. Aslında toplumdaki bu ikili (dual) yapı Türkiye’deki veya diğer gelişmekte olan ülkelerdeki manzaradan pek farklı değil. Ama Kore’nin ekonomik gelişmesi çok daha çarpıcı ve hızlı olduğundan “başarılı” olanla “kaybeden” arasındaki uçurum çok daha keskinleşiyor ve daha sert bir tepkiye yol açıyor sanki. Yine bir Netflix dizisi olan “My Mister” ve son zamanlarda Mubi’de izlediğim “Burning” ve “Microhabitat” gibi iki Kore filmi de aşağı yukarı benzer temaları işliyor.

Mucizenin bedeli

Kore’de bir yandan etkileyici bir ekonomik mucizeyi, diğer yandan kısmen bu gelişmenin yarattığı, kısmen de hep var olmakla birlikte bu başarının gölgesinde geri planda yaşanan büyük bir eşitsizliği ve sefaleti görüyoruz. Ekonomik göstergelerin gelir dağılımıyla ilgili olanları ile filmlerde ve dizilerde ağırlıklı olarak işlenen ekonomik ve sosyal uçurumu birlikte değerlendirdiğimizde şu gözlemleri yapmak mümkün:

  • Kore aslında Gini katsayısı ile ölçülen gelir dağılımı açısından birçok Batılı ülkeden ve Türkiye’den daha iyi durumda. 2019 yılındaki 0.34 katsayısı ile 0.419 kaysayıya sahip olan Türkiye’den çok daha iyi durumda (0-1 arasında değişen Gini katsayısı sıfıra yaklaştıkça daha adil, bire yaklaştıkça daha eşitsiz bir gelir dağılımını gösterir.)
  • Gelir dağılımında durum çok kötü olmamakla birlikte özellikle gençler ve yaşlı nüfus için ciddi problemler var. Kore’nin ekonomik performansının en parlak olduğu 1970-1997 dönemi artık geride kalmış durumda. 1997 ve 2008 finansal krizleri Kore’de birikmiş ekonomik sorunların ortaya çıkması ve büyümesine yol açtı. Ekonominin parlak döneminde iş yaşamına giren ve makul fiyatlara ev sahibi olabilen orta yaş kuşağı genel olarak nispeten iyi durumdayken gençler gelecekten umudunu yitirmiş durumdalar. Kore’nin artık o parlak günlere dönemeyeceğini görüyorlar. Bu parlak dönemi yakalayamamış olan yaşlılar ise çok düşük gelirle idare etmek zorunda. Kore’de çalışma çağındaki nüfusun sadece yüzde 13’ü fakirlik sınırı altında ama bu oran 66 yaş üzeri nüfusta yüzde 44’e çıkıyor.
  • Gelir dağılımında eşitsizliğin kendini en açık ortaya serdiği alanlar eğitim ve konut sahipliği. SKY üniversitelerden birisine (SKY, Kore’deki en prestijli üç üniversitenin baş harflerinden oluşuyor: Seoul National University, Korea University, Yonsei University) giremezseniz iyi bir iş bulma ve sosyal mobiliteyle sınıf atlama şansınız yok. Bu nedenle aileler ilave kurslar ve özel okullar için inanılmaz paralar harcıyorlar. Aynı şekilde, özellikle başkent Seul’de ev almak aşırı yükselen fiyatlar nedeniyle gençler için artık neredeyse imkansız.

  • İnsanlar gelirleriyle geçimlerini sağlayamadıkları için borçlanmaya yönelmiş durumdalar. Hanehalkı borçlanmasının GSYİH’ya oranı inanılmaz yüksek bir seviyede, ABD, İngiltere ve Japonya gibi ülkelerin üzerinde seyrediyor. 2020 yılında bu oran Türkiye’de yüzde 17 iken Kore’de yüzde 105 seviyesinde. Ayrıca, tefecilere borçlanma oldukça yaygın. Zaten yukarıda bahsettiğim bazı dizi ve filmlerde bu durum oldukça sık işleniyor.
  • Kadınlar da bu ortamdan olumsuz etkilenen gruplardan biri. . Geleneksel olarak Kore kültüründe var olan kadına karşı ayrımcılık iş yaşamına da yansıyor. OECD rakamlarına göre, hükümetin çabalarına karşın kadınlar erkeklerden yüzde 30 daha düşük gelir elde ediyor. Bu, OECD ülkeleri içerisinde erkek-kadın arasındaki en büyük gelir uçurumu anlamına geliyor. Toplumda yaşlı ve göçmenlere karşı da ayrımcılık yaygın.

Kore’nin geleceğinde ekonomik göstergelerin ima ettiği olumlu hava mı, yoksa film ve dizilerdeki umutsuzluk, çaresizlik mi ağır basacak? Bir başka anlatımla, rakamlar mı yoksa his ve korkular mı haklı çıkacak? Zaman bunu hepimize gösterecek!

Öte yandan, sizin de okurken dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama Kore’de gördüğümüz gelişmeler ve insanların umutsuzluğu son dönemde Türkiye’de yoğun bir biçimde yaşadığımız bunaltıcı siyasi ve sosyal ortam, ekonomik kriz ve pandeminin de etkisiyle yaşananlarla neredeyse birebir örtüşüyor. Film ve dizilerde fazla işlenmeyen ama her iki ülkede de görülen bir diğer olgu da gençlerin çoğunluğunun ülkelerini terk etmek istemeleri, fırsatını bulanların da terk etmesi.

60 yıl önce epey ileride başladığımız yarışta Kore’nin ekonomik performansının ancak dörtte birine ulaşabildik, teknoloji üreten küresel şirketlerimiz de yok ama tasa ve umutsuzlukta Korelilerle kader birliği noktasında birleştik galiba!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Parasını kaybeden ülke

[email protected]

Türkiye artık parasına önem vermeyen, onun yerlerde sürünen değerinden rahatsız olmayan, adeta parasından vaz geçen bir ülke görüntüsü vermeye başladı. İzlediği yanlış ekonomi politikalarıyla döviz kurlarında aşırı yükselmeye yol açan, enflasyonu ciddi bir oranda artıran, ülkedeki ekonomik dengeleri bozan, dolayısıyla ekonomideki riskleri büyüten bir yönetimin sebep olduğu doğal bir sonuç bu!

Parasını gözden çıkaran bir ülke, ülkesindeki vatandaşın kullandığı paranın değeriyle ve alım gücüyle de ilgilenmiyor demektir. Vatandaşın karnını nasıl doyuracağını dert etmeyen ülke demektir. Bunun yanı sıra gelir dağılımı veya gelir ve servet uçurumu gibi sorunları da umursamayan ülke demektir. Milli paranızı gözden çıkardığınız zaman küresel ekonomi içerisindeki yerinizi ve öneminizi de kaybetmeye doğru gidiyorsunuz demektir. Aslında, parasını kaybeden bir ülkenin nereye gittiği bile belli değildir. Bir kaos ve karanlık içerisinde yol alıyorsunuz demektir. Bir ülkenin parasını kaybetmesi özünde bir bireyin ismini ve kimliğini kaybetmesinden ne kadar farklıdır?

Buraya nasıl geldik?

Bu noktaya bir çırpıda veya sadece son üç aydaki faiz indirimleriyle gelmedik. Yaklaşık son 10 yıldır izlenen politikaların ve asıl 2018’den beri yapılan yanlışların ve piyasalarla inatlaşmanın sonucunda adım adım buraya geldik. Üstelik her adımda ülkenin sayısız iktisatçısı, eski bürokratı, iş insanı ve sade vatandaşı olacakları gördü ve uyardı hükümeti.

Farklı AKP hükümetleri tarafından bu adımların atılmasının temel amacı Türkiye’de ne pahasına olursa olsun büyümeyi sağlamaktı. Büyüme para harcamak, yatırım yapmak ve bir ölçüde istihdam yaratmak anlamına geldiğinden oldum olası politikacıların çok sevdiği bir şeydir. Ekonomi büyüyünce ve piyasalarda hareket yaratılınca adeta bütün sorunların üstünü örteceklerini düşünür politikacılar. Onların derdi büyümenin kalıcı ve istikrarlı olması, günümüzün popüler terimiyle “sürdürülebilir” olması değildir. Onların tek amacı seçimlerden önceki dönemde büyümeyi patlatmak, gayrimenkul fiyatlarını tavana vurdurmak, iç turizmi canlandırmak vb. yollarla sahte ve geçici bir ışıltı yaratarak seçmenin gözünü boyamaktır.

AKP, iktidarının ilk dönemlerindeki yaklaşımını bırakarak son 10 yıldır esas olarak bu çerçevede ekonomi politikaları izledi. Her bir seçim veya referandum öncesi dönem bu ekonomi politikalarının çeşitli versiyonlarına sahne oldu. Bu süreçte izlenen politikaların değişmeyen ana hedeflerinden birisi de gayrimenkul piyasasını canlı tutmak oldu. Bu nedenle, gayrimenkul piyasasının hareketliliğine yönelik tercihleri AKP ekonomi politikalarının omurgası olarak tanımlamak sanıyorum yanlış olmaz.

“Faiz sebep, enflasyon sonuç”

Özellikle dışarıdan gelen finansmanın kurumasına doğru giden asıl vurucu adımlar 2018 yılı başlarında atıldı. Bu adımların ilki Erdoğan’ın iktisat teorisine ters olan “Faiz sebep, enflasyon sonuç” olarak özetlenen ekonomi yaklaşımının net bir şekilde hayata geçirilmeye başlanması, ikincisi de damat Berat Albayrak’ın ekonomiden sorumlu bakan olarak atanması oldu. 2018 başlarında Erdoğan faizlerle ilgili yaklaşımını net bir şekilde ortaya koymaya ve enflasyonla mücadele için faizlerin yükseltilmeyeceği mesajını vermeye başladı. O senenin mayıs ayında Londra’da Türkiye’ye yatırım yapan yabancı fon yöneticileriyle yapılan toplantıda da bunu kararlı bir şekilde ifade etti. Temmuz ayı başlarında da Berat Albayrak ekonomiden sorumlu bakan olarak atandı. Artık ekonomi politikalarının Erdoğan’ın tercihleri çerçevesinde doğrudan damadı tarafından uygulanacağına ilişkin kanaat hem ülke içinde hem de dışındaki yatırım çevrelerinde belirginleşmeye başladı.

2018 yazında kurları ve ekonomiyi etkileyen başka bir gelişme ise Rahip Brunson kriziydi. Rahip Brunson’ın tahliyesi Temmuz 2018’de mahkeme tarafından reddedilince ABD Başkanı Trump sert bir tepki verdi ve kurlarda çok ciddi bir sıçrama oldu. Seneye 3.79 TL seviyesinde başlayan dolar kuru kriz sırasında Ağustos ayında 7 TL’ye kadar çıktı ama Brunson tahliye edilip kriz yatışınca 6 TL’ye düştü. Ama artık daha aşağı inmiyor, ekonomideki riskler büyüyordu. 2019 yılı boyunca da enflasyon-kur-faiz dengesindeki gerginlik artmaya devam etti. TÜİK’in bütün düşük gösterme çabalarına karşın enflasyon artıyor ama faizler düşük tutuluyor ve kurlardaki artış eğilimi sürüyordu. Diğer yandan yabancı yatırımcıların Türkiye’den çıkışı durmaksızın sürüyordu.

Ülke ekonomisinde bunlar olurken Mart 2020’de dünya ve Türkiye Covid-19’la karşı karşıya kaldı ve ekonomilerde ciddi daralmaların sinyalleri gelmeye başladı. Türkiye açısından iç piyasa özellikle turizm, yeme-içme, ulaşım gibi belirli sektörlerde keskin bir şekilde daralmaya başladı. Bir yandan pandemiden zarar gören kesimlerin yardım talepleri artıyor, diğer yandan özellikle turizm gelirlerindeki ciddi azalma nedeniyle döviz gelirleri keskin bir şekilde düşüyordu.

Pandemi, zaten zor durumda olan ve yurt dışından gelen fonların azaldığı bir ortamda Türk ekonomisine ilave ciddi bir darbe vurmuştu. Bu ortamda sıkışan hükümet, pandemiden zarar görenlere ancak ilave kredi imkanları sunabiliyor, bütçeden ödenen karşılıksız nakit destek diğer ülkelerle kıyaslandığında çok çok sınırlı kalıyordu.

128 milyar dolar satışı

Pandemi dönemi, arzda yaşanan sıkıntılar nedeniyle fiyatların daha da artmasına yol açıyordu. Artan enflasyona rağmen faizlerin düşük tutulmaya çalışılması doğal olarak dövize olan talebi artırmaya başladı. Dövize olan bu talep sadece spekülasyon amaçlı veya bireylerin tasarruflarını koruma amaçlı alımlarından kaynaklanmıyordu. Dışarıya milyarlarca dolar tutarında borcu olan şirketler de bir an önce döviz alarak ilerideki daha yüksek kurlardan bir ölçüde kendilerini korumaya çalışıyorlardı. Ayrıca ülkeden çıkan yabancı portföy (hisse senedi-tahvil) yatırımcılarının döviz talebi de oluyordu.

Kurlar üzerindeki bu baskıya rağmen faizler yükseltilerek Türk Lirasının cazip kılınması ve dövize olan talebin bastırılması istenmiyordu çünkü ilahlar büyümenin yüksek kalmasını ve gayrimenkul satışlarının durmamasını istiyordu. Bu amaçla 2020 yazında kamu bankaları konut kredisi faizlerini düşürüp piyasanın çok altında faiz oranlarından kredi vererek adeta devletin (dolayısıyla milletin) cebinden konut alımlarını sübvanse etti. Bu nedenle temmuz ve Ağustos 2020 aylarında rekor sayıda konut satışı oldu. Bunun sonucu olarak elbette konut fiyatları da yükseldi.

Bu arada kurları kontrol altında tutmak için sürekli döviz satılıyordu. Mekanizma çok net değildi ama kamu bankaları sürekli döviz satıyordu. Bu dövizlerin nereden geldiği belli değildi. Bir süre sonra anlaşıldı ki bu dövizler Merkez Bankası’nın rezervleriydi ve bu rezervler artık tükenmiş, hatta negatife geçmişti. Tam tamına 128 milyar dolar kurları kontrol etmek için satılmış ve koskoca TCMB’nin kasasında “rezerv” olarak tanımlanacak döviz kalmamıştı. Hükümet çeşitli ülkelerle swap anlaşmaları yaparak kasaya biraz döviz koydu ama bunlar komşudan alınan ödünç parayla banka hesabını kabarık gösterme çabasından başka bir şey değildi.

Bunun ortaya çıkması ve ekonomi yönetimindeki diğer sorunlar TCMB Başkanını koltuğundan etti ve ardından Berat Albayrak Kasım 2020’de bakanlıktan ayrıldı (veya alındı). TCMB Başkanlığına atanan eski bakan Naci Ağbal faizleri yükselterek doğru yönde bir adım attı, kurlardaki artışı kontrol altına almaya başladı ama  faizlerin yükseltilmesi fikrini sevmeyen Erdoğan buna ancak beş ay dayanabildi. Mart 2021’de Ağbal’ı görevden alıp şimdiki başkan Şahap Kavcıoğlu’nu atadı.

Son üç aydaki faiz indirimleri

Şahap Kavcıoğlu’nun Naci Ağbal’ın yükselttiği faizleri düşürmesi gerekiyordu ve rivayete göre Erdoğan kendisine beş-altı aylık bir süre vermişti. Ama bu dönemde enflasyon da artmaya devam ediyordu. Ayrıca artık kamunun (TCMB ve kamu bankaları) elinde satılacak döviz de kalmamıştı. Kavcıoğlu eylül ayına kadar bekleyebildi ancak. Artık Beştepe’de sabır tükeniyordu. Kavcıoğlu yönetimindeki Merkez Bankası, enflasyonun artmayı sürdürdüğü, FED’in global likiditede daralma sinyalleri verdiği, dolayısıyla kırılganlıkların arttığı Eylül-Kasım 2021 döneminde faizleri üç aşamada yüzde 19’dan yüzde 15’e indirerek, tam 4 puan düşürdü. Ekim ayındaki Yeşil Gazete yazımda da vurguladığım gibi  “Bir süredir ülkemizin koskoca Merkez Bankası, ekonomik yaşamımız için o pek önemli faiz kararlarını adeta sadece bir kişiyi düşünerek, onu mutlu etmek için alıyor gibi. Ekonominin istikrarı, enflasyonu dizginlemek ve beklentileri olumlu etkilemek gibi önemli olması gereken hedefler göz ardı ediliyor ya da ikincil plana itiliyor. Yeter ki o kişinin isteği ve beklentileri karşılansın.” Merkez Bankası’nın bu sert faiz düşürme hamlesi yaşanan krizi daha da derinleştirdi.

Faizlerin düşürüldüğü eylül-kasım döneminde tüketici enflasyonu hem TÜİK verileriyle hem de ENAG verilerine göre yükselmeyi sürdürdü ve reel faizler negatife döndü. Dolar ve Euro’dan oluşan döviz sepeti ise Eylül başında 9.05 TL iken 25 Kasım itibarıyla 12.74 TL’ye ulaştı. Kur sepeti üç ayda tam tamına yüzde 40 artmış oldu. Döviz kurlarındaki bu olağanüstü artışın enflasyonu fırlatması kaçınılmaz. Zaten her alanda fiyat artışları başladı bile. Önümüzdeki aylarda çok daha yüksek fiyat artışlarıyla karşı karşıya kalacağımız kesin ve artık enflasyon maalesef kontrol edilemez bir seviyeye doğru yol alıyor.

Bir ülkenin parasının değerini ve itibarını bir kişinin istekleri için feda etmek ve bunun yarattığı vahim sonuçlara insanları mahkum etmek ülkenin kurumlarının ve var olan yöneticilerin asli görevlerini unuttukları anlamına geliyor. Parasının itibarını ve halkının maddi koşullarını umursamayan bir iktidar ülkeyi yönetme kapasitesini de yitirmiş olmuyor mu?

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Apple efsanesi

Geçenlerde Bağdat Caddesi’nin önemli bir yerindeki iki katlı şık bir binanın tamamının Apple mağazası olarak açıldığını görünce bu firma üzerine yazmak istedim. Çünkü mağazanın yeri ve şıklığı tam da Apple’ın hedef kitlesi, felsefesi ve müşteriye yaklaşımıyla ilgili. Dünyadaki Apple mağazalarına baktığınız zaman neredeyse hepsi şehirlerin en gözde ve merkezi yerlerinde veya yüksek gelirli grupların oturduğu semtlerde. Apple ürünlerinin de son derece şık tasarımlı, işlevsel ama aynı zamanda oldukça pahalı ürünler olduğunu biliyoruz.

 Apple, 21. yüzyıla damgasına vuran şirketlerden birisi. Belki de birincisi. Bu yazının hedefi reklam yapmak veya bir markanın üstünlüğünü vurgulamak değil; ürün, marka ve mutlu/sadık bir müşteri  kitlesi yaratmadaki başarısıyla diğerlerinden oldukça farklılaşan bu şirkete biraz daha yakından bakmak. Amacım, Apple’ın hedef müşteri kitlesi, kimlere ve nasıl üretim yaptığı ve nasıl bir üretim/satış stratejisi olduğuna dair bazı sorulara yanıt aramak. Gelin öncelikle bir Apple ürününün (I-phone4) üretim maliyetine ve kar marjına bakalım.

I-phone4’ün maliyet yapısı ve kar

Aşağıdaki grafikte I-phone4’ün maliyet kalemlerinin dökümü var. Bu telefon Çin’de ama ABD, G. Kore ve Almanya dahil birçok ülkeden gelen parçaların birleştirilmesiyle üretiliyor. Bu girdilerin toplam tutarı 187,50 dolar. Çin’deki işçilik maliyeti ise sadece 6,54 dolar. Böylece toplam üretim maliyeti 194,04 dolara geliyor. Nakliye, dağıtım ve reklam gibi ilave giderleri de ekleyince toplam maliyet 330,62 dolara çıkıyor. Telefonun satış fiyatı 600 dolar. Dolayısıyla Apple her bir I-phone4 başına 269,38 dolar, yani yüzde 45 kar ediyor. Bu inanılmaz yüksek bir kar marjı. Günümüzdeki yeni I-phone modellerindeki ve diğer Apple ürünlerindeki kar marjları da aşağı yukarı aynı seviyede. İşte Apple ürünlerinin maliyet yapısı ve fiyatlama politikası bu!

“Bu kadar yüksek kar marjıyla çalışan bir firmanın bilançosu nasıl olur?” acaba diye soranları duyuyor gibiyim. Haklısınız, bu karlılık mali tablolara da yansıyor. Apple’ın bilançosundaki nakit para miktarı Ocak 2021 itibarıyla tam tamına 195,57 milyar dolar. Bu rakam, aynı ay itibarıyla Borsa İstanbul’da işlem gören bütün şirketlerin toplam piyasa değeri olan 268,3 milyar doların neredeyse yüzde 73’üne tekabül ediyor! Apple’ın karlılığı elbette şirketin hisse senedi fiyatlarına da yansıyor. ABD’nin en kapsamlı hisse senedi endeksi olan Standard and Poor’s son 10 yılda 3,5 kat değer kazanırken Apple hisseleri aynı dönemde 10 katından fazla yükselmiş durumda. 2 Kasım 2021 itibarıyla, 2,46 trilyon dolarlık piyasa değeriyle Apple çok az farkla Microsoft’un ardından dünyanın en değerli ikinci şirketi.

Çin’de üretim boyutu

Bu diyagramın bize aktardığı önemli bir bilgi de Çin’le ve Çin’de (veya uzak doğuda düşük emek ücreti olan herhangi bir ülkede) üretimle ilgili. Biliyorsunuz bir dönem özellikle ABD ve AB ülkelerinde Çin’de üretim yapan Batılı firmalara bir tepki vardı. Hala da var aslında. İş sahalarını Çin’e taşıyarak kendi ülkelerinin işçilerini işsiz bıraktıkları ve işçi sınıfına ihanet ettikleri iddia ediliyordu. Bunda elbette gerçeklik payı vardı ama bu firmaların Çin’in işçilik fiyatlarıyla veya ona yakın fiyatlarla kendi ülkelerinde üretim yapmaları mümkün değildi. Bu örnekte Iphone4’ün bütün işçiliği sadece 6,54 dolara yapılıyor. Yani toplam satış fiyatının sadece yüzde 1’i işçilik bedeli olarak Çin’de kalıyor. Elbette Apple gibi yüksek kar marjıyla çalışan şirketler için şunu iddia edebiliriz: Aynı işi ABD’nde yaptırsaydı ve 10 katı bir işçilik bedeli ödeseydi, yine çok karlı bir şirket olmaya devam eder, üstelik kendi ülkesinde istihdam yaratırdı. İşte bu da ekonomi politikasıyla, vergi oranlarıyla ve diğer önlemlerle hükümetlerin karar vermesi gereken alanlardan birisi. Neticede her sonuç bir tercihten kaynaklanıyor!

Nitekim Apple Trump döneminde bu baskıyı bir ölçüde hissetti ve fason üreticilerinden birisi olan Tayvanlı Foxconn firması ABD’nde üretim merkezi açacağını ilan etti. Fakat son aylarda Amerikan basınında bu yatırımın ilan edilenden çok daha küçük çapta olacağına dair haberler çıkmaya başladı. Bu arada Apple’ın kendi üretim tesisi olmadığının, ürünlerini fason olarak Foxconn, Wistron ve Pegatron gibi firmalara ürettirdiğinin altını çizmiş olalım.

Apple’ın üretim ve pazarlama stratejisi

Apple’ın üretim stratejisine baktığımızda, bir kere firmanın son derece sınırlı sayıda ürün üzerine yoğunlaştığını görüyoruz. Dolayısıyla dikkatini ve enerjisini az sayıda ürüne odaklayıp ürün tasarımı ve kalitesini geliştirme imkanı bulabiliyor. Ayrıca, Apple sadece teknoloji geliştiren, tasarım yapan ve marka yönetimi yapan bir şirket. Üretimle uğraşmıyor! Oysa Apple’ın rakiplerinde durum son derece farklı. Hepsi çok geniş ürün yelpazesinde üretim yapıyor.

İkincisi Apple ürünlerinde tasarımın ve kullanım kolaylığının ön plana alındığını görüyoruz. Çok az düğme ve tuşla neredeyse sonsuz sayıda işlem yapabiliyorsunuz. Ayrıca ürünlerin birbiriyle uyumu ve tamamlayıcılığına da çok önem veriliyor. Böylece adeta bir ürün ekosistemi yaratılıyor ve tüketici bu sisteme bağlanıyor. Üçüncüsü, bu kadar kaliteli, şık ve işlevsel yanı yüksek ürünler yapabilmek için çok yetenekli insanlarla çalışmak gerek ve Apple bunu becerebiliyor. Bu sayede üstünlüğünü ve yaratıcılığını yıllardır sürdürüyor. Son olarak, Apple müşterisiyle kurduğu ilişkiye çok önem veriyor ve onların dükkanlarında veya ürünleriyle yaşadığı deneyimin özel ve etkileyici olmasını sağlıyor. Kaliteli ürünler yanı sıra kurulan bu duygusal ilişki de sadık bir müşteri kitlesi yaratmasını mümkün kılıyor. Zaten Apple müşterilerinin yarısından fazlası sadece Apple ürünleri alan kişiler.

Aşağıdaki tabloda yer alan küresel cep telefonu pazar payına bakıldığında Apple’ın I-Phone satışları olağanüstü kar marjından kaynaklanan yüksek fiyatlarına rağmen 2021 yılı ikinci çeyreğinde yüzde 14 ile üçüncü sırada yer alıyor. Önceki yılın aynı döneminde ise yüzde 16 ile ikinci sırada yer alıyor. Bu da Apple’ın kendini konumlandırma stratejisinin, yüksek fiyatlarına rağmen, dünya çapında kabul gördüğünü tescilliyor.

İşin sırrı: Sadık müşteri kitlesi

Apple kendi markasına ve ürünlerine bu kadar bağlı geniş bir müşteri kitlesi yaratınca ağırlıklı olarak o kitleyi hedef alıyor ve kar marjını yüksek tutmayı tercih ediyor. Her bir Apple ürünü adeta bir “prestij” ürün niteliği kazanıyor ve statü sembolü haline geliyor. Ayrıca, müşterisi kendisini mutlu ve ayrıcalıklı hissediyor. Apple, birçok şirketin aksine, hiçbir zaman pazar payına oynamıyor, karını ençoklama üzerine kurulu bir pazarlama ve fiyatlama stratejisi izliyor. Bu nedenle, fiyatını düşürüp daha fazla müşteriye ulaşmak gibi bir derdi de yok. Dolayısıyla, her ülkede göreli olarak alım gücü yüksek kesimlere hitap eden ama daha düşük gelirli kitlelerin bütçelerini zorlayarak da olsa satın almayı isteyeceği bir ayrıcalıklı ürün/müşteri kitlesi yaratma yaklaşımı izliyor. O nedenle mağazalarını İstanbul gibi bir şehirde sadece Zorlu Center, Akasya AVM ve Bağdat Caddesi gibi yerlerde açıyor.

Apple çağın ruhunu yakalamış ve bunun üzerinden yükselmeye devam eden son derece başarılı bir marka. Horace Dedieu isimli analistin yorumuyla “Apple kendi müşterisini yaratıyor ve hiç kaybetmiyor. Aslında bu ifade Apple’ı çok iyi anlatıyor. Apple yarattığı son derece cazip ve işlevsel ürünlerle bir müşteri kitlesi yaratıyor ve sunduğu kaliteli hizmet ve müşteri servisiyle bu müşterileri kendisine bağlıyor. Bu başarının bir sonucu olarak, 2021 itibarıyla 408 milyar dolarla dünyanın en kıymetli markası unvanına sahip durumda. Esas olarak teknolojik devrim ve küreselleşmeden en çok etkilenen, buna en çok katılan, nispeten yüksek eğitimli ve gelirli kitlelerin markası. Ama diğer kesimlerin menzilinden de çıkmadan, onlar nezdinde ulaşılma arzusunu sürekli canlı tutan bir “prestij” marka olarak kalmayı becererek yapıyor bunu. Apple’ın yaratıcılığı nereye kadar sürer, bu sadık müşteri kitlesini daha ne kadar süreyle peşinde sürükleyebilir pek belli değil. Her çıkışın bir inişi olacağı açık. Apple’ın tarihinde de bu iniş-çıkışlar var. Ama 21. yüzyılın en azından ilk çeyreğine damgasını vurmuş bir şirket olduğu da yadsınamaz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Paris Anlaşması şirketleri ve ekonomiyi nasıl etkileyecek?

Türkiye, yaklaşık beş yıllık bir gecikmeden sonra nihayet Paris Anlaşması‘nı (PA) onayladı. Dünyada bu kadar geniş katılımla üzerinde mutabakat sağlanmış ve oldukça iddialı hedefleri olan PA’nı onaylamayan tek OECD ve G-20 üyesi ülkesi olarak kalmıştık. Bu durum artık değişti. “Anlaşmanın TBMM’den oybirliğiyle geçmesi çok umut vericiydi” demek isterdim ama diyemiyorum. Genel olarak çevre konusuna yaklaşımı gördükçe ve TBMM siyasi sistem içerisinde bu kadar marjinalleştikçe meclisten ne geçtiğinden çok uygulamanın ne olacağı önem kazanıyor. Başka birçok konuda da böyle değil mi? Türkiye yasalarla, kurallarla ilgili eksikleri çok fazla olmayan ama uygulama ve denetimle ilgili devasa açıkları olan bir toplum.

Yeşil Gazete yazılarımda sıklıkla vurguluyorum. Çevre sorunları söz konusu olduğunda şirketler çok önemli, hatta en önemli oyuncular. Ekonomide mal ve hizmet olarak üretimi esas olarak şirketler yapıyor. Dolayısıyla çevreye zararın büyük kısmı da şirketlerden geliyor. O nedenle PA’nın şirketleri nasıl etkileyeceğini anlamamız gerekiyor, çünkü uygulamadaki birçok sıkıntı şirketler üzerinden çıkacak ve onlar üzerinden siyasi sisteme aktarılacak. PA’nın uygulamadaki başarısı için şirketleri çok yakından izlememiz gerekiyor.

PA’nın getirdikleri birçok yerde detaylı bir şekilde açıklandı ve tartışıldı. Burada çok ayrıntıya girmeyeceğim ama bu anlaşmayla üzerinde anlaşılan üç ana hedef var: Bunlardan ilki, küresel ısınmadaki artışı sanayi devriminin yaşandığı 1850-1900 dönemine göre 2 derecenin altında tutmak (hatta 1.5 dereceyi hedef almak) ve yüzyılın ikinci yarısında net sıfır sera gazı emisyonuna  ulaşmak. Yani, ağaçlar, okyanuslar ve toprağın doğal yollardan emeceği kadar sera gazı salımına izin vermek. Böylece küresel ısınmaya yol açan fazladan karbon salımının ortadan kaldırılması hedefleniyor.  İkinci hedef, iklim değişikliğinin etkilerine karşı dayanıklılık oluşturmak. Buradan anlaşılan küresel ısınmanın getirdiği iklim değişikliğine, yani artan kuraklık ve seller gibi afetlere karşı etkilenen ve etkilenme olasılığı olan bölgeleri korumaya yönelik tedbirlerin alınması. Sonuncusu da bu hedeflere yönelik finansman sağlamak. Burada özellikle gelişmiş ülkelerin liderliğinde gelişmekte olan ülkelere bu dönüşüm için maddi kaynak yaratılması amaçlanıyor. Anlaşmayı imzalayan ülkelerin bu hedeflere ulaşmak için ulusal çapta planlarını oluşturup ve uygulamaya geçmeleri, ayrıca beş yılda bir bu planlarını revize etmeleri gerekiyor.

PA şirketler ve ekonomi için neler getiriyor?

PA bu kadar iddialı hedeflerle ortaya çıkınca ve Türkiye de anlaşmayı onaylayınca doğal olarak bu hedeflere uyum için şirketlerin atacağı adımlar önem kazandı. Daha önce PA’nı imzalayarak bu süreçte ciddi mesafe almış ülkelerdeki şirketlerin neler yaptıklarına bakarak Türkiye’de olacakları da kestirmek mümkün.

İlk yapılanlardan birisi firmanın karbon ayak izinin (yani havaya ne kadar sera gazı saldığının) tespiti ve bunu azaltmak için bir strateji geliştirilmesi. Karbon ayak izi firmanın kurumsal işleyişi ile ilgili olduğu gibi ürettiği mal veya hizmetle de ilgili olabilir. Bu kapsamda, kullanılan enerji ve hammadde kaynakları başta olmak üzere firmanın süreçleri ve kullandığı bütün girdiler gözden geçirilerek (örneğin fosil yakıt yerine yenilenebilir enerji kullanımı) karbon ayak izinin sıfırlanması veya düşürülmesi hedefleniyor. Şirketler bunu yaparken içinde bulundukları toplumu ve çevreyi de ihmal etmeden sürdürülebilir çözümler geliştirdikleri takdirde bu dönüşümün etkisi çok daha pozitif bir nitelik alıyor.

Sera gazı sınırlaması uygulanan ekonomilerde gündeme gelen yeni bir olgu da karbon ticareti. Karbon ticareti özünde piyasa temelli bir araç ve şirketlerin azalttığı sera gazı salımlarının sertifikaya dönüştürülerek piyasada alım satımının yapılmasını ifade ediyor. Hem ulusal hem de uluslararası ölçekte faaliyet gösteren karbon piyasalarının hacmi 2005’de 10 milyar dolar iken 2020’de tam 272 milyar dolara ulaşmış durumda. İZKA’dan Emine B. Eymirli sürecin işleyişini şöyle açıklıyor:

“Karbon ticaretinde süreç, kamu otoritesi tarafından sektörel ve işletme düzeyinde sera gazı emisyon limitlerinin belirlenmesi ile başlıyor. Kendisi için belirlenen seviyeyi aşması durumunda cezalandırılan işletme, emisyon seviyesini azaltmak amacıyla temiz teknolojilere yatırım yapabiliyor ya da kendi sınırının üzerinde kalan emisyon miktarı kadar piyasadan sertifika satın alabiliyor. Emisyon azaltım maliyetinin emisyon sertifikalarının piyasa değerinden yüksek olduğu durumda işletme piyasadan sertifika, yani kirletme hakkı satın almayı tercih ediyor. Böylelikle sera gazı emisyonlarının azaltılması için işletmenin en ucuz maliyetli seçimi yapması sağlanıyor. Öte yandan emisyon azaltım taahhüdünün ötesinde azaltım sağlayan işletme ise sahip olduğu fazla emisyon hakkını satarak gelir elde ediyor ve sera gazı azaltım maliyetlerini düşürüyor.”

PA’nın yeşil finansman hacminin olağanüstü bir hızda büyümesine de katkıda bulunduğu görülüyor.  Yeşil finansman (ya da ESG) çevreye en olumlu etkiyi yapması amacıyla oluşturulmuş her türlü finansal araç veya süreç olarak tanımlanabilir. Uzunca bir süredir küresel piyasalarda hızla büyüyen yeşil finansmanın, PA’nın TBMM’den geçirilmesiyle  hem kamu hem de özel sektör üzerinden Türkiye’nin gündemine de yoğun bir şekilde girmesi bekleniyor. Türkiye’nin, PA çerçevesindeki bu dönüşüm sırasında bazı avantajlı finansman imkanlarından da yararlanması söz konusu olabilecek. Bu kapsamda, Türkiye’nin PA’nı onayladığı için 3,1 milyar euroluk bir finansman desteği sözü aldığına dair bilgiler son günlerde basında yer aldı.

PA’nın genel olarak ekonomi üzerindeki etkileri ise neredeyse sonsuz ve son derece olumlu etkiler. PA’na uyum için gereken adaptasyon sürecinde başta yenilenebilir enerji olmak üzere birçok yeni alanda sera gazı salımını azaltmayı hedefleyen yatırım imkanları ortaya çıkıyor. Buna “yeşil ekonomi” deniyor. Şirketler, yatırımcı olarak bu alanlara girerek hem yeni faaliyet/kar alanları yaratabilmekte hem de PA uyum sürecinin hızlanmasına katkıda bulunabilmekte. PA’na uyum faaliyetleri nedeniyle trilyonlarca dolarlık yeni bir piyasanın doğması ve milyonlarca kişiye iş imkanları sağlanması söz konusu. 2016 itibarıyla küresel yeşil ekonominin hacminin 7,87 trilyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Öte yandan yeşil finansman imkanlarının ve araçlarının çoğalmasıyla bu yatırımların finansmanında da ciddi bir rahatlama bekleniyor. Yeşil ekonomi kapsamında atılan adımların sürdürülebilirliğe, insan sağlığına ve refahına da çok olumlu katkıları olacak. Bu anlamda, PA ile gündeme gelen yeşil dönüşüm belki de dünyamızın son şansı diyebiliriz.

İş dünyasının tutumu

Türk iş dünyasını temsil eden TOBB, TÜSİAD, İSO ve İKV gibi önemli iş dünyası örgütleri bir süredir PA’nın onaylanmasını talep ediyorlardı. Bu doğrultuda kamuoyuna verilen açık ve net mesajlar da mevcuttu. İş dünyasının bu talebinde Avrupa Yeşil Mutabakatı (AYM)’nın ilanının, AB’nin mevzuatını PA’na uyarlamak için attığı ciddi, somut ve kararlı adımların ve sınırda karbon düzenleme mekanizması üzerine çalışmaların başlamasının etkileri de olduğu açık. Sınırda karbon düzenlemesiyle, rekabeti korumak için AB dışı ülkelerle ticarette yeni vergiler ve tarife-dışı engeller getirilmesi öngörülüyor. Elbette, Türkiye’nin AB ile Gümrük Birliği üzerinden giden yoğun ticari ve yatırım ortaklığı nedeniyle AB cephesinde atılan adımların Türkiye’de yansımalarının olması da son derece normal.

Nitekim, TÜSİAD tarafından 2020 yılında yayımlanan bir araştırma raporunda (Ekonomik Göstergeler Merceğinden Yeni İklim Rejimi) AYM’nin Türk ekonomisine olası etkileri sektörel bazda detaylı bir şekilde incelenmiş ve Türkiye’nin PA’nı onaylamaması halinde AB’nin uygulayacağı yeni vergilerden özellikle çimento, makine, otomotiv, demir-çelik ve tekstil sektörü ihracatının olumsuz etkileneceği vurgulanmış.  Aynı raporun sonuç kısmında ise şu temel değerlendirmeler vurgulanmakta:

  • “Avrupa Yeşil Mutabakatı Türkiye için bir risk olduğu kadar, sürdürülebilir kalkınmayı hedefleyen bir dönüşümün aracı olarak yepyeni bir fırsat olarak değerlendirilebilir.
  • Unsurları kararlılıkla saptanmış bir stratejik dönüşüm çerçevesinde, emisyon azaltımını, elde edilen fonların şirketlerin yeşil dönüşümü amacıyla kullanılmasını ve yenilenebilir enerji ile enerji verimliliğini merkeze alan alternatif bir Yeşil Ekonomik Dönüşüm senaryosu sayesinde gerek milli gelirde, gerekse sera gazı emisyonlarında anlamlı iyileştirmelerin sağlanabileceği öngörülmektedir.
  • Yeşil ekonomik dönüşüm stratejisi emisyon azaltım hedeflerinin ulusal ekonomide üretim ve istihdamın artırılarak sağlanabileceğini göstermekte, Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınma stratejisi arayışlarına önemli bir alternatif sunmaktadır.”

Umutlanmak için neden var mı?

İş dünyasının, ana örgütleri kanalıyla, küresel ısınma konusundaki farkındalığı ve PA’nın onaylanması için hükümet ve kamuoyu nezdinde girişimlerde bulunmaları özünde umut verici bir gelişme. Bu farkındalık ve çabanın arkasında yukarıda özetlediğim AB cephesindeki gelişmelerin de olması alınan olumlu pozisyonun etkisini azaltmıyor. Ancak, iş dünyasının asıl sorumluluğu yazının girişinde vurguladığım gibi PA’nın uygulanması aşamasında ortaya çıkacak. Anlayacağınız “şeytan uygulamada gizlidir!” Hem kendi şirketlerinin uyumunda hem de diğer şirketlerin PA hedeflerine uyumlarında aktif, samimi ve etkili olmaları çok önemli. Şirketlerin sadece devlet desteği veya katkısı beklemeksizin kendi çabalarıyla bu sürece hızlı bir şekilde katılmaları ve kendi sektörlerinde örnek şirket konumuna gelmeleri bu sürecin daha az sıkıntıyla ilerlemesini sağlayacak.

Özel sektörden beklenen bir diğer çaba ise devasa boyutlara ulaşan küresel yeşil ekonomi pastasından Türkiye’nin olabildiğince yüksek pay alması için atacakları adımlar. Türkiye bu piyasanın sadece tüketicisi değil, önemli üreticilerinden birisi de olmalı. Bunun milli gelirimize ve ülkenin istihdam kapasitesine önemli etkileri olacak.

Son olarak, tüketicilere de büyük bir görev düşüyor. Tüketiciler alış-veriş yaparken, karbon salımını azaltarak veya sıfırlayarak PA ilkelerine uyum sağlamakta hızlı davranan şirketleri tercih ederek, uyumda geciken veya ayak direyen şirketleri ise tercih etmeyerek bu süreçte çok önemli bir rol oynayabilir. Dilerim, tüketicilerin bu konuda bilinçli adımlar atmalarına destek olmak üzere bu süreçte şirketlerin PA uyum karnesini tutan bir STK çıkar ve tüketicilere yol gösterir. Devletin ve şirketlerin PA ilkelerini bir an önce yaşama geçirmelerinde asıl itici gücün milyonlarca tüketicinin oluşturduğu toplumun ta kendisi olduğunu unutmayalım.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Faiz kararı ve enflasyon üzerine

[email protected]

Geçen hafta Merkez Bankası, enflasyonun artmayı sürdürdüğü, FED’in global likiditede daralma sinyalleri verdiği, dolayısıyla kırılganlıkların arttığı bir dönemde faizleri yüzde 19’dan yüzde 18’e indirerek, 1 puan düşürmüş oldu. Bir süredir ülkemizin koskoca Merkez Bankası, ekonomik yaşamımız için o pek önemli faiz kararlarını adeta sadece bir kişiyi düşünerek, onu mutlu etmek için alıyor gibi. Ekonominin istikrarı, enflasyonu dizginlemek ve beklentileri olumlu etkilemek gibi “önemli” olması gereken hedefler göz ardı ediliyor ya da ikincil plana itiliyor. Yeter ki o kişinin isteği ve beklentileri karşılansın.

Kısaca faiz, paranın fiyatıdır. Parayı borç verdiğinizde ya da borç aldığınızda faiz getiri veya maliyet olarak hesaba girer. Elbette bu fiyatın düşük olması herkes için iyidir ama bunun başka cepheleri de var. En son açıklanan resmi yıllık enflasyon oranı yüzde 19,25 iken, birçok bağımsız kaynak tarafından ölçülen gerçek enflasyon oranı yüzde 45’lerde dolaşırken faizi düşürmek çok riskli bir karar. Çünkü insanlara anlamlı bir reel (enflasyonun üzerinde) faiz vermezseniz kimse elinde TL tutmak istemez, TL cinsinden tasarruf etmeyi de bırakır. Ayrıca, ekonominizin kırılganlığı son derece yüksek, dövize olan talep faiz oranlarına bu kadar duyarlıyken reel faizleri negatife döndürürseniz, dövize olan talep daha da artar ve kurlar yükselir. Nitekim, faiz kararı sonrasında kurlar yüzde 7 civarında yükseldi. Zaten uzunca bir süredir yaşadığımız sarmal bu. Bu anlamda aslında garp cephesinde yeni bir şey yok. Bizler de aynı ya da benzer şeyleri yazıp-çizmek dışında yeni bir şey söyleyemiyoruz.

İşletmeler ve faiz

İşletmeler için faizin düşük olması yatırım iştahını ve büyümeyi artırır. Faizler düşükse işletmeler için borçlanma maliyeti düşeceğinden daha fazla makine/araç alırlar, yeni dükkanlar açarlar, daha fazla ürün alarak çeşitlerini artırırlar vb. Diğer yandan, faizlerin düşük olması tüketicilerin borçlanmasını kolaylaştıracağından onları daha fazla tüketmeye yöneltir ve firmaların ürün ve hizmetlerine talebi artırır. Bu anlamda faiz düşürme kararı son derece işletmelerin lehine bir karar gibi duruyor değil mi?

Yeni MB Başkanı Şahap Kavcıoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uzun süredir talep ettiği faiz indirimini yaptı, döviz rekor kırdı.

Pekiyi neden muhalefet ediyoruz bu doğru karara? Şu nedenle: Enflasyon bu kadar yüksekken faizi düşürürseniz bu karar faydadan çok zarar getireceği için. Mekanizma şöyle işliyor: Reel faizler düşünce vatandaş ve firmalar TL’den dövize yöneliyor, bunun sonucunda kurlar artınca enerji ve ithalata bağımlı birçok girdinin fiyatı artıyor. Bu da işletmelerin maliyetini artırıyor. Maliyetler artınca ürün ve hizmet fiyatları yükseliyor. Fiyatlar yükselince tüketici bunları yeterince tüketemiyor ve ekonomide beklenen o canlanma bir türlü oluşmuyor. Bu arada enflasyon da daha fazla artmış oluyor ve fasit dairenin başlangıcına dönmüş oluyoruz. Son üç senedir bu senaryo sürekli yineleniyor. Her denemenin sonucunda enflasyon bir kademe daha artıyor.

Bu noktada çok yüksek açıklanan büyüme rakamlarına gönderme yaparak, aslında iyi bir büyüme oranı yakaladığımızı söyleyebilirsiniz. Hatırlarsanız, Covid-19’un etkisiyle 2020 yılında ekonomide ciddi bir daralma yaşamıştık. Büyüme oranındaki artış büyük ölçüde bu düşük baz etkisinden kaynaklanıyor. O nedenle bu büyüme oranlarının geçici olduğunun ve sürdürülebilir olmadığının iyi anlaşılması gerek.

Faiz kararı ve bireyler

Şimdi biraz da bireyler veya tasarruf kapasitesi olanlar cephesinden konuya bakalım. Ülkemizde günü kurtarmanın ötesinde tasarruf edebilen ve faiz kararlarını bu açıdan izleyen bireyler aslında çok küçük bir azınlık. İnsanların çoğu ay sonunu zor getiriyor. Hatta birçok insan kazandığıyla geçinemediğinden kredi kartı borçları veya tüketici kredileriyle günü kurtarmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla faiz kararı tasarruf imkanı olanları “getiri” yönüyle, borçlanmak zorunda kalanları ise “maliyet” boyutuyla ilgilendiriyor.

Birey olarak tasarruf edebilen azınlıktaysanız, enflasyon oranı veri iken faizlerin düştüğünü gördüğünüzde haklı olarak bankadaki mevduatınızın getirisini düşünüyorsunuz. Enflasyonun düşmediği, çeşitli operasyonlarla düşük gösterildiği veya referans enflasyon tanımı değiştirilerek olumlu bir imaj yaratılmaya çalışıldığı bir ortamda artık reel bir faiz alamadığınızı görüyorsunuz. O zaman aklınıza hemen alternatif yatırım araçları geliyor. En kolay gidilebilen yatırım araçlarından birisi döviz. Yukarıdaki grafikte göreceğiniz gibi, 2001 krizinde yüzde 61’e kadar çıkmış olan bankalardaki mevduatın içindeki döviz oranı, yaklaşık 10 yıl önce yüzde 27’lere düşmüştü. Son üç yıldır izlenen yanlış ekonomi politikaları sonucunda bu oran yine yükselmeye başladı ve yüzde 50’yi geçti. Bireylerin dövize yönelmesi dövizin fiyatı olan kurları yükseltiyor. Kurların yükselmesi ise bir önceki bölümde ayrıntılı anlattığım sonuçları doğurarak ekonomiyi olumsuz etkiliyor.

Mücadele edilmesi gereken asıl düşman: Enflasyon

Türkiye’nin birçok ekonomik sorunu var. Ama bunların içerisinde öncelikle mücadele edilmesi gereken en büyük düşman enflasyon. Neden enflasyon? Enflasyon, bir ekonomide fiyatlar genel seviyesinin sürekli yükselmesi halidir. Normal koşullarda ve rekabet ortamında fiyatlar inerek veya çıkarak arz ve talebe cevap verip ekonomik dengeleri korurken enflasyon ortamında hepsi sürekli artmaya başlar. Bu seneki fiyat artışlarında Covid-19 nedeniyle üretim ve lojistik cephesinde yaşanan sorunların da elbette payı var. Buna bir de endeksleme eklenirse, yani ücretler, faiz oranları ve döviz kurları enflasyona göre ayarlanmaya başlanırsa bu artışlar bir sarmala dönüşür ve enflasyon kalıcı bir hale gelir. Enflasyon ahlakı bozar ve toplumun psikolojisini derinden etkiler.

Gini katsayısı, Türkiye’deki gelir dağılımı eşitsizliğinin her geçen yıl arttığını gösteriyor.

Enflasyonun kalıcı hale getirilmemesi için ilk fırsatta bu tehlikeyle ciddi bir şekilde mücadele edilmesi şarttır. Enflasyon ortamında en fazla zararı toplumun ücretli çalışanları, çiftçiler ve fiyatlar üzerinde hiçbir kontrolü olmayan tüketiciler görür. Enflasyon, gelir dağılımı eşitsizliğini daha da kötüleştirerek toplumsal barışı da bozar. Türkiye maalesef 1990’larda yaşadığı ve 2001 krizinden sonra büyük ölçüde kurtulduğu bu sarmala tekrar girdi. Son üç senedir enflasyon, ciddi hiçbir adım atılmayarak, aşama aşama kalıcı hale getirildi.

Pekiyi enflasyon bu kadar zararlıysa “Neden enflasyonun üzerine gidilmiyor?” diye sorabilirsiniz ve çok anlamlı bir soru olur. Kanaatimce bunun iki nedeni var. Birincisi, anti-enflasyonist bir ekonomi programı kararlılık, tutarlılık, inandırıcılık ve uzunca bir süre gerektirir. Maalesef bu hükümetin böyle bir niyeti, kapasitesi ve zamanı yok. Sadece günü kurtarmaya çalışıyorlar. Nereye kadar? Bilemiyorum. İkinci neden, enflasyonu hedef alan bir ekonomi programının ilk atması gereken adım faizleri bir şekilde yükselterek tasarrufa ciddi reel faiz vermektir. Bu ise enflasyon rakamlarının güvenirliğini ve faiz artırma cesaretini gerektirir. Yazının girişinde açıkladığım nedenlerle günümüz koşullarında bunun da imkanı yok görünüyor. Yazık oluyor ülkemize, ekonomimize ve en önemlisi insanımıza!

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Afganistan Savaşı’nın ABD’ye ekonomik maliyeti

[email protected]

Afganistan ve ABD bugünlerde dünya gündeminin en ilgi çeken konularından birisi. ABD’nin, beklendiği üzere, Afganistan’dan çıkacağını açıklamasının ardından Taliban’ın olağanüstü bir hızla ve hiçbir dirençle karşılaşmadan ülkede yönetimi ele geçirmesi tüm dünyanın dikkatini bu ülkeye çekti. 11 Eylül 2001’in hemen ardından Afganistan’a giren ABD tam 20 yıl bu ülkede kaldı. Bu savaşın amacı, özelde ABD’ye, genelde Batı’ya karşı savaş açmış olan El-Kaide ve onu destekleyen Taliban’ın tesirsiz hale getirilmesiydi. Afganistan’da Taliban’ın tekrar kontrolü ele geçirmesi “Pekiyi bu amaca ulaşıldı mı?” sorusunu tartışmaya açık hale getiriyor. Ama biz yine de bunu konunun uzmanlarına bırakalım.

Son günlerde, ABD’nin Afganistan’ı terk etme kararını açıklamasıyla birlikte, 20 yıl zarfında ABD’nin bu savaş için 2 trilyon ABD Doları harcadığına dair birçok bilgi dolaşıyor ortalıkta. ABD basınında ve düşünce kuruluşlarında bu doğrultuda birçok yorum da çıktı son haftalarda. Bu haftaki yazımda bu harcamaların detayına başka bir pencereden bakmak istiyorum.

Ama bu savaşın ABD’ye ekonomik maliyetinden çok daha önemli, çok daha ağır bir insani boyutu ve maliyeti de var. Her iki taraftan da, ama daha çok Afgan vatandaşı olan, yüzbinlerce kişi öldü. Nisan 2021 itibarıyla bu savaşın Afganistan cephesinde ölen insan sayısı 174 bin civarında. Bunun 69 bini polis ve asker, 51 bini muhalif savaşçılar ve 47 bini siviller olmak üzere toplam 167 bini Afganlı. Ayrıca 2448 Amerikan askeri, 3846 Amerikan sözleşmeli elemanı, 1144 müttefik ülke askeri, 72 medya çalışanı ve 444 insani yardım kuruluşu çalışanı hayatını kaybetmiş durumda. Bu savaşın bir de Pakistan cephesi var. Pakistan’da aynı dönemde ölenlerin sayısı ise 67 bin kişi. Böylece Afganistan Savaşı’nın yol açtığı toplam can kaybının 241 bin kişi olduğunu görüyoruz. Tam tamına çeyrek milyon can kaybı! Bu rakam, Karayipler’deki birçok ada ülkenin nüfusuna eşit!

Ekonomik maliyet

ABD’nin Brown Universitesi bünyesindeki Watson Enstitüsü’nün “Savaşın Maliyeti“ adlı bir projesi var. Bu proje kapsamında ABD’nin girdiği savaşların insani, sosyo-politik ve ekonomik maliyetleri araştırılıyor. Yukarıdaki ölü sayısı dahil bu yazıda kullanacağım bütün veriler bu proje kapsamında yapılmış çalışmalardan derlendi.

Bu proje kapsamında yapılan hesaplamalara göre 20 yılda doğrudan Afganistan savaşıyla ilgili olarak yapılan harcama 2,3 trilyon dolar seviyesinde. Bunun dökümüne baktığımızda şu ana kalemleri görüyoruz:

  1. Savunma Bakanlığı yurt dışı savaşlar bütçesi: 1055
  2. Dışişleri Bakanlığı savaş bütçesi: 60
  3. Savunma Bakanlığı ana bütçesinde ilave savaş harcamaları: 433
  4. Savaş gazileri için yapılan harcamalar: 233
  5. Savaş için yapılan borçlanmanın faizi:532

TOPLAM: 2.313

Bu kalemlerin alt detaylarına ait bilgilere ulaşmak maalesef mümkün olmadı. Bu ana kalemlere biraz daha yakından bakalım. Birinci kalem, Savunma Bakanlığı‘nın (Pentagon) doğrudan savaşla ilgili giderlerinden oluşuyor. İkinci kalem Dışişleri Bakanlığı’nın savaşla birlikte artan ve yoğunlaşan diplomatik faaliyetlerinin getirdiği ek giderler. Bunlar arasında ödenen ücretler, güvenlik harcamaları ve ilave diplomatik misyon binası inşaat maliyeti var. Pentagon’un ana bütçesindeki artışlar ise savaşın yarattığı etkilerden kaynaklanan giderler. Örneğin savaş nedeniyle daha fazla askerin istihdam edilmesi için bütün asker ücretlerinde artış yapılması gibi. Dördüncü kalem savaş gazilerinin sağlık, tedavi ve bakım giderlerinden oluşuyor ve üstelik bu gider savaş bitince bitmeyip çok uzun yıllar devam ediyor.

Son kalem ise faiz ödemeleriyle ilgili. Savaş için yapılan harcamaların tamamına yakını borçlanmayla yapılmış durumda. Dolayısıyla uzun yıllar boyunca bu borcun faizinin ödenmesi gerekecek. İşte bu nedenle faiz kalemi toplam harcamanın neredeyse dörtte birine tekabül ediyor.

Yukarıdaki askeri harcamalara ilaveten, Beyaz Saray tarafından geçtiğimiz Haziran ayında yayımlanan bir dokümana göre ABD Afganistan’a son 20 yılda 128 milyar dolarlık da yardım yapmış durumda. Bu yardımın 88 milyar doları güvenlik amaçlı, 36 milyar doları siviller için ve 3,9 milyar doları insani yardım olarak yapılmış. Bu harcamaların detayları konusunda da maalesef bilgi sahibi değiliz.

Bu harcamaların ne kadarı Afganistan içinde yapıldı?

ABD’nin Afganistan Savaşı için yaptığı harcama trilyon dolarları buluyor ama acaba bu paranın ne kadarı Afganistan’da yani savaş mahallinde harcandı, ne kadarı silah, uçak, füze, enerji, haberleşme, askerlerin yiyecekleri vs. olarak Amerikan ekonomisine geri döndü? Savaş mahallinde harcanması elbette yerel ekonominin gelişmesine de ciddi bir destek verecektir. Ancak, bu soruya net bir cevap almamıza imkan verecek bir veri setine maalesef sahip değiliz. Ama yukarıda verdiğim dökümü temel alarak bazı tahminlerde bulunmak mümkün.

Yukarıdaki beş ana kalem harcamanın son üç kalemi tamamen ABD içerisinde yapılan harcamalardan oluşuyor. Dolayısıyla toplam 2,3 trilyonun 1,2 trilyonunun Afganistan’da harcanmadığı net bir şekilde ortada. Kalan 1,1 trilyonluk harcamanın ise önemli bir kısmının ABD’ye geri döndüğünü varsayabiliriz. Çünkü bir savaşta en büyük gider kalemi kullanılan silah, uçak, füze ve cephane olacağına ve bunların tamamına yakınının ABD’den geldiği bilindiğine göre bu varsayımı yapmak yanlış olmayacaktır. Ayrıca enerji, haberleşme, yiyecek gibi lojistik desteklerin de bir kısmı bölgedeki müttefik ülkelerden sağlansa bile çoğunluğunun büyük olasılıkla ABD’den temin edildiği söylenebilir. Ölenler içerisinde oldukça yüksek bir sayıda olan sözleşmeli eleman sayısı, destek hizmetlerinde çok sayıda özel sektör elemanı sivilin çalıştığını göstermektedir.

Afganistan içerisinde harcanan paraların büyük bir kısmı istihdam edilen Afgan çalışanlara ödenen maaşlar, istihbarat harcamaları, sahadaki askerlerin ulaşım giderleri, askeri ve diplomatik amaçla yapılan inşaat harcamaları, ülke içerisinden tedarik edilen bazı malzeme ve gereçler vb. harcamalardan oluştuğu tahmin edilebilir. Bu harcamaların da toplam 1,1 trilyonluk doğrudan savaş harcamaları içerisinde küçük bir oranı (yüzde 5-25) geçmeyeceği açıktır. Yüzde 10’u esas aldığımız takdirde toplam 110 milyar dolar (yüzde 20’yi esas alırsak toplam 220 milyar dolar) Afganistan içerisinde harcanmış demektir. Bu da 2,3 trilyon dolarlık toplam Afganistan Savaş harcamalarının yaklaşık yüzde 5 (yüzde 10)’ini oluşturmakta. Bu noktadan hareketle, ABD’nin Afganistan Savaşı ile ilgili harcamalarının esas olarak ABD içerisinde kaldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu sonuç ise ABD içerisinde sürekli savaş çığırtkanlığı yapan kimi politikacıların ve bunları destekleyen savunma sanayi gibi bazı endüstrilerin ve lobilerin davranışlarının daha net anlaşılmasına imkan veriyor!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Krediyle tüketen bir toplum olacak mıyız?

Batı’da çok yaygın olmasına rağmen Türkiye 2000’li yılların başına kadar kredi kartı dışındaki tüketici kredilerini (bireysel krediyi) pek bilmez ve kullanmazdı. Bunun en önemli nedenleri bankaların bireylere verdikleri kredinin çok sınırlı olması yanı sıra bireylerin de çok yüksek faizle borçlanmaya pek hevesli olmamalarıydı.  Bunun belki tek istisnası kamunun elindeki Emlak Bankası’nın sadece kendi ürettiği konutları satmak için verdiği konut kredileriydi. Pekiyi bankalar neden Batılı bankalar gibi bireylere dişe dokunur miktarda kredi vermezdi? Bunun yanıtı sanıyorum iki şekilde verilebilir. İlki, bankalar o dönemde topladıkları bütün mevduatı ve de yurt dışından borçlandıkları paraları Hazine’ye borç olarak kullandırmakla meşguldü. Neden Hazine? Özellikle 1990’lı yıllarda birbiri ardına iktidara gelen koalisyon hükümetleri o kadar para harcamakla meşguldü ki kamunun açığı ve borçlanması ciddi ölçüde artmış ve reel faizler inanılmaz ölçüde yükselmişti. Böyle bir ortamda Hazine’ye borç verip tatlı karlar elde etmek varken neden bireylerle uğraşılsındı ki? İkincisi, Türk halkı hala borçlanarak tüketme fikrine çok yatkın değildi. Ayrıca çok yüksek ve çok oynak enflasyon ve kredi faiz oranları nedeniyle tüketicilerin kredi talebini tahrik edecek ekonomik bir ortam da yoktu.

Pekiyi 2000’li yıllarda ne değişti de bankalar bireylere kredi vermeye başladı? 2000-2001 krizini hatırlayın. Bu krizin ana nedeni kamunun aşırı borç altına girmiş olmasıydı. Bu dönemde yapılan yapısal reformlarla Hazine’nin borçları yeniden yapılandırıldı ve kamu bankalarıyla ilgili oldukça kökten sayılabilecek düzenlemeler yapıldı. Böylece kamunun borçlanma ihtiyacı ciddi ölçüde düşürüldü. Diğer yandan, hem küresel likiditedeki artış hem de Türk ekonomisinin yapılan reformlar sonucunda istikrar kazanması üzerine bir yandan enflasyon ve faiz oranları düşmeye, diğer yandan da yurt dışından ciddi tutarlarda kredi ülkeye girmeye başladı. Yani para ve kredi arzı bollaştı. Böyle bir ortamda artık Hazine’ye ballı faiz oranlarından borç veremeyen bankalar tüketicilere yöneldiler. Aynı dönemde Türk tüketicisi de daha çok tüketmeye, daha iyi araba sürmeye ve daha yeni sitelerde ev almaya özendirildi. Bu kapsamda 2007 yılında da konut kredi (mortgage) sistemi düzenlendi ve yaşama geçirildi. İşte böyle bir konjonktürde tüketici kredilerinde ciddi bir artış görülmeye başlandı.

Tüketici kredilerinin seyri

Tüketici kredileri esas olarak 2000’li yıllarda arttığı için bu dönemdeki gelişmelere bakmak daha anlamlı olacak. Aşağıdaki tabloda 2002-2021 döneminde toplam banka kredilerinin seyri yer alıyor. Tabloda görüldüğü gibi 2002 yılında tüketici kredilerinin toplam krediler içerisindeki payı  sadece yüzde 13,9 ve bunun içerisinde aslan payı kredi kartlarından oluşurken, 2000’li yıllarda sürekli artarak yüzde 30’ları geçti. Tüketici kredileri içerisinde aslan payı da kredi kartlarından konut kredilerine ve ihtiyaç kredilerine geçti. Covid salgınının kredi dağılımına nasıl bir etki yaptığına bakmak için tabloya 2019 sonu ve 2021 ortası verilerini dahil ettim. Toplam içerisindeki oranlara bakıldığında salgın nedeniyle tüketici kredilerinin toplamında ve dağılımında önemli bir değişim olmadığı göze çarpıyor.

Tüketici kredilerinin seyri. Kaynak: BDDK aylık bültenleri.

Tüketici kredileri arasında önemli bir yer tutan konut kredileri (mortgage) 2007 yılında Türk mali sistemine kapsamlı bir şekilde girdi. Bu krediler, konutun ipotek edilmesi suretiyle satan alan kişiye uzun süreli 5-10-20 yıl gibi uzun süreli olarak kredi verilmesini sağlıyor. AKP hükümetlerinin inşaat sektörüne verdikleri önem düşünülürse özellikle kamu bankaları kanalıyla verilen konut kredilerinin bu süreci desteklemek açısından ne kadar önemli olduğu anlaşılabilir. Nitekim 2002 yılında toplam krediler içerisinde yüzde 1 olan konut kredilerinin ağırlığı sürekli artarak 2010 yılında yüzde 11,6 gibi oldukça yüksek bir orana ulaştı. Ama son yıllarda faiz oranlarının yükselmesiyle yüzde 7-8 civarına geriledi. Diğer önemli kalem haline gelen ihtiyaç kredileri kalemi de oldukça ciddi bir yükselişle 2010’da yüzde 11,9’a, son yıllarda ise yüzde 10 seviyelerine ulaştı.

Kredili tüketimin neresindeyiz?

Yukarıdaki tabloda net bir şekilde görüldüğü gibi bankaların yoğun çabası ve AKP hükümetlerinin sürekli destekleriyle Türk tüketicileri kredi kullanarak tüketmeyi geç de olsa keşfetmiş oldular. Bankalar da yeni bir faaliyet alanı olarak bu işle ilgilenen birimlerini zaman içerisinde oldukça geliştirdiler ve farklı ihtiyaçlara cevap veren farklı ürünler ve ürün sepetleri sundular. 2000’li yıllarda oldukça artan ve 2010’lu yılların ortalarında toplam banka kredileri içerisinde yüzde 30’lara ulaşan tüketici kredileri, artan faizlerin ve sonrasında Covid salgınının etkisi ile düşmeye başladı. 2019 yılının sonunda yüzde 22’ye düşen tüketici kredilerinin payı, 2021 yılı Haziran ayı sonu itibarıyla da aşağı yukarı aynı seviyede (yüzde 22.4).

Bu artışa rağmen özellikle Batılı ülkeler ile kıyaslandığında Türkiye’de bireylerin veya hanehalkının borçlarının GSYH’ya oranı oldukça düşük. 2002’de yüzde 2 civarında olan hanehalkı borcu/GSYH oranı 2020’de yüzde 18 civarına gelmiş durumda. Aşağıdaki grafikte açık bir şekilde ortaya serildiği üzere Türkiye OECD ülkeleri arasında en düşük orana sahip ülke. Ancak, OECD ülkelerinde kişi başına gelirin oldukça yüksek, ekonomi ve siyasi yapılarının ise oldukça istikrarlı ve öngörülebilir olduğunu ve bu ortamda hanehalkı borçlanmasının büyük riskler taşımadığı gerçeğini unutmayalım. Buna ilaveten, Türkiye’nin oranının Rusya, Endonezya ve Hindistan gibi OECD üyesi olmayan gelişmekte olan ekonomilere göre daha yüksek olduğunu da vurgulayalım.

TCMB’den Eroğlu ve Kılıç’ın Hanehalkı borçluluk seviyesine karşılaştırmalı bir bakış başlıklı 2018 tarihli çalışmalarına göre;  “Hanehalkı borçluluğunun uzun dönemli büyümeye etkilerini inceleyen IMF (2017) çalışması, borçlulukta düşük seviyelerden başlayan artışın, ekonomik büyümeyi uzun vadede de artırabileceğini gösteriyor. Borçluluktaki artışın uzun vadede büyümeye katkısı, borcun GSYİH’ye oranı yüzde 36’ya ulaşana kadar yavaşlayarak artarken, oranın yüzde 50’yi aşması durumunda borç oranı ile uzun vadeli büyüme arasındaki ilişki tersine dönüyor; borçlanma artışı uzun dönemli büyüme potansiyelini azaltıyor. Lombardi vd. (2017) çalışması ise borçlulukta artışın tüketim harcamaları kanalıyla kısa vadede büyümeyi hızlandırırken uzun vadede büyümeyi yavaşlattığını gösteriyor. Uzun vadede görülen yavaşlama, bu oranın yüzde 60’ı geçmesiyle belirginleşirken yüzde 80’i aşan seviyelerde bu etki daha da artıyor.”

Bu analize göre, ülke özelinde son 20 yılda tüketici kredilerinde yaşanan dişe dokunur artışa karşın diğer ülkelerle kıyaslandığında bu artışın GSYH içinde diğer OECD ülkeleri seviyesinde olmamasının ekonomi açısından olumlu bir gelişme olduğunu görüyoruz. Hükümetin de zaman zaman kredi musluklarını açarak (2020 yazında kamu bankaları kanalıyla konut kredilerindeki inanılmaz artış gibi) ekonomiyi canlandırma girişimlerine karşın, zaman zaman da çeşitli yöntemlerle (taksitli satışlarda taksit sayılarını sınırlandırmak gibi) hanehalkı borçlanmasını belli bir seviyede tutmaya çalıştığını görüyoruz. Bugünlerde de bu yönde bir çalışma yapıldığı kamuoyunda tartışılıyor.

Özellikle konut dışındaki tüketici kredilerini tüketime giden krediler olarak düşünürsek, bu oranın daha fazla artmamasının ülkenin ekonomik konjoktürüyle bağlantısı da açık. İnsanların reel gelir düzeyinin  düştüğü, işsizliğin yükseldiği ve geleceğe yönelik endişelerin arttığı dönemlerde bireylerin kredi taleplerinin azalması da çok doğal. Ayrıca gittikçe artan enflasyon ve faiz oranları da kredi kullanımını ciddi bir ölçüde düşürüyor. Uygun koşullarda gerçekleştiği takdirde hanehalkının kredi kullanımı ekonomi ve bireyler için olumlu sonuçlar doğurabilir. Ancak, seyahat etmek veya lüks araba satın almak gibi amaçlar için kullanılan kredilerin bireye de ekonomiye de fazla bir katkısı yok. Bireylere tavsiyem, siz siz olun tüketim için değil sadece yatırım amaçlı (ev satın almak veya eğitim gibi)  kredi kullanın!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Borç yiğidin kamçısı mı?

Türkiye son 30 yıldır bir dış borçlanma sarmalı içerisinde. Dış borçlanma sürekli artıyor. Bunun devlet ve şirketler kesimi ile ilgili olanının kökeni esas olarak 1989 yılına gidiyor. 1989 yılında çıkarılan 32 sayılı karar ile TL ve döviz işlemleri üzerindeki yasaklar kaldırılmış ve dışardan borçlanma serbest bırakılmıştır. Bu yazıda makro boyuttaki bu dış borçlanma serüveni üzerinde duracağım. 2000’li yıllardan itibaren de bireylerin, yani hanehalkının bankalardan borçlanması başladı. Bireylerin bankalardan tüketici, konut veya araba kredisi alarak borçlanması şeklinde işleyen bu süreci ve sonuçlarını da bir sonraki yazımda ele alacağım.

24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte ülke ekonomisi dışa açılmaya başlamadan önceki dönemde Türkiye esas olarak kendi yağıyla kavrulan bir ekonomiydi ve oldukça içine kapalı bir yapıdaydı. Sanayileşme ve kalkınma yöntemi olarak ithal ikamesi modelini (ithal edeceğin ürünü içeride üret ve şirketlerini yabancı rekabetten koru) tercih etmişti. Bu görece dışa kapalı dönemde dışarıdan sağlanan kaynak da sınırlıydı ve gerektiği zaman da diğer devletlerden veya Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlardan borçlanılıyordu. Turizmin henüz gelişmediği bu dönemde ülkenin döviz kaynaklarının başında işçi dövizleri geliyordu.

Bu yazıda Türkiye’nin iktisat tarihinin detaylarına girecek değilim. Türkiye’de piyasalardan dış borçlanmanın başlaması, bu borcun bizi nerelere götürdüğü ve gerçekten bir “kamçı” işlevi görüp görmediği; bir başka anlatımla ülkenin kalkınmasına katkısı olup-olmadığı üzerine düşüncelerimi bazı göstergelere bakarak sizlerle paylaşmak istiyorum.

Borçlanma ve ekonomik göstergeler

Aşağıdaki tabloda 1970 yılından itibaren borçlanma rakamları ve bazı ekonomik göstergeler yer alıyor. Buradaki amacım, borcumuz artarken bu temel göstergelerdeki gelişmenin nasıl bir seyir izlediğine bakmak ve borcun yarattığı sonuçlar üzerine bazı gözlemlerde bulunmak. Bu amaçla seçtiğim göstergeler şunlar: Kişi başı dış borç tutarı, Kişi başına milli gelir, işsizlik oranı ve en son olarak takip eden 10 yıldaki ortalama yıllık büyüme oranı.

Bu göstergeleri seçerken elbette sübjektif davrandım. Ülkenin ekonomik ve sosyal gelişmişliğini temsil ettiğini düşündüğüm ve veri bulabildiğim göstergeleri esas aldım. Bu amaçla kullanılabilecek yüzlerce, hatta binlerce gösterge bulunabilir. Dolayısıyla, bu konuda yorum yapmak isteyen başkaları tamamen farklı göstergeleri kullanabilir. Kullandığım göstergelerin ne kadar amaca uygun olduğunu okuyucunun takdirine bırakıyorum. Ancak, eğer dış borçlanma ülkenin gelişmesi ve kalkınması için yapılmışsa sonuçların bu göstergelere bir şekilde yansımış olması gerektiğini düşünüyorum.

Kaynaklar: Dünya Bankası, Doğruluk Payı, Mahfi Eğilmez Yazıları, kendi hesaplamalarım.

Kaynaklar: Dünya Bankası, Doğruluk Payı, Mahfi Eğilmez Yazıları, kendi hesaplamalarım

1: Dış borç tutarı (Milyar ABD Doları)
2: Dış borç/GSYH (%)
3: Kişi başı dış borç tutarı (ABD Doları)
4: Kişi başı milli gelir (ABD Doları)
5: İşsizlik oranı (%)
6: Takip eden 10 yıldaki yıllık ortalama büyüme oranı (%)

Tablo bize ne söylüyor?

Tabloya baktığımda şu sonuçları çıkarıyorum:

  1. 1970-2020 dönemini kapsayan yarım asırlık dönemde ülkenin dış borcu 2.7 milyar dolardan 450 milyar dolara yükselmiş. Bir başka anlatımla, 50 yılda tam tamına 167 kat artmış. Dış borcun GSYH içerisindeki payı da yüzde 15,8’den yüzde 62,8’e çıkmış. Kişi başına düşen dış borç rakamına da baktığımızda vahim bir gelişme görüyoruz. 1970 yılında kişi başına sadece 76 dolar dış borç düşerken bu rakam 2020 yılında 5,384 dolara yükselmiş. Yani şu an itibarıyla yeni doğmuş bir çocuk dahil her Türk vatandaşının 5 bin doların üzerinde borcu var. Tablonun ilk üç sütunundaki üç gösterge de ülkenin dış borcunun çok ciddi oranda arttığını net bir şekilde gösteriyor. Bu borç yapısının bir özelliği de, son 10-15 yıllık dönemde özel sektörün (bankalar ve şirketler) toplam içindeki payının oldukça yükselmiş olması ve borçların büyük kısmı piyasadan sağlandığından vadelerin kısalmış olmasıdır. Kısa vadeli borçların artması ise ekonomi açısından önemli bir risk unsurudur.
  2. Türkiye’nin artan borcunun vatandaşın cebine giren geliri nasıl etkilediğine bakmak için 4 numaralı sütunda kişi başına düşen milli gelir rakamı seti tabloya ilave edildi. Eğer artan borç ekonominin büyümesine yol açmışsa milli gelirin de artması gerekir. 1970 yılında kişi başı milli gelir yıllık 490 ABD Doları iken, yıllar boyunca mütevazi bir hızda artıyor ve 2010 yılında 10,560 Dolar ile zirveye çıkıyor (aslında 2013 yılında en üst noktaya çıkıyor ama bu yıl tabloya dahil edilmediğinden 2010 zirve yılı olarak alınmıştır). Ama sonra tekrar düşüşe geçiyor ve 2020 yılında 8,538 Dolar olarak gerçekleşiyor. Dış borcun artış hızı ile kıyaslandığında kişi başı milli gelirdeki artış çok sınırlı kalıyor ve 50 yılda sadece 17 kat artış sağlanıyor.
  3. Beşinci sütundaki işsizlik oranına bakmak da önemli. Eğer dış borçlanma ekonomiyi büyütmüş ve yeni iş sahalarının açılması için kullanılmışsa işsizlik oranında bir düşüş görmemiz gerek. Oysa tam tersine bir gelişme görüyoruz. 2000’li yıllara kadar tek haneli rakamlarda dolaşan işsizlik oranı 2000’li yıllardan sonra çift hanelere ulaşıyor ve 2020 yılı itibarıyla yüzde 13 seviyelerinde gerçekleşiyor. O halde, bu aşırı dış borçlanmanın işsizliği azaltmak açısından da işe yaramadığını görmüş oluyoruz.
  4. Son olarak, dış borçtaki artışın ülkenin büyüme hızını nasıl etkilediğine bakmak istiyorum. Bunun için tablodaki yılı ve takip eden 9 yıldaki yıllık büyüme oranlarının ortalamasını aldım. Yani, 1970 yılının karşısındaki yüzde 4,4 oranı 1970-1979 yılları arasındaki ortalama yıllık büyüme oranını göstermekte. 2010 karşısındaki yüzde 5,8 oranı ise 2010-2019 dönemi ortalama yıllık büyüme oranını vermekte. Bu şekilde, alınan dış borçların yıllık büyüme hızlarına gecikmeli olarak nasıl yansıdığına bakmak istiyorum. Büyüme oranlarının gelişimine bakıldığında, dış borç sürekli artarken 2010’lu yıllara kadar büyüme oranlarında ciddi bir artış olmamış, aşağı yukarı aynı seviyede kalmıştır. 2010-19 döneminde ise ciddi bir artış görüyoruz. Bu artış ise maalesef siyasi amaçlarla ekonominin şartlarını zorlayarak sağlanmış bir büyüme olup, son üç senedir yaşadığımız ekonomik krizin de ana nedenini oluşturmaktadır.

Sonuç

Borcun yiğidin kamçısı olup olmadığını anlamanın yolu, alınan borcun nasıl kullanıldığına ve hangi sonuçların elde edildiğine bakmaktan geçiyor. Elbette bunu hakkıyla yapmanın yolu, bu konuda çok kapsamlı bir veri setiyle oldukça ayrıntılı bir analiz yapmaktan geçiyor. Bu yazının böyle bir iddiası yok. Burada daha basit çapta bir analiz yapılmakta. Bu analize göre, dış borçların bu kadar ciddi bir şekilde arttığı son 50 yıllık dönemde ekonomik göstergelerdeki olumlu gelişmeler son derece sınırlı ve yetersiz kalmıştır. Bir takım göstergelerde (örneğin kişi başı milli gelir) belirli bir artış kaydedilmekle beraber artış oranı son derece yetersizdir. Dış borçlanma 167 kat artarken, en önemli gösterge olan kişi başı milli gelir sadece 17 kat artmıştır.

Ayrıca son yıllarda süreç tersine dönmüş ve milli gelir düşmeye başlamıştır. Oysa örneğin Çin’de kişi başına milli gelir 1970 yılında sadece 113 ABD Doları iken, 2020 yılında 10,500 dolara ulaşarak tam 93 kat artmıştır. Başka bazı alanlarda (örneğin işsizlik oranı) tam anlamıyla dış borçlanmayla ters yönlü bir ilişki  ortaya çıkmıştır. Artan borçlanmayla birlikte daha fazla iş sahası açılıp işsizlik oranının düşmesi beklenirken, aksine işsizlik oranı zaman içerisinde artmıştır. Özetle, makro bir çerçeveden bakıldığında Türkiye özelinde dış borcun yiğidin kamçısı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Borçlanma, ülkenin refahına katkı sağlamaktan çok siyasi iktidarların ellerini rahatlatıp, sağlayacağı toplumsal fayda düşünülmeden siyasi amaçlarla istedikleri alanlara (inşaat gibi) ve kesimlere yönelik bol para harcamalarına imkan vermiştir. Bunun sonucunda  ise ekonomide ciddi ve yapısal hiçbir gelişme olmamış, ayrıca gelecek nesillerin üzerine ciddi bir borç yükü bırakılmıştır. 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Satın alma gücünün erimesi

Geçtiğimiz günlerde tanıdığım genç bir çiftle sohbet ediyorduk. Bu çift özel sektörde orta düzey yönetici olarak çalışıyor ve göreli olarak iyi denebilecek seviyede gelirleri var. Düzenli bir şekilde tasarruf da yapıyorlar. Şu anda kirada oturuyorlar ama uygun bir zamanda kredi de alarak bir ev satın almayı düşünüyorlar. Konuşmanın bir yerinde ev konusunun nasıl gittiğini sordum. Şöyle bir yanıt aldım: “Yıllardır çalışıyoruz, kariyerlerimizde de iyi bir şekilde ilerliyoruz. Mümkün olduğunca tasarruf da yapıyoruz ama geriye dönüp baktığımızda hep aynı yerde sayıyor hatta geriye gittiğimizi görüyoruz.”

Bir başka anlatımla, “satın alma gücümüz hiç artmadığı gibi eriyor da” diyorlar. İşte içinde bulunduğumuz dönemin insanlara yansıyan acı ekonomik gerçeklerinden birisi de bu. İşsizlerden bahsetmiyorum, ürününü satamayan çiftçiden bahsetmiyorum, Covid döneminde dükkanını kapatmak zorunda kalıp devletten de hiç destek alamayan esnaftan bahsetmiyorum. Bu insanların durumu çok daha kötü. Burada bahsettiğim kişiler iyi eğitim almış, düzenli ve iyi gelirli işleri olan, profesyonel hayatlarında başarılı insanlar. Gelinen noktada artık Türkiye iyi eğitimli profesyonellerini de hızla umutsuzluğa sürükleyen bir noktaya geldi maalesef.

‘Satın alma gücü’ ne demek?

Satın alma gücü, belirli bir parayla satın alabildiğiniz şeyleri ifade ediyor. Örneğin 100 TL ile 2015 ve 2020 Temmuz aylarında neden ne kadar satın alabiliyordunuz, Temmuz 2021’de ne kadar alabiliyorsunuz? Çok detaya inmeyelim, sadece iki temel kaleme ve ilgili yılın temmuz ayı başındaki fiyatlarına bakalım. İlki doğal gaz olsun. 1 m3 doğal gazın fiyatı 2015’de 1.06 TL, 2020’de 1.97 TL ve 2021’de 2.32 TL olmuş. Buna göre doğal gazın fiyatı son altı yılda yüzde 119, son bir yılda ise yüzde 18 artmış. 100 TL ile alabileceğimiz doğal gaz ise 2015’de 94 m3 iken, 2020’de 51, 2021’de ise 43 m3’e düşmüş.

Bir de ABD Dolarına bakalım. Dolara bakmak, bu döviz birimi birçok şeyin fiyatının belirlenmesinde esas olduğu için ve Türk insanı için önemli bir yatırım aracı haline de geldiğinden anlamlı olacak. Dolar kuru 2015’de 2.67TL, 2020’de 6.84TL ve 2021’de 8.68TL olmuş. Doları esas aldığımızda ise son altı yılda artış yüzde 325 olurken, son bir yıldaki artış yüzde 27 olarak gerçekleşmiş. 100 TL ile alınabilecek dolar miktarı ise 2015’de 37 iken 2020’de 14.6’ya, 2021’de ise 11.5’e düşmüş.

Bu hesaplamayı sizin için önemli olan ürün ve hizmetler için yapabilir ve artan fiyatlar karşısında satın alma gücünüzün nasıl seyrettiğini görebilirsiniz. İşte bireyler için önemli olan da bu. Yani, kendi yaşamınızda tükettiğiniz ürün ve hizmetlerden yola çıkarak hesapladığınız satın alma gücü. Yoksa fiktif bir tüketim sepeti esas alınarak ve nereden alındığı bilinmeyen fiktif fiyatlar kullanılarak hesaplanan genel enflasyon oranı değil!

Erozyonun ilk nedeni: Enflasyon

Sadece yukarıdaki iki örneğe bakarak tespit ettiğimiz satın alma gücündeki erozyonun iki boyutu var. İlki elbette enflasyon. Yani, fiyatlardaki artış oranı. Fiyatlar arttığında gelirlerimiz sabit kalıyor veya aynı oranda artmıyorsa enflasyondan arındırılmış gerçek (reel) gelirimiz düşer. Gerçek gelirimiz düşünce de bununla satın alabileceğimiz ürün ve hizmetler azalır. Kısaca, FAKİRLEŞİRİZ! Enflasyonun yine dört nala gittiği bir dönemdeyiz ve bu durum daha da kötüye gidecek gibi görünüyor. TÜİK’in resmi rakamlarına göre son bir yılın (1 Temmuz 2020-30 Haziran 2021) tüketici enflasyonu yüzde 17.53. Bu oranın çarşıda pazarda gördüğümüz ve cüzdanımıza yansıyan enflasyonu yansıtmadığını artık çok iyi biliyoruz. Gerçek enflasyon rakamını artık başka kaynaklardan takip etmek gerekiyor. Bu amaçla oluşturulmuş olan bağımsız ENAG (Enflasyon Araştırma Grubu) da artık her ay enflasyon oranı açıklıyor. ENAG’ın hesabına göre son bir yılın tüketici enflasyonu yüzde 45.40 olarak gerçekleşti. Aradaki fark üç katına yakın!

Enflasyonun yükselmesinde izlenen yanlış ekonomi politikalarının yarattığı döviz kuru artışı yanı sıra Covid’in getirdiği ilave maliyet artışlarının da etkisi var. Covid sürecinin üretimde ve lojistik hizmetlerde yarattığı tahribat, talebin artmaya başladığı son dönemde ciddi fiyat artışlarına yol açıyor. Bu durum sadece Türkiye’de değil küresel olarak da fiyatları yukarıya çekiyor. Ülkemizde izlenen yanlış ekonomi politikaları yabancı yatırımcıyı ülkeden kaçırıp üstüne de turizm gelirlerinde ciddi bir azalış yaşanınca döviz kurları da ciddi ölçüde yükselmiş durumda. Bu da, küresel fiyat artışlarının Türk ekonomisine misliyle yansıması sonucunu doğuruyor.

Aşılama oranı yükselip ekonomiler normalleşmeye devam ettikçe kısa dönemde fiyat artışları devam edecek gibi görünüyor. Ama bir süre sonra üretim talebe cevap vermeye başlayınca fiyatlardaki artışın normalleşmesi bekleniyor. Bu nedenle, Covid bağlantılı fiyat artışlarının ülkemize yansımalarını daha yüksek enflasyon oranlarıyla bir süre daha görmeye devam edeceğiz. Ama kötü ekonomi yönetiminin yarattığı enflasyonun ne zaman biteceği belirsiz.

Gelir ve ücretlerde durum

Satın alma gücünü belirleyen ikinci önemli unsur ise gelir ve ücretlerdeki değişim. Eğer bir yılda sizin tüketim sepetinizde ortalama yüzde 45 fiyat artışı olmuş, geliriniz de yüzde 45 veya daha yüksek bir oranda artmışşa satın alma gücünüz aynı kalmış veya artmış demektir. Bu durumda sizin alım gücünüzde bir değişme olmayacak ya da artmış olacaktır. O halde enflasyon karşısında ücret ve gelirlerdeki artış rakamlarına bakarak satın alma gücünün seyrine dair bir fikir edinmek gerekiyor.

Ücretler konusunda elimizde maalesef kapsamlı bir veri seti yok. Özellikle özel sektörde uygulanan ücret artışları konusunda pek bilgiye sahip değiliz.  Elimizde olan tek tutarlı ücret veri seti asgari ücret rakamları. Asgari ücret rakamının ülke düzeyindeki ücretler açısından önemli bir gösterge olduğunu biliyoruz çünkü birçok AB ülkesinde asgari ücretlilerin toplam içindeki oranı çok sembolik düzeyde iken, Türkiye’de çalışanların neredeyse yüzde 50’si asgari ücret veya altında bir gelir elde ediyor. Aslında uygulamada asgari ücret adeta azami ücret anlamına gelmeye başlamış durumda. Asgari ücret artışları ayrıca diğer ücret artış oranlarının belirlenmesinde bir gösterge olarak kullanılıyor.

Net asgari ücret rakamlarına baktığımızda 2015 yılında 1301TL, 2020’de 2325TL ve 2021 yılında 2826TL olarak belirlendiğini görüyoruz. Buna göre son altı yılda artış oranı yüzde 117 iken, son bir yılda yüzde 21 olmuş. Yukarıda ele aldığımız iki kalemdeki (doğal gaz ve dolar kuru) ortalama artışla karşılaştırdığımızda asgari ücretteki artışın, fiyatlardaki artışın çok altında kaldığını, dolayısıyla satın alma gücünün 2015-2021 döneminde azalmış olduğunu net bir şekilde söyleyebiliyoruz.

Gelirlerin artması ve eşitsizliğin düzeltilmesi

Türkiye’de enflasyonun arttığı dönemlerde pazarlık gücü olmayan veya çok sınırlı olan (az sayıdaki sendikalı işçi) ücretlilerin reel gelirlerinin daha hızlı bir şekilde düştüğünü ve gelir dağılımının ücretliler aleyhine daha da bozulduğunu biliyoruz. Ülkedeki yüksek işsizlik oranı da yıllardır bu süreci destekleyen bir işlev görüyor. Yine böyle bir dönemden geçiyoruz. Ücretliler, bir yandan dört nala giden enflasyon, diğer yandan yeterince artmayan ücretler nedeniyle iki cepheden gelen ataklarla karşı karşıyalar. Dolayısıyla, ücretlilerin satın alma gücündeki düşüş hızlanarak sürüyor. Yetenekli insanlarımızı kaybetmek istemiyor, ülkede üretim faaliyetlerinin devam etmesini istiyor ve ücretlilerin yükselen alım gücüyle ekonomide büyümeyi teşvik etmek istiyorsak ücretlilerin satın alma gücünü artırmak zorundayız. Orta-uzun vadede ise gelir dağılımını ücretliler lehine düzeltmezsek ekonomik büyüme, refah ve adalet cephesinde duvara toslamamız kaçınılmaz olacak!

 

 

Kategori: Hafta Sonu