Köşe Yazıları

Esnaf döven İrlandalı ve şiddete övgü – Hakan Ozan Erzincanlı

“Otoriter yapıları korumak istiyorsanız, insanları bazı şeylerin yanlış, iyi, kötü, bencil ya da fedakâr olduğuna inanmaya eğitmek yeter.” *

Hakan-Ozan-ErzincanlıBu aralar sosyal medyada bir video çok popüler. Bir İrlandalı erkek turistin, İstanbul Aksaray’ da bir başka grup erkek ile kavga ettiğini gösterir bir video…

Bu videoyu güvenlik kamerası kaydından sessiz, yorumsuz, yazısız olarak izlemiş bir Japon turist olsaydım şöyle düşünürdüm (medyada gördüğüm olayları önce böyle yorumlamaya çalışıyorum önyargılardan arınmak için):

“Müşteri suları düşürüyor. Aralarında bir sözel tartışma geçiyor. Dükkân sahibi elinde sopayla adamı tehdit ediyor ve sonraları vuruyor, araya girenler var. Sonrasında müşteri tek başına sokağın ortasında… İri bir erkek… Saldıranları geri püskürtüyor. Arada bir binaya giriyor ve çıkıp çıkıp yine kavga ediyor. Bu kadar çok eli sopalı, sandalyeli erkeğe karşı koyması ve onları püskürtmesi çok ilginç ve destansı… Neler oldu acaba? Adama neler dediler, adam kim, burası neresi, nasıl cevap verdi dükkân sahibine?”

44

Ama maalesef biz bu olayı incelerken bir Japon turist kadar tarafsız değiliz. Acı ama bizler, medya aracılığı ile algıları istenildiği gibi yönetilen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyız. Sosyal medyada yeşil, barış yanlısı arkadaşlarımdan, İrlandalı turisti över yorumlar okudukça şaşırdım. İstisnadır diyerek geçtikçe bu yorumların istisna olmadığını gördüm. Ve sonunda, evinde televizyon olmayan, şiddet karşıtı, kendi halinde, öğrencilerine ve topluma karşı ahlaki sorumlulukları olan bir dövüş sanatları uzmanı olarak benim de konu ile söyleyeceklerim vardı ve sosyal medya üzerinden şunları yazdım:

https://youtu.be/YZ1j2XdftfA

“Bence bir dövüş uzmanının, sporcunun yerel halka şiddet uygulaması etik değil. Egosunu besleyen, alfa erkeği olduğunu göstermek uğruna savaşları körükleyenler değil mi tüm sorunlarımızın sebebi? Haklı sebep, mağdur birini zor durumdan kurtarmak olabilir. Bunun dışında “peki birileri bize sataşırsa?” sorusuna bir hocamın cevabını unutmuyorum: “egomuzu bir kenara bırakır, 100 adım yürüdükten sonra geri alırız.” Bunun haricindeki davranış şiddeti körüklemek ve sporun ismini lekelemektir. Hele ki dövenin İrlandalı turist, dayak yiyenin maganda Aksaray esnafı olmasına takılıp haberlere “içimin yağları eridi” diye yorum yapanlara karşı şoktayım. Bu adamlar dayak yiye yiye uslanacaklar mı yani? O halde dayak cennetten çıkmadır lafına katılıyoruz. O halde yaramaz çocuklara da uygun bir ceza olarak görüyoruz öyle mi? Teessüf ederim.”

Bu görüşüm yaklaşık şöyle tepkiler almış:

1-      Dayak yiye yiye büyüyen nesillerden farklı ne bekleyebiliriz? Hala dayağın eğitici bir yanı olduğunu düşünen ebeveynlere ne demeli? O videoyu gördünüz mü bilmiyorum ama az önce azıcık başını seyretmiş bulundum, tam ava giden avlanır durumu olmuş ve adam kendisini korumak zorunda kalmış. Sopalarla, sandalyelerle girişmişler zira.

2-     Adama haydarlarla dalmışlar. Adam boksör değil de başka biri olsaydı ölebilirdi bile.

3-      “Her esnaf polistir” diyen bir cumhurbaşkanının memleketinde esnafa fazla kredi veriyorsun…

4-      Kartopu nedeniyle insan öldürmüş, 1 Mayıslarda eylemcilere pala ve sopalarla saldırmış bir esnaf güruhuna empati besleyemeyeceğim. Kaldı ki adamlar anında ellerine sopa aldılar. Bir karede kafasına bile vuruyorlar. Benim için adam alttan bile almış.

5-     Büfe sahibi baştan sopayla gidiyor ve ilk darbeyi vuruyor. Bu resmen linç girişimi ve sen hala o şiddet uygulamamalı diyorsun. Pes yani…

6-     Eleştiri yapmak yerine empati kurmayı denemeni tavsiye ediyorum. 20 kişinin arasında, bilmediğin bir ülkede (ki bu ülkenin son zamanlardaki şiddetle olan ilişkisi herkesçe bilinmekte) … Mesela aynı şey benim başıma gelse ertesi gün o esnafın her birini tek tek bulur şiddetin baş başa iken nasıl olacağı hakkında kısa bir brifing verirdim.

7-     Adam kendisini savunuyor, sonrasında otelden çıkıp saldırması da ağır tahrike girer…. Su düşürdü diye sopayla üstüne saldırıyorlar, adam da kendisini koruyor, videonun başlarında sadece kendisini koruduğu görülüyor, adam savunmada geleni indiriyor, kimseye saldırmıyor..Esnafın tavrı tamamıyla yanlış, savunulacak bir durumları yok. En başından kötü niyetliler, direkt sopa ile çıktı dışarı, dayağı yiyince de beni dövdüler yardım edin diye bağırıyor. Dayağa karşıyım ama savunmaya karşı değilim, az bile savunmuş kendisini.

8-     Dayak değil de özüre takıldım ben. Suları döktüğü için özür dilemeliydi demişsin. Asıl dükkân sahibi aklı başında, iyi niyetli bir esnaf olsa özür dilerdi. Ben olsam suları yanlış dizip müşterinin ayağına düşmesine neden olduğum için özür dilerdim mesela. Her gün çok daha küçük ve alakasız şeyler için özür diliyoruz biz. Misal masamızda gözlük unutuyorlar; almaya geldiklerinde unuttuğunuzu görmedik, kusura bakmayın diyoruz; uzun süre sıra beklemek zorunda kaldıklarında, hava durumu yüzünden bir hizmetimiz iptal edildiğinde vb. özür diliyoruz; çay, kahve ikram ediyoruz. Çünkü o turist bizim misafirimiz ve biz de karşımızdaki insan kaba ya da küstah olsa bile insanlara bir ev sahibi nezaketi ve sorumluluğuyla yaklaşmaya özen gösteriyoruz.

9-     Elinde sopayla dükkânından fırlayan esnaf dayağı sonuna kadar hak etmiştir.

10-  Haklısın söylediklerinde ama burada biz olayın sonucunda yorumlar yapıyoruz..Yani orda o anda bence kendini savunmak için bir son derece insani ve doğal bir tepki veriyor. Hani klasik soru vardır ya; seni öldürmek için evini bassalar ve sen kendini ve aileni korumak için ne yaparsın diye?.. . Her halde tek yapılmayacak şey ”konuyu tartışmak ” ..:-))..

 

Çok güzel, bu yorumlarda haklı olunan bolca yan var. Ama ben öğrencilerime “Hindistan’ da suları devirdiğinizde adam size saldırırsa onu ve tüm arkadaşlarını dövün de akılları başlarına gelsin” diyemem. “Özür dileyin ve olay çıkmamasını sağlayın” derim. Her şeyin ötesinde delinin biri silahla uzaktan bu adamı vursaydı? Ne alaka diyebilirsiniz ama ben suçun ciddi kısmını bu adamın hocasında bulurdum.

Bu arada videoyu izledikten sonra görüşlerim şöyle gelişti: Tabii ki adam suları devirdiği için dükkân sahibinden özür dilemeliydi. Otele bir kere girdikten sonra (birçok kez otele girip, çıkıyor-muş-) “ben sizin topunuzu bilmem naparım” der gibi ikide bir çıkmamalıydı. İstese kolaylıkla bu şiddet ortamını oluşturmayacak şartları oluştururdu. Ancak bence böyle şiddet kullanımlı davranmaya alışkanlığı var.

Yarın sizin dükkânınızdan su alırken de bu İrlandalı turiste aynı sevgiyi gösterirsiniz umarım…

Açıkçası görüyorum ki en Yeşil, ekolojist, barışsever arkadaşlarımız bile kimi zaman “dayak cennetten çıkmadır” lafını bir kenara atamıyor. Ve olayda herkes “maganda esnaf”, “İrlandalı turist”, “boksör” gibi üst kimliklere çok odaklı. Ben olayı önyargısızca değerlendirmek taraftarıyım, lakin şiddet karşıtlığı kolay iş değil. Çünkü olay bu noktada ise, nehirdeki balıkları öldürüyor, diye bir hidroelektrik santrali şirketi yetkilisinin veya nehre fabrikasının atıklarını bırakıyor, bizi yavaş yavaş öldürüyor, diye bir fabrikatörün suyunu zehirleyen bir bilim adamı da haklı oluyor. Kısasa kısas. Göze göz, dişe diş. Tam olarak Darwin teorisi çalışıyor. Üstün olan genlerini gelecek kuşaklara aktarır. O halde tek gerçek amaç diğerlerine göre üstün olmak, düşmanları yok etmeye çalışmaktır. Bu amaçla tüm edinilmiş becerilerimizi kullanırız. Uzmanı olduğunuz bir bilgi (boks, zehir üretebilmek, bomba yapabilmek), sizi düşmanlarınıza karşı avantajlı konumuna getirir. O halde bunu kullanın ve öne geçin.

Ama barış dolu bir Dünya’ da yaşamak isteyen bizler zor da olsa bu esnafa karşı bile empati beslemeliyiz.  Aksi halde bir “Kürt anası ile asla oturup çay içmem” diyen Türk anasından farkımız kalmaz.

Evet, “başka bir dünya mümkün”. Ama buna ulaşmak biz yeşil, doğasever ve barışseverler için bile kolay değil.

Hakan Ozan Erzincanlı

26.08.2015

*Rosenberg M., Çatışma ortamında barış dili

Hafta SonuManşet

Geleneksel Yağlı Güreş izlenimleri (Pehlivandan İlk Ağızdan)

6-7-8 Eylül tarihlerinde yapılan 661. Elmalı Yeşil Yayla Yağlı Güreşlerine “pehlivan” olarak katıldım ve edindiğim izlenimleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu paylaşımda bana özel sebepler yerine olaya/sisteme dair tespitlerim ve eleştirilerimi aklıma geldiğince sıralamanın daha uygun olacağını düşünüyorum. Umarım haklıyımdır.

1-      Güreşlere katılmak için en temel şart güreş lisansı. Bunu edindikten sonra bir de “kıspet” almanız veya benim yaptığım gibi bedeninize uygun bir adet bulmanız gerekiyor. Kıspet yağlı güreş pehlivanlarının giydiği deriden yapılma geleneksel bir uzun şort. Yapımı oldukça zor. Türkiye’ de yapan tek usta Çanakkale Biga’ da yaşıyor ve pek fazla çırağı olmamış. Benim gördüğüm kadarı ile hemen herkes kıspetlerini Samsun’ daki bir terziden almış. Buradaki iki terzi usta İrfan ustanın çırakları. Kıspet fiyatı 400-500 TL. Kıspet yerine “pırpıt” denilen sert kumaştan bir alternatif giysiyi 30 TL’ ye ve kasnağına deri eklenmiş bir başka pırpıt’ı 70 TL’ ye almak mümkün ancak bunlar daha ziyade minik pehlivanlar için. Üst boylarda herkesin kıspeti var.

2-      Elmalı’ da bir çadırda kaldım. WC, duş vb. imkanlar çok sınırlı idi ve hiç rahat edemedim. Konaklama imkanları da çok sınırlı idi ve konaklama tesislerinin çoğunda “boş oda yok” yazıyordu.

3-      Konu ile ilgili bilgi edinmek çok zor. İnternet asla bir çözüm veya kolaylaştırıcı değil. Telefon ve tanıdık sistemi ile ilerlemek zorundasınız. Bir güreşçi, çeşitli menajer-yardımcı ve arkadaşları olmadan ermeydanına dahi çıkamaz. Soru sorup cevap alamamak ve sürekli “iyi de şunu nasıl yapacağım?” diye sormak durumunda kalıyorsunuz. Asla bir danışma masası yok. Hatta organizasyonu düzenleyen kişi ve kurumların kimler olduğu bile muallâk.

4-      Elmalı’ da (ziyaretçi bile olsanız) WC büyük sorun. Hem yeterli değil, hem de mevcut WC’ ler kötü durumda.

5-      Pehlivanların soyunduğu ve güreş bittikten sonra yıkandığı yer mutlak surette ortalama bir ahırdan kötü durumda. Her yer beton, kırık dökük. Etrafta çöpler, atıklar, bozuk eşyalar var. Kapasitesi yetersiz. Sıcak su 4 adet çöp bidonunun altında yakılan tüp alevi ile sağlanmaya çalışılıyor. Ben şaşkınlıktan uzun süre yıkanamadım. Burası bir hayvan barınağı olsa ve Tarım bakanlığından yetkililer denetime gelseler bence hemen mühürlerlerdi. Neyse ki insan yıkanma yeri, sorun yok.

Bu kötü izlenimlere rağmen burada tespit ettiğim en ilginç şey şu: 100-200 kadar dövüşçü erkek aynı anda yıkanmaya çalışıyordu ancak tek bir kavga çıkmadı ve asla yumruklaşılmadı. Sadece ufak çaplı keyifli denebilecek bağrışmalar vardı. Belki de şiddetsiz toplumun gizli formülü buralarda bir yerde gizlidir. Ayrıca yardımlaşma ve dayanışma inanılmaz güzeldi. Organizasyon bu denli zayıf ve düşüncesizlik bu denli had safhada iken katılımcılar için tek seçenek iyi geçinip yardımlaşmak oluyor sanırım.

6-      Yerli basın neredeyse hiç yoktu oysa yabancı basından birçok kişi vardı. Ayrıca bolca sanat-spor fotoğrafçısı benim de fotoğraflarımı çekti. Bir Fransız fotoğrafçı benle küçük çaplı röportaj yaptı ve Fransızca bilen bir pehlivan ile karşılaşmayı hiç beklemiyor olduğunu söyledi. Benim dışımda bir de elektrik-elektronik mühendisi İngilizce bilen bir pehlivan vardı. Yabancı basın ve fotoğrafçılar ile en çok ikimiz samimi olduk dolayısı ile.

7-      Küçük orta küçük boyda 2. Tura kaldım ve herkesin anons ile duyduğu şekilde 125 TL yolluk hak kettim. Ancak almaya gittiğimde kayıt olurken organizasyona kayıt ücreti ödemediğim-kayıt yaptırmadığım için bu parayı vermediler. Bu büyük bir saçmalık! Çeşitli yerlere başvurup işin doğrusunu öğrenmeye çalıştık ancak tutarlı bir cevap alamadık. Böyle bir durumdan güreş öncesi asla haberdar değildik. Daha sonra diğer pehlivan yakınları ile yaptığımız görüşmelerde bazı kişilerin bu hak edilmiş paraları cebe indirdiklerini, bırakın yollukları 1. Olanların ödül paralarını “siz gidin biz banka hesabınıza yatıracağız” diyerek iç ettiklerini öğrendik. Ne diyeyim?.. Neyse demeyeyim.

Şimdilik aklıma gelenler bu kadar. Genel olarak görüntü, organizasyonu yapan Elmalı Belediyesi kaynaklı (gizli) bir grubun bol bol şov yapıp her şeyin mükemmel olduğunu bangır bangır bağırması sırasında bu karmaşa ortamında er meydanına çıkabilmiş birkaç sporcunun tutku ile sevdikleri işi yapabilmek amaçlı birbirlerine kenetleniyor oluşları idi.

Ağalar, beyler ve mal-mülk sahipleri ve minik paragöz çakallar; sahada dövüşen kişiler üzerinden rant ve prestij sağlıyorlar. Organizasyon o denli rezalet ki daha yüzlerce katılımın olması mümkün iken bu asla gerçekleşemiyor. 1.000 yıl önce Romadaki gladyatör dövüşlerinin ruhu aynen burada yaşıyor ve insan kendini kölelik döneminde hissediyor. Hatta bazılarımızın aramızda konuştuğu gibi, “büyük ihtimalle 100 yıl önce organizasyon bundan kat be kat iyi idi.”

Durulmuş öfkem ile bunları yazmış olayım şimdilik ve yazıyı, cazgırın tam yanımda ünlediği şu mani ile bitireyim:

Arabistan’dan getirdik aşı, hurmayı.

Mehterler çalar davulla zurnayı

Şahin de güççüktür amma

Gökten indirir turnayı.

 

Hakan Ozan Erzincanlı

Pehlivan

09.09.2013

 

Kategori: Hafta Sonu