Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma: Salgın günlerinde yabani çözümler-3

Mart sonu ve nisan başında yeniden yabanlaştırma konusuna giriş yapmış, ancak ara vermek zorunda kalmıştık. Şimdi oradan devam edelim.

Zihnim toplumun yeniden yabanlaştırılmasına ilişkin bir tanım yaparak başlamak yerine, neler yapılması gerektiğini anlamaya çalışarak bir tanıma ulaşmayı tercih ediyor. Çünkü amaç, asla fiyakalı bir tanım yapıp çözümü o tanıma uydurmak olmamalı. Bu pencereden bakarak ilerlemeye çalışalım. Ancak bunun uzun bir yol olacağını da bilmek gerekiyor.

Eric R. Wolf “Avrupa ve Tarihsiz Halkları”[1] adlı kitabında tek bir dünya kavramından hareketle ekolojik, demografik, ekonomik bağlara vurgu yaptıktan sonra şu soruyu yöneltiyor:

“Eğer her yerde bağlantılar varsa, o zaman neden dinamik ve karşılıklı olarak birbirleriyle ilişki içindeki olguları statik ve birbiriyle ilintisiz şeylere dönüştürmekte ısrar ediyoruz?”

Wolf kitabının hemen başında eserin ana tezini açıklarken, aynı zamanda insanlığın temel sorununa ilişkin bir saptamayı da dile getirmiş oluyor:

“Bu kitabın ana tezi, insan dünyasının karşılıklı olarak birbirine bağlı çeşitli süreçlerden oluşan bir bütün olduğu ve bu bütünlüğü parçalarına ayıran ama sonra yeniden bir araya getirmekte başarısız kalan araştırmaların gerçeği tahrif ettiğidir. “Ulus”, “toplum” ve “kültür” gibi kavramlar parçaları adlandırır ve adları nesnelere dönüştürme tehlikesini taşır. Yanıltıcı çıkarsamalarda bulunmaktan kaçınmak ve kavrayışımızı artırmak, ancak bu adları ilişki demetleri olarak görüp onları içinden çıkarıldıkları alana yeniden yerleştirerek mümkün olabilir.”

İklim krizi ve ekolojik sorunlar sınır tanımıyor

Yalnızca toplumbilimleri perspektifinden bakıldığında bile insanlığın sorunlarını uluslar, kültürler, toplumlar, Batı-Doğu, gelişmiş-gelişmemiş, Hıristiyan-Müslüman vb. alt katmanlara ayırarak ele almaya devam ettiğimiz sürece sağlıklı çözümler üretmemizin mümkün olmayacağı aşikar. Üstelik perspektifimizi doğa bilimleri ile genişlettiğimizde gezegenimizi insanlar ve ötekiler şeklinde ayırmanın ne derece yanlış olduğunun anlaşılmasının üzerinden epey zaman geçti. Yakın geçmişte ozon tabakasındaki incelme ve delinme ile asit yağmurları gibi olgular ekolojinin toplumsal sınırları tanımadığını ortaya koymuştu. Günümüzde iklim krizi ve tam da göbeğinde durmaya devam ettiğimiz Covid-19 salgını bu gerçeği tekrar tekrar hatırlatıyor bizlere. O halde hala ülkelerden ve sınırlardan daha ne kadar söz edeceğiz? Avrupa’da başlayan bir olma ülküsünü bütün dünyaya yaymak için kaybedecek zamanımızın kalmadığını daha ne kadar görmezden geleceğiz?

Transandantalizmin öncüsü sayılan Ralph Waldo Emerson Türkçeye “İnsandaki Mucize” olarak çevrilen kitabında[2] şöyle diyor:

“İnsanlar arasındaki fark çağrışım ilkelerinde yatmaktadır. Bazıları, nesneleri renklerine, ebatlarına ve başkaca görsel niteliklerine göre sınıflandırır, ötekiler temel özelliklerine veya sebep-sonuç ilişkisine göre. Aklın ilerleyişi, düşüncelerin daha açık hale gelmesine doğrudur, yüzeysel farklılıkları görmezden gelir. Şair, filozof ve aziz için her şey munis[3] ve kutsaldır, her olay fayda sağlar, her gün mübarek ve her insan ilahidir. Zira gözlerini yaşama dikmişlerdir, şartları ise hiçe saymışlardır. Her kimyasal madde, her bitki, her hayvan gelişiminde sebebin birliğini, dış görünüşün çeşitliliğini öğretir.”

Emerson’un sözlerinde altı çizilmesi gereken yerler var. Bunlardan birincisi yaşama odaklanmak. Diğeri ise sebebin birliği, dış görünüşün çeşitliliği. Bana öyle geliyor ki insanlığın tarihsel yanılgısı tam da bununla ilgili. Binlerce yıldır odağımıza yaşam yerine farklı değerleri oturttuk. Bunlar bazen inançlar oldu bazen soylar, bazen ülkeler oldu bazen uluslar, bazen itibar oldu bazense para; ancak hiçbir zaman yaşamı kutsallaştırmadı insanlık. Ve kutsal saydığı bu değerler için yaşamı hep ikinci plana itti. Uğrunda can verilecek değerler üretmek yerine can (yaşam) için değerleri yok etmeyi seçseydi insanlık, şimdi nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk acaba diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi.

Peki ya dış görünüşlerin çeşitliliğine (insan, hayvan, bitki, beyaz, siyah, büyük, küçük…) karşın sebebin birliği vurgusuna ne demeli? Sebebin birliği mi yoksa görünüşün çeşitliliği mi olacak önceliğimiz? Emerson’un sözleri sizde de hepimiz aynıyız çağrışımı yaratmıyor mu?

Hepimiz aynıysak bir olan sebep ne? Yaşamın tüm formlarının var olma sebebi nedir? Soruyu bir de şöyle soralım: Yaşamın bir sebebi olmak zorunda mı? Sebepsiz de olsa yaşam yeterince değerli değil mi?

Haftaya devam ederiz…

*

[1] Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019. ISBN:978-605-295-872-8

[2] İkilem Yayınları, 2019. ISBN: 978-605-68953-1-9

[3] Cana yakın, sevimli.

Kategori: Hafta Sonu

DoğaKoronavirüs SalgınıManşet

Koronavirüs sessizliğinin tadını balinalar ve kuşlar çıkarıyor

Koronavirüs salgını sırasında insanların kendilerini karantinaya alması ve ekonomik faaliyetlerini yavaşlatmasıyla birlikte vahşi yaşam da kendine yer bulmaya başladı. Şehirlerdeki gürültü kirliliği yerini kuşların cıvıltılarına, okyanuslardaki su altı gürültüleri ise yerini balinaların şarkılarına bıraktı.

Kanada’da yer alan Vancouver limanı yakınlarındaki Ocean Networks Kanada tarafından işletilen deniz dibindeki gözlemevlerinden gelen sualtı ses sinyallerini inceleyen araştırmacılar gemilerin sebep olduğu düşük frekanslı seslerde önemli bir düşüş olduğunu tespit etti.

‘Balinalar ve deniz memelileri için iyi haber’

Guardian’da yer alan habere göre Araştırmanın yürütücülerinden ve aynı zamanda Dalhousie Üniversitesi’nden okyanus bilimci David Barclay, “Genellikle, bu frekanstaki sualtı gürültüsünün deniz memelileri üzerinde etkileri olduğunu biliyoruz” dedi. Araştırmacılar, bunun balinalar ve diğer deniz memelileri için de iyi haber olabileceğini tahmin ediyor.

Narwhal’da yayınlanan araştırmada 1 Ocak ile 1 Nisan tarihleri arasında dört veya beş desibel değişikliğe yol açan sürekli bir gürültü düşüşü olduğu tespit edildi. Barclay, aynı dönemde limandan alınan ekonomik verilerin ihracat ve ithalatta yaklaşık yüzde 20’lik bir düşüşü gösterdiğini bu yüzden sonuçların tutarlı olduğunu söyledi.

Yaşanan olayı “devasa bir insan deneyi” olarak tanımlayan Barclay, bu sayede okyanus trafiğindeki azalmanın deniz yaşamı üzerindeki etkisini anlamak için bilim insanlarına bir kapı aralandığını söyledi.

Şehirlerden gelen kuş korosu sesleri

Son zamanlarda koronavirüs salgınıyla birlikte dikkat çeken bir başka olay ise özellikle şehirlerde daha fazla duyulur hale gelen kuş sesleri oldu. Kuş gözlemleri gerçekleştiren British Trust for Ornithology’den Paul Stancliffe’ye göre, şu anki gürültü eksikliği şarkı söyleyen kuşların potansiyel eşler ve rakipler tarafından duyulmasına yardımcı olabilir ve böylece üreme başarılarını artırabilir.

Londra Vahşi Yaşam Vakfı’ndan Mathew Frith ise Guardian’a yaptığı açıklamada parkların normalden çok daha sessiz olması sebebiyle birçok kuş türünün artık buraya yuva yapabileceğini böylece şehirlerdeki köpeklerin hedefi olmaktan kurtulabileceklerini söyledi.

Ya sonrası?

Elbette, koronavirüsün faydasını yalnızca kuşlar ve balinalar görmedi. Birçok tür insanlar yüzünden hapsoldukları şehirlerde gezerken görüntülendi. Yaban hayatı korumacıları için esas soru ise bu karantina kısıtlamaları kaldırıldığında ne olacağı.

Yaban hayatı tarafından yapılan herhangi bir kısa vadeli kazanım, insanlar, trafik ve günlük yaşamın diğer yönleri eski haline döndüğünde yok olabilir. Ancak alışkanlıklarımız kalıcı olarak değişirse, birçok insanın umduğu gibi, doğa fayda elde edebilir.

 

 

Kategori: Doğa

DoğaManşet

Bulgaristan’da yaban hayat cennetini yok edecek otoyol projesi

Fotoğraf: Arthur Neslen (The Guardian için)

Arthur Neslen tarafından The Guardian‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Hilal Işık‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Bulgaristan altın kartal, kızıl akbaba ve peregrine şahin türleri ile ünlü muhteşem bir vadi üzerinden Yunanistan’a Avrupa Birliği tarafından fonlanan bir otoyol inşa etmeyi planlıyor.

Fotoğraf: Arthur Neslen (The Guardian için)

Kresna Vadisi 3,500’den fazla türde flora ve faunanın yanı sıra, Avrupa’nın başka hiçbir yerinde bulunmayan birçok yılan, kaplumbağa ve yarasaya ev sahipliği yapıyor. Fotoğraf: Arthur Neslen (The Guardian için)

11 millik Kresna vadisi aynı zamanda Akdeniz’in kuzey ucu ile Balkanların güney sınırları arasını köprüleyen sıcak mikro iklimi ile ayılar,kurtlar ve çakallar için önemli bir göç noktası.

Avrupa Birliği’nin günümüzden 2020 yılına kadar 673 milyon avroluk hibe sunduğu projenin, Yunanistan’la Almanya’yı birbirine bağlayarak turizm, ticaret ve ulaştırma alanlarında önemli getirileri olacağı düşünülüyor.

Kaynak: Guardian graphics

Grafik: The Guardian

Ancak yerel halk bu projenin halihazırda gözünü İngiltere gibi ülkelere dikmiş olan genç nüfusun yaşadığı bu bölgede demografik bir dalgalanma yaratarak köylerine çoraklaşma getireceğini ifade ediyor.

Ayrıca çevreciler bu yolun 11 köprü, 11 üst geçit, yedi çift tüp tünel, çoğunlukla beton 59 tahkimat duvarı ve 10 yamaç desteği ile kuşlar, yarasalar, kaplumbağa ve büyük memelilere zarar vereceğinden endişeli.

Kresna’daki Vlahi köyünde bir eko-merkez yürütücülerinden olan Dimiter Vasilev: “Avrupa’daki yaban hayatın korunduğu en değerli alanlarından birini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Öyle ki burada herhangi bir taşa attığınız tekme bir sürüngenin ölümüne yol açabilir. Böyle bir alanı kaybetmemiz gerçekten büyük bir felaket olur.” şeklinde konuştu.

Tarihte Kresna, ordular için bir savaş alanı, eski bir Roma yolunu izleyen bir geçit ve aynı zamanda Naziler tarafından Yahudi ve Komünist mahkumların köle işçi olarak kullanılarak inşa edilmiş olma özelliğini taşır.

Bölge aynı zamanda güneş ve kar ile Yunan ardıç ağaçları ve Balkan çamları arasında iklimsel ve ekolojik bir savaş alanı. Struma nehri üzerinde yükselmekte olan Kresna vadisi, yaban hayatı açısından da oldukça önemli.

Kresna vadisi AB'nin Natura 2000 ağının bir parçası. Fotoğraf: Arthur Neslen (The Guardian için)

Kresna vadisi AB’nin Natura 2000 ağının bir parçası. Fotoğraf: Arthur Neslen (The Guardian için)

Doğa Tarihi Bulgaristan Ulusal Müzesi’nden Doçent Dr. Stoyan Beshkov, Kresna Vadisi’nin 1 kilometrekarelik alanında 122 kelebek türü bulunduğunu ifade ediyor. Tüm Birleşik Krallık’ta ise 59 kelebek türü yaşamakta. Müze zoologlarından Boyan Petrov, vadinin 3,500’den fazla türde flora ve faunanın yanı sıra, Avrupa’nın başka hiçbir yerinde bulunmayan birçok yılan, kaplumbağa ve yarasa türü bulundurduğunu söylüyor.

Bulgaristan Kuşları Koruma Derneği ise otoyolun kuş ölümlerinde on kat artışa neden olacağını iddia ediyor. Grubun AB sorumlusu Irina Kostadinova otoyolun, yolda öldürülen hayvanların leşlerini yemek için bölgeye gelecek olan akbabalar için de ayrıca bir tehdit oluşturacağını ekliyor.

İronik olarak, Avrupa Birliği Kresna akbabalarının korunması projesini finanse ediyor ve otoyol projesine, uzun bir yeraltı tünelinin inşa edilmesi şartıyla, 1 milyar avro destek teklif etti.

Ancak Guardian’a konuşan üst düzey Bulgar yetkililer tünel güzergahını “imkansız” olarak gördüklerini ve iki ay içinde sunulacak olan alternatif çevresel riskler dosyasına son rötuşları yapmakta olduklarını ifade etti. Bu dosya tünel projesinin deprem riskleri, yüksek yeraltı uranyum düzeyi, toprak bertaraf sorunları ve su tablasının seviyesinin azalması gibi sorunlar sebebiyle çevresel riskler barındırdığını ortaya koyacak. Ancak şimdiye kadar, deprem değerlendirmesini destekleyen bir tek jeolojik çalışma kamu ile paylaşılırken yetkililer bu çalışmanın hatalar içerdiğini kabul etti.

Bulgaristan stratejik altyapı projeleri ulusal şirketinin CEO’su Assen Antov ise tünel inşası için gereken paraya sahip olmadıklarını belirtti.

“Vadinin en az dirençli yol olduğunu ifade eden” Bulgaristan’ın bölgesel kalkınma bakanı, Lilyana Pavlova. “Her tarafta da dağlar var ve bu dağlar boyunca otoyol inşa etmek son derece pahalı ve zor görünüyor.”şeklinde konuştu.

Struma Otoyolunun yerel halkın ticaret yolunu kapatacağını ve demografik krize yol açacağını öne süren belediye başkanı Nikolay Georgiev “İnsanların bölgeyi terk edeceği ve otoyolun bölgeyi tamamen bir çoraklığa sevkedeceği” endişelerini de paylaştı.

Bölgenin yerlisi, emekli Kirill Petrov, “Otoyol üzerimizde geçerse, bütün şehir atmosferinin araçlardan kaynaklanan NOx [nitrojen oksit] ile kirleneceği ve yağmur sularının bunu tüm bölgeye akıtacağını” söyledi.

Yerel bağ sahiplerinden Vasil Vasilyev, yerel halkın çaresizlik içinde olduğunu belirtti. “Her yıl dört ton beyaz Keratsuda üzümü üretiyorum. Bu üzüm gerçekten ünlü bir üzüm ve yalnızca Kresna’da yetişiyor. Eğer otoyol buradan geçerse, her şey mahvolacak.” Vasilyev’in oğlu çoktan Kresna gençlerinin %20’si gibi Londra’ya taşınmış. Belediye Başkanı Georgiev bu durumun otoyolun inşa edilmesinden sonra daha da artacağını tahmin ediyor.

En az sekiz millik bir alanı kapsayan Kresna, dünyanın en uzun tünelleri arasında yer alacak ve 1904 yılında 7.1 büyüklüğünde bir depremin yaşandığı bir fayın üzerine inşa edilecek.

Antonov tünelin yıllık bakımının yaklaşık 7 milyon avroya mâl olacağını söylüyor. Antonov ayrıca bu otoyolun trafik kazalarıyla yılda dört can alacağını iddia ediyor.

Avrupa Komisyonu, benzersiz ekosistemleri koruma görevinin turizm ve kara taşımacılığı gibi sektörlerde birçok fayda sağlayabilecek bir otoyol ihtiyacı ile dengelenmesi gerektiğini söylüyor. “Bazı otoyollar diğerlerinden daha önemlidir ve bu otoyol Bulgaristan üzerinden Almanya’yı Yunanistan’a ve oradan da Kıbrıs’a bağlayacak olan bir koridor olması sebebiyle stratejik bir öneme sahiptir,” şeklinde açıklamada bulunan AB yetkilisi sözlerine “Bu, Bulgaristan ile elde etmek istediğimizin omurgasını oluşturuyor. Bu bizim için önemli.” şeklinde devam ederken “Elbette kaplumbağalar ve kuşlar da bizim için önemli” diye ekledi.

AB’nin kuşlar ve yaşam alanları direktifi, hayvanların veya yaban hayat sığınaklarını yok edebilecek eylemleri engelleyerek, AB’nin mevcut hibe koşullarını oluşturur. Ancak komisyon yetkilileri henüz Kresna otoyol planı konusunda bir açıklamada bulunmadı.

Bulgaristan, AB bölgesel kalkınma kanadı yetkililerinin bu konuda özellikle destekleyici olduğunu söylüyor. Antov “Tünel ile ilgili problemlerin farkına vardılar ve artık hiç kimsenin bu projeyi gerçekçi bulduğunu düşünmüyorum.”  diye belirtti.

Komisyon yetkilileri Kresna Vadisine uzun vadede verilecek hasarın maliyetinin otoyol inşasının sağlayacağı kısa vadeli yararlardan daha büyük olacağı konusunda ısrarcılar.

Otoyol güzergahı ilk olarak 1997 yılında önerilmiş ve o zamandan bu yana tartışmalara sebep olmuştur. Beş yıl içinde Bern Sözleşmesi (doğal mirasın korunmasına yönelik bir yasal düzenleme) komitesi otoyolun vadi altından geçecek şekilde tünel şeklinde mevcut planın indirgenerek inşa edilmesi konusunda ısrarcı oldu. 2008 yılında Bulgar çevresel etki değerlendirmesi kabul edildi.

Hükümet, tünel üzerine çalışmak yerine vadi üzerinde kuzeyden ve güneyden kıskaçlayacak şekilde bir otoyol inşasına başladı.

2014 yılında iki yol Kresna üzerinde birleştirildiğinde, Bulgar inşaat şirketleri odası (BCC) hükümete yeni bir çalışma talep eden bir mektupla başvurdu. Talep kabul edildi. Durum iki ay içinde raporlandığında, hükümet kaynakları BCC tarafından tercih edilen rotanın önerileceğini belirtti.

Georgiev BCC’yi “Ülkenin tüm altyapı projelerinden sorumlu en zengin insanları ve şirketleri temsil etmesi sebebiyle çok çok güçlü” olarak tanımladı. “Bir bakıma ülkenin politikasını tanımlıyor.”

BCC direktörü ve aynı zamanda ülkenin çevre komitesinde yer alan bir milletvekili olan Ivan Boykov, çevrecilere düşman olmadıklarını ileri sürdü.

Anti-yol savunucuları BCC’nin gerçek endişesinin inşaat sözleşmelerinin Bulgar firmaları tarafından kazanılması olduğunu iddia ediyor. Oda, bu iddiayı yalanlarken çevrecilerin yabancı firmalarla işbirliği içerisinde olabileceğini söylüyor. Ancak hiçbir Bulgar şirketi bu tüneli inşa edebilme kapasitesine sahip olmadığını kabul ediyor.

Boykov, “BCC Bulgar hükümeti ile sürekli iletişimdeydi ve biz bu iletişimden son derece memnunuz” diye belirtti.

Ancak çevreciler planlanan otoyolun dağları keserek geçeceğini ve bu sebeple toprak kayması tehlikesi oluşacağını, endüstriyel çalışmaların ani artışı ile hayvanların zarar görmesi ve Struma nehri kenarındaki ağaçların kesilmesi ile sel ve toprak erozyonuna sebep olacağını iddia ediyor.

Buna ek olarak çevreciler, biyolojik çeşitliliğin zarar göreceğini ve bunun ekonomik maliyetinin ölçülebilir olmadığını söylüyorlar. Vasilyev ekliyor: “En sonunda biz insanlar olarak, hayvanlar olmadan ruhumuzun yalnızlığından kaybolup gideceğiz”.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Arthur Neslen

Yeşil Gazete için Çeviri: Hilal Işık

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Kategori: Doğa