Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Siz isterseniz Ayasofya’yı bile…

Adnan Menderes  29 kasım 1955’te TBMM grup toplantısında Demokrat Parti milletvekillerine “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” demişti. Ama hilafet geri gelmedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan doğrudan risk ve sorumluluk almak yerine hukukun arkasından dolanarak tartışmalı bir kararla Ayasofya’yı ibadete açtı.

Karar, Türk sağında memnuniyetle karşılandı. Çünkü Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi ve hilafetin kaldırılması Türk sağının bir türlü affedemediği temel meselelerin başında geliyordu.  Sağın mühim şahsiyetlerinin kişisel tarihlerinde “Ayasofya açılsın” mitingleri birleştirici bir faktördür. Hepsi gençliklerinde bu mitinglere katıldıklarını, Ayasofya açılsın diye slogan attıklarını hatırlatıyor ve kendilerine sunulan bu kızıl elmanın tadını çıkartıyorlar.

Hilafetin kaldırılışı ve Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi Türk sağı için Cumhuriyet’in Hıristiyan batıya verdiği bir taviz, hatta teslimiyet sembolü idi.

Türk sağının ideoloğu Necip Fazıl 1965’te verdiği bir nutukta bu teslimiyet duygusunu  dile getirerek sadece mukaddesatçılarda değil milliyetçilerde de derin iz bırakmıştır.

Ayasofya açılmalıdır. Türk’ün kapanmış bahtıyla beraber açılmalıdır.”

Gençler! Bugün mü yarın mı bilemem. Fakat Ayasofya açılacak. Türk’ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilir. Ayasofya açılacak”

Ayasofya açıldı, sağda kuşkusuz bir memnuniyet var ama köpürtülmeye çalışıldığı kadar büyük bir coşku oluşmadı. Laik/ modern/sol kesimlerden ise cılız tepkiler dışında bir ses çıkmadı. Muhalefet cephesinde yer alan Meral Akşener, Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül gibi isimler memnuniyetlerini dile getirdiler, Muharrem İnce davet gelirse açılışa bile gideceğini söyledi. CHP’nin sessizliği ise kimseye sürpriz olmadı.

Yani RTE istediği karşıtı meydana çıkmayınca beslenegeldiği çatışma ortamını bulamadı.

Erdoğan’ın cephanesi tükendi

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasının Erdoğan’a umduğu kazancı sağlayacağı kuşkuludur ama Erdoğan’ın söyleyecek çok az sözünün kaldığını, cephanesinin tükenmekte olduğunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Başörtüsü argümanı çok geride kaldı, Ayasofya heyecanı da bir süre sonra kaybolur. Sağ kesime ödül olarak Erdoğan’ın dağarcığında şimdi Menderes’in dile getirdiği hilafeti getirme vaadi kaldı bir tek.

Ayasofya sevinci sağ kesimde ne kadar sürer bilemeyiz, ama Şehir Üniversitesi‘nin kapatılma kararının ve bu kararın uygulanma biçiminin muhafazakar kesim üzerinde yarattığı hayal kırıklığını gidereceği şüphelidir.

Yolsuzluklar, adam kayırmacılığı gibi meseleler sadece muhalif seçmenlerin değil sağcıların da gözü önünde sürüyor.

Ayasofya ibadete açılınca ne yazık ki görülmemiş oranlarda seyreden işsizlik son bulmayacak, enflasyon düşmeyecek,  dolar değer kaybetmeyecek, çalışan kesimlerin hayatları daha iyileşmeyecek.  Etkisi zamanla sınırlı bu karar Erdoğan’ı hayal ettiği gibi II. Fatih yapmaya yetmeyecek.

Erdoğan daha bir kaç sene önce Ayasofya’nın ibadete açılmasını talep edenlere önce Sultanahmet Camisi‘ni doldurmalarını söyleyerek karşı çıkmıştı. Sultanahmet dolmadan Ayasofya’yı açarak ya Sultanahmet Camisi’ni dolduğunu sanıyor ya da geçmişte söyledikleriyle bağlı saymıyor kendini.

Ne de olsa eski bir siyasi büyüğümüzün veciz bir şekilde dile getirdiği gibi: “Dün dündür, bugünse bugündür “.

En önemli gündem, hasar verilmesini önlemek olmalı

Ayasofya’nın 86 sene sonra camii olarak ibadete açılması kuşkusuz önemli bir olaydır, özellikle uluslararası çevrelerde sonuçları olacaktır. Erdoğan Çamlıca Camisi‘nin açılışı vesilesiyle yaptığı konuşmada Ayasofya’nın ibadete açılmasının faturasının çok yüksek olduğunu söylemişti. Şimdi önüne çıkarılacak faturanın bedelini ödemeye hazır olduğunu var sayabiliriz.

Bin beş yüz yıllık tarihinde yeni bir sayfa açılmış oldu Ayasofya’nın. Bugün tartışmamız gereken nokta eşsiz bir insanlık mirası olan Ayasofya’nın gelecek kuşaklara nasıl bırakılacağı olmalı. AKP yönetiminin her biri hazine değerindeki mozaikleri ve freskleri kalıcı bir tahribata yol açmadan gizleyebilecekleri teknik imkanları kullanacaklarını kabul etsek bile bu önlemler yeterli olmayabilir. Konunun uzmanları 6. yüzyıldan kalma bu muhteşem kültürel varlığın zaten zamanın yıpratması karşısında özel önlemlerle korunması gerektiğine dikkat çekiyorlardı.

Müze olarak kullanıldığı yıllar boyunca da kontrolsüz bir şekilde her gün ortalama 10 bin kişinin ziyaret ettiği binaya şimdi cami nedeniyle oluşacak ilave bir yükü ne kadar kaldırabilir sorusunun cevabını konunun uzmanları mutlaka araştırmalı. İstanbul zaten büyük bir depremi beklerken Ayasofya’yı korumak  hepimizin, ama en çok da bu yapıya günü kurtaracak siyasi rant kaygısıyla yaklaşanların sorumluluğudur.

İşte tarih ve insanlık önünde bedeli asla ödenmeyecek fatura budur.

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

Sağ’ın cenaze töreni – Ahmet Turan Alkan

Ahmet Turan Alkan’ın bu yazısı Yeni Hayat Gazetesi sitesinden alındı

Sağ’ın cenaze törenindeyiz. ‘Merhum’un teçhiz, tekfin ve defin işlemleri AKP tarafından yerine getiriliyor. Lokma ve helva dağıtımı gibi rutinler ise sosyal demokrat, laikçi ve sekter Kemalistler tarafından icrâ olunuyor.

Muhtemelen Meclis Başkanı Kahraman, ‘Ben ne dedim ki yahu; biz bu cümleyi tâ Necib Fâzıl üstaddan beri tekrar eder dururduk. Şimdi ahali niye celâllendi anlamıyorum’ diye düşünüyordur. Sağ’ın İsmail Abi’si, sağın bütün meziyet ve zaaflarını taşıyan vasatî bir örnek. Şahsi kariyerini AKP’nin meclis başkanı olarak taçlandırması onu biraz endazesiz şeyler söylemeye yöneltmiş olmalı; doğrusu pek dramatik bir final oldu.

Cemil Meriç’in ‘ Sağ ile Sol’ adlı yazısı, henüz farkında olmadığımız dramatik çöküşün bütün ipuçlarıyla, bu iki temel kavramı anlamak noktasında dünyadan ne kadar uzak ve geri kaldığımızı da anlatıyor. Tekrar okunmalı! Kırk yıl evvel ‘Bu Ülke’yi okuduktan sonra, “Biz sağcı değiliz ki, milliyetçiyiz” diye kendime ağrı kesici bir hap reçetesi yazmıştım. Milliyetçiliği sıhhat değil, geçici bir ergenlik sivilcesinden ibaret saymak gerektiğini çoğumuz hâlâ farketmedi. Milliyetçiliğin MHP’li yorumu yarım asır sonra gide gide devleti kutsayan ve devlet adına işlenen her melâneti evcilleştiren bir derekeye geldi. ‘Ebter’ bir nokta-i nazardır. Terör ve bölünme korkusuyla galeyana getirilen genç kuşakların kanı ve heyecanı ile nebatî bir hayat süren bir meyyit-i müteharrik.

‘Milli görüş’ mottosu ile ambalâjlanan İslâmcı-Maneviyatçı arter, demokrasinin temel kavramlarıyla içinde hayatın ve geleceğin tomurcuklandığı bir yol çizmek yerine, NFK’nın fiyakalı aforizmalarına tutunarak kendini paralize etti. Gelenekçiliğin en berbat yorumuna âşık oldu. Daha fenası ahlâkçı düşünceyi İslâm’dan tecrîd ederek Müslüman imajına zındıkların bile aklından geçmeyen bir fenalıkta bulundular. Milli Görüş çizgisinin yıllarca bayraklaştırdığı ‘Müslümanlar’ın iktidarı’ efsânesi çok kötü itibar kaybına uğradı. Müslümanlar (!) iktidar oldular ve 14 senede vara vara Faşizm’in o bildik ve berbat araçlarından başka sığınacak liman bulamadılar.

Hizmet Hareketi’nin bu günah cedvelindeki yeri, ‘devlete temessül’ arzusuydu ve en yıkıcı darbeyi, bu zaafıyla aldı. Sağ’ın bütün aşiretlerini aynı derecede kapsayan bu zaafın daha müstağni ve dervişâne bir yaklaşımla ehlîleştirilmesi gerekirdi. Nihai tahlilde Hizmet’in şahsında bugün, ‘Toplumsal İslâm’ın kamu yerlerinde görünür olma hakkı, yine Müslümanlar tarafından hoyratça mahvediliyor; oysa ki İslâm, dünyanın her yerinde alt cemaatler halinde örgütlenerek yaşamakta. Diyanet modelini, Müslümanlığı devlet dini haline getirme arzusundan ötürü eleştiriyorduk ve bu eleştiri hâlâ doğrudur. İslâm’ın devlet dini şekline konulmasının en sivri ve akılsız uygulamalarını yine bir başka cemaat (Milli görüş) haleflerinin gerçekleştirmiş olması kaderin istihzâsıdır. Bugün Hizmet’e yöneltilen  nefret ve intikam kumpanyası, yarının dünyasında bilumum cemaatleri şüpheli yerine koyacağı için, cemaat hayatının köküne kibrit suyu döküyor.

Kader, biraz da yapıp ettiklerimizle yatağını bulan bir tecellîdir.

Bu fikri, -üstelik çok daha iyi ve problemsiz günlerde- defalarca tekrarlamış olmanın rahatlığıyla söylüyorum: Müslümanların, başta ‘dinî’ olmak üzere her türlü (askerî, ideolojik, iktisâdî) zorbalıktan emin olabilecekleri en sağlam ‘yönetim tekniği’ liberal laiklik uygulamasıdır ve laikliğin ferde sağladığı hukuki korunma zırhına en ziyâde Müslümanların ihtiyacı var. Bu cümlenin kısaca ‘tam tekmil demokrasi’ olarak anlaşılması daha uygun olur. Başta temel hakların dokunulmazlığı; ferdin cemaat ve cemiyet karşısında daha fazla önemsenip korunması; hukuk devleti fikri ve elbette inanç ve fikir hürriyetlerinin devlet garantisinde olması mânâsında laiklik.

Şimdi, ‘er kişi niyetine!’

ahmet turan alkanAhmet Turan Alkan – YeniHayatGazetesi.com

Kategori: Dış Köşe

Dış Köşe

Filistin ve Türk sağının Hitler’le flörtü – Yetvart Danzikyan

Meseleye adilane bakmaya çalışan her göz, İsrail devletinin Filistin-Gazze’de giriştiği operasyonun tam bir gaddarlık vasfı taşıdığını kabul eder herhalde. Şu yazının yazıldığı saatlerde, operasyon nedeniyle Gazze’de ölenlerin sayısı 600’ün üzerine çıkmıştı. Bunların çoğunun sivil, üstelik önemli bir kısmının çocuk olduğunu söyleyelim (Son 2,5 günde 69 çocuk). Bölgeden gelen haberler, daha güvenli olduğu düşüncesiyle bir araya toplanan ailelerin, İsrail bombardımanı altında can verdiklerini gösteriyor.

Tablo böyle olmakla birlikte, Batı dünyasının, her zamanki gibi İsrail’i kollar bir tutum aldığı ortada. ABD, Almanya, İngiltere’nin tavrı, son 50 yıldır tanık olduğumuz üzere, İsrail’in ‘kendini savunma hakkı’na öncelik verir nitelikte. Beri yandan, İslam ve Arap dünyası da her zamanki gibi etkisiz ve çeşitli hesaplar nedeniyle, İsrail’i durduracak güçten yoksun.

Bu tablo içinde, AKP hükümeti, yakın dönemde tanık olduğumuz şekilde, bu konuda en yüksek sesi çıkaran aktör. Ancak bu, etkili bir ses olamıyor. Bunun da çeşitli nedenleri var. Suriye konusunda izlediği hatalı politika ve bölgedeki radikal İslamcı gruplarla içli dışlı hali, Türkiye’nin bölgede elini zayıflatan en önemli unsur. Buraya gelmeden, Mısır’daki darbe konusundaki, ilkesel olarak haklı ancak diplomatik açıdan fazla gösterişli, daha çok iç siyasete dönük hamleleri de, AKP ve Türkiye’yi denklemin dışında bırakmış görünüyor.

Tüm bunların ötesinde, Türkiye esasen Ortadoğu ile Batı arasında oluşmaya başlayan yeni denklemin farkına varmamış veya varmış olsa bile, tersine gitmeyi tercih etmiş görünüyor. Hüsranla sonuçlanan Arap baharı öncesinde oluşmaya başlayan ve ilk ipuçları İran-Batı ilişkilerinde görülen bu denklemde, Türkiye neredeyse eski İran’ın pozisyonuna kaydı ve ‘devrim’ ihraç eden bir ülke imajı çizmeye başladı.

Bunu şöyle tarif etmek mümkün: Yeni denklem, ideolojik açıdan güçlü İslamcı öğeler barındıran ülkelerin bölgeyi domine etmemesi, buna karşılık Batı ile Ortadoğu arasında yeni bir ‘modus vivendi’ kurulmasına dayanıyor. Bunu, elde edilmiş bir bilgiye dayanarak söylemiyorum. Gelişmeler ve bilhassa ABD’nin Obama döneminde izlediği çizgi bunu gösteriyor. İran’ın bunu görerek yeni denkleme daha kolay adapte olduğunu söyleyebiliriz. Şu örnek faydalı olabilir: Suriye ve Irak konusunda İran’ın savunmacı bir pozisyon almasına karşılık, Türkiye’nin ‘saldırgan’ konumunda olması, çok şeyi açıklıyor.

Tarif etmeye çalıştığım denklemin hakkaniyetli, adil bir tablo olduğunu iddia edecek değilim elbette. Teker teker ülkeler bazında baktığımızda, bu yeni denklemin işlemesi uğruna birçok dram ve haksızlık yaşandığını görüyoruz. Ancak Rojava’da Kürtlerin yaşadığı sıkıntı, Musul’da Hıristiyanların göç etmek zorunda kalması, keza Suriye’deki Alevilerin ve Türkmenlerin yaşadığı dehşet göz önüne alındığında, Türkiye’nin atak ve ‘çıkıntılık yapan’ çizgisinin de sorunlu olduğu görülüyor.

İsrail’in Filistin’de giriştiği insanlık dışı operasyona bu atmosfer içinde girdik. Ancak buraya gelmeden şu notu da düşmekte fayda var: Dışta manzara buyken, içte de, zaman zaman Suriyeli göçmenlere de yönelen milliyetçi/linççi kabarışların günden güne yaygınlık kazandığını görmekte, bu kabarışın ‘dişine göre’, güçsüz bir topluluk gördüğü anda pratiğe döküleceğinden endişe etmekteydik. İronik biçimde, şu günlerde Türkiye’nin tek şansı, böyle bir topluluğun artık ülkede kalmamış olması gibi görünmekte.

Dolayısıyla, Yıldız Tilbe’nin Hitler’den övgüyle bahseden sözlerinin tekil bir örnek olmadığı, belli çevrelerde, toplumun derinliklerinde artık ciddiyetle konuşulan bir fikir olmaya başladığı zaten ortadaydı. Bana göre, Tilbe’nin yaptığı (hatası?) derinde akan bu karanlık nehri açığa vurmak olmuştur.

Tilbe’nin sözleriyle, bir zembereğin boşaldığı söylenebilir. Yeni Akit gibi faşist gazetelerin Hitler hayranlığını açığa vurmalarından bahsetmiyorum elbette. Dalganın yavaş yavaş AKP sahillerine vurması da gayet anlamlı. ‘Cins’ çıkışlarıyla bilinen AKP milletvekili Şamil Tayyar’ın “Soyunuz kurusun, Hitler’iniz eksik olmasın” tweet’i, bu fikrin nerelerde konuşulduğunun da bir göstergesi aslında.

Bu tip durumlarda her zaman şöyle bir karşı argüman geliştirilir: Bunlar tekil ve uç örneklerdir, bir parti ya da bir fikriyat/toplum için gösterge niteliğinde değildirler… İlk bakışta mantıklı görünen bu argüman, aslında faşizmin yaygınlık kazandığının da –tersten– bir sağlamasıdır. Zira faşizm, ilk bakışta gayet uç ve tehlikeli görünen fikirlerin, hızla form değiştirerek, ana akımdaki siyasal aktörler tarafından dillendirilmesidir. (Geçerken, ölçüsüz tepkilerin ‘sağ’la sınırlı kalmadığını da hatırlatmak gere.)

Dolayısıyla, Yıldız Tilbe ve Şamil Tayyar’a yönelik tepkilerin ardından, Başbakan Erdoğan’ın geçtiğimiz haftasonu bir mitingde ağzından çıkıveren “Sabah akşam Hitler’e söverler, barbarlıkta Hitler’i geçtiler. Amerikalıların bazıları ‘Sayın Başbakan niye Hitler’le böyle bir benzetme yapıyor?’ diyor. Size ne? Sen Amerika’sın, Hitler’den sana ne, ne alakan var?” şeklindeki sözler, geçiştirilecek gibi değil.

Kâğıt üstünde Hitler’i ve Nazizm’i eleştirir gibi görünen bu sözlerin, en üst makamdan Hitler örneğini/deneyimini dolaşıma sokmak anlamına geldiğini görmeliyiz. Bunun ne kadar tehlikeli bir gelişme olduğunu söylememe, bilmem gerek var mı…

Türk sağının ta 1940’lardan bu yana Nazizm’le bir flörtü var. AKP’nin de kendine rehber bellediği dönemin sağcı düşünürlerinin ve politikacılarının bu konudaki tutumları arşivlerdedir. İsrail’in gaddarlığıyla mücadele etmek ne kadar önemliyse, bu flörte artık bir son vermek de o kadar önemli.

Yetvart Danzikyan – Agos

Kategori: Dış Köşe