Köşe YazılarıYazarlar

Şehir ve öğle yemeği

 

Bir metropolün gerçek ritmini öğle saatlerinde yakalayabilirsiniz. Kentin ritmi birden daha da hızlanır, binalardan sokaklara akan insanların görüntüsü her şeyi bastırıverir. Şehir ansızın uykusundan uyandırılmış gibi olur. Kaldırımlar dolar, yiyecek satan tezgâhlardan yükselen kokular yoğunlaşır, dükkânların vitrinleri renklenir.

Günün bu en olağanüstü saatinin belirleyici tanımı telaştır. Öğle yemeği molasına çıkmış insanlar kendilerine bahşedilen bu zamanı en istifadeli şekilde değerlendirmeye çalışırlar. Bu sürede karınlarını doyurmalı, sigaralarını yakmalı, bir parkta oturup bulutlara bakmalı, at yarışı oynamalı, flört etmeli veya erteledikleri bir sürü dünyevi işi tamamlamaya çalışmalıdırlar. Yapılacak iş çok, fakat heyhat, süre sınırlıdır. Koca koca insanlar öğle yemeği molalarına teneffüse çıkmış okul çıkmış çocuklar gibi neşe içinde başlarlar, hafta sonu izninden dönen yatılı talebeler gibi naçar dönerler işlerinin başına.

Ne zaman kalabalık bir kentte, gün ortasında aylaklık ederken öğle tatilindeki insanların arasında kalsam aklıma New York’ta bir gökdelenin inşaatında yemek molası veren işçilerin görüntüsü takılır. Herkesin bildiği meşhur fotoğraf 1930’lu yılların başında Manhattan’daki Rockefeller binasının yapımı sırasında çekilmiştir. Bir grup erkek işçi 69. katta yeni koydukları bir putrelin üstüne oturmuş muhabbet ederler. Yemek sonrası kimisi termostan kahve doldurmakta, kimisi cigarasını yakmaktadır. Çalıştıkları henüz inşaat halindeki binanın arka planında sisler içindeki New York görülür.

Her şey son derece gündelik hayata dair, yani son derece sıradan gibidir.

Bu insanlar da kent yaşamının akışına ayak uydurmuşlar ve öğle yemeği saatinde her çalışan gibi mola vermişlerdir. Zaten bu ikonik fotoğrafı bu kadar çarpıcı kılan aşağıda sürüp gitmekte olan sıradan bir günün temposunu yüzlerce metre yüksekte, bizlere inanılmaz tehlikeli gelen bir işte tekrarlıyor olmalarıdır.  Öğle yemeği molasındaki işçilerimiz bir bankada veya bir devlet dairesinde çalışanlar gibi bir doğallık içinde yan yana otururlarmış gibi görüntülenmişler.

Garip olan büyük olasılıkla yeni göçmen olan bu işçilerin tehlikeye meydan okuyan rahat tavırları ya da hiçbir güvenlik önlemi almadan çalışıyor olmaları değildir. Bu fotoğrafın esas rahatsız edici tarafı bu insanların hepimize dayatılan bir yaşama temposuna dâhil edilmiş olmalarıdır. Sorgulamadan kabul ettiğimiz gerçeklik öğle yemeğinin aynı zaman içinde ve toplu halde, adeta bir ayin yapılır gibi birlikte yeniliyor olması değil midir? Bu işte bir gariplik yok mudur?

Acaba 69.katta çalışırken mola veren işçiler öğle yemeği saatlerini vücutlarının dayattığı biyolojik zamana göre mi ayarladılar, yoksa modern iş yaşamın temposuna mı uydular?

Öğle yemeği hayatımızın bir parçası mıdır, yoksa modern hayatın, daha doğrusu sanayi çağının bizlere bir dayatması mıdır? Acaba insanlar tarih boyunca bugün kabul ettiğimiz şekliyle üç öğünlük bir beslenme rejimiyle mi sürdürdüler yaşamlarını? Sanayi tesislerinde toplu olarak çalışmaya başlamadan önce de insanların karınları aynı anda mı acıkırdı? Kırsal yaşamdan sökülüp atılan insanların metabolizmaları farklı mı çalışmaya başlar? İdeal olan öğle yemeği süresi kaç saattir, hangi saatler arasıdır? Öğle yemeğinde neler yemeli, neler yememelidir çalışanlar?

Modern çağda ev ve iş yeri arasındaki mesafeler arttıkça insanlar kendi yiyecekleri üzerindeki tasarruflarını başkalarına bırakmaya başlamışlardır. Karnı acıktığı zaman evine dönüp ailesiyle beraber karnını doyuran insan tipi romanlarda karşılaştığımız geçmiş zaman karakteridir artık. İşe yemek götürmenin en sevimli biçimi olan sefertaslarının da temizlik, pratiklik gibi gerekçelerle ortadan kalkmasıyla öğle yemeklerinin sadece zamanlaması değil içeriği de farklılaşmaya başlamıştır. Evde pişirilip getirilen yemeğin yerini önce basit ekmek arası yiyecekler almış, zamanla bununla da uğraşmak zor gelmeye başlayınca rasyonel olan yola uyulmuş, ya bu iş için kurulmuş fast food tarzı yiyeceklere mahkûm olunmuş veya hızın ve maliyetin lezzetin ve sağlığın yerine geçtiği endüstriyel yemek fabrikalarının egemenliğine boyun eğilmiştir.

Dünyanın her yerinde, her kültürde insanların aynı zamanda, aynı tarzda yemek yemelerini sağlanmak tam anlamıyla sağlanamamıştı ama küreselleşme bu konuya da el attı ve yemek alışkanlıklarımızı küresel bir nizamata sokmak için son darbelerini hazırlamaktadır. Avrupa’da ortaya çıkan finans krizden en büyük sıkıntıyı çeken Yunanistan, İspanya gibi Akdeniz ülkelerine özgü siesta baş suçlu ilan edilmiş, keyifle yenilen uzatılmış öğle yemeği geleneğini Avrupa’nın refahı için başlıca tehdit olarak gösterilmeye başlanmıştır. Zamanın Çekoslovakya’sında devasa bir sanayi tesisinde gördüğüm, çalışma aralarında işçilere verilen ve işçilerin beslenmesine de katkıda bulunduğuna inanılan bira molalarının sürdürüldüğünden emin olamıyorum.

Thierry Paquot   “Bir sanattır öğle uykusu” kitabında modern hayatın dayattığı günlük hayatın ritmine itiraz ederek öğle uykusunun bir hak olarak kabul edilmesini savunuyordu.

Paquot öğle uykusu hakkını savunarak modernizmin günlük hayatımızın akışını belirlemesini önleyebileceğimizi söylüyordu. Şimdi bizler öğle yemeği molalarının saçmalığını savunarak bu mücadeleye farklı bir cephe daha ekleyebiliriz. Öğle yemeğimizi ne zaman yiyeceğimize kendimiz karar vermeyi başarabilirsek, ne yiyeceğimize de kendimiz karar vermeye başlayabiliriz.

Yemeyi sanat düzeyine çıkartan ünlü yemek filozofu Brillat –Savarin ”ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” dediğinde devasa fabrikalar yeni yeni ortaya çıkmaktaydı. Savarin ustanın sözlerini “bana ne zaman ve ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” şeklinde değiştirerek onlara kim olduğumuzu gösterebiliriz.

 

***

Notlar: Rockefeller gökdeleni inşaatında yemek molası veren işçileri gösteren iki ayrı fotoğraf var. Bu fotoğraflardan birinin veya her ikisinin de kurmaca olduğuna, inşaat şirketinin halkla ilişkiler çalışmasının parçası olduğuna dair tartışmalar sürüyor.

Fotoğrafın çekildiği, yani Rockefeller gökdeleninin yapıldığı tarihler ABD’de büyük bunalımın her noktada hissedildiği günlerdir. Fotoğrafın yayın hakkını elinde bulunduran ajansın yetkilisinin hatırlattığı gibi, o zor zamanlarda insanlar sadece iş bulmak veya bedava iaşe dağıtımlarından yararlanmak için bir araya gelirler. Oysa işçilerimizin işleri vardır, çalışmaktadırlar ve karınlarını doyurmaktadırlar.

 

KitapManşet

Öğle uykusu hak mıdır?

Gustave Courbet - Sleep

Çin’in 1949 tarihli anayasasının 49. maddesine göre öğle uykusu hak olarak kabul edilmiş. Günümüzde hak olarak tanınması bir yana, tembelliğin açık bir göstergesi olduğu yaygın olarak kabul edilen öğle uykusu, yani siesta, ekonomik krizle boğuşan Yunanistan, İspanya, İtalya gibi ülkelerin çöküşünden sorumlu tutuluyor.

Gustave Courbet – Uyku

Thierry Paquot’nun yazdığı “Bir sanattır öğle uykusu” kitabı öğle uykusu hakkını tartışıyor. Kitap aslında öğle uykusuna bir güzelleme olarak da okunabilir. Öğle uykusunun bir hak olmasından önce bir sanat olduğunu anlatan kitap, güzel sanatlarda öğle uykusuna yatmış insanları betimleyen resimlerden örnekleri ele alarak mutlulukla öğle uykusu arasındaki ilişkiye dikkatimiz çekiyor.

Öğle uykusu günümüzü çalışma saatlerine göre ayarlayan modern zamanların en sakıncalı bulduğu alışkanlıklardan. Günümüzü belirleyen ve saatleri kullanmamızı toplumsallaştıran modern toplum bireylerin kendi zamanları üzerindeki tasarruflarını da ortadan kaldırmaya çalışıyor. Büyük ölçüde başarılı olunan bu proje günümüzü tümüyle mesai saatlerine göre düzenlemiş. Saat kaçta kalkacağımız, kaçta kahvaltı edip kaçta evlerimize döneceğimiz ne kadar süreyle ve ne sıklıkla sevişeceğimiz ve kaçta uykuya dalacağımız sistemin saati tarafından düzenleniyor.

Teknoloji tarihçisi Mumford’un öne sürdüğü gibi çağdaş sanayi döneminin asıl kilit makinesi buhar makinesi değil, saattir. Fabrika düzeninin fabrika sınırlarını aşıp herkesin zamanını nasıl kullanması gerektiğini belirlemeye başladığını söyleyen Thierry Paquot okulu kıran çocuklar örneğini vererek öğle uykusunu da insanın kendi saatini kullanmaya başlamasının ön adımı olarak görür.

Vakit nakittir özdeyişi bize zamanımızı en verimli biçimde kullanmayı önerir. Gün içinde daha çok uyanık kalmak vakti verimli kullanabilmek için mutlak ön şart olarak öğretilir. Böylece daha çok çalışmak, daha fazla üretmek imkânından mahrum kalınmamış olur. Oysa zamanı sistemin önerdiği şekliyle değil de kendi keyfimizce kullanabilmenin yolunu öğle uykularımızı savunarak başlatabiliriz.

Marks’ın damadı Paul Lafarge’ın 1848 devrimcilerinin zar zor elde ettiği “ Çalışma Hakkı”nın karşısına Tembellik Hakkını koyarak başlattığı itirazı Paquot daha da ileri götürerek “ Küresel zamana” karşı direnmek için öğle uykusunu önerir.” Ekonominin her şeyin içine sızan ve hiç utanıp sıkılmadan kendisini bir gerçeklik olarak sunan küreselleşmenin bu sonucuna” karşı çıkarak, “onca değerli bir şeyi, zamanı, daha doğrusu gündelik yaşamı kullanma hakkını elimizden alan şey”e karşı öğle uykusunu savunur:

“ Öğle uykusu inançla, hazla ve ciddiyetle savunulması, yaygınlaştırılması, uygulanması gereken bir yaşam sanatı sürecidir… Her yaştan, her enlemden boylamdan, her saat diliminden, her meslekten uykucular size sesleniyorum, eşsizliğinizin arkasında durun ve dünya saatine, uydu saatine, totaliter saate direnin! “

BİR SANATTIR ÖĞLE UYKUSU
Thierry Paquot
Çev: Orçun Türkay
Can Yayınları Kırkmerak Dizisi,
96 sayfa

Kategori: Kitap