Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Orman diye diye (7): Ormanları kim yönetiyor?

Hemen şunu söyleyerek başlayayım, ne ormanı ne de başka bir ekosistemi yönetmek kimsenin haddine değil. Sadece yönettiğinizi sanırsınız ama doğanın kendi kural ve dengelerini uzun süreli olarak kontrol altında tutamazsınız. Tutmaya kalkar ya da tuttuğunuzu sanma cehaletine yenik düşerseniz başınıza gelmedik bela kalmaz ki, bu yazıyı okuyacakların örnek göstermeme hiç ihtiyaç duymadıklarını adım gibi biliyorum. Ormanları kim yönetiyor derken sorduğum şey, aslında toplumun ormanlardan beklentilerini karşılamak üzere kurulmuş olan organizasyonları kimin yönettiği.

Geçen yazıda bahsetmiştim, ilk orman örgütü 1839 yılında Ticaret Bakanlığı’na bağlı olarak kuruluyor. Tarihsel süreç içerisinde bu örgüt ad değiştiriyor, bağlı olduğu bakanlık değişiyor, bağımsız bir orman bakanlığı kuruluyor, kapatılıyor ve bu öykü günümü kadar böylece sürüp geliyor. Yine geçen yazıda bahsettiğim gibi 1857 yılından beri ormancı uzmanlar yetiştiren eğitim kurumlarımız var. Anlayacağınız, ormancılığın düzgün yapılması, orman kaynaklarının doğru yönetilmesi için yeterli bir kültür Türkiye’de fazlasıyla var. Gel gelelim ormanlarımızın hali ortada. Peki, sorun ne?

Öncelikle söylemeliyim ki, bir ülkenin genel yapısı ile tüm sosyal bileşenleri bağ içerisindedir. Biz konumuz gereği ormanları ve ormancılığı konuşuyoruz. Rahatlıkla bir okuyucu çıkıp “Bu ülkede ne iyi ki ormanlar ve ormancılık kötü olmasın?” diyebilir. Haklıdır da. Fakat çözümü ararken alt bileşenlere bakarak geneli tanımlamaya çalışmak çok da hatalı olmasa gerek. Aksi durumda hiçbirimiz ne eğitimi, ne adaleti, ne ekonomiyi ne de diğer toplumsal sorunları ayrı bir başlık olarak tartışabiliriz. Demeye çalıştığım, genelin alt bileşenlere etkisini gördüğümüz kadar alt bileşenlerin geneli şekillendirdiğini de gözden uzak tutmamalıyız.

Konumuza dönersek, önceki yazılarda ormanlar ve ormancılığın durumu ile ilişkili olarak, iğneyi kendine batırma faslından ormancılara epey vurdum. Fakat umudun da yine bin bir cefayla ormanlar için gecesini gündüzüne katan “canım” ormancılarda olduğunu söylemeyi ihmal etmedim. Ne var ki ormancılar kendi başlarına iş yapmıyorlar. Doğal olarak belirli kurumsal yapılar içerisinde faaliyet gösteriyorlar. Bu kurumsal yapıların tepe yönetimleri de siyasetçiler tarafından atanıyor.

Türkiye’de 1969 yılından günümüze kadar tam 50 yıldır, bazen bağımsız olarak bazen de diğer bazı bakanlıklarla (tarım, köy işleri, çevre, su işleri) birleşik olarak Orman Bakanlığı var ve ülkedeki en üst düzey ormancılık kurumu bu bakanlık. Yer yer kesintiye uğrayan ve ne derece demokratik olduğu tartışmalı olan bu süreçte bakanları atama yetkisi çoğunlukla siyasetçilerin elinde oldu. Ancak siyasetçiler bu yetkiyi kullanırken uzmanlığı ne derece göz önünde bulundurdu acaba?

Halen Tarım ve Orman Bakanı olan Bekir Pakdemirli, ekonomist.

50 yılda 24 bakanın beşi ormancı

Sayılarla konuşalım: 50 yılda 24 farklı orman bakanı görev yapmış. Bunların sadece beşi ormancılık eğitimi almış. Hadi bakanlıkların tarımla bağlantısı nedeniyle ziraatçıları da bir kenarda tutalım.[1] Makina ve inşaat mühendisleri, iktisatçılar, asker kökenliler, hukukçular cirit atmış orman bakanlığı koltuğunda. İnanmazsınız lise mezunu tüccar bile var orman bakanlığı yapan. İnanmayan kayıtları kontrol eder ya da dipnottaki linkten tam listeye bakabilir.[2] Malumunuz, mevcut orman bakanı da bir iktisatçı.

Gelecek eleştirileri duyar gibi oluyorum: “Bakan olabilmek için o alanda eğitim almış olmak şart mı?”, “Ormancılık eğitimi almış olup ormanların çanına ot tıkayan bakanlar yok mu?”, “Yönetimi bilmek, demokratik olmak, uzmanlığa saygı göstermek, açık fikirli olmak hiç mi önemli değil?” Merak etmeyin bunları gayet iyi biliyorum. Hepsi doğru sorular. Ama önce şu dipnottaki sağlık bakanlarına bir göz atın.[3] Benim itirazım tam da buna işte! Sağlık bakanı atarken ille hekim olsun hassasiyetini gösteren siyasetçi, konu ormana gelince neden aynı hassasiyeti göstermiyor? Yoksa elbette çok kötü işler yapan, ormancılık eğitimi almış bir orman bakanı olabileceği gibi çok iyi işler yapan ormancılık eğitimi almamış bir orman bakanı da pekala olabilir. Çünkü iyi işler yapmış olmak için o alanda eğitim almış olmak yeter şart değildir. Ama bu kadar göz ardı edilmemesi lazım olan bir gerek şart da mı değildir? Değilse sağlık bakanlarına gösterilen hassasiyetin gerekçesi nedir?

Ben size cevabı vereyim: Sağlık (elbette) çok önemli bir konudur siyasetçinin gözünde. O nedenle sağlığın bakanı mutlaka bir hekim olmalıdır. “Ama orman ve ormancılıkta ne var ki?” diye düşünür siyasetçi. Atarım bir bakan, koyar yanına bir iki müsteşar, olur biter.

Bir önceki Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, inşaat mühendisi.

Ormanı önemsemeyen insanı da önemsemez

Dur, siyasetçi! O iş öyle değil, o iş öyle “hiç” değil! Ormanı ve ormancılığı anlamak her babayiğidin harcı olamaz. Bu ülkede başka hiçbir insanın adım atmadığı dağları, uçurumları, yarları, vadileri, kanyonları adım adım gezen, avucunun içi gibi bilen; ağacını, otunu, böceğini, çiçeğini evladı gibi seven; köylüsünün derdini kendi derdi bilip gecesini gündüzüne katan çok değerli ormancılar var. Ararsan bulursun bunların içinden diğer niteliklere de sahip olanı. Yeter ki ormanı önemse. Ormanı önemsiyorsan insanı da önemsiyorsundur çünkü. Tersinden de okunur bu. Yani ormanı önemsemeyen insanı da önemsemez. Aksi durumda, ormanı önemsemez ya da ona sadece ekonomik bir kaynak olarak bakıp ona göre birini ormana bakan atarsan ne mi olur? Bu sorunun cevabını üç dönem Meclis çatısı altında çalışmış bir ormancı olan Seyfettin Yılmaz, 2013 yılında bir panelde yaptığı konuşmada şöyle veriyor:[4]

“…Bunlar yaşanırken orman bakanlığında neler oluyor? Şunu açık yüreklilikle ifade ediyorum. Bakın değerli arkadaşlar, bugün orman bakanlığının üst düzey yönetiminde ormancı çalışanı yok.

“Orman bakanı öyle bir kadro ile çalışıyor ki, orman bakanı kendisine şiirler düzen genel müdürlerle çalıştığı için sanıyor ki ormancılık tarihinde devrim açtı. Yani bir genel müdür düşünebiliyor musunuz, 35-40 yıl genel müdürlük yapıyor belki,[5] burada aylarca bizimle seminerlere toplantılara katılmıştır ama şöyle bir şiir okuma gerekliliği duyuyor:

Suları şırıl şırıl akıtan

Dereleri gürleten…

 “Bakan da sanıyor ki ben ormancılık tarihinde çığır açtım…”

 Hala böyle düşünenler varsa ben acı gerçeği söyleyeyim; evet bir çığır açtılar ama o çığır, o yol hem ormanlarımızı hem de çocuklarımızın geleceğini bir felakete sürüklüyor. Ormancılık tarihi ne yazık ki böyle yazacak.

****

[1] Ormancılık ve ziraatın farklılıkları benzerliklerinden çok çok daha fazla. O nedenle tarım ve orman bakanlıklarını aynı çatı altında toplamak kesinlikle rasyonel değil. Fakat ana konuyu gözden kaçırmamak için şimdilik bunu kenarda tutuyorum.

[2] http://oksijen.ist/blog/1969-2019-orman-bakanlari

[3] https://www.saglik.gov.tr/TR,11490/bakanlarimiz.html

[4] Türkiye Ormancılığının Son 10 Yılını Tartışıyoruz. Türkiye Ormancılar Derneği Yayını, 2013, Ankara, s. 17-24.

[5] Ormancılık yapıyor demek istiyor olmalı. 35-40 yıl genel müdürlük yapmak mümkün değil çünkü. İki önceki yazıda sözünü ettiğim “aman ormancı” bu tip ormancıdır işte!

Kategori: Hafta Sonu

Doğa MücadelesiManşet

[Özel haber] Milletvekillerine, yine ve yeniden: Tabiat Kanunu’nu geri çekin!

Tabiat Kanunu İzleme Girişimi, Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı’na ilişkin endişelerini ve somut önerilerini basına açık müzakere toplantısında paylaştı.

13 Mart 2013 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda, 5 Haziran 2012’de Çevre Komisyonu’nda kabul edilen ve halen TBMM Genel Kurul gündeminde 10. sırada yer alan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı’na ilişkin endişeler dile getirildi.

Toplantıya Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi ve Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkanvekili Mehmet Şandır, İstanbul Milletvekili Melda Onur, Çanakkale milletvekili Serdar Soydan, Adana Milletvekili Seyfettin Yılmaz katıldı.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nden ve Barış ve Demokrasi Partisi’nden ise toplantıya katılım olmadı.

Orman ve Su İşleri Bakanı, Çevre ve Şehircilik Bakanı ve Çevre Komisyonu Başkanı da yoğun davet ve isteğe rağmen müzakere masasına oturmadılar.

Girişim temsilcilerinin Tabiat Kanunu’nun koruma misyonundan ve katılımcılıktan uzak olduğunu belirttiği toplantıda, tasarının ayrıca Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere de aykırı olduğunun altı çizildi.

 

 

Tabiat Kanunu İzleme Girişimi’ne göre tasarı kanunlaşırsa,“üstün kamu yararı” adı altında Türkiye’nin doğal alanları katledilebilecek.

Koruma altındaki alanlar Avrupa Birliği üyesi ülkelerde ortalama %17,76 iken, Türkiye’de bu oran yalnızca %4.

Girişim temsilcileri, kanunla birlikte bu çok kısıtlı alanın da statülerinin yeniden değerlendirileceğini ve “bu statüler sayesinde üzerindeki maden, turizm, hidroelektrik santral, termik santral, nükleer santral gibi baskılara direnebilen elmas değerindeki bir avuç alanın” sadece ilgili bakanlığın oluruyla bir gecede “yok edilebileceğini” belirtiyor.

Yaşam savunucularına göre tasarı mevcut haliyle yasalaşırsa Küre Dağları, Dilek Yarımadası, Çıralı, İğneada, Tuz Gölü, Fırtına Vadisi, Gediz Deltası gibi birçok alan “kıyameti yaşayacak”.

Girişimin ardından söz alan MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır “Bugün dünyada artık büyümenin ve kalkınmanın tanımı değişti.” diyerek kalkınmacılığın ideoloji-üstü konumunu sorgulayan “ekolojist” bir bakış açısı sundu. “Doğayı korumadan büyük ve güçlü devlet olmanın mümkün olmadığını” belirterek devam eden Şandır’a göre Türkiye’nin dört bir yanında “madencilik uğruna doğamız yok ediliyor.”

Yine Şandır’a göre, doğa hukukla değil bilinç ve kültürle korunabilir.

MHP’nin kanun tasarısına karşı mecliste mücadele edeceği sözünü vermesinin ardından söz alan CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi ise kanunun anayasaya ve uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu hatırlatarak tasarıya karşı mecliste her türlü muhalefeti göstereceklerini, tasarının yasalaşması durumunda Anayasa Mahkemesi’ne taşıyacaklarını belirtti.

Tabiat Kanunu İzleme Girişimi kanunla ilgili tüm tarafların katkı vereceği “yeni” bir sürecin başlatılması durumunda, yeni bir kanun tasarısının yazımını 5 Hazian 2013’e yetiştirmeyi de vaat ediyor.

 

 

Girişimin talepleri ise oldukça net:

  • Muğlak tanımların revize edilmesi, ekler konulması,
  • Korunan alanların belirlenmesi ve ilanında tek yetkili kurumun olmaması,
  • Mevcut korunan alanlarının koruma güvencesinden mahrum bırakılmaması,
  • “Üstün kamu yararı“ gibi objektif tanımı olmayan kavramlara dayanan kullanıma açmaların olmaması,
  • Toplumun tüm kesimleri ile ortak hareket edilmesi, “bilgilendirilmek” değil “karar mekanizmasında söz sahibi olmak”.
  • Korumada bürokrasinin ‘tekel’ olmaması, “Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Danışma Kurulu”nun yerelde ve merkezde şeffaf ve katılımcı biçimde ele alınması,
  • Yereldeki yapılanmanın güçlü olması,
  • Tabiatı koruma alanlarında ve diğer koruma alanlarının mutlak koruma zonlarında hiç bir izin, intifa ve irtifak hakkı verilmemesi
  • Tahrip edilmiş olan ekosistemin iyileştirilmesindeki önlemlerin keyfi olmaması,
  • Tasarıda sözü geçen tüm koruma alanlarının hangi usul ve esaslara göre yönetileceğinin açıkça belirlenmesi; Özel Kanun olan Milli Parklar Kanunu’nun iptal edilmemesi,
  • Kritik konuların gelişi güzel yönetmeliklere ya da bir tek Bakanlığın keyfiyetine bırakılmaması,
  • Temel Kanun olarak “toptancı” bir zihniyetle görüşülmemesi

 

Tabiat Kanunu İzleme Girişimi’nin toplantıda yaptığı sunumu şu adreste inceleyebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)