Köşe Yazıları

Ona arşivcilik değil ‘Transfobik Paparazzicilik’ denir – Beren Azizi

Geçtiğimiz günlerde bağımsız bir araştırmacının “arşiv” etkinliğine tanık olduk SALT Galata’da, “Kayıp Ailemin İzinden: Bir Lubunya Arşivi’nin Öyküsü.”

Hala inanamadığım araştırmacılık etiği nasıl oldu da bu kadar kolay ayaklar altına alındı? Salt GALATA gibi bir kurum özel hayatın dokunulmazlığının çiğnenmesine ve dahası transfobiye nasıl ortak oldu?

Hepsinden daha da inanamadığım bizler kendimizle çağdaş ve halen yaşayan trans kadınlara kendi rızaları dışında nasıl ayaklı “arşiv” muamelesi yapabildik? Bunun sürekli fotoğrafçılarca, gazetecilerce, sanatçılarca, akademisyenlerce normalleştirilmesine bu kadar kolay nasıl müsaade ediyoruz? Hiç mi nitelikli eleştirinin denetleyiciliği yok? Yoksa her şeye rağmen yaparım yüzsüzlüğü mü bu? Nasıl olsa destekleyen, “Canım sen kafana takma, işini yap, söylenenlere bakarsan ohooo… Çok güzel olmuş, senin gibi birine nasıl fobik derler?” diyen yarı cahiller çıkacaktır, değil mi?

Bilmeyenler için olayı aydınlatmak istiyorum.

Bahsi geçen bağımsız araştırmacı Serdar Soydan, ismini verip daha da canını sıkmak istemediğim ve şu an halen yaşayan bir trans kadının  geçiş süreci öncesi fotoğraflarını “Fotoğraflarımı kullanma!” demesine rağmen kullandı. Israrla söylüyorum ki bu kadın hala yaşıyor. Fotoğrafları kullanırken de “Beni affetsin.” ifadesini kullanıyor Soydan.

Aynı kadın, Soydan’ın son derece travmatik sorgulamaları sonucu Soydan’la tüm iletişimini kesiyor. Sıradan bir sohbet esnasında Soydan bir anda kendisine “Peki ya askerlik…” diye soracak olurken daha cümlesi bitmeden kadın Soydan’la görüşmeyi kesiyor.

Her görüntü kaydının ve hatta her kayıtlı bilginin arşiv değeri vardır. Buna karşın arşiv değeri ile arşiv birbirinden farklı kavramlardır. Arşiv değeri var diye bir insanın hayatına onun rızası dışında ayaklı arşiv muamelesi yapmak onu nesneleştirmekten, fetişize edip alın lime lime edin demekten başka bir şey olmuyor. Arşiv konusu uzun ve teorik bir tartışma ki çoğu zaman değerli. dolayısıyla temsil gücü düşük kişisel koleksiyonlar ya da cherry picking yani seçmece ile yapılmış biriktirmeler de arşiv sanılıyor.

Biyografileri karşılıklı konuşturan kanondan fazlası olmayan biriktirmelerden kader gibi prosopografi çıkarılıyor. Bu da bildiğimiz hikayenin tekrarı: Tektipleştirme. Bu teorik tartışma bu yazının konusundan bağımsız ayrıca tartışılmalı ve önemli ama bu yazıda buna çok odaklanmıyorum, bu yazıda tüm biriktirmelerin teorik sorunlarına değil etkinlikteki ilgili biriktirmenin transfobik sorununa eğiliyorum.

Azınlıklara veya ötekileştirilmiş gruplara ayaklı arşiv muamelesi yapmak insan belgeseli çekmeye benzer, üstelik gizli kamera ile. Başlıkta söylediğim fobik paparazzicilik de değildir aslında, öyle olsa hiç kimse lafını esirgemezdi zaten bu açık transfobiye. Bu fobik paparazzicilik bile değil. Çünkü bu kendinin güya üstten olduğunu, arşivcilik ve araştırmacılık gibi havalı kelimelerle havalı bir iş yaptığını öyle ya da böyle iddia eden transfobiden ekmek yiyen kariyerizmdir.

Aslında konunun üzerine çok da konuşmaya gerek olmamasına rağmen konuşmamın bir sebebi var. Kültigin Kağan Akbulut’un Gazete Duvar’daki yazısı beni sarstı. Sarstı diyorum çünkü Kültigin’le etkinlikteki transfobi üzerinde konuştuk ve bu transfobiyi göremeyecek biri değil, birçoklarından önce de gördüğüne eminim. Tartışmaların ve tepkilerin de birebir tanığı; ama yazdığı haber son derece yanlı ve bu tartışmalardan hiç bahsetmeyerek bu tartışmaları tarih ve bilgi dışına itiyor. Neden? Çünkü kendi etiğini işletecek kadar bağımsız değil, hem etkinliğin organizasyonunda görevliydi, hem Salt GALATA ile süren bağları hem de Soydan’la da olan tanışıklığı Kültigin’i belliki bu konulardan hiç bahsetmeden temiz ve kavgasız bir habercilik yapmaya sürüklemiş. Son derece sistemin içinden gazetelerde bile eğer gazetecilerin böyle bir tartışmadan haberleri varsa bu tartışmaları görür okuruz; ama Kültigin’in haberinde Soydan’a dair tartışmaları okuyamıyoruz.

Yukarıda söylediklerim haricinde etkinliğin izleyicilerine de eleştirim var. Kendilerine “Bir trans kadınla isminin erkekleştirerek dalga geçilmesi hakkında ne düşünürsünüz?” diye sorsak “Aaa iğrenç! Fobik zihniyet!” gibi gibi yanıtlar alabiliriz; ama aynı etkinlikte bir trans kadının ismini erkekleştirerek (Toplumsal erkekleştirerek, isimlerin kadını erkeği yoktur yoksa) dalga geçen gazete haberi ekrana yansıtıldığında salonda bir kahkaha, bir gülüşme, bir eğlenme hali…

Komik olan nedir? Tam da böyle gülünsün diye yazılmış o haber. Neye gülünüyor? Başkasının hayatıyla dalga geçen bir gazete haberi ekrana yansıtılıyor, langur lungur gülünüyor. Derste seks denildiğinde gülen lise öğrencisi bile etik olarak daha sorunsuz bir yerden gülüyor, onun ki en azından cinsel baskılanmışlığın aniden kırılmasına karşı bir rahatlama. Ya seninki ne? Ayıp olur diye içine attığın transfobinin bir anda meşru zemin bularak kahkahaya dönüşmesi mi? Şöyle etkinlikleri doğru düzgün izlemeyi öğrenmeniz gerekiyor. Bu şekilde fikir, sanat vs. üretimi yapamayız, her seferinde sistemi yeniden yeniden üreten estetik fiyaskolara dönüşürüz o kadar, fazlası olmaz.

İnsan içinden gelmezse gülmez tabii, işte diyorum ki o iç de sosyal inşa, neye güleceğimiz özümüz ya da kaderimiz değil. Eskiden komik bulduğu “ibnelik” hallerine çocuğu lgbti+ olarak açılan anne-baba nasıl aniden ve aslında ucu kendine dokunan bir yerden meseleyi anlayıp gülemiyorsa böyle bir hemhallik oluşmadan lgbti+ bireylerine karşı aşağılamayı, şiddeti çözemeyecek miyiz yani? Bu çirkin sistemin ucunun her an size de dokunuyor olduğunu görmeye farkındalık ve bilinç denir. Politikleşme bu bilincin kazanılması, dönüşme de eskiden güldüğüne istese de gülememektir. Etkinlikte bu yoktu. Aslında ona gülmediler boş laf. Ya neye gülündü? Şu düştüğümüz hale bak gülüşü müydü? Bir hale düşen siz değildiniz ki aksine habere konu olan kadındı. Kendinize gülebilirsiniz, kendimize bazen güleriz aşağılanmaya maruz kaldığımızda; ama başkasına gülmenin vizesi Pride’a katılmakla, çok eşcinsel arkadaşı olmakla, profil fotoğrafını gökkuşağı yapmakla çıkmıyor. Hiçbirimize çıkmıyor o vize. (Salonun tabii ki hepsi gülmedi, bir yarısı da bunlar neye bu kadar gülüyor diye bozuldu. O bozulan arkadaşlarıma susmayın ve gereğinden fazla kibar olmayın diyorum. Bizlerin suskunluğu veya nezaketi, yarı cehaleti körüklüyor, bilelim istiyorum.)

Lafı uzatmadan herkesi bu etkinlik üzerine düşünmeye davet ederek bir konuyu tekrar net olarak hatırlatmak istiyorum. Kullanamayız! Lamı cimi yok, kullanamayız. “Lütfen kullanma, istemiyorum, ne olur kullanma!” diyen bir trans kadının geçiş süreci öncesi fotoğraflarını kullanamayız. Bu cinsel tacizdir, toplumsal cinsiyet kimliği temelli cinsel tacizdir. Kişiyi ciddi yıpratır, kişide ciddi travma yaratır. Ruh sağlığı açısından tehdittir. Kişinin beden ve ruh sağlığına bir saldırıdır, iyi niyetli veya kötü niyetli, taksirle veya kasıtla. Sonuç her zaman kötüdür.

Bir davet:

Kültigin’i, yazdığı haberi/yazıyı tartışmaları da içerir halde genişletmeye, Salt GALATA’yı eğer hala silmedilerse ilgili trans kadının “Kullanma!” dediği fotoğraflarının geçtiği, nerede yaşadığının, adresinin verildiği video kaydını silmeye davet ediyorum.

 

 

Beren Azizi

 

Doğa MücadelesiManşet

[Özel haber] Milletvekillerine, yine ve yeniden: Tabiat Kanunu’nu geri çekin!

Tabiat Kanunu İzleme Girişimi, Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı’na ilişkin endişelerini ve somut önerilerini basına açık müzakere toplantısında paylaştı.

13 Mart 2013 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda, 5 Haziran 2012’de Çevre Komisyonu’nda kabul edilen ve halen TBMM Genel Kurul gündeminde 10. sırada yer alan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı’na ilişkin endişeler dile getirildi.

Toplantıya Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi ve Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkanvekili Mehmet Şandır, İstanbul Milletvekili Melda Onur, Çanakkale milletvekili Serdar Soydan, Adana Milletvekili Seyfettin Yılmaz katıldı.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nden ve Barış ve Demokrasi Partisi’nden ise toplantıya katılım olmadı.

Orman ve Su İşleri Bakanı, Çevre ve Şehircilik Bakanı ve Çevre Komisyonu Başkanı da yoğun davet ve isteğe rağmen müzakere masasına oturmadılar.

Girişim temsilcilerinin Tabiat Kanunu’nun koruma misyonundan ve katılımcılıktan uzak olduğunu belirttiği toplantıda, tasarının ayrıca Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere de aykırı olduğunun altı çizildi.

 

 

Tabiat Kanunu İzleme Girişimi’ne göre tasarı kanunlaşırsa,“üstün kamu yararı” adı altında Türkiye’nin doğal alanları katledilebilecek.

Koruma altındaki alanlar Avrupa Birliği üyesi ülkelerde ortalama %17,76 iken, Türkiye’de bu oran yalnızca %4.

Girişim temsilcileri, kanunla birlikte bu çok kısıtlı alanın da statülerinin yeniden değerlendirileceğini ve “bu statüler sayesinde üzerindeki maden, turizm, hidroelektrik santral, termik santral, nükleer santral gibi baskılara direnebilen elmas değerindeki bir avuç alanın” sadece ilgili bakanlığın oluruyla bir gecede “yok edilebileceğini” belirtiyor.

Yaşam savunucularına göre tasarı mevcut haliyle yasalaşırsa Küre Dağları, Dilek Yarımadası, Çıralı, İğneada, Tuz Gölü, Fırtına Vadisi, Gediz Deltası gibi birçok alan “kıyameti yaşayacak”.

Girişimin ardından söz alan MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır “Bugün dünyada artık büyümenin ve kalkınmanın tanımı değişti.” diyerek kalkınmacılığın ideoloji-üstü konumunu sorgulayan “ekolojist” bir bakış açısı sundu. “Doğayı korumadan büyük ve güçlü devlet olmanın mümkün olmadığını” belirterek devam eden Şandır’a göre Türkiye’nin dört bir yanında “madencilik uğruna doğamız yok ediliyor.”

Yine Şandır’a göre, doğa hukukla değil bilinç ve kültürle korunabilir.

MHP’nin kanun tasarısına karşı mecliste mücadele edeceği sözünü vermesinin ardından söz alan CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi ise kanunun anayasaya ve uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu hatırlatarak tasarıya karşı mecliste her türlü muhalefeti göstereceklerini, tasarının yasalaşması durumunda Anayasa Mahkemesi’ne taşıyacaklarını belirtti.

Tabiat Kanunu İzleme Girişimi kanunla ilgili tüm tarafların katkı vereceği “yeni” bir sürecin başlatılması durumunda, yeni bir kanun tasarısının yazımını 5 Hazian 2013’e yetiştirmeyi de vaat ediyor.

 

 

Girişimin talepleri ise oldukça net:

  • Muğlak tanımların revize edilmesi, ekler konulması,
  • Korunan alanların belirlenmesi ve ilanında tek yetkili kurumun olmaması,
  • Mevcut korunan alanlarının koruma güvencesinden mahrum bırakılmaması,
  • “Üstün kamu yararı“ gibi objektif tanımı olmayan kavramlara dayanan kullanıma açmaların olmaması,
  • Toplumun tüm kesimleri ile ortak hareket edilmesi, “bilgilendirilmek” değil “karar mekanizmasında söz sahibi olmak”.
  • Korumada bürokrasinin ‘tekel’ olmaması, “Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Danışma Kurulu”nun yerelde ve merkezde şeffaf ve katılımcı biçimde ele alınması,
  • Yereldeki yapılanmanın güçlü olması,
  • Tabiatı koruma alanlarında ve diğer koruma alanlarının mutlak koruma zonlarında hiç bir izin, intifa ve irtifak hakkı verilmemesi
  • Tahrip edilmiş olan ekosistemin iyileştirilmesindeki önlemlerin keyfi olmaması,
  • Tasarıda sözü geçen tüm koruma alanlarının hangi usul ve esaslara göre yönetileceğinin açıkça belirlenmesi; Özel Kanun olan Milli Parklar Kanunu’nun iptal edilmemesi,
  • Kritik konuların gelişi güzel yönetmeliklere ya da bir tek Bakanlığın keyfiyetine bırakılmaması,
  • Temel Kanun olarak “toptancı” bir zihniyetle görüşülmemesi

 

Tabiat Kanunu İzleme Girişimi’nin toplantıda yaptığı sunumu şu adreste inceleyebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)