Köşe Yazıları

Yılmaz Özdil’e beddua

Yılmaz Özdil’e ve özellikle Sayın Kaçakçı başlıklı yazısına ithaf olunur. Bu yüzden, yazımda mantık, vicdan veya herhangi bir başka perspektif aramaya gerek yoktur.

Başla!

Yılmaz Özdil. Sen insan olamazsın, “insan müsvettesi” ne menem bir şey ise, ondan da olamazsın. Biliyor musun, aslında senin can taşıdığını sanmıyorum. Acaba bir nesin, nasıl ifade edilirsin? “Şeytan parçacığı” gibisin.

Eşekten, attan, kaçakçıdan söz ederek “makul ve insan” saydığın kendini, birileri daha yüklüce ezilsin diye, yukarılara sakın çekmeye çalışma. Asla onlar kadar onurlu değilsin. Evrenin tüm sakinlerine paylaştırdığı değerden kendi payına düşeni sevgisizliğinle tükettin. Sen, hayatın girebileceği, şiddetin bürünebileceği en korkunç hallerden birisin. Maddenin nefret halisin. Keşke inancım olsaydı da, seni, zamanın geldiğinde cehennemde hayal edip biraz olsun çaresizliğimi yendiğimi hissedebilseydim. Oysa sana ve peşine taktığın azgın cehalete karşı öyle bitkin buluyorum ki kendimi, korkuyorum.

Seni düşündükçe sana benzediğimi biliyorum.

Sözlerinin ışığı bile felç eden şiddetinden, vurdumduymazlığının konforlu bulaşıcılığından, yok saydığımız duyguların yerine koyduğun zorba karanlıktan korkuyorum; çünkü böylesine vicdanlar, sadece kendi üzerlerine titrerken kırılmış narsist hayaller ile sevişir. Senin gibi “markalar” büyütüldükçe, ortak akıl ve vicdan, karabasan bir sonsuzluğun içine mıhlanıyor. Ülkenin bilinmez geleceğine kadar yapışmış aymazlık ve utanmazlık birliğinden; onun bunun zihni ile apış arasına egemenlik kurmak dışında bir ahlak üretmeyip, insancıllığını biz-merkezci çıkarlar ile çarçur eden ikiyüzlü maneviyatçılıktan korkuyorum.

“İnançsızım” dedim ya, varlığın bunu bayağı bir pekiştiriyor.  Mutlak kötülüğe niyetlenmiş fırsatçı bir karadelik gibisin. Sen insani değerleri, anlayışı, diyalogu parçalayıp yuttukça; şiddetsizliğe, bunun başarılabileceğine olan sabırsız imanımı, kendime karşı dürüstlüğümü kaybediyorum. Kötülüğün öyle güçlü ki, beni kendi dehlizlerime çekiyorsun; insanlığımdan endişeleniyorum.

Senin gibi birine başka ne söylenir, ne yapılır, inan bilmiyorum. Öyle ya da böyle beddua etmek dışında. Kabına sığamaz nefret karşısında, tarihin başından beri tüm dünyayı saran ahların kaynağını; canavarların, iblislerin, en kötü felaket masallarının nereden geldiğini şimdi biliyorum: Senin gibilerden geliyor Özdil, senin. Sadece nefret reytingi ile beslenmekle kalmıyor; kan ve gözyaşıyla haddinden fazla semiren varlığından dışarıya cehennemi kusuyorsun. Vahşetten, sömürdüğün acılardan bizlere düşen de “senin cici egon” ile yaşamak oluyor, değil mi?

Sen, insana, yaşama, barış içinde ölüme, belki günün birinde geri gelecek çocuksu günlere olan umudumuzu yok ediyorsun. Çünkü o umudu iştahla tüketerek hayatta kalıyor, bunu da çok iyi biliyorsun. Cehennemde buluşmak dileğiyle Yılmaz Özdil. Zaten tam da oradayız ya.