Köşe YazılarıManşetYazarlar

Aşı savaşlarında denek olmak

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) COVID-19 salgınını ‘pandemi’ olarak tanımladığı ilk günden bu yana tüm dünya elektron mikroskobunda bile çok zor görünen SARS-CoV-2 virüsüne karşı aşı geliştirilip geliştirilemediği haberleriyle yatıp kalkıyor. Aşı ile ilgili son açıklama hiç beklenmeyen bir ülkeden geldi. Hemen hemen bütün bilim çevreleri geliştirilecek bir aşının yılbaşından önce piyasaya verilemeyeceği konusunda fikir birliği içindeyken, Rusya aşıyı ürettiğini ve dağıtımını yapacağını iddia etti. WHO’nun de temkinli yaklaştığı açıklamadan kısa bir süre sonra Sputnik V adı verilen aşının faz 3 çalışmalarının henüz yapılmadığı ve uygun denekler arandığı ortaya çıktı.

Bir aşının geliştirilme aşamalarına kısaca bakacak olursak, yeni bir aşının laboratuvarda geliştirilmesinden sonra geçmesi gereken üç aşama daha var. Tüm bu aşı geliştirme aşamaları aylar ve hatta bazen yılları alabiliyor. İlk aşamada az sayıdaki gönüllü sağlıklı denek üzerinde aşının güvenli olup olmadığı ve insanlar üzerindeki olası yan etkileri araştırılıyor. Birinci aşamadan geçen aşı adayları ikinci faz çalışmasına alınıyor. Bu aşamada aşının bağışık tepkilerini uyandırmadaki etkinliği yüzden fazla denek üzerinde test ediliyor. Üçüncü faz çalışmasını kapsayan son aşamada işler biraz değişiyor. Aynı işlem 50 binden fazla denekle tekrarlanıyor. Yani aşı 50 binden fazla insana yapılıyor. Aşı yapılan 50 bine yakın deneğin normal yaşamlarında virüsle karşılaşması gerekiyor. Ancak o zaman aşının koruyuculuğu tam olarak anlaşılabiliyor.

Aşı geliştiren ülkeden denek aranan ülkeye

İşte tam bu nedenle Covid-19’a karşı en ciddi aşı çalışmalarını yapan, geliştirdikleri aşıları faz üç aşamasına kadar getiren ve bu aşamayı da tamamlayıp rakiplerinden önce piyasaya aşılarını vermeye çalışan başta İngiltere, Almanya, Rusya ve Çin olmak üzere bazı ülkeler bu faz için salgını kontrol altına alamamış ülkelerden deneklere ulaşmaya çalışıyor. Konu ile ilgili geçen hafta içinde kamuoyuna yansıyan bazı haberler bizim için oldukça düşündürücüydü.

Almanya’da iki firmanın ortaklığıyla geliştirilen ve faz üç aşamasına kadar getirilen Covid-19 aşısı için ülkemizden denekler aranıyormuş. Kamuoyuna yansıyan haberlerden Rusya ve Çin’in de Almanya gibi Türkiye’de üçüncü faz çalışması yapmak istediği anlaşılıyor. Bu durum her şeyden önce bu ülkeler tarafından ülkemizde salgının kontrol altına alınamadığının düşünüldüğünü gösteriyor. Zaten Sağlık Bakanlığı’nın artık kamuoyunun önemli bir bölümüne güven vermeyen günlük yeni vaka açıklamaları, salgının kontrolünün yitirildiğini gösteriyor.

Diğer bir nokta ise ülkemizin zaman içinde aşı geliştiren ülkeler arasından başka ülkelerin geliştirdiği aşıların üçüncü faz aşaması için deneklerin arandığı ülke durumuna düşmesidir. Oysa 1928 yılında ülkemizde kurulan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü birçok aşıyı daha o dönemde ülkemiz koşullarında geliştirmiş ve üretmişti. 1931’de ağız yoluyla alınan BCG aşısını üreten Enstitü 1942’de tifüs, 1948’de boğmaca aşısı üretimine başlamış, o dönemin koşullarında dev adımlar atmıştı. Üretilen aşılar sadece ülkemizin ihtiyacını karşılamakla kalmamış, komşu ülkelere de ihraç edilmişti.

Fakat fibrinojen, albümin, gamma globülin üreten, aşı geliştirip üretimini yapan Enstitü 2011 yılında kapatılarak Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’na devredildi. Böylece ülkemizin aşı üretme kabiliyeti de yok edildi. Oysa Almanya’da 1891’de Robert Koch tarafından kurulan ve onun adını taşıyan, kurulduğu dönemde Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’ne de örnek olan enstitü halen çalışmaya devam ediyor.

Robert Koch Enstitüsü Almanya çapında sağlık çıktılarının izlenmesinden ve federal hükümete sağlık alanında çözüm önerileri sunmakla sorumlu. Üstelik bugünlerde Enstitü Almanya’nın Covid-19’a karşı sürdürdüğü mücadelenin ana merkezi. Alman hükümeti enstitünün salgınla mücadelede önerilerini eksiksiz uyguluyor. Robert Koch Enstitüsü aşı çalışmalarında da öncü bir rol üstlenmiş durumda… Enstitü’nün Covid-19’a karşı önerilerini bugün sadece Alman Federal Hükümeti değil, tüm dünya izliyor ve uyguluyor.

Geldiğimiz nokta her açıdan dramatiktir. Birçok ülke ülkemizde salgının kontrolünün yitirildiğini düşünmektedir. Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı kafa karıştırıcı ve yetersiz günlük veriler bile ağustos ayının başından bu yana aktif vaka sayısının arttığını göstermektedir. Bu nedenle uyguladıkları seyahat kısıtlamalarının yanı sıra,  aşı geliştiren ve geliştirdikleri aşılar için faz üç çalışması aşamasına gelen ülkeler ülkemizde insanların her gün virüsle karşılaşma şansının yüksek olduğunu düşünerek, denekler aramaya başlamıştır. Diğer yandan 2010’lu yıllara kadar kendi aşısını geliştirebilen laboratuvar ve bilim insanı varlığına sahip köklü bir kurumumuz; Hıfzıssıhha Enstitümüz yok edilmiş ve ülkemiz insanı bugün Covid-19 pandemisinin tek çıkış yolu olarak görülen aşı için başka ülkelerin çalışmalarının sonucunu gözler duruma düşürülmüştür.  

WHO Genel Direktörü Tedros Adhonom Ghebreyesus kamuoyuna yaptığı son açıklamada dünya genelinde bildirilmiş 22 milyon Covid-19 vakası ve 780.000 ölüm olduğunu belirtiyor. Açıklamasında aşı çalışmaları için umutlu konuşmakla birlikte bu çalışmaların başarısının bir garantisinin de olmadığının altını çiziyor. O nedenle WHO Genel Direktörü açılım politikaları belirlenirken ekonominin yanı sıra pandemi koşullarının da düşünülmesi gerektiğini söylüyor. WHO’ya göre en kötü olasılıkla bu pandemi 2021’in sonunda ortadan kalkacak. Peki, ondan sonra ne yapacağız? Hiçbir şey olmamış gibi yola devam mı edeceğiz? Yoksa artık bundan sonra sık sık karşılaşabileceğimiz yeni salgınlara hazırlıklı olabilmek için başta hıfzıssıhha enstitümüzü yeniden kurmak ve Robert Koch Enstitüsü gibi tüm dünya da saygın bir yere getirme hedefi olmak üzere sağlık sistemimizi yeniden ayağa kaldırmak için çaba mı göstereceğiz?

Seçim bizim…