Köşe Yazıları

Seçmen Tercihlerini ayranın fiyatı ve ineğin ne içtiği üzerinden yorumlamak – Ulaş Bayraktar

Bu satırları 7 Haziran seçimlerinin hemen arifesinde kaleme alıyorum. Partilerin alacakları oy oranları ve özellikle HDP’nin barajı geçip geçemeyeceği sorusu siz bu satırları okurken artık tedavülde olmasa gerek. Şimdi, ortaya çıkan seçim sonuçlarını belirleyen etkenler uzun uzadıya ele alınıyordur. Liderlerin, adayların, partiler ve partililerin, taraflı ve tarafsızların, seçim programlarının, kampanyaların, ülkenin ve gezegenin sosyo-ekonomik, siyasi ve diplomatik gündeminin -ve hatta yıldızların konumunun- bu tablonun ortaya çıkmasında ne derece ve nasıl etkisi olduğuna dair derin analizler televizyon ekranlarını, internet sayfalarını ve gazete/dergi sütunlarını istila etmiştir. Muhafazakârların, milliyetçilerin, sosyalist ve sosyal demokratların, liberallerin, Kürtlerin, Alevilerin, sermayenin, işçinin, kadınların, gençlerin, şehirlilerin kime, neden oy verdiğine dair bir sürü hipoteze maruz kalıyor olmalısınız.

Aynı şekilde, adaylar ve parti yöneticileri de kapalı kapılar ardında onca yatırıma, vaade, reklama ve toplantıya rağmen bazı yerlerden neden bekledikleri oyu alamadıklarını düşünmekle meşguldürler herhalde. İşsizliğin ve iş kazalarının o kadar yüksek olduğu bir seçim bölgesinde hükümet partisinin aldığı oyların yüksekliği, onca büyük proje ve yatırımın yapıldığı başka bir yerde ise düşüklüğü anlaşılmaya çalışılacak. Sık sık da cehalete, akılsızlığa, körlüğe yapılan imalara rastlanıyordur.

Peki ilk bakışta pek de mantıklı gözükmeyen böylesi seçmen tercihlerinin rasyonalitesini anlamak mümkün olamaz mı? Bu soruya cevap vermek için tercih ve karar mekanizmalarına daha yakından bakmanın yararı olabilir.

&

Nobel Ödüllü Daniel Kahneman çok satan “Thinking, Fast and Slow” (Düşünmek, Hızlı ve Yavaş) (2) başlıklı kitabında insanın iki farklı muhakeme ve karar sistemin var olduğunu iddia eder. İlk sistem gayri ihtiyari olarak, hızla ve çok az emekle işleyen bir mekanizmaya dayanır. Refleksvari işleyen bu sistem, çok fazla düşünmeden, kafa yormadan bir yargıya ulaşmamıza ve bir karara varmamıza izin verir. Çirkin bir şey görünce yüzümüzü ekşitmemiz, hüzünlü ya da mutlu bir ifadeyi fark etmemiz, küçük bir mimikten karşımızdakinin düşüncesini anlayabilmemiz ya da temel aritmetik işlemleri yapabilme gibi tepki ve düşünceler bu mekanizmanın eseridir.

36.Thinking_Fast_and_Slow

İkinci sistem ise daha karmaşık zihinsel faaliyetler ve hesaplamalarda devreye girer. Bir hareketi gerçekleştirmeden neyi, nasıl yapacağımızı düşünmemiz bu sistemin işleyişine bir örnektir. Dans etmeyi yeni öğrenen birinin düşünerek gerçekleştirdiği figürler ya da çift basamaklı sayıların çarpımı bu mekanizmanın işletilmesinin ürünüdür çoğunlukla.

Bu ayrımın bir siyaset bilimci olarak benim için ilginç ve önemli yanı bu iki sistemin aslında ayrı çalışmadığı ve birbirlerini etkileme güçleri olduğu önermesi. Kitaptaki bir örneği (s. 44) bize uyarlayıp, bir deneme yapalım:

Bir döner ve ayran 5,50 liradır.
Döner ayrandan 5 lira daha pahalıdır.
Ayran ne kadardır?

Saçma sayılabilecek kadar kolay bir soru değil mi? Harvard, Princeton, MIT gibi üniversitelerin lisanüstü öğrencilerinin yarısından fazlasının düşündüğü gibi düşündüyseniz aklınızdan geçen yanıt 50 kuruş olsa gerek. Bu durumda dönerin fiyatı 5 lira daha pahalı olduğuna göre 5,50 lira olacaktır. Bu da toplamlarını 6 lira yapar. Demek ki 50 kuruş doğru cevap değil.

Neden bu kadar güçlü bir yanılma eğilimi sergiliyoruz peki? Çünkü aslında ikinci mekanizmanın yani hesaplamaya dayalı bir muhakemenin gerektiği yerde birinci mekanizmanın hızlı ve yarı-otomatik işleyişine bırakıyoruz düşünce akışımızı. Kararlarımız ve tercihlerimizin de çok da farkına varmadan irademiz dışında şekillenmiş olabileceğini düşündürüyor bu manzara.

&

Saramago’nun Don José‘si de Bütün İsimler‘de (3) “Biz kararları almayız, kararlar bizi alır” der. Aklı ile bu kadar övünen bir canlı türü için pek de anlaşılabilir bir edilgenlik değil haliyle kararları tarafından alınan bireyler. Öyle ya, metafizik bir güce havale etmediyse, kaderini kararları ile şekillendiren bir varoluş haline yakıştıramayacağımız bir zafiyet.

Yazının başında zikrettiğimiz ve belli bir rasyonalite ile çelişik görünen tercihler bu açıdan bakılınca anlaşılır hale geliyor. Kendi çıkarları ile çelişen yönelimler sergileyen, kendilerine zarar verecek kararlar tarafından alınan bireyleri anlayabiliyoruz böylece.

Muhakeme, belli bir hesap kitap yok değil ama bu muhakeme, düşünme ediminden bağımsız dinamiklerin etkisi altında beklenilen sonuçlara ulaşmıyor çünkü yemlenmiş bir muhakemeden bahsediyoruz bu noktada.

Çocukluğumuzdaki o şakayı hatırlar mısınız? Birisine devamlı beyaz dedirtip, sonra birden inek ne içer diye sorar, genellikle aldığımız süt cevabıyla dakikalarca dalga geçerdik. Yine Kahneman’dan öğreniyorum ki, buna yemleme etkisi deniyormuş. Açıkça dayatılmayan, daha örtük bir müdahale ile şekillenen bir yönlendirme hali. Zokayı yutup, istenilen yere savrulmuş bireyleriz artık.

&

Pierre Bourdieu‘nün habitus‘u geliyor aklıma. Yapının doğrudan müdahalelerine maruz edilgen bireyler ile kendi kaderine kendi karar veren özneler arasında yapının dayattığı marjlar içinde belli yönelimler sergileme eğilimindeki failler… Tam da tercih dediğimiz fiili düşündürüyor bu kavramsal bakış.

Neden karar değil de tercih? Çünkü kelimenin Arapça kökenindeki tarcih’in de işaret ettiği gibi karar dediğimiz süreç daha ziyade var olduğunu düşündüğümüz seçeneklerden birinin yeğlenmesi, ağır basması hali. Umutların, hayallerin ışığında özgür yol tutma hali değil, verili seçenekler arasından birini kabullenme, sineye çekme hali daha ziyade. Ehven-i şer’e razı olma ya da daha güncel bir deyişle “yetmez ama evet” demek durumunda kalma çoğunlukla.

Seçeneklerin bizim dışımızda belirlenmesi ve dolaylı ya da doğrudan dayatılması seçimleri, tercihlere dönüştürüyor. Fakat seçenek dediysem, o sınavlardan çok iyi bildiğimiz A’lı, B’li vb. şıkları kastetmiyorum. Bu kadar sarih bir şekilde gözlenen şıklardan bahsetmiyorum. Bize farkında olmadan dayatılan seçenekler daha ziyade. Bir cüzi irade hali aslında.

&

Siyasal tercihlere dönecek olursak bu bağlamda karşımıza seçim özgürlüğünü, iradesini dolaylı ya da doğrudan ipotek altına alan değişkenler çıkıyor karşımıza. Birey, oy pusulası karşısında kendi çıkarlarının ince hesaplamalarına girmekten ziyade, miras aldığı, sahip olduğu, kişisel gelişimine koşut edindiği yatkınlıkların ışığında bir tercihte bulunuyor. Kağıt üzerinde, somut olarak ne kadar çelişik gibi gözükse de hiç de tereddüt etmeden kendine zarar verebilecek bir yönelim sergiliyor çünkü farkında olmadan edindiği habitus onun muhakeme tarzını kendine özgü kılıyor, başkalarına çok da rasyonel gelmeyecek bir yöne itiyor. Hatırlayalım ayranın 50 kuruş olduğunu düşündüren, hesap-kitap, toplama-çıkarma yapmaktan aciz olmamız değil, sadece ilk mekanizmanın bizi yönlendirmesine izin vermemiz.

Bu anlamda, seçmenlerin oy tercihleri sadece seçim anına ya da dönemine bakılarak anlamlandırılabilecek bir fiil olmaktan çıkıyor. Sadece lider değil, liderliğin öznel yorumu anlam kazanıyor. Projeler değil, projecilik anlayışı ağır basıyor. Çünkü biz lidere ya da onun projelerine bakarken, geçmişimizden taşıdığımız çeyizimizin filtresinden bakıyoruz.

Bu hassasiyetleri fark edip, ona yönelmemiz de çok etkili bir çare değil çünkü ilk mekanizmanın dinamikleri ile kurgulanan bir yönelime hitap etmenin yolu aynı mekanizmanın tepkilerini seferber etmekten geçiyor. Oysa buna hitap etmenin önemi ve işlevini idrak eden hareketlerin iradi olarak ortaya koymaya çalıştıkları tepkiler, ikinci mekanizmanın tutuk, hesap-kitaba dayanan eğretiliğinden muaf olamıyor. Böylesi bir basit taklit ve özentilikten azade olmanın yolu her siyasi hareketin kendisiyle bir ten ve
ruh uyumuna sahip değerleri önemsemek ve bunlara hitap etmekten geçiyor.

&
Çocuğunuz varsa, bebeklikte ona uyumayı öğretmek gerektiğini şaşkınlıkla tecrübe etmiş olmalısınız çünkü bebek çok ihtiyacı olduğu halde, uyuması gerektiğini ve bunu nasıl yapacağını öğrenmeye muhtaçtır. Memeyi bulan bir içgüdünün yokluğunda, uyumayı bir türlü beceremeyen bebekler yoruldukça uyumak ister, nasıl uyuyacağını bilmediği için huysuzlanır, huysuzlandıkça eksite olur, daha da yorulur ve daha da huysuzlaşır, ta ki yorgunluktan bitap düşene kadar. “Git zıbar, uyu hemen” de diyemeyeceğiniz için ona uykuya dalmayı belli ritüellerin yardımı ile öğretmeniz gerekir. Karanlık bir ortam, pijama, biraz süt ya da mama, bir ninni ya da masal, bir oyuncak ve yatak… Adım adım uykuya geçilir, hava kararınca, pijama giyilince, süt içilip, ninni dinlenip yatağa girildiğinde, uyku bir ritüelin son durağı olarak kabullenilir.

Benzer şekilde, seçmenlerin oyuna talip olmak da, oy verin demekle, kendilerine oy vermenin yararlarını saymakla olmuyor ne yazık ki. Böylesi bir tercihi tetikleyecek bir ortam yaratılması gerekiyor ki bu da bir seçim dönemini çok aşan bir kapsam ve tarihsellik bağlamında yapılabilir ancak. O yüzden de, teveccühüne aday olunan seçmene, seçimlerden çok önce ninni söylemeye başlamak gerekiyor yoksa bangır bangır çalınan seçim marşları ancak tepki alıyor muhtemelen.

Böylesi siyasi ninniler, annemizden dinlediklerimizin aksine uyumak için değil, uyanmak için elzem. Siyasal eğilim ve alışkanlıkları, otomatik algı ve tepkileri didaktik olmayan bir tonda değiştirmek yani birinci düşünce mekanizmasına hitap ederek, farklı bir siyasal anlayış ve işleyişi tedavüle sokmak ancak böyle böyle mümkün olabilir.

Öyle ya, nihayetinde ayran 25 kuruştur ve inekler su içer…

1 2015, Psikeart, Temmuz- Ağustos, no. 40, ss. 78-79.
2 2011, Penguin Books, Londra
2012, Kırmızı Kedi yayınları, İstanbul.

 

Bu yazı ilk olarak PsikeArt Dergisi‘nin Temmuz-Ağustos sayısında yayımlanmıştır

35-Ulas-Bayraktar

 

 

Ulaş Bayraktar