Köşe Yazıları

Paris katliamı sonrası: Sosyal medyada bir 3. dünya özgüveni dalgası – Serkan Köybaşı

Gündem yine terör. Paris’teki IŞİD saldırısında 120’den fazla kişinin ölmesi dünyayı ayağa kaldırdı. Çok farklı yönlerden değerlendirilmesi gereken bir katliam elbette. Uluslararası boyut, güvenlik boyutu, terörün finansmanı, Suriye’deki savaşla ilgisi, vs. Ben bu konuların hiçbiri açısından bu saldırıyı değerlendirebilecek yeterlikte değilim. Konuyu uzmanlarına bırakıyorum.

Peki, hangi konuya değinmek için bu yazıyı yazıyorum? Özellikle Facebook’un Paris katliamının ardından yürüttüğü politika ve buna karşı oluşan tepkilerle ilgili burama kadar gelen sinirimi yenmek için yazıyorum. Çok değil, kısa yazacağım, yoksa çok kalp kırarım.

Neymiş efendim, Paris ilk değilmiş ki. Öncesinde Ankara, sonra da Beyrut saldırıları olmuş. Onlarda da çok sayıda insan ölmüş ama Facebook, Paris saldırısındakinin aksine bunlarda, “ben iyiyim” butonu yaratmamış veya profil resmini Lübnan veya Türkiye bayrağı fonuyla yayınlamasını sağlamamış. Veya neden Sydney opera binası Fransa bayrağı renklerinde boyanmış da zamanında Türkiye bayrağı olmamış. Bu Batı’nın iki yüzlü tavrı değilmiş de neymiş. Ve hatta bazıları, resmini bayrak fonlu yapanları tuzağa düşmüş veya yalaka olmakla da suçlar durumda. Açıkça değil ama laflarından anlaşılıyor.

55

Öncelikle, terör saldırısı her yerde terör saldırısıdır. Ve terör, bazı terör örgütlerinin sivillere saldırmama yönündeki ilkesel duruşu dışında, genelde masum insanları hedef alır. Adı üzerinde, terördür. Yani toplumda korku yaratmaya çalışarak toplumsal düzenin bozulmasını arzular. Zira o düzenle sorunu vardır. Haklı veya haksız. Eğer düzeni beğeniyorsanız terörü kınarsınız, beğenmiyorsanız alkışlarsınız. (Nasıl Gaziantep’te Paris saldırıları kutlandıysa.) Ha ama biraz vicdanınız varsa, her nerede olursa olsun veya kim tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, masum insanların ölümünü elinizden ne şekilde geliyorsa, o şekilde kınarsınız. İnsanlar eğer profil fotolarını değiştirerek kınıyorsa saldırıyı, gerekçeniz ne olursa olsun buna tepki göstermezsiniz.

Ama zaten asıl konu bu değil. Asıl konu bu kınamanın bir komplekse dayanıyor olması. “Onlar bizdeki ölümleri kınamadılar ki, biz oradaki ölümleri kınayalım” bakış açısının tamamen bir cehaletten kaynaklanması. Bu düşünceye sahip insan grubu sanıyor ki kendiyle bir Fransız eşit seviyede. Dünya için kendi neyse, bir Fransız da öyle. Sen, rüyalar aleminde dolanan sefil 3. dünyalı, kendini ne sanıyorsun? Sen tarih boyunca dünyaya ne verdin de, ne bekliyorsun? İnsan hakları sicilin ne durumda ki, vatandaşlarının ölümünün dünyayı sarsacağını düşünüyorsun?

Bir Fransız, 1789 Devrimi’yle dünyayı değiştirmiş bir ülkenin vatandaşı. Monarşik düzeni yıkıp, emekle, kanla, giyotinle, fedakarlıklarla Cumhuriyet’i kurmuş bir kişi. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik fikri üzerine kurulmuş bir düzenin mimarı. Bunları da boş kafayla yapmadı elbette. Hâlâ fikirleriyle dünyayı etkilemeye devam eden Jean-Jacques Rousseau’lar, Montesquieu’ler, Michel Foucault’lar, Jean Bodin’ler, Jean-Paul Sartre’ler, Voltaire’ler, Jules Verne’ler, Jean Jaures’ler, Emile Zola’lar senden mi çıktı, Fransızlar’dan mı? Ha “o bir zamanlardı, bunlar hep eski yazarlar” diyebilirsin. 2014 Ekonomi Nobeli’ni kim aldı? Jean Tirole. Evet kardeşim, bir Fransız. Senin de Nobel’in var elbet. Ölüm tehditleri nedeniyle bir süre yurtdışına kaçmak zorunda kalan yazar Orhan Pamuk’un ve daha en başından kapağı ABD’ye atıp kendini kurtarmış olan Aziz Sancar’ın. Burada kalsaydı alabilir miydi ekip arkadaşlarıyla o Nobel’i? Ve hatta o Atatürk sevgisiyle günümüz şartlarında bilim yapmasına izin verilir miydi? Dürüstçe cevap ver.

Ha Fransızlar burada durmaya da niyetli değil. Okumaya ve öğrenmeye devam ediyorlar. Bir Fransız bir senede ortalama 15 kitap okurken, sen kaç tane okudun, dürüstçe söyle bana? Peki hiç Fransa’ya gittin mi? Gittiysen de turistik mekanlardan başka bir yeri, mesela bir kütüphaneyi ziyaret ettin mi? Hayır mı? O zaman kütüphanelerin sadece sınav haftaları değil, her zaman dolu olduğunu görmemişsindir tabi. Hem de sadece öğrencilerle değil, halkın her kesimiyle. Konu sadece kitap okumak değil elbette. Konu bilmek, bilgiye sahip olmak, bilgi üretmek ve onu kullanmak. Senin bilgin yokken ve sokaklarda avare avare dolanır, kantinlerde zaman öldürür, akşamları O Ses’le nerede dolduğu belli olmayan kafanı dağıtırken, Fransa ekonomide de, sanayide de, enerjide de, teknolojide de elbette senden fersah fersah önde olacak. Başka ne bekliyordun?

Bu ülke ki, 1789 burjuva devrimiyle bireyi ön plana çıkarmış, Aydınlanma ve Rönesans’ı özümsemiş bir ülke, elbette insana da hak ettiği önemi veriyor. Sadece devlet değil, vatandaşları da insanın önemini biliyor. O yüzden her bir Fransız çok önemli. Oysa senin ülkende öyle mi? Daha dün Nusaybin’de bir anne ve iki çocuğu evlerinin önündetarandı. Umrun oldu mu? Gezi sırasında milyonlarca insanı böcek gibi gazladılar, copladılar, polis arabalarında işkence ettiler, gözlerini çıkardılar. Ya bak, gencecik insanların hayatlarını aldılar diyorum sana. Berkin daha 15’indeydi. 16 kilo öldü. N’oldu sonunda? Vurulmasının üzerinden 850 günden fazla zaman geçti. Dile kolay. Daha bir iddianame bile hazırlanmadı. Toplumun büyük bir kısmı da Berkin’i terörist olarak tanıyor şimdi. Öldü diye seviniyor. Annesini yuhalıyor. Yuhalatan da devletin başında oturuyor. Al sana Türkiye’deki insanın değeri.

Fransa’daysa bir barajın yapımını protesto eden Rémi Fraisse, aynı Berkin gibi, polis tarafından gaz kapsülüyle öldürüldüğünde ülke ayağa kalktı, savcılar derhal devreye girdi, bakanlar kamuoyun önünde hesap verdi, o gün orada gaz kullanan tüm jandarma personeli ve üst düzey görevliler sorgulandı, konuya ilişkin bir meclis araştırma komisyonu kuruldu ve bütün bu süreç şeffaf şekilde, basının ve kamuoyunun gözü önünde işledi. Barajın yapımı da askıya alındı. Berkin’in ölümünün ardından yaşananlardan biraz farklı değil mi? Al sana Berkin’le Rémi’nin değerini karşılaştırma imkânı.

Yahu senin ülkende her yıl 1000’lerce insan, güvenlik tedbiri alınmadığı için iş kazalarında ölüyor. 2013’te 1235, 2014’ün yalnızca ilk sekiz ayında 1270 işçi hayatını kaybetti. Bir madende, aralarında resmî görevlilerin de olduğu zincirleme bir ihmaller zinciri nedeniyle 301 madenci öldü, daha yeni! Neden? Çünkü tedbir alınması para gerektiriyor. Ama işletme bu parayı güvenliğe harcarsa daha az kâr elde edecek. E ekonominin dönmesi için işletmenin daha fazla kâr elde etmesi lazım. Dolayısıyla, ekonomi mi, insan hayatı mı? E tabii ki ekonomi daha önemli. Al sana ülkende insan hayatının değeri.

Fransa’daki iş kazasında ölüm oranı ise bunun üçte biri. Üstelik, onun da yarısından çoğu ulaşım sırasında yaşanan kazalar. Bildiğin trafik kazası yani.

Şimdi söyle bana senin devletin, senin toplumun sana değer vermiyorken, nasıl olur da dünyadan sana değer vermesini, Facebook’un Türkiye bayraklı profil fonu yaratmasını bekliyorsun? Sen, dünya için, her an ölme potansiyeli olan bir sayısın sadece. Ama bir Fransız, bir İngiliz, bir Alman veya bir İskandinav öyle değil. Onların ölmesi değil, yaşaması normal olan. Onlar ölünce şaşırmamız bundan. Sen kendi ülkendeki ölümlere alışmışken, nasıl dünya şaşırsın?

Açıklıkla son sözümü edeyim. Sen, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarından nasibini alamamış bir coğrafyaya doğdun kardeşim. Şanssızlık mı dersin başka bir şey mi dersin bilemem. Senin ülken IŞİD canilerine destek verirken yakalandı. Senin ülkenin bir kısmında insanlar can korkusuyla evlerinden çıkamıyor. Çıkanlar öldürülüyor. Ha eğer öldüreceklerse, çıkmana gerek de yok, aynı Dilek Doğan gibi evinin içinde de öldürülebilirsin. Daha geçen gün bu ülkenin başbakanı “beni seçmezseniz beyaz Toros’lar gelir” dedi. Yani devlet sizi kaçırır, işkence eder, öldürür, sonra da asit kuyularına atar dedi. Başbakan dedi ya bunu. Ve seni öldüren, yaralayan, sana işkence eden yakalanmaz, ceza almaz ve hatta korunur, kollanır. İşte senin değerin bu kadar. Sen bunu Hollande’ın dediğini düşünebiliyor musun? Derse n’olur tahmin edebiliyor musun?

Eğer inançlıysan, bu ülkede ölmediğin her güne şükredersin. Çünkü her an bir polis kurşunu, gaz kapsülü, bir bomba nedeniyle öldürülebilirsin. Veya işyerinde başına -aslında önlenebilecekken göz yumulan –  bir ihmal nedeniyle başına bir şey gelebilir. Ve bundan kimse sorumlu olmaz. Çünkü sen insan olarak burada pek önemli değilsin. Sen bir sayısın sadece. Sen gidersin, yerine başkası gelir.

Fransız ise öyle değil. Fransız, sırf bir insan olduğu için önemlidir. Onun için olağan olan her an nerede ve nasıl öleceğini düşünmek değil, yaşamak, restorana gidip yemek yemek, maç seyretmek, konsere gitmek ve özgürce hayatın tadını çıkarmaktır. Çünkü o, değerlidir. Korunur. Onu koruyamayanlar hesabını verir. Bu yüzden de onun ölümü, senin ölümünden önemlidir. Eğer burada yaşamaya devam edeceksen, bunu kabul et ve öyle devam et.

Bu yazı serkankoybasi.com/ dan alınmıştır

54-serkan-köybaşı

 

 

Serkan Köybaşı