Köşe Yazıları

Konuşmanın sonu

Sabah gazetesinden bir haber: Nihat Hoca Oyuna Gelmedi. Nihat Hatipoğlu bir profesör, karşısında bir ilkokul öğrencisi, ellerde mikrofon. Oyun neymiş acaba, diyerek devamını okuyorum.

40

Bir ilkokul öğrencisi nasıl bir provokasyon yapmış olabilir ki? Daha önemlisi, bir ülkede bir çocuğun gazetede bu şekilde suçlanabilmesi bize ne anlatır? Videoyu açıyorum. İsminin Destan olduğunu öğrendiğimiz çocuk Hatipoğlu’na kelimesi kelimesine şunu soruyor: “İnsanlar birbirlerini öldürüyorlar. Öldürmek kötü bir şey değil mi? O hâlde neden öldürüyorlar? Mesela Diyarbakır, Ankara, Cizre?”

Soru 15 saniye sürüyor. Videonun geri kalan iki dakikalık kısmında oyuna gelmeyen bir profesörün (ne oyunmuş!) Destan’a verdiği bilindik cevabı dinliyoruz. Evet kötüdür, bile diyemiyor Hatipoğlu. Onun yerine mealen şöyle diyor: “Devletle savaşılmaz, böyle yaparak kendinize ve halka zarar verirsiniz yalnızca. Oysa biz konuşmaya açığız, bu işler konuşarak hâlledilsin.

Cevabın her cümlesine, ama en çok “konuşmak” kelimesine takılıyorum. Konuşmak ne demek ki? Muhalif gazeteciler susturuldu, hapse atıldı; bazı kanallara yasak kondu, uydudan çıkarıldı. Türkiye’de şu ana kadarki Kürt partilerinin hepsi kapatıldı, HDP’nin akıbeti ise belirsiz. Yakın zamanlarda mitinglerde bombalar patladı, üstelik bir kere değil.

Sokağa çıkmak dahi korkutucu hâle geldi. Bir televizyon programında çocuklar ölüyor demek terör soruşturması ile sonlanıyor. Konuşmak ne demek ki? Uslu uslu devlet ezberini terennüm etmek midir konuşmak?

Son olarak 1100 kadar akademisyen bir metne imza attı. Devletin katliam ve kıyımlarına ortak olmayacağız, dediler. (Daha doğrusu dedik, ben de imzacılar arasındayım.) Bu da konuşmak; ama işte bir yazı bile hükümetin uydusu hâline gelmiş kesimlerde infial yaratmaya yetti. Şu an YÖK devrede, imza veren akademisyenler hakkında soruşturma başlıyor. Belki ilerde savcılar, içinde ”teröre destek” geçen iddianameler hazırlayacak. Yeni Şafak’ta biri şu cümleleriyle olası bir iddianamenin içeriğini çoktan dile getirmiş bile: “[B]u kişilerin imzasıyla ülkemize sıkılan kurşunlarla, sivil insanlarımızı hedef alan bombalar arasında hiçbir fark yoktur. Onlar terörün altına imza atmışlardır, Türkiye’ye savaş ilan etmişlerdir. Onlar da bir tür terör eylemine girişmişlerdir.

 Nasıl PKK ile mücadele ediliyorsa, IŞİD’le mücadele ediliyorsa, bu entelektüel terör şebekesine karşı da bir vatan savunması esastır.” Bir diğer “tuhaf” insan ise işi son noktaya taşımış ve bahsi geçen akademisyenleri şu şekilde tehdit etmiş: “Oluk oluk kan akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız.” Kafam almıyor, bu korku filmlerinden çıkmış garip fantezi nasıl ve ne zaman muteber hâle geldi, meydanlarda alkışlanır oldu?

Kendi derslerimin hatırı sayılır bir bölümü vatanı savunmaya soyunanların, yüce çıkarlardan bahsedenlerin, düşmanların imhasını kendine görev edinenlerin işlediği/mümkün kıldığı cinayetleri anlatmakla geçiyor. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın farklı yerlerinde… Bu cinayetlerin sistematik taraflarını çalışıyoruz beraber. Olan ve olanın temsili arasında ufak bir ayrım gözeterek şu iki hususu konuşuyoruz.

A) Devletler örgütlü şiddet aygıtıdır, şiddet tekelini ellerinde bulundururlar. Bu maksatla gerekirse katliam ve kıyım yaparlar. Devletlerin tek niteliği bu değildir belki; ama belli gruplara mensup insanlar (yoksullaştırılmışlar, etnik-dinî azınlıklar…) devletin bu yüzü ile çok daha sık karşılaşırlar. Türkiye’de de geçmişten bu yana katliamlar olmuştur, olmaktadır. Şehirler kahramanlık hikâyelerine konu olamayacak şekilde uçaklarla-tanklarla bombalanmış, insanlar işkenceden geçirilmiş, yargılanmadan öldürülüp toplu mezarlara gömülmüş, milyonlar evlerinden sürülmüştür. Devletler savaş çıkarır, savaşları destekler. Şiddeti tekelleştiren hiçbir tertibatın sicili parlak değildir. Amerika, İngiltere, Fransa’daki demokratik-müreffeh rejimler uzun bir dönemdir uzak ülkelerde kıyım ve katliam yapmaktadır. Daha az demokratik diğer devletler de bölgesel ölçekte kalmakla beraber benzer bir şiddetin failleridir.

Sadece başka ülkelerdeki insanları öldürmez devletler. Kendi vatandaşlarını da öldürür. R.J. Rummel’in, Death by Government [Faili Devlet diye çevirirdim] isimli kitabında, democide diye bir kavram geçer (Rummel 2011). Bir ülkenin kendi vatandaşlarına yönelik sistemli imhasını anlatmak için kullanılır. Soykırımları, ama daha küçük ölçekli katliamları, kıyımları da kapsar. Güncellenmiş listeden şöyle kaba bir hesap çıkar: 20. yüzyıl boyunca yaklaşık 262 milyon kadın, erkek, çocuk kendi devletleri tarafından topluca öldürülmüştür. Arjantin, Endonezya, Rusya, Çin, Kamboçya, Almanya, Irak, Osmanlı, Sri Lanka bu listedeki başlıca ülkelerdir… Üstelik, altını çizmek istiyorum, bu sayılara savaşlarda ölenler dahil değildir. Şu videoya bakın..

41

Terörist olarak listelenen ve toplumda kaos yaratmakla suçlanan örgütlerin hiçbiri bu sayıların yakınına bile yaklaşamaz. Zira tankıyla topuyla insansız hava araçları uydu sistemleriyle füzesiyle uçağıyla istihbaratıyla devletlerin üretebildiği şiddet hiçbir örgütle kıyas kabul etmez. O yüzden insanlığın (ve hayvanların, bitkilerin…) en önemli düşmanı devletlerdir.

B) Devletlerin kahramanlık hikâyeleri, daha doğrusu kendilerine atfettikleri tarih son derece taraflı, hattâ bazı durumlarda tümden uydurmadır. Örneğin İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’nda gösterdiği kahramanlıkların bedelini topluca ölerek ödeyen Bengallilerin veya Mısırlıların hikâyeleri, ana akışa uymadığı için uzun süre gündeme dahi gelememiştir. (Milyonlarca Bengalli İngiliz ordusunu beslemek adına açlıktan ölmüş, Mısırlılar ise yine açlık ve sıtmanın toplu etkisinden telef olmuştur – Bengal için altıncı kısım Robbins 2002; Mısır için özellikle ilk kısım Mitchell 2002) Ölenlerin çoğunun isimleri bile yoktur, heykelleri dikilmemiştir. Kahramanlıklar zayıf senaryolu bir iyi-kötü kurgusu üzerine kuruludur; anlattığından daha fazlasını unutturur. Sürekli maruz kalmak insanı duyarsızlaştırır, düşünme melekelerini köreltir.

Daha önce dediğim gibi, devletlerin ürettiği şiddetin önemli bir bölümü şanlı bir tarih yolunda değil; zayıfın ezilmesi, katledilmesi maksadıyla kullanılmıştır. Buna mukabil olanların anlatımında illüzyonlara gebe bir dil kullanılır. Kelimeler sık sık anlam değiştirir, hattâ gerekirse tam zıt anlama işaret eder. Amerika Irak’ı barış ve demokrasi için bombalar. Osmanlı savaş makinesinin Balkanlara yaptığı bitmez tükenmez akınlar huzur ve saadet anlamına gelir. Filistin’de olduğu gibi, bir tarafın üstün teknolojisi olsa da iptidaî silahlarla mücadele edenler “çok tehlikeli ve acımasız teröristler” olarak tasvir edilir. Birilerini topraklarından çıkarıp mülksüzleştirmenin adı büyüme ve kalkınma olur. Türkiye’de bunların hepsine tanık oluyoruz ne yazık ki…

O yüzden öğrencilerime, devletin ağzından çıkmış hiçbir tabire, hiçbir sıfata güvenmeyin; hepsine şüpheyle yaklaşın, diyorum. Zira devletler anlam evrenini örgütlü şekilde bükebilen, bunun için hiç kimsenin sahip olmadığı araçlara sahip olan ve sürekli kendi gerçeğini dayatan kurumlar. Türkiye’de gazetecilik, akademisyenlik/eğitim, kültür (tiyatrolar) ve sosyal medya üzerinden verilen kıyasıya mücadele tam olarak bununla ilgili. Hangi söz meşru kabul edilecek? Hangi anlamlar dolaşıma girecek?

9 yaşında öldürülen çocukların bile terörist olarak “servis edildiği” (Sabah’tan aldım bu lâfı) Yeni Türkiye’de, devletin şiddet ve söz üretme tekelini elinde tutmak adına neleri göze alabileceğini her gün yeniden ve yeniden görüyoruz. Geri kalan herkesin yekpare fişlendiği tehlikeli bir dil (PKK, DAEŞ, akademisyenler, Paralelciler…) hem tehdit etmeye, hem de bu tehdidi her muhalif gruba serbestçe yöneltmeye yarar. Tanıl Bora’ya göre, sağ muhafazakâr retoriğin (Nihal Atsızlardan başlayarak) Türkiye’de çok eskiden beri kullandığı bir yöntem bu: İlgisi olmayan olaylar ve gruplar arasında bağlantılar icat etmek, hepsini tek bir büyük komplonun parçası olarak görmek. Örneğin bu yazdıklarımla PKK, DAEŞ veya Paralelci olarak suçlanabilirim. Hattâ aynı ânda üçü birden bile olabilirim. Rusya’ya gittim, Almanya’ya gittim. Şu durumda suçsuz olduğum kanıtlanana kadar suçluyum.

İşin fenası, bu iddialar sadece iki savcının kafa karışıklığı olmaz, aynı saçmalığı hatırı sayılır bir insan grubu paylaşır. Bu dilin hâkim olduğu bir ortamda makûl bir konuşma yapmak, kanıta dayalı tutarlı bir bütünlük kurmak mümkün olmaz. Muhakeme gücü zayıflar. IŞID’ın ve PKK’nin beraber miting bombaladığı, bunun da arkasında İsrail ve Gülen cemaatinin olduğu söylenebilir hâle gelir. Komplolarla dolu bu evrende sebepler, ilişkiler, failler, anlamlar birbirine girer. Dünyanın nizâmının bozulmasının belki en büyük emaresi, anlamın dökülmesidir. Başkanlık konusunda Hitler’den ilham alınması yahut Bush’un lâflarının çalınması (ya bizdensin ya onlardan), referans noktalarının şirazesinin ne kadar kaymış olduğunun delilidir. Ortak bir anlam evreni kurulamaz. Ölüm dahi aynı anlama gelmez.

Devletin istila ettiği ve içini boşalttığı anlamlar, kulağa ilk anda tuhaf gelecek ama, olayları açıklamayı kolaylaştırır. Psikolog Daniel Kahneman‘ın insanın düşünme süreçleri hakkında yazdığı kapsamlı kitaptan şu cümleleri aktarayım: “Bir insan, erişiminde olan bilgilerle [olasılıklar evrenindeki] mümkün olan en iyi hikâyeyi (anlamı) kurgular. Hikâye iyiyse inandırıcıdır. Paradoksal şekilde, ne kadar az şey bilinirse, yani yapboz ne kadar az parçadan oluşursa hikâye o kadar tutarlı gözükür.” (Kahneman 2011 s. 201).

Türkiye’de her olayı açıklamaya muktedir basit-komplocu formüllerin bu kadar revaçta olması işte bu tür bir fikrî yoksullaşmanın sonucudur, devletin fiziksel/sembolik şiddetinin tezahürüdür. A ve B başlıkları altında bunu anlatmaya gayret ettim.

Peki PKK de bir şiddet örgütü değil mi? Neden ondan hiç bahsetmedim? İki sebebi var. Biri şu: Benim muhatabım PKK değil. İçinde doğup büyümüş olduğum ve ister istemez sorumlu olduğum bir mecra var (verdiğim vergiyle, oyla; konuştuğum dille…). O da burası. Başkasının ne yapması gerektiği konusunda akıl vermemin bir anlamı yok. Fakat burada tanık olduğum haksızlıkları anlatmak gibi bir mesuliyetim var. Çünkü burada yaşamaya devam etmek istiyorum. Hizipçi, şiddeti mazur gösteren, her tür muhalefeti tehditlerle susturmaya yeltenen, bu ülkede yaşayan insanları birbirine karşı diş biler hâle getiren her tür rejime karşı elbette ses çıkaracağım. İktidarın uydusu hâline gelmiş, insanları sindirmeye çalışan bu patırtının ötesinde aklı selim bir grubun hâlâ var olduğuna inanmak istiyorum.

İkinci sebep ise, her durumu kendine yontan bu taraftarlık ruhu karşısında başka bir söz üretme çabası. Kastettiğim şu: İsimler ve tasnifler bir iktidar kurma çabası ve zamana mekâna göre sürekli değişiyor. Devlet dışında şiddet uygulayan her gruba terörist demek bazı önemli tutarsızlıklar içeriyor. Türkiye kamuoyunun genel kanaatleri ve hükümet nezdinde dahi görülebilecek türde, çok açık bir tutarsızlık bu. Örneğin Suriye’de Esad, bazı grupların şiddetini terörist eylem olarak isimlendiriyor. Türkiye ise bu grupları açıkça destekliyor. Oysa tutarlı bir duruş Esad’ı destekleyip onun her yaptığını haklı görmek olurdu. İsrail’e direnen Filistinliler de şiddet uyguluyorlar. Biri çok zayıf, biri aşırı güçlü; ama İsrail kamuoyunun çoğunluğu “devlet aşırıya kaçmış olabilir, ama Filistinliler de şunu-şunu yaptı…” kalıbından vazgeçemiyor. Aynı Türkiye gibi İsrail devleti de terörist kelimesine bayılıyor. Onlar da aynı şekilde iyi Filistinli-kötü Filistinli ayrımı yapıyor. Fransız sömürgesine karşı çıkan Cezayirliler de zamanında şiddete başvurdular. Rus ordusu karşısında Çeçenler de, Güney Afrika’daki Apartheid rejimine karşı Siyahlar da… Liste uzatılabilir. Verdiğim örneklerin kimisinde işgâl var (İsrail), kimisinde aynı Türkiye’de olduğu gibi güçlü devletin toprak üstünde egemenlik iddiası var (Çeçenistan- G. Afrika). İsrail Gazze’yi vurduğunda sürekli Hamas’ın fenalıklarından bahsetme gereği, işte bu tarz bir taraftarlık ruhundan, denk olmayan taraflara denkmiş gibi muamele etme çabasından geliyor. Denkmiş gibi olunca güçlü olanın tankıyla topuyla şehir kuşatması, ev bombalaması sanki meşruymuş gibi oluyor. Dolayısıyla, “ama PKK…” kalıbı ne yazık ki gerçek bir adalet duygusundan değil, devleti mazur göstermeye yarayan ve hemen her yerde karşımıza çıkan savunmacı bir retorikten geliyor. Muhatabımın dili bu devlet aklı olduğu müddetçe, bu tarz bir muhasebe defteri açmayı anlamlı bulmuyorum. Dolayısıyla benim neyi nasıl söylediğimi belirleyen unsurlar A) muhatabımın kim olduğu ve B) benim de tarafı olduğum eşitsizlik ortamına dair pozisyonum. Bu eşitsizliği yok etmenin yolu, sanki her yere eşit mesafede duruyormuş havası takınmadan (pratik olarak böyle bir pozisyon zaten yok) sorumluluk almaktır, güçlünün haksızlığına karşı durmaktır. Yani benim için öncelik vergi verdiğim kurumun yaptıklarını sorgulamaktır.

Barış çok meşakkatlidir. Başka bir söz üretmek, başka bir paylaşım hayal etmek gerekir.  “Onlar terörist ve bölücü; bizse iyiyiz, düzen istiyoruz,” gibi iyi-kötü masalları barışın dili olamaz. Hiçbir şiddet ortamında böyle bir masal anlatılamaz, PKK için de devlet için de… Bu kurgular en büyük zalimlikleri dahi bambaşka şekillerde aktarmaya yarar. Sovyetlerin Afgan işgali sırasında Pravda gazetesi Sovyet askerinin Afganistan’da ektiği dostluk çiçeklerini yazıyordu mesela. Ne tuhaf bir ruh hâli olsa gerek, diyeceğim; ama sürekli bu cümlenin çok can yakan türevleri çarpıyor suratımıza.

42

Kurgu ne kadar basit olursa, izah edebilecekleri o kadar artıyor. Her defasında devletin arkasına hizalanan bir topluluğun en büyük zalimlikleri bile benzer kalıplarla meşrulaştırdığını görüyoruz. Bunun adı, devletin çorak gerçekliğinden çıkmaya ayak diremek.

Aşağıdaki fotoğraf, cansız bedeni Silopi’de yedi gün sokakta bekletilen Taybet İnan‘a ait. İçimize bakıyor.

43

KAYNAKLAR
Kahneman, Daniel 2011 Thinking, Fast and Slow.
Mitchell, Timothy 2002 Rule of Experts: Egypt, Techno-Politics, Modernity.
Robbins, Richard H. 2002 Global Problems and the Culture of Capitalism.
Rummel, R. J. 2011 Death by Government.

 

Bu yazı, yazarının da onayı ile ozanoyunbozan.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

 

39-Ozan-Zeybek

 

Sezai Ozan Zeybek