Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Merkezi yönetim İstanbul’a değil, İstanbul merkezi yönetime karışmalı

Şaka olsun diye bunu söylemiyorum. Yalnızca şehrin değil, ülkenin iyi yönetilmesi için bunun bir zorunluluk olduğuna inanıyorum. Şehrin yönetimi merkezi yönetime karışmalı. Elbette kendisini ilgilendiren ulaşım, kamu alanlarının özelleştirilmesi, deprem, kentsel dönüşüm gibi meseleler başta olmak üzere. Başka bir çıkış yolu yok. Merkezi yönetim-yerel yönetim ilişkilerinin radikal bir biçimde değişmesi gerekiyor. Şehirselleştirilmeyen politikalar çatışmacı, yerelle temas kurmayan, kaynakları heba eden, yıkımlara yol açan isabetsiz projeler ve kararlar yaratıyor.

İşte bu nedenle, şaşırtıcı olabilir ama İstanbul’un şehir yönetiminin merkezi yönetime karışması gerektiğini söylüyorum.

ABD’de eyalet valileri de, belediye başkanları gibi seçimle işbaşına geliyorlar. Biri eyaletin, diğeri bir şehrin yöneticisi, yani görev alanları farklı. Eyalet valisi deyince sanki başkan gibi bir şey anlaşılıyor. Ama hem vali, hem şehrin belediye başkanı yerelde işbirliği yapmak zorundalar. Çünkü halka hesap veriyorlar. Bir örnek vereyim: Basından öğrendiğimize göre New York Valisi, dünyanın en eski metro sistemlerinden biri olan metrosunun iyileştirilmesi, yenilenmesi için eyalet bütçesinden pay ayırmak zorunda kalıyor. Bizde eyalet yok. onun yerine merkezi yönetim var. Yani Hükümet’in bütçesinden pay ayırması gibi. Valinin New York Belediyesi ile yaptığı işbirliği merkezi yönetimin İstanbul’un metro yatırımlarını finanse etmesi gibi -bizim için- şaşırtıcı bir şey.

Dünyanın aksine aynı alanda ayrı iş

Almanya’da yerel yönetimler kültür, iskan, bölgesel ekolojik onarım, eğitim, afetler gibi konularda bütünleşik politikalar üretebiliyorlar ve karma bütçe kullanıyorlar. Bizde ise vali atanmış olduğu için merkezi yönetimi temsil ediyor ve yerel yönetimle aynı alanda, ayrı iş görüyor. Yani, bizim valiler hem yerel yönetimlerle aynı alanda çalışıyorlar, hem de atanmışlar olarak merkezi yönetim adına yalnızca kendilerine verilen talimatları yerine getiriyorlar. Bu ise yerel politikaların merkez karşısında kırılganlaşmasına yol açıyor. Yalnızca merkezi temsil ettiği için değil, yönetimin bir misyon çerçevesinde bütünleşmesini engelleyerek fragmante olmasını sağladığı için . Türkiye’de yerel alanda yönetimler birbirine rakipleşiyor.

Şimdi gelelim merkeziyetçiliği yeniden üreten maddi pratiklere. İstanbul, Türkiye’de ödenen vergilerin yüzde 49’unu toplarken, bu gelirden yüzde 10 pay alıyor. Bu yalnızca aysbergin görünen kısmı. Merkezi yönetim şehrin yönetimini desteklemek şöyle dursun, gelirlerine el koyuyor. Şehirsel alandaki kamu hizmetlerini finanse etmek yerine bu hizmetleri özelleştirerek, şehrin gelirlerini kendi bütçesine katıyor. Bununla da kalmıyor. Kentsel dönüşüm projelerinde plan yapma ve onama yetkisine sahip ayrıcalıklı bir kamu tekeli halini alan TOKİ, Özelleştirme İdaresi ve diğer kamu kuruluşları ile de şehrin kaynaklarına el koyuyor.

Son olarak iktidar partisi, Başkan Ekrem İmamoğlu’nun Kanal İstanbul’a direnmesi üzerine, yerel yönetimlerle ilgili yasaya “devletin gerçekleştirdiği projeler için belediyece yapılması gereken işlevlerin yerine getirilmemesi” durumunda söz konusu işlerin valilikler tarafından yapılması, maliyetinin de ilgili belediyenin ödeneğinden kesilmesine ilişkin düzenleme koymuş. Kanal İstanbul projesinin şehrin kaynaklarına el koyma projesi olduğunu hep söylüyordum, ama bunu dolaylı bir yolla, tıpkı havalimanları, köprüler gibi hem rant makasını yükseltici, hem de gelir getirici ulaşım projeleri ile yapmayı hedeflediğini biliyordum. Bu düzenleme ise doğrudan olmuş.

Politikaların şehirselleştirilmemesi ve kamunun fragmante olması

Neden böyle? Aynı partilerden bile olsalar neden Türkiye’de merkezi yönetimler yerel yönetimlerle iş birliği yapmıyorlar? Çok basit bir nedenle: Merkeziyetçi ideolojinin mantığı ve pratikleri bunu gerektiriyor. Örneğin İstanbul’da Marmaray Projesi eğer metro sisteminin omurgasını oluşturacak bir hatta (örneğin E-5 güzergahında) yerel yönetimle birlikte planlanmış olsaydı, bugün çok daha mükemmel bir işlev kazanacaktı. Eski endüstriyel ulaşım hattı da bir bütün olarak, garlarıyla, istasyonlarıyla, köprüleriyle rehabilite edilerek İstanbul’a on senedir hizmet veriyor olacaktı. Eğer söyledikleri gibi iktidardakiler İstanbul’u çok seviyorlarsa, şehrin iyi bir şekilde yönetilmesi için ellerinden geleni yapmaları gerekmez mi? Hayır, bu mümkün değil, bu politik rejimin kurumlarının işleyiş mantığına aykırı.

Soruyu şöyle de sormak mümkün: Türkiye’de neden yerel yönetimlerin projeler üzerinde söz hakkı bulunmuyor? Neden merkezi yönetimler başka ülkelerde gördüğümüz gibi kapasiteleri birleştirmiyorlar?, Neden işbirliklerine, karma bütçe kullanımlarına, özetle politikaların şehirselleştirilmesine izin vermiyorlar? Benim bu soruya verilebilecek cevabım, bu işin istemekle olmayacağını söylemek olacak. Merkeziyetçi rejimin yeniden üretiminin maddi nedenleri var. Kamu yönetimleri işlevsel açıdan çökmüş vaziyette. Kurumlar, aygıtlar dışlayıcı ve imtiyaz yaratıcı ilişkiler için kullanılıyorlar. Bu durumda yukarıdan kontrol edilmeden ayakta kalma imkanları kalmamış gibi gözüküyor. Bu da şehrin bütün enerjisini, varlıklarını çöpe dönüştürüyor.

Gayrettepe-İstanbul Havalimanı Metro Hattı‘nın ilk kaynak yapma töreninde yaptığı konuşmada Erdoğan “İstanbul’un projeleri bu şehrin mahalli yönetimlerine bırakılamayacak kadar hayatidir, büyüktür” demişti. Kendi belediye başkanlığı döneminde ise “İstanbul’un yönetimini yok sayamazsınız, karşınızda seçilmiş bir belediye başkanı var” diye bir açıklama yapmıştı. Belki şöyle düşünülüyor olabilir: “İstanbul’u onlara (rakiplerimize) bırakamayız. Her fırsatta önlerini kesmemiz gerekir.” Nasıl olursa olsun, Türkiye’de merkezi yönetimlerde hiç değişmeyen siyasal strateji -farklı değil, kendi partisinden bile olsa- şehrin yönetimini bastırmaya, ikincil bir pozisyona itmeye dönük. Şehir yönetiminin görevlerini çöp toplamak, kaldırımları süpürmek, su dağıtmak olarak görüyorlar. Büyük ulaşım projeleri, kamusal alanların işlevlendirilmesi gibi konularda söz hakkının olması ise asla mümkün değil.

Eğer bugüne kadar şehirde gerçekleştirilen büyük ulaşım projelerine bakılırsa, merkeziyetçiliğin ne anlama geldiği daha iyi görülüyor. Örneğin Boğaziçi’ne yapılan köprüler tıpkı vergiler gibi merkezi yönetim ulaşım projelerinde yandaşlara kullandırttığı şehirsel rantlar ile sınırsız bir ekonomik getiri sağlıyor. Bu partiler için sürekli bir informel gelir kaynağı. Ayrıca şehrin en değerli kamu arazileri, işlevini yitiren endüstriyel alanlarında merkezi yönetime transfer ediliyor. Bu spekülatif sermaye nereden geliyor? Her yerden. Politikaların şehirselleştirilmemesi nedeniyle nerede kara para varsa, şehre geliyor, yıkıyor, değiştiriyor, misliyle alıp gidiyor. Spekülatörler para basmanın yolunu bulmuşlar. Mega projeler şehirden elde edilen spekülatif kazançların kaldıraçları olarak işlev görüyor.

İstanbul’un vazgeçilemeyen önemi ya da merkeziyetçi ideolojinin şehrin yeniden üretimindeki işlevi

İstanbul’un vazgeçilemeyen önemi nereden kaynaklanıyor? Birincisi merkezi yönetim yalnızca büyük projelerle şehrin gelirlerini, kaynaklarını kendisine yönlendirmiyor. Bu müdahaleler ile şehirde büyük bir rant makası oluşturuyor. Örneğin TOKİ aracılığıyla hem hazırladığı, hem onayladığı imar planlarında olduğu gibi şehrin imar gelirlerine el koyuyor. Bu gelirler informel yollarla bir yerlere aktarılıyor. Bu gelirler o kadar büyük boyutlarda ki, onları yöneten -hiçbir şekilde hesap vermeden kullanılabilen- muazzam bir gücü ve kaynağı eline geçirmiş oluyor. Bir aysbergin suyun altındaki bölümü gibi. Görülmeyen, her türlü denetimin dışında kalan ve bir kişinin iki dudağı arasından çıkan kararlara bağlı olan bu muazzam ekonomi, rejiminin temelini oluşturuyor.

Bu deneyim elbette ki yalnızca AKP’ye ait değil. Az-çok bütün siyasal partilerin temel motivasyonu. Merkeziyetçi politikaların işlevi söylediğim gibi, bu informel işleyişi denetimi altına almak. Elbette burada iktidarın özel bir durumu var. Diğer partilerin bu sorunu görmezden gelmesine karşılık, belli nedenlerle şehirdeki informelliğin yönetimi üzerine yeni bir sistem kurulmuş vaziyette. Bu yüzden merkez iktidarını sürdürebilmek için her koşulda, yerel yönetimde kendisi bile olsa, İstanbul’un gelirlerine el koymak zorunda. Bu gelirler üzerinde mutlak bir denetim kurmadan gücü merkezde yoğunlaştırmak, bu patronaj rejimini sürdürmek mümkün değil. Merkeziyetçi politikalarla, şehri tepeden yönetmek için halkın kutuplaştırılması gerekiyor.

Bu yüzden yerel yönetimin şehirselleştirilmiş bir politika üretmesi, halkı arkasına alması, katılımcı ve kapsayıcı olması çok önemli. Türkiye’nin normalleşmesi için adım atılacaksa, bu ancak mekan politikalarının değiştirilmesi ile olabilir. Mekan deyince çoğu kimse Saray’ı anlayabilir. Ama ben oraya uzanmadan önce adına belediye denen saraylardan başlanması gerektiğini düşünüyorum. Merkeziyetçiliğin aynı zamanda yerelde üretildiğini ve benimsendiğini düşünüyorum. Bu nedenle yalnızca eleştirmenin ve söylemlerdeki tutarsızlıklara işaret etmenin yetersiz olduğunu söyleyebilirim. Türkiye’de yalnızca merkezi yönetim değil, belediyeler de çökmüş durumda. 19. yüzyıl kalıntısı bürokratik yapılar kentleri düzenlemek şöyle dursun, merkezi yönetim karşısında zayıf kılıyor. Şehir yönetimlerini merkezin karşısında kırılganlaştırıyor. Bu nedenle şehrin yönetiminin şehirselleştirilmiş politikalar üretmesi; yerel kararların atanmış değil, seçilmiş yöneticilere devredilmesi çok önemli. Bu nasıl mümkün olur? Yerel yönetimin halkı arkasına alması, katılım alanını genişletmesi, kapsayıcı olması, şehrin spekülasyona açılmasını engellemesi ile…

 

Kategori: Hafta Sonu

Bilim-TeknolojiManşet

Toplumsal hareketler sosyal medyayı neden görmezden gelmeli? ~1

Newrepublic.com yazarlarından Evgeny Morozov‘un, Steven Johnson‘un “Kusursuz Gelecek: Ağlarla örülmüş bir çağda ilerleme üzerine” adlı kitabı hakkında yazdığı değerlendirme yazısını, Yeşil Gazete

Evgeny Morozov

gönüllü çevirmenlerinden Gizem Eymirlioğlu‘nun çevirisiyle parçalar halinde sunuyoruz.

***

Kusursuz Gelecek: Ağlarla örülmüş bir çağda ilerleme üzerine (Kitabın özgün adı: Future Perfect:
 The Case for Progress in a Networked Age, Steven Johnson, Riverhead Yayıncılık)

***

İnternet hakkında iki türlü yanılgı vardır. Birincisi sanal-ütopyacılığı benimsemek ve internetin tabiatı gereği demokratikleştirici bir özelliği varmış gibi davranmak. Bu iddiaya göre interneti kendi haline bıraktığınızda diktatörlükler yıkılacak, köktendincilik zayıflayacak ve kurumların başarısızlıkları telafi edilecektir. [1]

Daha sinsi olan diğer yol ise internet-merkezciliğe boyun eğmektir. İnternet-merkezcilerin dijital araçların her zaman amaçları doğrultusunda kullanılmayabileceğine ve çoğu zaman demokrasi düşmanları tarafından da kullanılabileceğine itirazları yoktur. İnternetin ne işe yaradığından çok internetin ne anlama geldiğine daha çok ilgi duyarlar. İnternetin gizli şifreleri zaten çoktan çözülmüştür: adem-i merkeziyetçilik merkezcilikten, ağlar da hiyerarşilerden üstündür ve “kalabalık” uzmanlardan daha etkilidir. İnternet-merkezcilere göre, internetten tam anlamıyla bir ders çıkarabilmek için için siyasi ve toplumsal kurumlarımızı internete göre yeniden şekillendirmemiz gerekmektedir.

İnternet-merkezciler bu reform noktasına aslında epey dolaylı bir yoldan varmışlardır. Öncelikle internetin bir kısım dijital platformları ve sektörleri yeniden şekillendirici bir mantığı olduğunu varsayarlar. İnternetin tutarlı bir mantığı olduğunu savunan McLuhancı düşüncenin yaygınlaşmasında en büyük rolü oynamış olan Clay Shirky, Facebook ve mahremiyet konusunun bizi niye bu kadar kaygılandırdığını şöyle açıklıyor:, “Bizim şu anda mahremiyet hakkındaki tüm endişelerimizin hedefinde Facebook olması aynen müzik sektörünün Napsterla, basın sektörünün Craigslist ile olan takıntısına benziyor, o da şu: Facebook’un mantığı, Facebook’un  açığa vurduğu mantık, bir çok yönden internette de mevcut; Facebook bunun sadece kurumsal temsilcisi, bir nevi avatarı.”

İnternetin bu belli belirsiz mantığı ayyuka çıkınca, internet-merkezcilerin de bu mantığın içini boşalttıklarını görmek mümkün. Harvard’lı hukukçu ve internet-merkezcilerin önde gelenlerinden Yochai Benkler, açık kaynaklı yazılımların, Wikipedia’nın ve dosya paylaşımının muhteşemliğine hayranlığını sunup, bu olguların internetin mantığını yansıttığını savunarak insan doğasını betimleyen daha geniş bir resmin etrafında birleştirir. Benkler’e göre internet insanların işbirlikçi ve iyi niyetli varlıklar olduğunun, Hobbesyen düşüncenin “karanlık insan doğası” görüşüyle uyumlu şekillenmiş siyasi kurumların zaten hiçbir zaman insanlığın sosyal etkileşimini karşılamadığının kanıtıdır.

Benkler interneti bir araç olarak görmekten ziyade dünyanın nasıl işlediğine dair felsefi kuramları kanıtlayan (ve yalanlayan) bir “idea”, bir fikir olarak benimser.  Benkler için internet, en başından beri var olan olan bir gerçeği, yani insanların işbirliğini sevdiğini, ortaya koymaktadır. Beklendiği gibi, Benkler en yeni kitabında internetten sadece bir kaç bölümde bahsediyor; geri kalan bölümler ise Toyota, ıstakoz balıkçıları, İspanyol çiftçiler ve Obama’nın 2008 seçim kampanyası üzerinden internetin özüne yönelik deneysel ekonomi, evrimsel biyoloji ve nörobilim araştırmalarına yönelik.

İşte bu gerçeği yeniden keşfetme çabası ve internet kültürünün sözde mantıklı ve tutarlı kategorileri İnternet-merkezciliğin arkasındaki en önemli fikirlerdir. Neyin, hangi kurallarla, ve hangi amaçla bilinebileceğinin tanımlanmasıyla internet-merkezcilik kendine has bir epistemoloji yaratıyor. Analitik anlamda insanmerkezciliğe benzese de başka bir tanrıya tapınıyor. İnternet-merkezciler bu yarı-dinlerini genelde pek dile getirmezler. Ancak Steven Johnson’un Kusursuz Gelecek kitabının yayımlanmasındanın ardından artık onların da kendi dünya görüşlerinin tüm öğretilerinin ve daha fazlasının yer aldığı bir manifestoları olduğunu söyleyebiliriz.

Shirky ve Benkler gibi Johnson da çetrefilli bir soru olan “internetin anlamı nedir?” sorusuyla boğuşuyor. Ne yazık ki, vardığı sonuç pek de özgün değil; internetin geçmiş öyküsü bize adem-i merkeziyetçiliğin merkeziyetçiliğe göre daha uygun olduğunu anlatıyor. Ve Steve Jobs’dan bir alıntı yapmak gerekirse, “It just works!” (ed.çev.: “İşe yarıyor be abi!”). Böylece iletilecek içeriğin küçük parçalara bölünerek ve alıcı tarafında birleştirilmesinden oluşan paket değişimi prensibine göre ilk internet protokolleri kurulmuştu. Merkezi bir otoriteye gerek yoktu, parçalar birbirinden bağımsız olarak çok sayıda farklı güzergahtan yol alabilecekti. Google ve Wikipedia gibileri de adem-i merkeziyetçilikten kuvvet almaktaydı; örneğin Google sonuçları, sitelerin birbirilerine nasıl bağlı olduklarına göre uygunluk seviyesine göre dizmekte. Böylece, Google’ın uygunluk indeksi milyonlarca site sahibinin bireysel tercihleri sonucunda merkezi bir planlama olmadan oluşuyor.

Johnson, Pentagon tarafından kurulan ve internetin atası olan ARPANET’in ve TCP/IP, yani internetin en önemli iletişim protokolünün yaradılışının da “siyasi felsefe tarihinin mihenk taşı” olduğunu ileri sürmekte.[2] Bu iddia Johnson tarafından şöyle destekleniyor: “ARPANET, tepeden inme bir irade ile adem-i merkezileşmiş radikal bir sistemdir”. Dolayısıyla bu sistem de “merkezi kontrol ve hiyerarşilerden arınmış, dinamik ve akıcı yapılara” dayanmakta. Johnson bu akıcı yapılara “akran networkler” adını vererek, internet ve daha öncesindeki pek çok yaratıcı projenin de temel taşı olduklarını iddia eder.  (Burada Benklerdeki gibi, internet mantığının internet dışı ve öncesi konularda da işbaşında olduğunu görüyoruz.)

Johnson’un adem-i merkeziyetçiliğin internetin sadece altyapısını değil, internetin tohumları olan Wikipedia gibi projelerin de geliştirdiğini ileri sürmesiyle internet-merkeciliğin ve internetin ve donanım, yazılım, platform ve kullanıcılardan oluşan içeriğinin tutarlı bir mantık silsilesi içerisinde olduğu fikrine geri dönüyoruz. Bu mantık dünyanın tüm sorunlarını çözmese de, Johnson’a göre bu fikir günümüzün sosyal ve politik badirelerine vereceğimiz ilk tepki olmalıdır: “Toplumda karşılanmayan bir ihtiyaç olduğunda sorunu çözmek için ilk tepkimiz bir akran ağı kurmak olmalı.”

 

 

Devamı yarın…

 

Yeşil Gazete için çeviren: Gizem Eymirlioğu

Editör: Durukan Dudu

(NewRepublic.com, Yeşil Gazete)


[1] The Digital Sublime: Myth, Power, and Cyberspace, yazar Vincent Mosco. Mosco’nun kitabı internetin devrimci doğası ve diğer çeşitli efsanerlerin seceresini çıkarıyor.

[2] Where Wizards Stay up Late: The Origins of the Internet by Katie Hafner. Hafner’s book is widely recognized as one of the best guides to the history of the Internet.

 

 

 

 

 

 

 

Kategori: Bilim-Teknoloji