Köşe Yazıları

Zehirli sebze meyve istemiyoruz – Fatih Özden

Tarımsal üretimde kimyasal kullanımı denildiğinde ilk akla gelen girdiler, mineral (kimyasal) gübreler ve tarım ilaçlarıdır. Mineral gübre Alman kimyager Liebig tarafından 19. Yüzyılın ikinci yarısında bulunmasına rağmen, kullanımı 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde yaygınlaşmıştır. Bunun sebebi savaş ekonomisinin, daha sonraki yıllarda gübre-ilaç üreticisi olarak karşımıza çıkacak olan kimya şirketleri için daha karlı bir alan olarak görülmüş olması olabilir. Yeşil devrim olarak adlandırılan bu süreç, tarımda hibrit tohum, kimyasal gübre, ilaç, makine ve suyun kullanımının yoğunlaştığı, dekara verimin arttığı bir dönemi tanımlamaktadır.

19

Günümüze gelindiğinde ironik bir şekilde söz konusu devrimin başta kendisini niteleyen yeşili devirdiği ve insan-çevre sağlığı açısından büyük sıkıntılar yarattığı anlaşılmıştır. Peki sıkıntı yaratan bu süreç nasıl işlemektedir? Kimyasal gübrelerin tuzlanma, ağır metal birikimi, besin maddesi dengesizliği, mikroorganizma faaliyetlerinde bozulma gibi doğrudan toprak yapısı üzerine olumsuz etkilerinin yanı sıra havaya azot ve kükürt içeren gazların verilmesi, ozon tabakasının incelmesi, sera etkisi gibi çevresel etkileri de bulunmaktadır.1 Kısacası kimyasal gübreler toprakla bir bütün oluşturan bitkiyi beslerken, toprağı öldürür ve bitki besin elementi açısından fakirleştirir. Dolayısıyla bir sonraki dönem bitki topraktan alamadığı bitki besin elementleri için daha fazla gübreye ihtiyaç duyar ve kısır döngü başlar.

Kimyasal gübre, yetiştirilmek istenen ana ürünün yanında türeyen bazı yabancı otları da arttırır. Süreci, yetişen bitkileri konakçı olarak kullanan ve tarım zararları olarak adlandırılan böceklerin hızlı artışı izlemektedir. Yabancı otları ve zararlıları yok etmek için de tarımsal ilaç (zehir) sanayi devreye girmektedir. Zehirler tekrar tekrar kullanıldıklarında zararlıların bu ilaçlara karşı olan dirençleri yavaş yavaş artmaktadır. Direnç kazanan zararlılara karşı ilk olarak kullanılan ilaç miktarı artırılır, zararlılar zehire karşı tamamen direnç kazandıklarında ise yeni ilaçların bulunup kullanılması ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bunun sonucu olarak çiftçiler gübrenin ardından ilaç kullanımında da bir kısır döngü içine hapsolurlar.

Gübre ve ilaçta ortaya çıkan kısır döngünün içine sadece çiftçi girmez. Çevre ve insan sağlığı da artık fasit dairenin içindedir. İşte böyle bir ortamda geçtiğimiz günlerde change.org üzerinden “Zehirli sebze ve meyve istemiyoruz. Belediyeler hallerde laboratuvar kursun” başlığıyla bir kampanya başlatıldı. Kampanyaya bilimsel anlamda dayanak olan ise Akdeniz Üniversitesi Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi’nden Yrd. Doç. Dr. Bülent ŞIK ve ekibi tarafından yapılan araştırma oldu.

Araştırma, temel gıda fiyatlarının arttığı ve artan fiyatların çiftçilere yansımadığı ortamda, tüketilen gıdaların bedelini sadece paramızla değil sağlığımızla da ödediğimizi ortaya koyuyordu. Araştırmaya göre 2014 yılında semt pazarlarından tesadüfi olarak toplanan ve en çok tüketilen domates, kabak, portakal gibi değişik sebze ve meyvelerden alınan örnekler laboratuvarlarda pestisit (tarımsal ilaç) analizine tabi tutulmuş ve maksimum kalıntı limitlerini aşan gıdaların oranı %25 olarak belirlenmişti. Ayrıca araştırmada analiz edilen örneklerin % 85’inde birden çok pestisit kalıntısı tespit edildi. Bazı ürünlerde on üçe kadar çıkan pestisit saptandı.2 Tek başına bakıldığında kalıntı limitinin altında kalmakla birlikte toksik kimyasalların bir arada olduğu bir durumda ne tür sağlık riskleri yaratacağının belirsizliğini koruması nedeniyle ürünlerde kalıntı limitlerini aşmasa bile birden fazla sayıda pestisit çıkması ayrı bir tehdit oluşturmaktadır.3

İmza kampanyası için hazırlanan videoda EÜ Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndan Doç. Dr. Hür HASSOY, insanların kontrolsüz bir kimya deneyinin gönülsüz katılımcıları olduğunu vurgulamaktadır. Nitekim yıllar içerisinde ürünlere ait maksimum kalıntı limitlerinin adım adım aşağılara çekiliyor olması deney sonuçlarının pek de iç açıcı olmadığı kanıtlar nitelikte. En son Avrupa Birliği tarafından çekirdeksiz kuru üzümde, bağda salkım güvesine karşı yaygın olarak kullanılan ilaçlarda maksimum kalıntı limitinin 0.5 ppm’den 0.01 ppm’e düşürürülmesi, Türkiye’nin dünyada lider olduğu ve yılda 500 milyon dolara yakın gelir elde ettiği çekirdeksiz kuru üzüm ihracatını tehlikeye atacak bir gelişme olarak kamuoyuna yansıdı. Bu örnek, insan sağlığını koruma açısından aslında kalıntı limitleri üzerinden yapılan değerlendirmenin ne kadar yetersiz kaldığını gösteriyor. Zira düzenleme öncesi örneğin 0.4 ppm’lik kalıntı değeri insan sağlığı açısından risksiz olarak görülürken, limitlerin aşağıya çekilmesi ile 0.02 ppm’lik değerin dahi risk oluşturabileceği görülüyor. Dolayısıyla imza kampanyası çerçevesinde belediye hallerinde laboratuvar kurulması bile sorunu tam olarak çözmüyor. Ancak kamuoyunda bir farkındalık yaratabilmek ve sorunun çözümünde kalıcı adımlara bir başlangıç olabilmesi adına kampanya kendisine böyle bir hedef koydu.

Bakanlık her ne kadar ürünlerde pestisit kontrollerinin yapıldığını belirtse de, bu kontrollerin çok büyük bir bölümü ihracata yönelik ürünler için yapılıyor. Oysa yurt içinde üretilen sebze-meyvenin küçük bir bölümü ihracata giderken büyük bir kısmı yurt içinde tüketiliyor. Analizlerin daha çok ihracata yönelik ürünlerde yoğunlaşması, bu ürünlerde sıkıntı olmadığı anlamına da gelmiyor. Zira Türkiye’nin 2014 yılında toplam sebze-meyve ihracatının % 52’sini yaptığı Avrupa Birliği’nde maksimum limitlerinin üzerinde kalıntı tespit edilmesi nedeniyle 64 parti ürünün birliğe girişine izin verilmedi. Kalıntı nedeniyle geri dönen parti sayısı açısından Türkiye, Çin ve Hindistan’ın önünde ilk sırada yer alıyor.4 Bu durum ihracata yönelik yapılan analizlerin dahi ne kadar sıkıntılı olduğunu ortaya koymakta.

Türkiye’de tarım ilaçlarının kullanımı 2014 yılında yürürlüğe giren “Bitki Koruma Ürünlerinin Önerilmesi, Uygulanması ve Kayıt İşlemleri Hakkında Yönetmelik” ile düzenlenmiş durumda. Bu yönetmelik tarım ilaçlarının kullanımında reçete zorunluluğu getiriyor. Ancak şu ana kadar yönetmeliğin hayata geçtiği ve uygulamada yerini bulduğunu söylemek mümkün değil. Peki yönetmelik gerçekten uygulanıyor olsa sorunlara çözüm olabilir mi? Olamaz, çünkü yönetmeliğin 6. Maddesi tarım ilacı satan ve ziraat mühendisi olan bayilere reçete yazma imkanı tanıyor. Bu durum, teşhisi koyup hastalığı tespit eden ve kullanılması gereken ilaca karar verip reçeteleyen ile ilacı satanın aynı kişi olması anlamına geliyor.

Sorunun kalıcı anlamda çözümü ise kimyasal girdi kullanımına dayalı endüstriyel tarım sisteminin sorgulanmasından geçiyor. Endüstriyel tarım çiftçi ve ürün arasında muazzam bir yabancılaşmaya yol açarak canlı sağlığını, doğayı, kırsal yaşamı ve çiftçi refahını tehdit etmektedir. Yabancılaşmayı aşmanın yolu agro-ekolojik üretimden geçmektedir. Konuyu verimlilik gibi sorunlu bir kavram üzerinden değerlendirmek ve verim artışı için kimyasal kullanımını tek alternatifmiş gibi sunmak dar bir bakış açısından meseleye yaklaşmak anlamına gelmektedir. Bu dar bakış açısından kurtulabilmenin yolu sermayenin mantığından ve onun yarattığı toplumsal düzenden tam anlamıyla kopulmasını ve yeni bir sistemi gerektirmektedir. Ancak bu, mevcut sistem içinde mücadele etmeyeceğimiz ve haklarımızı korumayacağımız anlamına da gelmiyor. Bu açıdan yaklaşıldığında change.org da başlatılan imza kampanyası desteklenmeğe değer gözüküyor.

1 Sönmez, İ., ve ark., 2008; Kimyasal Gübrelerin Çevre Kirliliği Üzerine Etkileri ve Çözüm Önerileri, Batı Akdeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü Derim Dergisi, s.24-34, http://batem.gov.tr/yayinlar/derim/2008/24-34.pdf.

2 Bülent Şık, “Gıdada Pestisit Kalıntısı ve Sağlık”, Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi Raporu, 2015, http://bianet.org/bianet/tarim/165871-gidada-pestisit-kalintisi-ve-saglik

3 Kampanya metninden alınmıştır. https://www.change.org/p/zehirli-sebze-ve-meyve-istemiyoruz-belediyeler-hallerde-laboratuvar-kursun

4 Delen, N. ve ark., Türkiye’de Pestisit Kullanımı, Kalıntı ve Dayanıklılık Sorunları, Çözüm Önerileri, Türkiye Ziraat Mühendisliği VIII. Teknik Kongresi, Ankara., http://www.zmo.org.tr/resimler/ekler/ccc76acbfd6b3e5_ek.pdf.

17-Fatih-Özden

Arş. Gör. Fatih Özden
Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Tarım Ekonomisi Bölümü

İklim KriziManşet

[Özel Haber] Bakanlıktan iklim için ilginç öneriler

“İklimin Sesini Dinle” videosu, iklim değişikliği konusunda ilginç tespit ve önerileriyle ilgi çekiyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ÇevreYönetimi Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan “İklimin Sesini Dinle” adlı bilgilendirme videosunda çözüm olarak “uyum” sunuluyor. İklim değişikliğiyle mücadele ise, filmin ana temasında yer almıyor.

Bu bağlantıdan izlenebilen videoda ilginç ifade ve öneriler var.

Film, hayatımızı devam ettirmemiz için gerekli öğelerin arasında “yer altı kaynaklarımızın” da bir maden görüntüsüyle birlikte geçmesiyle başlıyor.

İklim değişikliğini anlatırken ise “dünyamız kendi doğal dengesi nedeniyle ısınıyor” diyerek şaşırtan film, “ama insanlığın payı da büyük” diyerek bir nebze de olsa rahatlatıyor.

İnsanlığın payını ise şu sözlerle açıklıyor film: “Kalkınma için fosil yakıtları tüketiyoruz. Doğal kaynakları bilinçsizce tahrip ediyoruz. Toprağı, suyu ve havayı kirletiyoruz.”

İklim değişikliğinin temel dinamiklerini anlatmaya devam eden filmde, “değişime ayak uyduramadığı için risk altında olan”lar arasında sanayi ve ticaret de sayıldıktan sonra, filmin esas “mesajı” da büyük harflerle veriliyor:

“Çözüm, iklim değişikliğine uyum sağlamak.”

Filmdeki bir başka ilginç ifade ise, “iklim değişikliğine uyum…iyi bir yönetimle (iklim değişimin yarattığı) bu etkilerden faydalanmayı içeriyor” cümlesi. İklim değişikliğinin yaratmakta olduğu felaketlerden faydalanmanın ne anlama gelebileceği konusunda soru işaretleri oluşturan bu ifadeleri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bu konuda yaptığı “yoğun çalışmaları” anlatan bölüm takip ediyor.

İklim değişikliğinin ziraat ve hayvancılıkta yarattığı gelir kayıplarına çözüm olarak ise “iklime dayanıklı, verimli türlere yönelim” sunuluyor. Film, “verimli” olduğu iddia edilen tohum çeşitleri ve hayvan ırklarının büyük oranda yüksek enerji girdisi isteyen ve yöresel iklim koşullarına dayanıksız olduğu gerçeğine ise değinilmiyor.

Filmden başka bir detay ise, iklim değişikliğinin popülasyonlarını arttırabileceği “zararlı” böceklere karşı önlemler almak gerektiğini belirtirken arka plana yerleştirilen konvansiyonel böcek zehirlemesi görüntüleri.

Filmdeki şaşırtan bir detay ise, kimyasal gübrenin toprağı öldürdüğünün kabullenilmesi ve “iyi tarım uygulamalarına ve organik gübreye” geçmenin tavsiye edilmesi. Bu ifadeleri, hükümetin mevcut tarım politikasında bir değişikliğe gideceğine ve küçük ölçekli – ekolojik tarımın ön plana alınacağına dair ufak da olsa bir umut ışığı olarak yorumlamak mümkün. Öte yandan, iklim değişikliğiyle uyum noktalarından biri olarak toprağı ve yaşamı öldüren bir başka uygulamanın (böcek zehirlemesi) önerilmesi kafaları karıştırıyor.

Enerji politikaları konusu ise filmde “Fosil yakıtlar sera gazı salımlarımızı arttırıyor, yenilenebilir enerjiye yönelmeli ve enerjide verimliliği arttırmalıyız” ifadeleriyle yer buluyor. Filmdeki bu ifadelere uygun olarak  hükümetin sayıları 50’yi geçen kömürlü termik santral projelerinden vazgeçip geçmeyeceği ise önemli bir soru işareti.

Bu filmle ilgili görüşlerini aldığımız TEMA Vakfı Çevre Politikaları Koordinatörü ve İklim Projesi Sorumlusu Gökşen Şahin, “İklim değişikliği konusunda kapasite arttırmak için Bakanlık

TEMA Vakfı Çevre Koordinatörü ve İklim Projesi Sorumlusu Gökşen Şahin

tarafından böyle bir videonun hazırlanması çok önemli. Üstelik, bilim insanlarının söylediği gibi  iklim değişikliğine uyum sağlayamamanın bedelinin ağır olacağının Bakanlık tarafından kabul edildiğini görmek de, bizim için çok önemli.” diyor.

Şahin sözlerine “Ancak, bu videoda gözden kaçan bir nokta var. O da iklim değişikliği ile mücadele için sera gazı salımlarımızı azaltmadığımız yani fosil yakıt tüketimimizden vazgeçmediğimiz sürece, ne kadar mükemmel iklim değişikliği uyum politikaları geliştirirsek geliştirelim; insan türünün küresel sıcaklık artışına uyum sağlayamayıp yok olacağı noktası.” şeklinde devam ediyor.

Şahin, “bilim insanlarının, mevcut fosil yakıta dayalı enerji politikalarımızı acilen enerji verimliliği ile desteklenmiş yenilenebilir enerji politikalarına dönüştürmezsek; küresel sıcaklık artışımızın 6 dereceyi bulabileceğini ve bunun bir canlı türü olarak insanın uyum sınırlarının dışında olduğunu belirttiğinin” altını çiziyor.

Gökşen Şahin, sözlerini bir dilekle sonlandırıyor: “Bilinçlendirme için hazırlanan bu videonun ve politikaların eksik olan bu bölümü de tamamlandığında ancak iklim değişikliği ile mücadele için üzerimize düşeni yapmış olacağız.”

 

(Yeşil Gazete)


Kategori: İklim Krizi