Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Aydınlanma, modernleşme ve gericilik bağlamında küçülme üzerine

Önceki haftalarda başladığımız “küçülme” kavramına ve Serge Latouche’un düşüncelerine, koronavirüs pandemisi günlerinde ortaya çıkan durum ve pandemi sonrasının “normali” arayışı penceresinden bakmayı sürdürecek olursak, biraz daha fazla tartışmaya gerek olan konulardan biri de “üretimde ve tüketimde sayısal veriler bazında küçülme, teknolojinin ilerleyiş hızında veya bilimsel buluşların her tür teknolojiye (özellikle savaş veya savunma teknolojileri ve doğayı geri dönülmeyebilecek düzeyde bozan ve kirleten teknolojilerde) dönüştürülmesi hızında, küçülme söz konusu olabilir mi?” sorusu olacaktır.

Bu soru küçülmenin doğrudan bir geriye gidiş, yoksullaşma/ gerileme veya daha açık söyleyecek olursak, gericilik düşüncesi ve projesi olup-olmadığı sorusuna bağlanmaktadır

Soru: Küçülme projesinin aydınlanma geleneğine uygun olduğu söylenebilir mi?

Soru: Bu projenin modernleşme projesi içinde yer aldığı söylenebilir mi?

Yoksa bu küçülme projesi, bütünüyle bir gericilik projesi midir?

Bu sorulara yanıt vermeden önce belki biraz da aydınlanma ve modern öncesi, (bu dönemi geleneksel ya da en gelişmiş haliyle klasik dönem diye de adlandırabiliriz) bütün özellikleriyle geri ve gerici bir dünya tanımı mıdır, ona bakmalıyız.  Aydınlanma öncesi dünyasının doğa ve insan ilişkilerinden öğrenecek ve yararlanacak bir şeyler bulmak olası mıdır? (Ya da geleneksel yaşama, kıra ve kente veya kullanılan teknolojiye ve bu teknolojiyle yeryüzünün ekolojisi arasındaki ilişkiye bazı açılardan pozitif olarak bakmaya çalışmak gericilik midir?)

Salgından sonra küçülmeyi düşünmek

Bütün bu sorular, elbette kısa bir yazıda yanıtlanmak ve tartışmayı sonlandırmak amacıyla yazılmadı. Ancak bu tür soruları ve anlamları üzerindeki irdelemeleri, koronovirüsün kendiliğinden küçülttüğü, üretim-tüketim-istihdam ve özetle ekonomi, daralttığı uzam ve gündelik yaşam alışkanlıkları, bekli bazılarımıza yeniden hatırlattığı toplumsal işbölümü ve kendine ait zamanı değerlendirme biçimleri vb. bakımından neden yapmayalım? Küçülme kavramını; daha az mal ve hizmetle, daha az konforla yetinen bir deneyimden yeni çıkarken bir başka açıdan yorumlamak mümkün olabilir mi?

Belki de bu tür soruları sormak bütünüyle saçma ve pandemiden çıkış duygusu güçlendikçe dünya sanki hiçbir şey olmamış gibi pandemi öncesinde geri dönecek, eskiden yaşadığımız gibi yaşamaya devam edeceğiz. Bununla birlikte düşüncemizin bir ucunda da, doğal kaynakların bazılarının tükenmekte olduğu, endüstriyel ve tarımsal üretim teknolojilerinin yarattığı kirlenmelerin giderek ivmelendiği ve dünyanın taşıyabileceği kapasiteyi aştığı ve bazılarında da aşmak üzere olduğu, birçok canlı türünün tükendiği ve gelişmiş teknoloji ürünlerini kullanarak yapılan tüketimlerin ve savaşların giderek bizi daha sağlıksız ve yeni afetlere açık bir duruma getirmekte olduğunu vb. bilgisine de sahibiz.

Evet, pandemi sonrasında yaşam biçimlerimiz, tüketimimiz, uluslararası ilişkilerimiz vb. hemen değişmeyecek olsa bile ne kadar daha böyle sürecek ve nereye kadar sürecek? Yeni yıldızlar ve gezegenler, uzayda yaşanabilir yeni yerler ve madenler/ enerji kaynakları bulunana kadar mı? Yoksa çok daha yakın bir gelecekte nüfusun artışı, kitlesel üretim ve savaş- ölüm teknolojilerinin birbirini dengelediği aşamaya kadar mı? Uzlaşarak sorun çözme becerisinin azalması/ politikada gerginlikler, popülist kitlelerin seçtiği psikopat yöneticiler, despotizm ve tiranlık, artan ekolojik felaketler vb. nedenleriyle, zaten bir distopyaya dönüşecek bir yeryüzünün sunabileceği olanakların çok az olacağı dönemde mi?

*

Bu noktada belki, yukarıda soruna sorular dönmek ve yeniden onlara yanıt aramak, daha iyi olacak? [Bu arada, Latouche’nin küçülme üzerine yazılmış kitabının adının, “Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru” olduğunu da anımsamalıyız.]

Aydınlanmanın ‘kirli’ yüzü  

Aydınlanma ve büyüme-küçülme sorunsalı: Aydınlanma, kuşkusuz insanlık için büyük ve hızlı ve devrimci ve heyecan verici dönüşümler ve ilerlemeler çağı olarak görülmeli ve “ilerleme” sürekli olarak geleceğe, yeni ve özgür bir düşünceyle üretilmiş olana, geçmişin değerlerinden bağımsızlığa ve kalıplaşmaktan kurtulmaya yönelik bir çağ olarak nitelenmeli. Avrupa insanı için çok atılımcı ve çok yaratıcı, cesur bir çağdır. Ama bireyin ve toplumun, belki daha kişilikli ve özgür, ama aynı zamanda daha bencil ve kendini beğenmiş/ narsistik aşamasının doğuşudur.

Avrupalı daha güzele, daha rafine olana, daha konforluya ve daha kolay yaşayabilmenin kolaylaştırıcılarına doğru hızla ilerlemiş, bütün dünyaya yayılmış ve çabucak yayıldığı coğrafyayı sömürgeleştirmiş ve köleleştirmiş, onları kendi üretim sistemi için daha verimli hale getirmiş, onların o güne kadar kullanmadıkları veya çok az kullandıkları kaynaklarını, kendisi için kullanmaya başlamış, zenginleşmiş ve bilimsel bilgiyi sistemleştirmiştir. Sadece dünyanın diğer insanlarına değil, doğaya da daha çok egemen olmak için sürekli olarak teknoloji geliştirmiştir.

Ancak aydınlanma döneminde, bilimsel ve teknolojik buluşlar ve devamında gelen, acımasız bir rekabete dayanan kapitalist gelişme ve savaşlar-yıkımlar, insanlığın beyaz Avrupalılar dışında kalan kesimleri ve eski uygarlıklar, yerel kültürleri bakımından giderek ivmelenen oranda, tam bir felakete dönüşmüştür.

Aydınlanmış Avrupa’nın en batısındaki modern kentlere (bugünlerde baş aşağı edilerek, köprüden ırmağa atılan) köle tüccarlarının heykeli dikilirken, geleneksel Afrika’nın köylüleri, limanlardaki köle gemilerine dolduruluyordu. Ancak unutmamalıyız ki batının özel sermayenin birikimi öncülüğünde aydınlanması ve refahı, bilimsel ve teknolojik gelişiminin inanılmaz bir hızla ivmelenmesi, dünyanın bütün ötekilerinin, tarihi yazılmamış acıları ve yıkımı üzerine kuruldu.

Asıl büyük felaket, kapitalizm ve üretim-ulaşım- iletişim teknolojileri, altyapıları geliştikçe, kaynaklar-ormanlar israf edilip ve tükendikçe, doğanın kirlenmesi, savaşlar (belki artık, Afganistan-Irak-Suriye-Yemen-Libya vb. gibi yerlerde, batı kapitalizmi eliyle başlatılmış iç-savaşlar demeliyiz) -madenler ve altyapının yeryüzünün özgün ve doğal dokusunu geri dönülemeyecek düzeyde parçalayıp-bozup-kirletmesi arttıkça ortaya çıktı.

Aslında hepimiz, kendimizi aydınlanmanın çocukları olarak görüyoruz. Ama aydınlanma projesinin, burada iki paragrafta açıklanamayacak kadar büyük bir tahrip gücü olarak da düşünülmesi gerekir. Aydınlanmanın, daha çok batılı toplumları bakımından dünyaya ve dünyanın öteki insanlarının yaşamlarına ve ekonomilerine egemenleşmesi, kapitalizmin gelişmesiyle dünyayı sömürgeleştirilmesi ve veya öteki coğrafyalarda yaşayan insanları köleleştirilmesi veya batılı anlamdaki bir yaşayışa uyarlaması, refahı ve konforları için doğanın ve insanın, belirli bir bilimsel sistematiğe göre sömürülmesi anlamına geldiği de düşünülmelidir.

Batı için aydınlanma, arkasından gelen bilim ve teknoloji ve üretim ve verimlilik artışı, ekonomik patlama, refah ve daha rahat ve zengin bir yaşam, daha gelişmiş kentler, sanat ve kültür alanında, gerçekten kökten yenileniş- incelme ve rafinasyon anlamına gelmekle birlikte, bunun dünya için aynı anlama geldiğini söyleyemeyiz.

‘Modern’ öncesi ilkel olmak zorunda değil

Modern kavramı için de benzer bir tartışma geliştirilebilir: Gerçi “modernite”/ “modernleşme” kavramları, aydınlanma kavramının sadece daha çağdaş bir uzantısı gibi algılansa da modernliğin, belki de modernleşme kavramına çok sıkı bir biçimde bağlandığı, daha politik olduğu ve uygulamada ve gündelik yaşamda daha güçlü algılandığı, her şeyden önemlisi, aydınlanma ile elde edilen kazanımları hızlandırmak ve yaygınlaştırmak üzere uygulanabilecek bir programı çağrıştırdığı için aydınlanma fikrine göre bazı farklar taşıdığı söylenebilir.

Modern öncesi ise, teknolojisi ve enerjisiyle, altyapısı ve konforları bakımından azla yetinilen, daha basit ve ayrıntılandırılmamış bir iş bölümüne göre çalışılan bir aşamadır. Ancak, bu aşamada yaşayan insanlar, neye göre ve ne kadar geriydiler?

Bugün her tarafı aydınlatılmamış ve ısıtılmamış ya da soğutulmamış (iklimlendirilmemiş) bir mekanda yaşamak, bize oldukça zor geliyor olabilir. Ya da ilkel bir tarımla ve yoğun emekle üretilmiş, kaba ve raf standardına göre etiketlenmemiş bir tarımsal ürünün tüketimi veya anında haberleşememek, bir yerden bir yere gitmek için motor ya da makine gücünden yararlanılmamış yolculuklar, bugün için kabus gibi olabilir.

Bununla birlikte küçülme kavramlarını gözden geçirirken, mağara yaşamına veya muma ve su değirmenlerine, kağnıya dönmekten başka birçok ara aşama üzerinde düşünebiliriz belki? Genellikle kitle taşımacılığının ya da bisiklet ve yayalığın söz konusu olduğu bir yerleşim/kent çok mu ilkel olur? Daha az ısınmak ve havalandırmak, çarşıyı gezerken bazen üşümek/terlemek, rüzgarla-yağmurla-gün ışığıyla ve gerçek bir hava ile karşılaşmak çok zor mudur? Egzotik meyveleri yemesek ama endüstriyel olmayan bir kayısının veya elmanın 40 yerel çeşidi olsa pazarda?

Gördüğünüz gibi sorular gittikçe basitleşmeye ve ilkelleşmeye başladı: Ama pandemi sonrasında, sadece “eski normale dönmek” yerine keşfedilmiş bir “gerekli olanı kendi eliyle/aklıyla yapmak” ve tanımlanmış ”işbölümünün sınırlarını zorlamak” ya da daha az konforla yetinmek veya para karşılığı “piyasadan temin/tedarik” edilen mal ve hizmetlerin bazılarına dayanışmalar ve toplumun/ insanın doğal içgüdülerine göre kurulan arkadaşlıklar ve yardımlaşmaları vb. üzerinden erişsek? Yeniden düşünürken gereksiz olanları eleyerek biraz küçültülmüş bir tüketim ve biraz genişletilmiş, gerekli olanı kendi emeğiyle(ve daha basit bir teknolojiyle) üretmeye uğraşmak filan…

Unutmamalıyız ki piyasadan alınan her mal veya hizmet, bu üretim sistemine verilmiş bireysel bir oy gibidir. “İmkansız” olsa da daha sade ve küçük ama kendi iç dengeleriyle kararınca ve sağlıklı bir bolluk arayışı, saçma mı?

Tartışılması/konuşulması gereken çok şey var. Biliyorum.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Latouche, kanaatkar bolluk toplumu ve küçülme üzerine tartışmaya giriş

Virüs ile ilgili düşünmek, yerini giderek virüs sonrası ile ilgili düşünmeye bırakmaya başladı. Ama bu düşünceler oldukça, hayır nerdeyse sadece ekonomik ağırlıklı… Gerçi bu kadar çok kapanan işyeri, artan işsizlik ve artan enflasyon, üretimde azalma ve şiddetle artan yoksullaşma nedeniyle başka bir alan kalmadı.

Şimdi biz şöyle düşünüyoruz: Kapitalist sistem kendi öncülleri/ postulaları ve kuralları çerçevesi içinde çalışamıyor ve bundan dolayı da ortaya çok büyük kayıplar çıkacak/ çıkıyor. Ama bunlar geçecek. Geçince ekonominin (aslında kapitalizmin) çarkları yeniden dönmeye başlayacak ve eskiden olduğu gibi, hatta belki daha hızlı/ daha verimli veya daha ileri bir teknolojiyle, mevcut işleyiş yeniden yerine oturacak ve sorun çözülmüş olacak.

Ancak bu gördüğümüzü şöyle de düşünemez miyiz? Kapitalizm çalışamıyor ve çalışmasa da yaşıyoruz. Hatta kapitalizmin bütün kurallarının geçerli olduğu koşullarda yapılamayacak şeyler yapılabildiği için ayakta durabiliyoruz. Bu durumda da şöyle diyoruz: Bunlar geçici olarak yapılıyor; yoksa bu sürdürülemez bir durumdur.

Gelecek düşüncesi, her zaman bilinmeyenleri içerir. Ama insanın/ insanlığın geleceği ile ilgili düşünceleri, arzuları, daha iyi tanımlanmış koşullarda da planları olur ve böylece geleceğini, kendi iradesi doğrultusunda kurmaya çabalar… Şimdi düşünüyoruz: Kapitalizmin “normal” koşulları hemen işlesin mi/ işleyecek mi? Yoksa başka bir dünya düşünmek için, içinde bulunduğumuz an bir fırsat mı yarattı? Doğrusu bu “fırsatçı” düşünme biçimi bana çok fazla mevcut iktidarları çağrıştırdığı için pek öyle bakmıyorum duruma. Ama yine de yazacaklarım, sanki “fırsat değerlendiriyormuşum” gibi görünecek. Bunu da biliyorum.

Uzunca bir zamandır tanıtmak istediğim bir kitap vardı. Ancak kitabı tanıtmaktan çok, bu kitaptaki düşünceleri tartışabilmek çok harika olurdu… Belki birçok kişinin çoktan okumuş ve üzerindeki tartışmaları da yapmış olduğu bir kitaptır. Kitap 2011’de, Türkçe çevirisi de 2018 yılında yayınlanmış. Bununla birlikte kitaptaki kavramlar yeniden tartışılabilecek nitelikte. Önce kitabın künyesini yazıyorum:

Serge Latouche (2018), Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru Küçülme Üzerine Yanlış Yorumlar ve Tartışmalar, İletişim, İstanbul. 

Modernite, dünyanın yenilenmesini ve ihtiyaçların daha çok/ iyi/ etkin vb. biçimde karşılayabilmesini sağlıyor ama bunun maliyeti var.”

Çeviriyi Tahir Karakaş yapmış ve kitabın başına da çok yararlı bir “Çevirmenin Önsözü” bölümü eklemiş. Hemen söylemek gerekiyor ki buradaki “küçülme” terimi, Latouche’un kullandığı kavramla tam olarak örtüşmüyor. Karakaş, “… küçülme” terimi yerine belki daha doğru bir çeviriyle, büyümeme veya büyüme karşıtı gibi bir sözcükle, (büyümek/ gelişmek=croissance ve decroissance bunun tersi) kavramla ifade etmek daha doğru olabilir?” diyor. Ancak yerleşik sözcük, “küçülme” olduğu için, bu sözcüğü yeğliyor.

“Küçülme” kavramı üzerine, tam da virüsün yıkıcı etkisi altındayken, konuşmak doğru bir yaklaşım mı, tam olarak bilmiyorum ama yine de, kitabın düşündürdüklerini önerdiklerini, fırsat buldukça paylaşmaya çalışacağım.

Modernite ve gelenek arasındaki ilişkiye bu gözle de, yani modernin ekolojik dengeler üzerindeki etkisi gözüyle de bakılması gerekiyor. Modernite, dünyanın yenilenmesini ve ihtiyaçların daha çok/ iyi/ etkin vb. biçimde karşılayabilmesini sağlıyor ama bunun maliyeti var: Doğa-insan veya insan eliyle yaratılan teknolojilerle doğa arasındaki ilişkinin, giderek doğanın aşınması ve yok olmasına doğru genişlemesiyle bozulan dengeler… Modern-gelenek ilişkisi, bu bakış açısıyla gözden geçirildiğinde, geleneğe dönemeyeceğimize göre, “başka türlü bir modern” tahayyülü ortaya çıkabilir belki?

Küçülme: Kimin için?

Yukarıdaki ifade, geleneksel kent bakımından da düşünülebilir belki ve böyle baktığımızda, geleneksel kentteki, pek örselenmemiş dengeler üzerinde bildiklerimizi, anımsayabiliriz. Ankara’yı ele alalım örnek olarak, özellikle Hacıbayram’ın yaşadığı dönemde, -Osmanlı Ankara’sının kuruluş dönemi sayılabilir bu- gelenek kenti, yaklaşık olarak böyle bir denge içinde kurmaktaydı. Belki Anadolu’daki bütün taşra kentleri için de doğa-insan-teknoloji dengeleri benzer biçimde, geçerlidir: Oldukça tevazu içindeki -aşırı ve tüketimci olmayan- gündelik yaşam özelliklerine ve üretim ölçeklerine “kendiliğinden” sahip…

Yirminci Yüzyıl’ın özellikle ikinci yarısından sonra, kalkınma edebiyatının çok güçlü olduğu ve siyasal başarının neredeyse ne kadar kalkınma sağladığı ile ölçülen bir ülkelerde, küçülme türü bir düşünce kuşkusuz çok yadırganacak bir kavram. Özellikle daha az gelişmiş/ gelişmekte olan ülkeler için küçülmenin söz konusu olmaması, asıl küçülmesi gerekenlerin gelişmiş ve tüketim toplumu olmayı tam olarak başarmış olan ülkeler olması gerektiği düşüncesi çok güçlüdür.

Ancak bunun tersi de düşünülebilir: Kendi çevrelerini henüz tam tüketmemiş olan, tüketim/ gösteri toplumuna dönüşmüş kesimin oranı henüz çok genişlememiş ve teknoloji bakımından doğaya zarar verecek teknolojilerin kullanımında henüz çok fazla yol alamamış olan ülkeler, belki daha da şanslı sayılabilirler. Tüketimci alışkanlıklardan vaz geçmek, bu tür bir alışkanlığa hiç kapılmamış toplumlara göre daha zor olabilir.

Dünyadaki ekolojik sistemlerin/ dengelerinin zedelenmemesi için insan eliyle yapılan her üretimde, özellikle toprağı, madenleri, suyu ve atmosferi bir ortam ya da girdi olarak, ücretsiz bir mal gibi kullanan teknolojiler konusunda kanaatkar davranabilmek, gezegen dostu bir davranış olacaktır. 

Sorun belki teknoloji değil. Teknoloji verimliliği arttırmak ve birim maliyetleri düşürebilmek ve bu nedenle sürekli olarak gelişebilmek, bunun için pazarını sürekli genişletmek ve bu nedenle de kitle üretim düzenekleriyle, neredeyse bütün dünya yurttaşına mallarıyla ulaşmak zorunda olabilir.

Ancak biz ne kadar teknoloji kullanmalıyız? Ne kadar tüketmeliyiz?

Teknoloji, hiçbir ücret karşılığı olmadan sağlanıyor olsa bile, kendimiz için gerekli teknolojik mal ve hizmet tüketim miktarını ayarlayabilmemiz gerekir. Bir teknolojiyi ucuz ya da çok kolaylık/ konfor sağladığı için değil, bize gerektiği için ve gerektiği kadar kullanabilirsek eğer, teknoloji ve teknolojik yenilik üretenlerin hem üretim hızı hem de kapasitesi sınırlanacaktır.

Dünyadaki ekolojik sistemlerin/ dengelerinin zedelenmemesi için insan eliyle yapılan her üretimde, özellikle toprağı, madenleri, suyu ve atmosferi bir ortam ya da girdi olarak, ücretsiz bir mal gibi kullanan teknolojiler (ışık, ısı, dalga, titreşim vb. bu ortamları belirli derecelerde olumsuz etkilemekteler) konusunda kanaatkar davranabilmek, gezegen dostu bir davranış olacaktır.

Üretimlerin ve teknolojik yeniliklerin/ buluşların hızının yavaşlaması/ durulması ve “gerekli olduğu kadar” ve “gerektiği tempoda” üretilmesi için iki imkansız ama basit kural, büyük ölçüde sorun çözücü olacaktır:

  • Barış, savaşsız bir dünya istemek (dolayısıyla hiçbir savaş teknolojisi ve silah üretmemek) ve
  • Tüketimci olmamak (sadece ihtiyacımız kadar ama giderek, gönüllü bir kanaatkarlıkla tanımlanmış ihtiyaçlarımız kadar tüketmekle yetinmek.)

Bu iki temel ögeyi destekleyebilecek bir-kaç basit düşünce daha söz konusu olabilir:

  • Kendi işimizi kendimizin yapması ve mümkün olduğunca ihtiyaçlarımızı satın almak yerine, kendi yapabildiklerimiz kadarıyla ve biçimde üretmek (Hiç aksatmaksızın her işi, iş bölümünün çekici/ kolaylaştırıcı kurallarına kapılmaksızın, iş ile aramıza olabildiğince az dolayım koyarak, kendimiz için yapmak),
  • Başka insanların, başka yeteneklerin/ başka yaşların ve başka yapma biçimlerinin bulunduğu bir toplumda herkesle/ başkalarıyla dayanışma içinde olmak, bir zihinsel muhasebe sistemine takılmadan, tam olarak özverili dayanışmaları ön planda tutmak,
  • Eğer bir teknoloji kullanılacaksa da basit/ inorganik enerji gerektirmeyen ve kirletici olmayan uygun teknolojileri tercih etmek ve bu teknolojileri de yeteri kadar kullanmak (en iyi örneği hala bisiklet).

Belki iş bölümünün bu derece ayrıntılandığı, teknolojinin bunca geliştiği ve teknoloji kullanımının oldukça ucuzlatılmış olduğu,dolayısıyla pazarının bu derece genişlediği bir toplumda, (cep telefonu örneği düşünülebilir) bu söylenenler tamamen “anlamsız ve saçma” kategorisinde görülebilir.

Ancak bu tür davranışların hala mümkün ve yaşamını böyle kurmak isteyen insanların hala oldukça gayretli olduğunu hatırlamak yeterli olacaktır. Belki kendi çevrenizde bile vardır.

‘Azaltma’nın yolları

Burada, ne “hiçbir teknolojiyi kullanmamaktan”, ne “Robinson Crouse gibi bütün işlerimizi tek başımıza yapmaktan” ne de “mağara devrinde yaşamayı taklit etmekten” bahsedildiği çok açıktır.

Diyelim ki bilgisayarınız var ve internet kullanıyorsunuz. Bu durumda belki telefona gerek kalmıyor? Ya da telefona yine de gerek var. Bu durumda yakınınızda olan ve telefonu hala terk etmemiş olan bir arkadaşınızın yardımına başvuruyorsunuz. Unu öğütmüyorsunuz, ama ekmeğinizi kendiniz, ucuz ve kolay bir yöntemle yapmanın yolunu keşfediyorsunuz ve kendi yemeklerini kendiniz pişiriyorsunuz; gömleklerinizi ütülüyor, kopan düğmeleri dikiyorsunuz.

Bazen arkadaşlarınızı davet ediyorsunuz ve birlikte yiyorsunuz, onlar evlerinde yemek yapmıyor. Bazen de siz onlara gidiyorsunuz. Belki de küçük bir dükkân kiralayarak bir grup insan birlikte pişirip-yiyorsunuz? Bir yere, işe giderken yürümeyi tercih ediyorsunuz, aceleyse bisiklete biniyorsunuz. Bedeninizi bu kadar çok kullandığınız için, gym’e filan da gitmiyorsunuz. Gideceğiniz yer çok uzaksa otobüs, raylı sistem gibi araçları tercih ediyorsunuz, ama kendiniz için bir otomobil almıyorsunuz. Benzin de almıyorsunuz. Oto lastiği de almıyorsunuz. Oto yedek parçası da almıyorsunuz; tamirciye de gitmiyorsunuz, taşıt/ akaryakıt vergisi filan da vermiyorsunuz. Çocuklar için yürüyüş mesafesinde okullar talep ediyorsunuz ve toplumunuzun kamusal örgütü de bunu doğal ve çok haklı bir ihtiyaç olarak görüyor ve karşılıyor.

Bütün bunlar gerçekten olmayacak şeyler mi? Telefonu artık ne kadar kendi istediğiniz için, ne kadar mecbur olduğunuz için taşıyorsunuz? Yanıtınızı, belki son 10 yıl içinde teknolojinin nasıl tutsak aldığı ve bunu ne kadar kolay yapabildiği düşüncesiyle bağlantılı olarak düşünebilirsiniz.

Sadece silahlar üretilmese, gezegenin başka türlü bir ekolojisi, toplumu ve ekonomik işleyişi ve teknolojik yapısı olabileceğini ve dünyanın bugünkü durumunu üretenlerin de biz insanlar olduğunu biliyoruz.”

Bu zihinsel pratiği kendiniz için pekala çok daha fazla genişletebilirsiniz. Kentte yaşayarak, daha az tüketerek, daha az teknoloji kullanarak ve daha çok dayanışarak, kendinize ait her şeyi yapabildiğiniz kadar kendiniz için yaparak yaşamak neden olanaksız olsun?

Tüketim alışkanlıklarımızdan bazılarının (konfor sağladığı yanılsaması ile) tutsak edici etkisini bir kenara bırakalım. Sadece silah üretiminin olmadığı bir dünya, şiddete karşı korunmak için sürekli düzenekler kurmaya ihtiyacımız olmayacağı bir dünya, neden mümkün olmasın? Silahlar üretilmese gezegenin başka türlü bir ekolojisi, toplumu ve ekonomik işleyişi ve teknolojik yapısı olabileceğini ve dünyanın bugünkü durumunu üretenlerin de biz insanlar olduğunu biliyoruz. Silah teknolojisinin yıkıcılığının nasıl tırmandığını ve bir son noktası olmadığını/ olamayacağını da biliyoruz. Ama silahsızlanmanın, insanlığın gönüllü ortak kararı haline gelemeyeceğini de biliyoruz.

İyi ama bütün bunları, neden bu kadar mutlak bir biçimde biliyoruz acaba?

Daha Latouche’un önerdiği kavramları tartışmaya giremedim bile… “Fırsat” buldukça kitap üzerindeki tartışmayı derinleştirmek için çabalayacağım.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu