Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İki tanıklık: Gezi ve Yassıada

Bu haftaki yazımda iki konuya değineceğim: Gezi‘nin 7 yılında 28 Mayıs sabahı olanlar. İkincisi 27 Mayıs günü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapılan “Demokrasi ve Özgürlükler Adası”.  Aslında bir de değinmem gereken 29 Mayıs Fetih törenleri de vardı.  Ama onu defalarca yazdım. Bu sefer önceliği Gezi ve Yassıada’ya veriyorum. 

28 Mayıs’ta Gezi’de ne oldu?

Burada sözünü edeceğim ilk günle ilgili bir detay. 28 Mayıs’tan önce de yapılmak istenen projeye karşı Gezi’de bir çok gösteri yapılmıştı. 28 Mayıs sabahı da bunlardan biri gibi ağaçların sökülmesine karşı küçük çaplı bir gösteri gibi başlamıştı. Ancak sonrasında muazzam bir olaya dönüştü. Bu yazı bu dönüşümün nasıl olduğunu tartışmayı deniyor.

28 Mayıs sabahı, gece gerçekleştirilmeye çalışılan ağaçları sökme operasyonunun başarısız olmasından sonra, Çevik Kuvvet adı verilen emniyet güçleri ağaçları sökmek için çalışan kepçe adı verilen iş makinesi ile ağaçların kesilmesine karşı direnen 40 kişilik bir topluluk arasına yerleştirilmişti. 

Kalkan taşıyan ve tam teçhizatlı bu emniyet güçlerinin arkasında gene düzenli dizilişleri ile dikkat çeken yaklaşık bir o kadar da sivil bir topluluk bulunuyordu. Bu topluluğun orada neden bulunduğu zannedersem daha sonra pek sorgulanmadı. Bu sivillerin orada bulunuşu ile orada gerçekleştirilmek istenen çatışma ve polis şiddeti arasında bir ilişki olduğunu tahmin ediyorum

Kalkanlıların içinde yer alan iki emniyet görevlisi de topluluğu gazlıyordu. Bunların arkasında sivil giyimli, bej pardösülü bir kişi de gaz sıkma talimatı veriyordu. Aynı zamanda o dizili duran sivilleri bize karşı kışkırtmak için “haydi, haydi” diyordu. Ancak ne göstericilerin bir şiddet kullanma eğilimi görülüyordu, ne de o topluluğun. Şaşkın bir şekilde göstericilere bakıyorlardı. Bu sırada yanımdaki yaşlı bir kadının gaz sıkan polise “neden bunu yapıyorsun, evladım” dediğini duydum. Çünkü gaz sıkmak için bir neden yoktu, “Kırmızılı Kadın” fotoğrafının da gösterdiği gibi. 

Burada kişisel bir gözlemimi anlatmak istiyorum. Bu gözlemle birlikte zannedersem mesele daha iyi anlaşılır olacak: Yanımdaki kadını örnek alarak arkada bir oraya bir buraya gidip emirler yağdıran, gaz sıktıran kişiyi gözüme kestirdim. Ona seslenmeye başladım: “Neden bunu yapıyorsun? Gel buraya konuşalım…” Benim her bağırışımda bu kişi duymamazlıktan geliyor, başını çeviriyordu. Ama bal gibi duyuyordu. Beklendiği gibi olmadı, kavga çıkmadı. Polis barikatının içinden Sırrı Süreyya Önder de fırlayıp kepçenin üstüne oturunca, durum iyice bu kişinin kontrolünden çıktı. O zaman belki de artık yapacak bir şey kalmadığını düşünerek olsa gerek, bir anda yanımda bitti ve aynen şunları söyledi: “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” Şöyle bir baktım, acaba tanıyor muyum bir yerlerden diye. “Bilmiyorum, ama gördüğüm kadarıyla siz kışkırtıyorsunuz insanları” dedim. “Ben emniyet müdür yardımcısıyım. Biz bu sizin çevre dediğiniz işlerden anlamıyoruz değil mi” diyerek o zaman pek anlam veremediğim bir dokundurma yaptı.

Benim bu olaydaki gözlemim daha sonra başka iki konuyla ilişkili olarak anlam kazandı. Birincisi gaz sıkan polis mahkemedeki ifadesinde niye gaz sıktığını şöyle gerekçelendiriyordu: “Amirim emir verdiği için.” Bu doğru, ben de buna şahidim. Ancak ikinci bir şey daha söylüyordu: “Taşlı sopalı kavga çıktı, bu nedenle gaz sıkmak zorunda kaldım.”  Bu ikinci gerekçesi yanlış, öyle bir durum hiç olmadı. Polisin ifadesi yanlış deyip geçebilirdim.  Ancak aylar sonra İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin hazırladığı rapor açıklanınca, orada da “taşlı sopalı kavga çıktığı için gaz sıkıldığı” cümlesini gördüm. Bu belgeleri ve gördüklerimi değerlendirince aklıma şu geldi: Arkaya yerleştirilen o siviller, ki kimdiler bilmiyorum ama pek kavga edecek insanlara benzemiyorlardı -muhtemelen müteahhidin ya da taşeronun çalışanları olabilir- bu belgede yer aldığı gibi “taşlı sopalı kavga çıksın” diye oraya yerleştirilmişlerdi. Ancak başlarındaki kişinin bütün çabalarına rağmen saldırmadılar ve senaryo gerçekleşmedi. Çünkü ortada şiddet yoktu. Buna karşılık polisin uyguladığı şiddet görüntüleri hemen yayıldı ve binlerce insan Gezi’ye geldi.

Kurgulanan senaryoya göre kavga çıkacak, polis de gaz sıkarak parkı boşaltmak zorunda kalacaktı. Bunun için hazırlık yapılmasına rağmen senaryo uygulanamadı. Ne göstericilerin, ne de oraya yığılan kişilerin şiddet kullanmakla uzaktan yakından ilgileri yoktu. Bu nedenle emniyet güçlerinin uyguladığı şiddet açığa çıktı. Bu haksızlık da büyük bir ihtimalle Gezi’deki ağaçları sahiplensin, sahiplenmesin çok daha geniş bir kitlenin duyarlı hale gelmesine yol açtı.

Nitekim Gezi bildiğimiz direniş, polisle çatışma gibi bir havada hiç olmadı.     

 Yassıada gerçekten demokrasi ve özgürlükler adası olabilirdi

27 Mayıs’ta “Demokrasi ve Özgürlükler Adası” ismi verilen Yassıada‘nın açılışı yapıldı.

Bu proje ile Gezi arasında bir parça benzerlik var. Biz Gezi’de ağaçlardan söz ederken, iktidar hiç şüphesiz ki başka bir meselenin peşindeydi. Emniyet müdürünün sözleri de bununla ilgili.

Onunla ilgili de benzer bir gözlemim var.

Yassıada’yı korumak için yapılan bir eylemde mahkeme salonu olarak kullanılan spor salonunda toplanmıştık. İlk konuşmayı tanınmış bir müzeolog profesör yaptı. “Bu işi en iyi bilen kişi” diye Adalar Belediye Başkanı tarafından takdim edilen bu müze uzmanı profesör “ne hafıza mekanı, ne müzesi? Burada müze yapacak bir koleksiyon yok. Binaların da hiç bir değeri yok, hepsi yıkılabilir” buyurdu. Hayretler içinde kaldım.

Ben de konuşmamda bu yaklaşımı protesto etmek için “bu müzeyi hangi mimar tasarlamışsa, ne müthiş bir şey yapmış, her şeyi açık uçlu bırakmış. Menderes ve arkadaşlarının düzmece bir mahkeme ile ölüme mahkum edildiği bu salona bir fotoğraf, yerleştirme bile koymamış. Ayakta beklediği komutanın odasına da ne bir fotoğraf  ne de bir yazı. İşkence gördüğü oda hala duruyor ama en ufak bir bilgi yok. Hiç bir şey koymamış, bir işaret bile. Oysa benim dedem de dahil milyonlarca insan için bu mekanın bir travmatik geçmişi var. Milyonlarca insanın bu yer hakkında geçmişten gelen ya da aktarılan bir bilgisi var. Burada hiç bir şeyin yazılmamış, işaretlenmemiş olması muazzam bir müzecilik mimarisi. Düşünceyi kışkırtmak, hayali özgürleştirmek için seçilen yöntem olağanüstü” demiştim. Çünkü bu cahilliğe, bu yukarıdan bakışa zannedersem ancak mizahla cevap verilebilir.

Yaptığım konuşmanın insanları etkilediğini gözlerinden anladım. Gülümseyenler çoğunluktaydı. Mesaj anlaşılmıştı. Ancak sanki benim konuşmamın etkisinden rahatsız olmuş gibi, mikrofonu aldı, “Burası bir hafıza mekanı değil, doğa müzesidir. Tarihi çarpıtmayalım, Menderes burada asılmadı” gibi özetleyebileceğim bir konuşma yaptı güya “solcu” olan Belediye Başkanı.

Benim görüşüme göre Gezi’ye yaklaşıldığı gibi olsaydı, Yassıada gerçekten bir demokrasi ve özgürlükler adası olabilirdi. Bu büyük fırsat kaçırıldı. Öyle yapılmak şöyle dursun, dışlayıcı  bir şekilde Yassıada’nın yalnızca doğa ve arkeoloji değerleri öne çıkarıldı, düzenlenen toplantılarda. Hafızadan söz etmek iktidara destek vermek gibi yorumlandı. Dolayısıyla Yassıada’daki berbat projenin tek sorumlusu ne yazık ki iktidar değil. Keşke bu kadar basit olsaydı. Yassıada bir doğal alandır dediğimizde “iktidarın ha öyle mi, o zaman ben de bu meseleyi sorun etmekten ve projeden vazgeçiyorum” demesini mi bekliyorduk?

Bu yüzden kimse bir hafıza mekanının projesini bir inşaat şirketinin, gümrük mağazaları işleten bir imtiyaz sahibi tekelin yönetemeyeceğini söylemedi. Eğer Gezi’deki gibi diyalog kuran, kapsayıcı bir yaklaşım olsaydı, önce bu hafıza yalnızca bir siyasal grubun temsiline dönüşmezdi. En başta AKP içindeki vicdan sahibi insanlar bu hafıza mekanın korunmasına sahip çıkarlardı.

Bu arada ne benzerlik ama… Akşam gazetesinden Mustafa Kartoğlu “ilk geldiğimde yıkılmış haliyle iç karartıcıydı, zulmü anlatıyordu… Şimdi bunun izleri silinmiş, ne güzel olmuş” diyor. Müze uzmanı profesörle aynı şekilde bakıyor. Hafıza ona göre üretilmesi gereken bir kurgu… Cahit Özkan, AKP Grup Başkanı “emperyalistler, dış güçler”den söz ediyor. Sanki yerli ve milli güçler hiç darbe yapmamışlar, ne yaptılarsa hep başkaları yapmış.

Böylece rejimin karakterini belirleyen devlet iktidarı içindeki çatışmalar perdeleniyor. Tam günün anlamına uygun bir yorum. Ayrıca tarih turizminden söz ediyor, akın akın turistler gelecekmiş. Burada Türkiye’nin çektiği acılar yabancılara gösterilecekmiş, bir kez daha anlamaları için. Bu nasıl bir mağdur söylemi?

Nihayet Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yaptığı konuşmada sanki sorumluluğunu ortadan kaldırıyormuş gibi darbenin önderlerinden Alpaslan Türkeş‘i “idamlara karşıydı” diyerek göklere çıkarıyor, İsmet İnönü ve “dış güç”lerin de idamlara karşı çaba gösterdiklerini unutarak. Hafızanın iktidarla ilişkisi böyle bir şey. Duruma göre yeniden üretilebiliyor.   

Günümüzde de aynısını yapmaya çalışanlar varmış, 1960 darbesi gibi… Türkiye’de hafıza böyle bir şey, yeniden kurulması, düzenlenmesi gerekiyor sürekli. Ama bir hafıza mekanının yarattığı etki kapasitesi inşaattan değil, sınırsız bir şekilde deneyimlenen düşüncelerden, demokratik zihinsel üretimden kaynaklanır. Bu yüzden bu olay dünyada ders kitaplarına konu olacağa benziyor…

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

Devlette süreklilik, Ermeniler, Kürtler… – Ayşe Günaysu

Bir avuç insan, dilimizde tüy bitti, İttihat Terakki ile Cumhuriyet arasındaki sürekliliği anlatacağız diye, ama devlet büyüklerimiz anılarında hiç eğip bükmeden, bize göre pişkinlikle, ama kendilerine göre hiç beis görmeden, büyük bir doğallıkla meseleyi ortaya koyuyorlar.

İsmet İnönü’nün daha önce Bilgi Yayınevi tarafından ciltler halinde yayınlanmış anıları, aynı yayınevi tarafından bir araya getirilerek, Ağustos 2006’da “İsmet İnönü – Hatıralar” başlığıyla toplu halde yayınlanmış.

Anıların içinde birçok ilginç konu arasında Talat Paşa’ya rastladım. Ermeni Soykırımı’nın mimarı, bir matematikçi soğukkanlılığıyla planlayıcısı, imhanın ulaştığı dereceyi dikkatle izleyip kaydeden Talat Paşa’yı, “Milli Şef” İsmet İnönü, “İttihat ve Terakki’nin en değerli adamı” olarak tanıtıyor. Sıcakkanlılığını(!), çalışkanlığını(!), insan ilişkilerini(!) öve öve bitiremiyor. Yaklaşık 3 sayfa boyunca Talat Paşa’yı, bir halkın imha operasyonunun başındaki bu insanı, büyük bir devlet adamı olarak tanıtıyor ve sonunda aynen şöyle diyor: “Ben, Talat Paşa’nın mütarekeden sonra felakete uğrayan memleketi bırakıp gitmesini bir türlü anlayamadım. Fedakar bir adamdı. Ne yaparlarsa yapsınlar memlekette kalırdı.” Bu “anlayamadım” sözündeki neredeyse safdillik derecesindeki doğallık aslında insanın kanını donduran bir gerçeği ortaya koyuyor: Soykırım Cumhuriyet’in en tepesindekiler tarafından yalnızca inkar edilmiyor. övülüyor. Ve İnönü doğru söylüyor. Talat Paşa’nın kendi güvenliği açısından kaçmasına hiç gerek yoktu. Cumhuriyet onu baş tacı ederdi.

Bu sözleri söyleyen aynı İnönü, Cumhuriyet’in inkar ve imhaya dayanan, direnişi yakarak yıkarak bastırmaya dayanan Kürt politikasının da baş yürütücülerinden. Ermenilerinden, Süryanilerinden arındırılmış Bitlis, Diyarbakır, Van, Hakkari, Muş, Mardin, Urfa, Siirt illerini kapsayan 1. Umum Müfettişliği’ni kuran o. Onun emriyle hazırlanan ve önerileri 1935’de yürürlüğe konulan bu rapor, devlet eliyle yürütülen açık bir ırkçılığın maddi kanıtı. Mesela, “Geniş bir bölgenin ortasında kurulacak bir Türklük merkezindeki iktisadi hakimiyet, Kürtçe ile ilgisini katiyen kesmiş bir zümrenin eline geçirilmeli, diğer taraftan da (…) her dağlı Kürt’ü Türkçe konuşturmak ve hükümete ısındırmak yolunda nasıl çalışacakları münasip kimseler, halkevleri vasıtasıyla pek açık olarak anlatılmalıdır,” deniyor. Ve devam ediliyor: “Buna karşılık köy köy gezerek her çeşit eşya satan (…) ve devamlı Kürtçe konuşan (…) ayak satıcılarını ‘ortadan kaldırmak’ lazım gelir.” Başka şeyler de deniyor tabii:

“Türk’ün, Türk işçi başı kullanmak suretiyle kuracağı fabrika ve imalathaneler de son derece etkili olacaktır.”

“Memurdan Kürtçe konuşanlar, birincisinde yazılı ihtar, tekrarında maaş kesilmesi, Kürtçe konuşmaya devam ederse memuriyetten çıkarılmalı.”

“Her yıl yaklaşık 3 bin kişinin (Kürt’ün) Batı illerine alınması uygulamasına geçilmeli, böylece on beş, yirmi yıllık düzenli bir programla bu halk ‘ortadan kaldırılmış’, kalanları da Türk kültürüne yönelmiş bir hale getirmiş olunacaktır.”

İnönü’nün anılarında örneğini gördüğümüz gibi, İttihatçı devlet aklının devamlılığı, Ermeni ve Kürt politikalarının aslında aynı bütünün parçaları olduğu gerçeği, sadece alternatif, gayrı-resmi tarih yazımında değil, elimizin altındaki, ailelerimizin kütüphanelerindeki, ortalama Türk aydının beslendiği ana akım literatürden rastgele birini seçtiğinizde gözler önünde. Sadece görebilmek gerek.

Ayşe Günaysu – Özgür Gündem

Kategori: Dış Köşe

ManşetYeşillerden

Yeşiller/Sol, “Dersim Tertelesi’ni unutmuyoruz…”

Yeşiller ve Sol Gelecek,4 Mayıs’ın arefesinde 1937’de Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı, Fevzi Çakmak’ın Genelkurmay Başkanı, İsmet İnönü’nün ise Başbakanlık görevlerinde bulunduğu bir dönemde Bakanlar Kurulu ile çıkan ve sonucunda Dersim bölgesinde onbinlerce Kürt ve Alevi’nin katledilmesi ile sonuçlanan “Dersim Tertelesi”nin (Tertele: Zazaca, “Dersim katliamına verilen isim) yıldönümü hakkında yazılı bir basın açıklaması yayınladı.

Yeşiller/Sol’un eş sözcüleri Sevil Turan ve Arif Ali Cangı’nın imzası ile yayınlanan basın açıklamasında katliamı oluşturan şartlar, öncesinde yapılan hazırlıklar, çıkan karar sonucu başlayan ve yıllarca devam eden katliam tüm ayrıntıları ile ifade ediliyor.

“Ülkede barış ve bir arada yaşama arzusunun temini için AKP iktidarını Dersimlilerin acılarına karşı duyarlı olmaya ve somut adımlar atmaya çağırıyoruzçağrısı ile sona eren açıklamanın tam metni şu şekilde;

Dersim Tertelesi’ni Unutmuyoruz…

4 Mayıs Dersimliler için önemli günlerden biri. Çünkü 4 Mayıs 1937 tarihinde dönemin Bakanlar Kurulu Dersim için “kırım” emri verdi…

Bu emrin altındaki imzalar arasında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak da vardı… Bakanlar Kurulu’na Mustafa Kemal başkanlık etmişti ve Başbakan da İsmet İnönü idi…

Bu tarihten önce hazırlanan Dersim raporlarında, Dersim için “çıbanbaşıdır ve kökünden kesilip atılmalıdır” denilmişti.

1935 yılında Dersim’in adı kanunla “Tunceli” olarak değiştirilmiş, bölgeye “koloni valisi” yetkileriyle donatılmış olarak Korgeneral Abdullah Alpdoğan atanmıştı.

Hükümetin kararı hızla uygulamaya konuldu.

Katliamın durdurulacağı ümidiyle 1937 sonunda teslim olan Seyit Rıza, oğlu ve arkadaşları Elazığ’da idam edildi. Ama katliam durmadı. 1938 yılında Dersim coğrafyası kana boyandı ve katliam harekâtı 1939 yılına kadar hız kesmeden devam etti.

Dersim, Kürt ve Alevi olduğu için yok edilmek istendi. Dersim’in etnik ve inançsal kimliğinin Türkiye’ye reva görülen “çağdaşlaştırma” projesinde yeri yoktu çünkü…

76 yıl önce yaşanan Cumhuriyet tarihinin bu en kanlı harekâtı ile bütün boyutlarıyla yüzleşmek, öneminden hiçbir şey kaybetmeden bir görev ve sorumluluk olarak hâlâ önümüzde duruyor…

Başbakan Erdoğan, Dersim katliamından dolayı Dersim halkından özür dileyen bir konuşma yaptı, bundan iki yıl kadar evvel… Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak siyasi iktidarı bu sözünün arkasında durmaya ve özürün gereğini yapmaya davet ediyoruz… Bunun için;

1. Katliam ile özdeşleşmiş olan Tunceli adı değiştirilerek Dersim ismi bölge halkına iade edilmeli ve zorla değiştirilen tüm köy isimleri de bölgede yaşayan halkın talebi doğrultusunda değiştirilmelidir.

2. Seyit Rıza’nın zaten mevcut olan tarihsel, sosyal ve siyasal itibarı korunmalı, yasal itibarı da iade edilmelidir.

3. Katledilen Seyit Rıza’nın mezarının yeri devlet tarafından açıklanmalı ve ailesine bildirilmelidir.

4. Dersim 1938 döneminde sürgün edilerek topraklarından koparılan Dersimli ailelerin zararları tazmin edilmelidir. Ailelerinden alınarak başka illere ve ailelere verilmiş Dersim’in kayıp kızlarının kayıtları açıklanmalıdır.

Ülkede barış ve bir arada yaşama arzusunun temini için AKP iktidarını Dersimlilerin acılarına karşı duyarlı olmaya ve somut adımlar atmaya çağırıyoruz.

Eş Sözcüler Sevil Turan – Arif Ali Cangı

Kategori: Manşet