Köşe Yazıları

Sapiens’in insanla hayvanın tarihsel ilişkisi üzerinden bir özeti – Ahmet Batal

Yuval Noah Harari, kitabı Sapiens’te insanlık tarihinin gelişimini, bilişsel, tarımsal ve bilimsel devrim gibi çeşitli temel dönüm noktalarının detaylı açıklamaları ve analizleriyle anlatıyor (1). Kitabın en dikkat çekici noktalarından biriyse, insanlığın bu devrimsel basamaklardaki yükselişiyle hayvanların sömürüsü ve yaşadıkları zulmün artışı arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor olması. Sapiens’i okudukça görüyoruz ki, ister endüstriyel, ister tarımsal, ister avcı toplayıcı yaşamda olsun, tarihin her döneminde, insanlığın hayvanlara verdiği zarar ve acı hem niteliksel hem de niceliksel olarak azımsanamayacak boyutlarda.

Bilişsel Devrim’le başlıyor Harari. Bilişsel Devrim bundan 70 ila 30 bin yıl önce ortaya çıkan yeni düşünce ve iletişim biçimleri anlamına geliyor. Bu beceriler o zamana kadar Afrika kıtasında küçük topluluklar halinde yaşamış Homo sapiense, yüksek düzeyde bilgi paylaşımı ve etrafında birleşilecek toplumsal mitler kurgulama şansı veriyor. Bu sayede daha büyük topluluklar halinde koordinasyonlu hareket etmeyi başaran Homo sapiens yüz binlerce yıldır kısılı kaldığı Afrika’dan çıkarak birkaç on bin yılda tüm dünyaya yayılmayı başarıyor. Fakat insanlık için bir başarı hikayesi gibi gözüken bu olayın gezegene etkileri yıkıcı oluyor. Afrika’dan çıkışla, tarımsal yerleşik hayata geçiş arasındaki avcı toplayıcılıkla geçen birkaç on bin yıllık sürede, insanın avcılık yeteneklerine ve bulunduğu habitatı değiştirme gücüne karşı gerekli savunma mekanizmalarını geliştirecek evrimsel süreyi bulamamış yüzlerce hayvan türü gezegenden silinip gidiyor. Şu an bize ilkel gelen aletler ve yöntemlerle bile birçok hayvan türü yok oluyor. Mesela Avustralya’ya Aborjinlerin atalarının ilk ulaşmalarından sonraki birkaç bin yılda, içinde dev sürüngenler ve keseli memelilerin bulunduğu 50 kilodan daha ağır 24 türden 23’ü yok oluyor, geriye sadece kangurular kalıyor. İkinci büyük yıkım da Amerika kıtasında gerçekleşiyor. Amerika’ya ilk insan ayağı değdikten yine birkaç bin yıl içinde Kuzey Amerika büyük memeli cinslerinin 47’sinden 34’ünü, Güney Amerika da 60’tan 50’sini kaybediyor. Avrasya’da da mamutlar gibi birçok tür benzer akibetlere uğruyorlar. Özetle şöyle diyor Harari: “Bilişsel Devrim’in gerçekleştiği dönemde dünyada 50 kilogramdan daha ağır 200 civarında büyük kara memelisi yaşıyordu, Tarım Devrimi döneminde sadece 100 tanesi kalmıştı. Homo sapiens, insanlar tekerleği, yazıyı veya demirden aletleri icat etmeden çok önce gezegendeki büyük hayvanların yarısını yok etmişti.”

Bilişsel Devrim’i takip eden Tarım Devrimi’nde de durum değişmiyor. İnsan yine “biyoloji tarihindeki en ölümcül tür” olma özelliğini koruyor. Fakat avcı toplayıcılıktan tarıma geçerken insanın hayvana ve doğaya bakışı da değişiyor. Avcı toplayıcılıkta insanlar hayvanları öldürse de animist; yani doğa olaylarının, bitkilerin ve hayvanların ruhları, farkındalıkları ve hisleri olduğuna inanıyorlar. Ve hayvanları öldürseler de bunu kendilerini onlardan üstün görmeden yapıyorlar. Fakat yerleşik hayata geçince hayvanları evcilleştirmeye ve tahakküm altına almaya başlayan insanların hayvana bakışı da değişiyor. Hayvan doğanın bir parçası olmaktan çıkıp insanın eşyasına dönüşüyor. Dönüşmek de zorunda. Ne de olsa insan, hayvanları tahakküm altında tutmak ve sömürmek için bu hayvanlara uygulaması gereken zulmü, onları kendiyle eş bir birey görerek değil ancak değersiz ve aşağı bir “öteki” olarak görerek uygulamaya devam edebilir.

Birçok insanın hayvan sömürüsünü rasyonalize etmek için kullandığı, hayvan kullanımının özünde yanlış olmadığı, sıkıntının hayvan kulanımında değil, endüstrileşmede olduğu savını yerle bir eden, çeşitli tarım toplumlarında uygulanmış/uygulanan korkunç pratiklerden örnekler veriyor Harari. Yeni Gine’deki çiftçilerin kokuyla yön bulan domuzlar kaçamasın diye onların burunlarını kesmelerinden ya da gözlerini çıkarmalarından bahsediyor. Anne ineğin sütünü tüketmesin diye buzağının bir süre sonra öldürülmesinin tarihte kullanılan yöntemlerden biri olduğunu söylüyor. Fakat belki de en korkuncu bazı çoban kabilelerinin yavruyu öldürdükten sonra etini yiyip derisini doldurarak anneye göstermeleri örneği. Bu sayede hem yavrunun sütü kullanması engellenmiş hem de annenin yavrusunu görerek süt üretimini artırması sağlanmış oluyor. Yavruyu öldürmeyen kabilelerin yaptıklarına ise daha kabul edilebilir diyemeyiz. Mesela Sahra’da deve yetiştiren bazı kabileler süt tüketimini kontrol altına almak için yavru develerin üst dudağını ve burnunun bir kısmını kesme yöntemini geliştirmiş.

Tarım Devrimi sonrası hayvanların çektiği acı artmış olsa da bilimsel ve teknik yetersizlikler hayvanların yaşadıkları zulmün henüz en uç noktaya çekilebilmesine olanak vermiyordu. Harari’nin başka bir yazısında dediği gibi modern bilim kuşların, virüslerin ve antibiyotiklerin sırlarını çözdükten sonra insanlar hayvanları en uç yaşam koşullarına maruz bırakmaya başlayabildi. Aşılar, ilaçlar, hormonlar, zirai ilaçlar, merkezi havalandırma sistemleri ve otomatik yemlikler yardımıyla on binlerce tavuğu küçük kümeslere tıkmak ve benzeri görülmemiş bir verimlilikle et ve yumurta üretmek mümkün oldu (2).

Hayvanların tam bir üretim makinesi olarak kullanılabilmesi, binlercesinin birden içinde ne ayaklarını ne kanatlarını açabildikleri, ne başlarını kaldırabildikleri daracık kafeslere sıkıştırılıp kapatılması, hem teknik gelişmişlik hem de hayvanların biyolojisinin iyice anlaşılmasını gerektiriyordu. Bilim Devrimi ile bu sağlandı. Fakat insanlar aynı bilimi hayvanların psikolojisini anlamak için kullanmakta aynı derecede hevesli değildi. Sonuç olarak Bilimsel Devrim ve endüstrileşmeyle hayvanların çektiği zulmün psikolojik yanı fiziksel yanından ağır basmaya başladı. Harari kitabında insanın, hayvandaki verimliliği artırmak için onun biyolojik gereksinimlerini en verimli şekilde nasıl karşıladığına fakat bunu yaparken aynı hayvanın psikolojik ihtiyaçlarını nasıl yadsıdığına ve bunun hayvanlarda sebep olduğu psikolojik acıya özellikle değinmiş.

Elbette Bilimsel Devrim’in hayvanlar üzerinde başlattığı yeni bir zulüm alanı da var: Hayvan deneyleri. Ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışan insanlık gerek genlere hükmederek, gerek insanla bilgisayarı daha entegre hale getirerek git gide üst insana, Harari’nin deyimiyle “tanrıya” dönüşmeye başlıyor. Ve elbette bunu yaparken yine ilk denemeleri hayvanlar üstünde yaparak yaratıcılığımızın sınırlarını zorlayacak şekilde onlara acı vermeye devam ediyor. Fakat insanlık, yükselmek için hayvanların omuzlarına, onların acılarını umursamadan basmakta bir sıkıntı görmezken kendisi de ne yöne gittiğinin pek farkında değil. İnsanlığın gücünün sınırları yok gibi. Fakat bu kontrolsüz gücün nereye gittiği de meçhul.

Peki ne yapmalıyız? Nasıl bir yön seçmeliyiz kendimize? Belki de sorunun cevabı insanlığın yükselişi sırasında hayvanların başına gelenlerin benzerlerinin insanın da başına geliyor olduğunu fark etmekte geçiyor. Harari kitabında toplum olarak insanlığın bu devrimlerle yükselişi sırasında birey olarak insanın çektiği sıkıntılara da değinmiş. Mesela Tarım Devrimi sadece hayvanı köleleştirmemiş, insanı da avcı toplayıcı hayatına nazaran çok daha uzun süreler, doğasından kopuk bir şekilde çalışmak zorunda bırakmış. Ayrıca yerleşik hayatta ortaya çıkan otoriteler ve üst sınıflar tarafından tıpkı kendisinin hayvanlara yaptığı gibi köleleştirilmiş. Bilim Devrimi ve endüstrileşme hayvanın psikolojisine vermediği önemi insanın psikolojisine de vermemiş. Hayvanı nasıl bir makine olarak görmüşse insanı da üretim zincirinin bir halkası olarak görmüş. Belki daracık hücrelerde yaşamak zorunda olan birer yumurta ya da süt makinesi değiliz ama çoğumuz dar ofislerde bir masa başında ya da fabrikalarda bir bantın önünde emek üreten makineleriz. Ve verimimize odaklanmış olan sistem tıpkı hayvanlara yaptığı gibi psikolojik ihtiyaçlarımızı çok gerilere atmış durumda.

Mutsuzuz çünkü hayvanlar da mutsuz. Acı çekiyoruz çünkü hayvanlara da acı çektiriyoruz. Hayvanları önemsemeyen bir insanlığın bilincinden bahsedemeyiz. Ve elbette bu bilinçsizlik insanı da önemseyemez. Etrafında sebep olduğu yıkımı göremeyen bir umursamazlık kendine yaptığı yıkımı da görecek gözlere sahip değildir. Bu yüzden gözlerimizi açmamız ve etrafımıza bakmamız lazım. Tıpkı Harari gibi. Harari insanlığın tarihini araştırıken insanın hayvana yaptığı zulüm karşısında dehşete düşüp vegan olmuş. Ve şimdi gözlerini tekrar kendine yani insanlığa çevirip nereye doğru gittiğimizi görmeye çalışıyor. Belki bizim de ilk yapmamız gereken budur.

(1) Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari, Kolektif Kitap, 2015.
(2) Industrial Farming is one of the worst crimes in histroy, Yuval Noah Harari, The Guardian, 2015. (linki: https://www.theguardian.com/books/2015/sep/25/industrial-farming-one-worst-crimes-history-ethical-question?fbclid=IwAR16gArYu1sXtEq3VAfGfK_aEe_ujbYf5s5r7y2L7jhkKInCjO9Cu0DO7sA )

.

Ahmet Batal

DünyaManşet

Dilin doğuşuyla ilgili yeni teori: Bilinenden 1,5 milyon yıl önce icat edilmiş olabilir

Birçok paleontolog, dilin, Homo Sapiens’in 350 bin yıl önceki evrimiyle beraber ortaya çıktığını düşünüyor.

Ancak Bentley Üniversitesi’nden Profesör Daniel Everett, dilin tahmin edilenden 1.5 milyon yıl daha önce konuşulmaya başlanmış olabileceğini savundu.

İngiliz Guardian’ın haberine göre Everett, kara bağlantısı olmayan Endonezya’daki Flores ile Girit adalarında fosillerin bulunduğuna dikkat çekerek, Homo Erectus’un avlanmak ve bot yapmak için dili icat ettiğini ve kullandığını söyledi.

Teksas’ta bir konuşma gerçekleştiren Everett, “Herkes Homo Erectus’un ‘maymun benzeri aptal yaratıklar’ olduğundan bahsediyor -gerçi bu, bizi de anlatıyor-, ancak burada vurgulamak istediğim; Erectus’un dünya üzerinde yürümüş olan en zeki canlı olduğudur” dedi.

Profesör, yaptığı konuşmada, teorisini şu sözlerle açıkladı:

“Planlama becerileri vardı. Aletler yaptılar. Ancak Erectus’un yaptığı en harika alet, açık denizlere yelken açabilmek için yaptığı taşıt aracıydı.

Erectus’un yapacağı yolculuk için okyanus asla bir engel değildi. Tüm dünyada seyahat ettiler. Bu, kasıtlıydı; o yerlere gidebilmek için beceriye ve 20 civarındaki grupla hareket etmeye ihtiyaçları vardı.

Flores Adası’na açılırken Erectus’un dile ihtiyacı vardı. Yüzen bir kütüğün üstünde gitmiş olamazlar; çünkü o zaman bir akıntıyla karşı karşıya kaldıklarında denizde sürüklenirlerdi. Kürek çekebilmeye ihtiyaçları vardı.

Ve eğer kürek çekebiliyorlarsa, ‘buraya doğru kürek çek’ veya ‘kürek çekme’ diyebilmeleri gerekiyordu. Sadece homurdanmalara değil, sembollerle yapılan bir iletişime ihtiyaç var. Diğer türlerde gördüğümüz gibi sembolsüz bir iletişimle yapılacak şeylerin ötesinde çok fazla başarı elde ettiler.”

Londra’da bulunan Doğa Tarih Müzesi’nden (Natural History Museum) Prof. Chris Stringer ise bu teorinin gerçeği yansıtmadığını düşündüğünü belirtti.

“Bunu kabul etmiyorum; mesela Erectus’un Flores’e ulaşmak için bot yapmış olması gerektiğini” söyleyen Stringer, sözlerine şöyle devam etti:

“(600 bin ila 200 bin yıl önce yaşayan) Homo Heidelbergensis konuşma yeteneğine ihtiyaç duyacak düzeyde komplike bir hayata sahipti, ancak bu modern insan dili seviyesinde değil. Erectus’a gelirsek, onlardan (konuştukları konusunda) çok emin değilim.”

Homo Erectus

‘Modern insanın başlangıcı sayılan Homo Erectus’un boy uzunluğunun 180 santimetre civarında olduğu tahmin ediliyor.

Homo Erectus’un ayrıca gelişmiş yerleşim yerleri bulunduğu belirtiliyor.

Prof. Everet’e göre Homo Erectus’un yerleşim yerlerinde bitkilerin işlendiği alanlar ve hayvanların yanı sıra yaşam, uyku ve komünal etkinlik alanları ayrı yerlerde bulunuyordu.

 

(Gazete Karınca)

Kategori: Dünya