Köşe YazılarıYazarlar

Eyvah, notumuz artmış!

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s Türkiye’nin kredi notunu yükseltmiş. Ba1 olan kredi notu Baa3’e çıkartılmış. Ekonomi basını ve hükümet çevreleri not artırımını müjdeli bir haber olarak verdi. Not artırımının sonucu olarak Türkiye küresel sermaye için yatırım yapılabilir ülke statüsüne değer bulunmuş. Ülkemiz başta emeklilik fonları olmak üzere çok sayıda fon için yeni, güvenilir ve tabii ki kârlı bir liman, doğrudan sermaye girişleri vasıtasıyla da yeni yatırımlar için çekim merkezi olacakmış. Böylece sürmekte olan projeler için daha kolay finansman bulunacağı gibi, yeni çılgın projeler de mümkün olacakmış.

Konuyla ilgili muhalefetin suskunluğunun nedeni Türkiye’nin not artışını hükümetin bir başarısı olarak görmeleri ve mağlubiyeti peşinen kabul etmeleri olsa gerek. Bu not artırımın kendi hükümetleri döneminde gerçekleşmiyor olmasını büyük bir kayıp olarak görüyorlar herhalde.

Bütçe açığı, dış ödemeler dengesi, istihdam gibi mevzuları iktisatçılara, yapılan not artırımı açıklamasının Başbakanın ABD ziyaretinin yapıldığı günlere denk düşmesiyle bir ilişkisi olup olmadığını konunun uzmanı komplo teorisyenlerine bırakarak biz daha önemli bulduğumuz iki ayrı alanla ilişkiye dikkat çekmek isteriz.

Not artışının peş peşe gelen bir dizi olayla ilişkisi üzerine düşünüldüğünde daha iyi anlaşılacağını düşünüyoruz.

Türkiye’nin yatırımlar için cazip bir ülke olmasının nedenlerinin başında AKP hükümetinin uyguladığı sosyal politikalar olduğu aşikâr. THY grevinin başarısız olduğunu da mutlulukla ilan edenlerle not artışıyla sevinenlerin aynı insanlar olmasında şaşılacak bir taraf yok. Yıllardır uygulanan politikalar sonucu sendikalar çalışma hayatının dışına itilmiş, sendikalı çalışan sayısı yıllar içinde hızla düşmüş ve çalışanlar örgütsüzleşerek tamamen savunmasız hale getirilmişlerdir. Bunun sonucu olarak gelir adaletsizliği artmış, ülke büyüdükçe milli gelirden çalışanlara düşen pay hızla azalmıştır. Hükümetler yoksulların durumunu ücret artışlarıyla iyileştirmek yerine sadaka politikaları ile çalışanları sınıf dayanışmasından kopartmış ve bağımlı hale getirmiştir. Bu yönüyle çalışan kesimlerin örgütsüz olduğu ve haklarını savunamaz hale geldiği bir ülke yatırımcılar için elverişli bir ülkedir.

Son haftalarda kamuoyuna açıklanan dev projeler de Türkiye’nin yatırım yapılabilir bir ülke olduğuna dair yapılan reklâm kampanyasının bir parçasıdır. Sürmekte olan yüzlerce HES, kömürlü termik santral ve madencilik yatırımlarına ilave olarak 2. nükleer santral, 3. Boğaz köprüsü ve İstanbul’a 3. Havaalanı projeleri pastanın üzerindeki çileklerdir. Getirilmeye çalışılan ÇED muafiyeti uygulamaları ile bu çileklerin tadını bozmak isteyeceklere de gözdağı verilmek istenmektedir.

İktidarın doğayı sadece bir kaynak olarak gördüğü tescil edilmiştir.

HES projeleri ile bütün derelere sayaç takılmış, termik santral inşaatlarıyla karbon salım artışında dünya birinciliğini kimseye kaptırılmayacağı konusunda kararlılık gösterilmiş, nükleer santral ihaleleriyle kendi ülkelerinde iflas etmekte olan nükleer endüstrisine can suyu verilmiş, 3. köprü için kesilecek 2 milyon ağaca ek olarak 2 milyon ağacın da 3. havaalanı için kesileceği duyurulmuş, kentler yoksullarından arındırılarak uluslar arası sermayenin beklentisine uygun olarak hızla sterilize edilmiştir. Yatırımlar mevzu bahis olduğunda tarihin ve kültürel değerlerin sadece teferruat olduğu Hasankeyf’te, Allianoi’de, Yenikapı’da, Haliç köprüsünde dosta düşmana gösterilmiştir.

Yatırım yapmayı düşünenlere doğanın kâr amaçlı kullanılabilmesi için ihtiyaç olduğunda ÇED muafiyeti benzeri yeni düzenlemelerin yapılacağı, bir engel çıktığında mahkeme kararlarının bypass edileceği, gerekirse acil kamulaştırma yoluyla mülkiyet hakkının bile ortadan kaldırılacağı güvencesi verilmiştir.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’sin gördüğü manzara budur ve not artışı açıklamasıyla Türkiye’nin insanlarıyla ve tabiatıyla sömürüye açık bir ülke olduğunu henüz bilmeyenlere de ilan etmiştir.