Köşe Yazıları

Hayvan hakları konusundaki tehlike çanları: Acının Boyutu – Umut Erdem

Fi Çi dizisinde yayınlanan bir kare, belirli bir süre sosyal medyada konuşuldu. Dizide Osman Sonant (Sadık Murat Kolhan) ve Berrak Tüzünataç’ın (Özge) canlandırdığı iki karakterin yer aldığı sahne hakkında, Türkiye’de TV tarihinde bir ilk olarak hayvanların yenilmesi ve yenilmek için öldürülmesinin şiddet dolu yüzünün gerçekçi ve samimi bir şekilde anlatıldığı yorumları yapıldı.

Pek çok hayvan hakları aktivistini ya da hayvanları önemseyen insanları sosyal medyada sahneyi paylaşmaya iten motivasyon, Sadık Murat Kolhan’ın yemek masasında artık hayvan yiyememesi üzerine belirttiği yorumuydu:

Ruh sağlığım için Özge. En son et yediğimde, gülmeyeceksin ama, ağzımda kuzu meledi; gerçekten. Yani sesini duydum. O kapkara gözlerini gördüm. Annesinden ayrılırken çektiği acıyı hissettim. Son anda kesilmeden önce çaresizlik içinde attığı çığlığı duydum. Kendimi başka canlıların çektiği acı ve ölümle besleyemem artık. 

Diziyi seyretmiyorum, karakterleri bilmiyorum. O yüzden yazdığım yazı, dizi yahut karakterlerle ilgili olmayacak. Senaristin hayvan haklarına bakışını da bilmiyorum. O sebeple odak noktam dizide kullanılan bu repliğin inandırıcılığını sorgulamak da olmayacak. Ama tabii ki hiç gereği yokken, sırf alışkanlık, keyif ve rahatlık için kaçınabileceği halde hayvan kullanmaya hayatında devam eden bir insanın bu repliği yazıp sahneletmesinin ne tutarlı ne de hayvanlar yararına olacak bir hareket olduğunu söyleyebiliriz.

Benim asıl odaklanmak istediğim, bu sahnenin kendisinin hayvan haklarına dair söz söyleyen bir adım niteliğinde görülmesi hususundaki yanlışlık.

İlustrasyon: Sara Antoinette Martin

Her yıl dünyada 56 milyar insan harici hayvan, insanların yemek “ihtiyacı” için öldürülüyor. Bu sayı içinde deniz hayvanları ve insanların keyfi ile onlara hizmet etmek için kullanılan diğer nice hayvan bulunmuyor bile. Bu sayının fazlalığı ve olayın kendisinin toplumda “katliam” olarak karşılık bulmaması ise şunun göstergesi: Bizler insan harici hayvanları herhangi bir sebeple kullanmayı gerekli görüyoruz, çünkü onlar bizim ihtiyaçlarımızı karşılayan, bizi tatmin eden mülkümüz. Hayvanların toplumda mülk olması anlayışı, insan harici hayvanlardan gerekli olmadığı halde sadece öyle öğretildiği ve içselleştirdiği için insanların kendi yiyecek, giyim, hijyen ve çeşitli ihtiyaçları, eğlence anlayışı için yararlanmayı kendilerine hak görmesine zemin hazırlıyor. Yaratılan temeli olmayan çıkar çatışmasıyla insanın kendi çıkarı ve değeri ile insan harici hayvanların kendilerinde içkin bulunan değeri karşı karşıya getiriliyor. Peki bundan kim kârlı çıkıyor? Kimin faydası aslında öncelenmiş oluyor? İşte bu sorunun cevabı, bu videonun da aslında neden hayvan haklarını odağa almadığını ortaya koyuyor.

İnsan harici hayvanların kendilerine içkin değeri olmasından bahsettik. Evet, biz insanlar olarak hayvanlara değer vermesek de ya da beraber aynı evde yaşamamız gibi çeşitli sebeplerle bazı hayvanlarla kurduğumuz ilişki ve iletişim sebebiyle duygusal olarak sadece o hayvanlara değer versek de tüm insan harici hayvanların kendilerine içkin değeri vardır. Çünkü hayvanların hissetme yetileri var. Acıyı, tehlikeyi, sevgiyi hissederler. Hissedebilmeleri, yaşamaktan çıkarı olmalarını sağlar. Kendi hayatlarının farkında olarak acıyla karşılaştıklarında ondan kaçınma, tehlikeyle karşı karşıya geldiklerinde o tehlikeden kaçma ihtiyacı duyarlar. Tıpkı Sadık Murat Kolhan’ın dediği gibi:

… çektiği acıyı hissettim. Son anda kesilmeden önce çaresizlik içinde attığı çığlığı duydum.

Hayvanlar acı çekerler, farkındalığa sahiplerdir, hissederler. Hissedebilmeleri onları birer kişi yapar. Kişi olmaları bir kedinin, kuyruğuna zevkine basan ve bu yüzden hayvana acı yaşatan bir insanı dava edebileceği, kendisine bakma yükümlülüğü olan bir insanın şiddetini yaşayan bir köpeğin, insan hakkında uzaklaştırma kararı çıkarabileceği anlamına gelmiyor. Etik toplulukta yer almalarından bahsediyoruz. İnsan olarak kendilerine karşı sorumlu olduğumuz gerçeğinden. Türlerinin insan harici hayvan olmasının, bizlere onları kendi zevkimiz, alışkanlığımız, çıkarımız için kullanma hakkı vermeyeceğinden. Bu cümleyi okurken belki çoğunuz “Herhalde canım” diyor olabilirsiniz. Bu yazıyı okuyan çoğu insanın bir köpeğin, bir insan tarafından cinsel şiddete maruz bırakılmasını etik bulmaması mümkün. Çoğu insan sokakta bir kedinin bir insan tarafından hırpalanmasına seyirci kalmaz ya da. Sokakta yaşamak zorunda bırakılan herhangi bir hayvanın bakımını karşılamaya çalışabilir. Çünkü bilirler ki insanların hayvanlara acı çektirmeye hakkı yoktur. İnsanların hayvanlardan üstün olarak algılanması da hayvanları, insanların kendi yarattığı ortamda çok daha savunmasız kılar, bu savunmasızlık içinde onların hayatta kalmalarını sağlamayı da sorumlulukları sayarlar. Peki sorumluluğumuz sadece kedi ya da köpekten mi ibaret? Balığa, arıya, ineğe, keçiye karşı sorumluluğumuz yok mu?

İnsanlar hayvanlara şiddet uygular ve buna doğal bir şekilde katlanamayız. Türü bakımından insanın kendisini hayvandan üstün görmesini, bu yüzden üstünde hiyerarşi kurmasını “insanlığa” sığdıramayız. Ama söyler misiniz, bir insan evindeki masadan farksız gördüğü bir “şeye” neden istediği gibi davranmasın ki? Bir kere masayı satın alır. Çünkü masa, para karşılığı satılan bir maldır -masayı freecycle ya da başka şekillerde para ödemeden de alabilir tabii ama bu masanın sadece maddi ve dışsal bir değere sahip olduğu gerçeğini değiştirmez.- Masayı evinde istediği bir yere koyar, rengini mi beğenmedi, onu boyar. Şeklini mi değiştirmek istiyor, onu keser, biçer, istediği gibi bir şekle büründürür. Kişi masasını çok sevebilir, üzerinde yazdığı şiirler, yetiştirmeye çalıştığı ödevler ve çeşitli anılarla ona bir değer biçebilir ama bu kendisinin biçtiği bir değerdir. Ya da masayı beğenmez ve atar yahut başkasına da verebilir. Çünkü masa bir mülktür, kişinin kendisine aittir. Masanın kendine içkin bir değeri olmasından bahsedemeyiz bu doğrultuda. Bu yüzden masanın insan ihtiyacına, zevkine ya da çıkarına göre kullanılmama hakkı olduğunu söyleyemeyiz. Ama tüm insan harici hayvanların bu hakkı saklıdır. Hayvanların maddi ve dışsal değil kendilerine içkin bir değeri vardır ve bu yüzden insan boyunduruğunda kullanılmama, köleleştirilmeme hakları vardır. Bu ne toplumumuzda ne de evrensel olarak yasalarla korunmuş bir haktır çünkü yasalardan tutalım, yargı mercilerinden insanlar ve çok daha önemlisi toplum, yani bizler insan harici hayvanları mülkümüz olarak görüyoruz. Bu sebeple balığın bedenini yiyor, yunus parklarında eğleniyor, arının kendi yuvası ve besini olan balı yiyor, ineğin, keçinin sütünü içiyor, atı araç olarak kullanıyor, tavuğun yumurtasından besleniyor, koyunun yününü giyiyoruz. Onları kendi çıkarımıza hizmet eden köleler olarak görüyoruz.

Köle diyerek abartıldığını düşünüyorsanız şöyle diyelim: Kendilerine içkin değeri varmış gibi görülmeyen, sadece türü sebebiyle insanla eşit görülmeyerek bir yere kapatılıp yahut insana vermesi gereken ürün için insan boyunduruğunda bir yerde tutulan, tamamen insana hizmet etmek için yaşatılan canlıya köle denir. Spor adı altında beslenmek ya da hayvan bedenini insanın yaşadığı yere süs eşyası olarak asması için keyfince hayvan avlamak, bilimsel yahut medikal bir veri için bir hayvanı denek olarak kullanmak o hayvanı köle olarak görmekten başka bir şey değildir. Oysa hayvanlar hissetme yetileri sebebiyle yaşamlarının farkındalardır ve bu da onların köle olmama ve adil yaşama hakkına sahip olmalarını sağlar. Hayvanların köle olmama haklarına karşı sorumluyken bizler ise kaçınabileceğimiz hayvan kullanımlarını hayatımızda uygulayarak, hayvanların kölemiz olarak kullanılmasını talep ederek hayvanların kişi olmalarına dair en temel hakkını ihlâl ediyoruz.

Bedeninden yararlanmak üzere annesinden ayrılırken acı çektiği belirtilen bir kuzuyla arının ne farkı var? Kendi emeğiyle yaptığı besin ve yuvası olan balı elinden alınan arı, masadan farksız mı? Acıya duyarsız mı? Yaşamının farkında değil mi? Eğer biz insanlar, arıların kendileri için kendi ürettikleri bir şeyi kullanıyorsak, onların yaşamlarının farkında olmadığını, onların mülkümüz olduğunu belirtmiş oluyoruz. Bunun ticarete dönüşmüş hali olan arıcılıkta kraliçe arıların kanatlarının koparıldığını, fazla bal üretemeyen arı grubunun öldürüldüğünü not düşmek gerekiyor. Buradan “acının boyutu” konusunu derinleştirmek istiyorum. Bir hayvanın kanatlarının koparılmasının, bir hayvan grubunun “ekonomik değer” sebebiyle öldürülmelerinin acıyla sonuçlanacağını, nice hayvanın hayatına mal olacağını tahmin edebiliriz, acının boyutunu bilemeyiz belki ama durumun kendisini tahmin edebiliriz. Kraliçe arıların kanatlarının koparıldığını söylüyorum ama arıların balını kullanmamamız gerektiğinin sebebi bu değil. Arıların balını kullanmamamız gerektiğinin sebebi, arıların kendi ihtiyacımız için onları kullanmamamız gerekliliğinden, onların mülkümüz değil bizden bağımsız bir kişi olmalarından kaynaklı olmasındandır. Arıları mülkümüz olarak görmezsek onları sırf ballarından yararlanmak için kendimize ait bir yerde tutup, bal üretmelerini bekleyip sonra ballarını kendimiz için yapmışlar gibi almayız, öyle değil mi? Kraliçe arı detayını vermem belki yüzünüzü buruşturdu, sizi şaşırttı, çektiği acıyı fark etmeniz canınızı sıktı ama gerçek, çekilen acının boyutu değil, arının ve diğer tüm insan harici hayvanların, insanların mülkü olarak görülmesi.

İşte videoya dair tepkideki yanlış da buradan kaynaklı. Konu hayvan hakları olunca, hiç olmadığı kadar acının boyutuna odaklanıyoruz. Bu da fiziksel olan, görünen olan şiddeti daha değerli, daha konuşulası kılıyor. Oysa hangi şiddet biçiminin, şiddete uğrayan kişiyi nasıl etkileyeceğini bilemeyiz. Ama nedense konu hayvanlar olunca hayvanların öldürülmeleri, ne kadar acı çektikleri daha önemli bir hâl alıyor. Bunu “özellikle” duyurarak hayvanların toplumda mülk statüsünde olduğunu ve kişi statüsünde görülmesi gerektiğini söylemiş olduğumuzu düşünmüyorum. Böylelikle insanların kaçınılabilecek hayvan kullanımlarını tamamen bırakmasını sağlamış da olmuyoruz. Aksi yönde olacak hatta olan şeylerden bir kaç tanesi; hayvanların acı çekmesinin önleneceği şekilde öldürülmelerini sağlayacak yöntemler bulmaya kafa yormak. O kuzu uyutulursa, “insani muamellerle” kesilirse hem ona “o kadar çok” acı çektirmemiş oluruz hem de kuzunun insan besini için kullanılma talebini ortadan kaldırmayız. İnsanla hayvan arasında keyfi olarak yaratılan dayanaksız çıkar çatışmasında tabii ki insan çıkarını önceleyen vicdan rahatlatma yöntemidir bunun adı. Ya da hayvan bedeninin yenmesi, çok daha önemli bir mesele olur. Çünkü çekilen acının boyutu daha önemlidir ve koyunun bedeninin yemek için kullanılmasıyla ürün içeriklerine lanolin koyulması için koyunun tüylerinin kullanılması arasında tabii ki fark olacaktır. Çünkü koyunun tüyleri kırpılıp bir madde içeriği için kullanıldığında hayvan acı çekmiş olmaz diye görülür. Bedeni yensin diye öldürülmesiyle bir mi gözüyle bakılır. Oysa fark edecek midir ki? O koyunun hayatı sadece insana hizmet etmek için vardır ve ekonomik değeri esas alınarak elbette sonunda öldürülecektir. O kadar boyanıp, şekil şemal verilip üzerinde ne anıların biriktiği masanın gün gelip çöpe atılacağı gerçeği gibi. Çünkü masa insanın malıdır, sadece insanın takdir ettiği, maddi ve dışsal değeri vardır. Bir koyun ya da bir tavuk ya da inek, kendilerine içkin bir değeri olan, birer kişi olarak görülürlerse insan boyunduruğunda, insana hizmet için bir yerde tutulup ürettikleri şey onlardan alınmaz. Hayvanlara haklarını ancak bu şekilde teslim edebiliriz, onları, ürettikleri herhangi bir şeyi kullanılacak eşya olarak görmeyerek. Odakta hayvanların çektiği acının boyutu değil, hayvanların yaşama hakkı olmalıdır yani.

Ağzımızda pelesenk gibi duran “hayvan hakları” tabiri var ama “hayvanlara hak temelli yaklaşıyor muyuz gerçekten?” sorusu aklımızda mı mesela, ben bundan çok şüpheliyim. Bunun kanıtı da Fi Çi dizisindeki o sahnenin sadece ve üstüne başka bir şey söylenmeden, eleştirisiz hayvan sömürüsüne dikkat çekme konusunda başarılı bir sekans olarak görülmesi. Sadık Murat Kolhan hayvan eti yiyemediğini söylüyor, bunun sebebi de bedeninin, insana yemek olması için bir hayvanın öldürülürken çektiği acı. Ama o karakter masadan elbet kalkacak, ağzını elini temizlemek için sabun kullanacak, dişlerini fırçalayacak. Üretiminde hayvanların kullanıldığı sabunlar, diş macunları yok mu? Ya da üstündeki kıyafetler? % 10’luk da olsa ipek içeriyorsa şayet? Ayakkabıları hayvan bedenindense? Hayvan bedeni yerine tavuk yumurtasından yapılmış kremalı bir şey yemesi vicdanımızı hafifletecek mi? Gördüğünüz gibi Sadık Murat Kolhan’ın belirttiği, hayvan kullanımının sadece bir parçası. Bütünü ise hayvanların hali hazırda mülk olarak görülmesi. Hayvanları mülk olarak gördüğümüz takdirde de “hayvan hakları” tabirini kullanmamız abesle iştigal. “Hayvan hakları” diye tabir edilen yasanın kendisi, bu yasanın koruyucuları, avukatların ortaklaştığı nokta, hayvanların mal olması. Sadece belirli hayvanlar, birlikte yaşadığımız için, çok fazla aynı ortamı paylaştığımız için yahut birtakım zihinsel özelliklerinin “ayırıcı” görülmesi sebebiyle yasaların “koruduğu”, insanların “korunmasını” talep ettiği, ekonomik değeri sebebiyle ya da korunsa insanlar yararına daha iyi olacağı düşünülen hayvanlar var. Ama “hayvan hakları” diye tabir edilen yasa, hayvan çıkarını, hayvanların köle olmama hakkını, hayvanların kişi statüsünü esas alan bir temelden oluşmuyor. Bu açıdan bu yasalar, insanların kurallarını koyduğu toplumun düzeni bozulmaması için “belirli” hayvanların korunacağı yargılamalarda ve yasa koruyuculukta bulunacaktır. Ama hayvanların mülk statüsünü değiştirmek amacıyla ve onların kişi olduğu temeliyle oluşturulmayan hiçbir yasa, hayvanların çıkarını gözetmiş olmaz. Hayvanlara cinsel şiddet uygulayan failler, baktığı hayvana şiddet uygulayan ve onu öldüren insanlar para cezasına çarptırılır. Ama pek çok markette, dükkanda, restorantta ya da evimizdeki hayvan kullanımlarının hesabını soracak bir yasal düzenleme yoktur. Hayvanların mülk olarak görüldüğü bir toplumda bunun mümkün olmasını söylemek pek mantıklı olmaz, öyle değil mi? Konu “hayvan hakları” olduğu zaman, muhatabımız, alanında uzman bir avukat değil, öncelikle hayvanlara karşı onları köle olarak kullanmama sorumluluğu olan kendimizden başkası değil aslında. Hayvan hakları, insan harici hayvanları kendimize ait mülkümüz olarak değil, birer kişi olarak görmekten, onları kullanmaktan kaçınmaktan yani vegan olmaktan geçer, özetle.

Nasıl Vegan Olacağız?

Hayvanların hissetme yetilerinden ötürü, birer kişi olduğunu, bu yüzden köle olmama, adil yaşama hakkına sahip olduğunu biliyoruz. O zaman kaçınabildiğimiz hayvan kullanımlarını neden hayatımızda devam ettirelim? Kimseyi toplumsal/cinsiyeti, cinsiyet kimliği, ırkı, etnisitesi, cinsel yönelimi, yaşı, sakatlığı, göçmen/mülteci vs. olması sebebiyle kölemiz olarak kullanma hakkımız olmadığını düşünüyorsak eşit olarak bu hakkı gözetme, hayvanlara yönelik de olmalıdır. Bu yüzden hayvan bedeni, çıktısı, salgısını ihtiyacımız, alışkanlığımız, keyfimiz için kullanmayız. Hayvanları, üzerlerine iktidar kuracağımız eşyalar olarak görmüyoruzdur artık. Vegan olmak, bizim için etik, hayvanlara karşı adil olma meselesidir. Düzenli beslendiğimiz1 sürece sağlıklı, ekonomimizi hiç de zorlamayacak, gün geçtikçe veganlıkla ilgili yükselen bilinç ve artan bilgi akışıyla verimli bir şekilde vegan olarak yaşamımızı sürdürebiliriz. İnek ya da keçi sütü yerine pirinçten, yulaftan, bademden, kajudan, kenevir tohumundan süt ve süt ürünleri elde edebileceğimiz gibi yumurta yerine nohut unu, pirinç unu ya da muz kullanabiliriz. Pamuk, akrilik, poliüretan, keten, polar, polyester, polyamid gibi bitkisel ve sentetik ürünlerden elde edilen kıyafetlerle yaşamımızı idame ettirebiliriz. Kendi hijyen ve bakım ürünleri için erişebileceğimiz pek çok vegan ürün mevcut.

Kaynaklar:

Francione, Gary L., Animals As Person: Essays on the Abolition of Animal Exploitation, Columbia University Press, New York, 2008.

http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/8390/neden-kesisimsellik

1 Amerikan Beslenme Derneği, vegan beslenmenin sağlıklı, besinsel olarak yeterli ve belirli hastalıklardan korunmada faydalı olduğunu belirtiyor. Sağlıklı bir vegan beslenmenin kalp hastalığını, kanseri, obeziteyi, şeker hastalığı riskini düşürdüğünü söylüyor. Önemli besin öğeleri olan b12 ve d vitaminini vegan takviyelerle edinmek mümkünken Omega 3 için özellikle keten tohumu, ceviz ve yeşilliklerden beslenmek önem arz ediyor. Pek çok sebze, meyve ve kuruyemişin kalsiyum, demir ve protein açısından zengin olduğu belirtiliyor. Demir konusunda demir emilimini engelleyen gıdalara dikkat etmek gerekiyor. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgiye şu linklerden ulaşabilirsiniz.: http://abolisyonistveganhareket.org/kitapciklar/veganbeslenme ve http://abolisyonistveganhareket.org/saglik.

Bunun haricinde Kanada Beslenme Uzmanları, Birleşik Krallık Beslenme Uzmanları Derneği ve Birleşik Krallık Ulusal Sağlık Hizmetleri’nin vegan beslenmeye onay verdiğini not düşelim.:

 http://abolisyonistveganhareket.org/post/142476828006/vegan-beslenmeye-onay-veren-sa%C4%9Fl%C4%B1k-kurumlar%C4%B1

 

 

Umut Erdem