Köşe Yazıları

Ekovegan Bahçe ya da “Muhtelif duygularınıza itinayla kas yapılır” – Nur Elçik

Tehlikeli Oyunlar’da meftun olduğum bir bölüm var. Selim onu terkeden karısı Nazlı’dan miras kalan efkarını üflemek için girdiği bir tren garı meyhanesinde trenle gelecek yakınlarını bekleyenlerin coşkusuna ortak olmaya çalışır. Sanki onun da bir yakını gelecekmiş gibi beklemeye, tren gelirken trene doğru koşmaya, hatta bir yakınını görmüş gibi el sallamaya başlar. Başkasının gerçeğini taktlitte ustalaşıp da kendini oyununa kaptırdıkça keyfe gelir, hafifler Selim. Ve fakat öykünün bir yerinde kendine asıl gerçekliğini inceden itiraf eder: “Sanki trenden, mesela Nazlı çıkacaktı birden ve boynuma sarılıverecekti. Ben de bütün olanları bir anda unutarak onu affedecektim. Hemen bir arabaya binecektik; her şey hemen düzelecekti.”i Hayatımızda bir şey “bozuksa” galiba tüm gerçekliklerimiz, yalanlarımız, taklitlerimiz ve hatta kendimiz “her şeyin hemen düzelmesi”nin aciliyetinde imitasyon bir tren bekleyicisine dönüşüyor. Kırsala göçme çabalarını bu nedenle önemsiyorum. Hayatımızı sadece “bozuk olanı tamir etme” ya da “keyif” üzerinden değil, gerçeklik üzerinden de yoklayarak, o meyhanedeki samimiyete aş eren bizleri “Keyfin acayip yerinde olsa da bu senin gerçeğin mi?” sualine yaklaştırıp şehrin gaddarlığını gemlemeye çalışan bir usluba meylettirdiği için. Ekovegan Bahçe de, beni meyhanenin öyle bir yerine oturtup, elime öyle bir rakı verdi ki hem gerçeğimi sorguladım, hem de rükûdetle kendime yeni bir takat yetiştirip kalktım masadan.

Kapitalizme yakalanmış bizlerin ‘En biricik benim’i hayatımıza yedirme çabalarını açık eden duygu durumlarımız da olmasa teorimizden başka pek de bir şey kalmıyor elimizde. Bu yazıda Ekovegan Bahçe’den bahsetme istediğim tam bu sebepten, duygu durumumu açık etme ereğimden. Ekovegan Bahçe’de, gerçekliğini nezaket ve kabalık arasındaki uslüp tartışmasından değil, hakikatli bir samimiyet üzerinden işleten bir iletişim var. Bu sebeple burada politik bir mesele üzerine yaptığınız soğuk bir tartışma, başka bir yerdeki sımsıkı bir sarılmadan daha samimi gelebiliyor misal. Hele Yasemin konuşurken kendine batırmaktan imtina etmediği iğneleri çat çat önüme serdikçe “benim de şuralarımda bir yerde bir iğne deliğim olacaktı” diye arandım arada bir, yalan yok.

18

Bahçede gönüllü emeği sınırlarının, çalışkanlık ve tembellik arasındaki gergin ilişkiye ve iktidarın keyfiyetine terkedilmeden belirlendiğine kaniyim. Değerbilir bir uslupla eyliyorlar ne eyliyorlarsa. Dolayısı ile gönüllülük, iş yapma ve emek gibi kavramlar, neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verme imtiyaz ve avantajlarından memnun olanların belirleyiciliğine bırakılamayacak kadar hassas değerlendiriliyor. Tüm bu kavramlar üzerine kendi sınırlarını da sorguya açan tartışmalar yürütmüş Talat ve Yasemin. Sanırım bu tartışmaların bir getirisi olarak da “ben yaptığım işi iyi yaparım, çalışkan insan severim” laflarının patronseverliğinde fazlaca kaybolmadan, mihmanına(misafirine) sağladığı koşulları “benim imkanlarım bu kadar” ile “daha fazla ne yapabilirim?” arasındaki ince muvazenede eşitleyebilmişler. Bir gönüllüden misafir yapan bu tavır, o her derdimize deva “paylaşım”ı, “hayatta her şeyin bir karşılığı vardır” mantığında alışverişe çevirmeden işletebilmiş doğal olarak.

İsminden de anlaşılabileceği gibi Ekovegan bahçede vegan tarım yapılıyor. Vegan tarım görece yeni bir alan olduğu için de epey araştırarak ve deneyerek yol alıyorlar. Çokça emek vermişler bahçeye ki seneye tarıma daha çok ağırlık vermeyi planlıyorlar.

17

Tarım dışında bir de marangozluk faaliyeti var ki evlere şenlik. Ben bir bardağın, tabağın günlerce ince ince nasıl işlendiğini gördükçe o bardakları elime çok görür oldum. Sebat göstermenin, halisane bir emeğin ve hevesle kucaklaşmanın kamil bir karışımı o ürünler, birer sanat eseri. Öyle koca bir atölyeleri falan da yok, yapılan iş el emeği. Fakat mevzunun asıl yeri, o bardaklar yapılırken bizlerin asla görmeyeceğinden emin olduğum ufak çizgilerin, yamuklukların üzerinde saatlerde çalışmaları. Zira yaptıkları iş vasıtasıyla bizlerle, kendileriyle ve hayatla ilişkilendiklerinin farkındalar bence. Sennet Zanaatkar kitabında ne diyordu? “Maddi şeyleri imal etme zanaatı, başkalarıyla olan ilişkimizi de şekillendirebilecek tecrübe tekniklerine bir yaklaşım sağlar. İyi iş yaparken karşılaştığımız hem imkânlar hem zorluklar, insanlarla ilişki kurarken de geçerlidir…Kişi işini yaparken kendisini de yapar!”ii

20

Şu marangozluk kısmının benim için bir diğer önemi de şu. Kentten kırsala yerleşenlerin bir çoğunun tali geçim kaynaklarının mülk getirisi, çeviri, proje yönetimi gibi genel olarak sınıfsal niteliklerle elde edilmiş kazanımlar olduğunu gördüğümde-ki bu şekilde olmasında da hiçbir sorun yok- aklıma şu soru gelmişti: Kentin sağladığı geçim kaynaklarından, mülkiyetten, bir takım kentli niteliklerden yoksun olanların yahut bu nitelikleri kullanmayı reddedenlerin kırsalda keyfiyle hayatta kalma imkanları nicedir? Bu soru, kentten kıra göçün farklı sınıflara, imkanlara, alışkanlıklara vs. de temas edebilen görece daha geniş bir hareket olması açısından önemliydi benim için. Bu sebeple, Talat ve Yasemin tarım ve marangozluk faaliyetleri dışında bir geçim kaynakları olmadan bu işi yürütebildikleri için benim açımdan farklı bir yerden de mühim bir iş yapıyorlar. Not düşelim. Talebe göre ürün tasarlayıp üretebiliyorlar.

“Ekovegan Bahçe” adıyla ürünlerine göz atabileceğiniz bir facebook ve instagram sayfaları da mevcut: https://www.instagram.com/p/BCtIUEGK0Ac/

Bitirirken

34 yaşımın bana sunduğu en esaslı nüve, insanın gönlünü en çok, sümüğünü de, düşüşünü de, ağrısını da saklamadan iletişebildiği, her imkana iktifa ile teşekkürle başlayıp, her bitişe müşfik bir veda ile son verebildiği sürece dirençli tutabildiği oldu. Yaşama eylemimi Yedi Tepe İstanbul’dan hatıra bir replikle özetleyeyim: “Vakitsiz ve yersiz bir gözyaşı olmasın diye muhtelif duygularıma kas yapıyorum.” Bu sebeple, bu süreçte beni misafir eden kırsal ahalisine, siz okuyuculara ve Yeşil Gazete editörlerine, duygularımın kaslanmasındaki paylarına binaen müteşekkirim.

Dilerim ki, halimiz hecatımız ne kadar bozuk olursa olsun ,başkasının trenine el sallamayı reddedecek kadar gerçek ve mukavemetli bir duyguyla uyanmak, coşkuyla ağlamak, coşkuyla göçmek nasip olsun hepimize.

i Atay, Oğuz. Tehlikeli Oyunlar, İstanbul, İletişim Yayınları, 1984

ii Sennet, Richard, Zanaatkâr, Çev. Melih Pakdemir, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2009

15-Nur-Elcik

 

 

Nur Elçik