Köşe Yazıları

Dindardan, ileri demokrasiye ince kıyılmış bir masal

Şu dindar meselesini bir de benden dinleyin. Bu konuda anlatılan masallara bir yenisini de ben eklemiş olayım. Yine de Kızılderili’lerin “yeni bir şey yazmayacaksan hiç yazma!” sözünü düstur edindiğimi, yazının hemencik başında belirteyim.

Aynı toplumda aynı dille konuşuyoruz. Aynı eğitim sisteminde, aynı müfredatlarla konserve edildik. Çocukluğumda bizim oralarda (İzmir) her beş kişiden en az ikisinin gittiği Kuran kurslarını da bilirim, ışık evlerinde çokoprens yiyip fanta içmişliğim de vardır. “Din kültürü ve ahlak bilgisi” adıyla anılan derslere yetişmiş, buna karşılık (evrim anlatılsa bile) “insan evrimi”nin müfredattan kalkmış olduğu yeni (dindar) nesildenim. Türkiye eğitim sistemi son 30 yıldır zaten dindar nesil yetiştiriyor.

Ağızdan çıktığından beri dindar sözcüğüne fena alıştık ama hatırlatmak isterim; bu sözcük dini-bütün kimselerden bile kolay duyulmayacak bir sözcük değil miydi? Benim bildiğim bizim memlekette dinine bağlı insanlara mümin denir, namazında niyazında denir, inançlı, sofu, hatta “tarikatten” denir fakat dindar denmez ya da yaygın kullanılmaz. Dindar sözcüğü daha çok sözlüklerde yaşar. Bu sebeple bu söz sakil durmadı mı?

Nitekim hemen ardından “dindar ne demek?” ya da “dindarla neyi kastediyor?” tartışmaları aldı başını gitti. Kimisi dindarı dinsizin karşıtı olarak ele aldı kimisi ise “ileri müslüman” olarak. Erdoğan ise dindarın karşıtının tinerci olduğunu ve hem dindar hem modern olunabileceğini söyledi. Başbakanın ağzından “inançlı nesil”, “mütedeyyin gençlik” veya (zor ama) “mümin nesil” sözcükleri çıksaydı iş farklıydı ama “dindar” sözcüğü başka birşey anlatıyor.

Benim iddiam odur ki; Erdoğan’ın dindar sözcüğü İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiş bir sözcüktür. İngilizce piety sözcüğünün Türkçe’sidir.

Bu iddiamdan milliyetçi, ulusalcı anti-emperyal sonuçlar elde etmek isteyenler bu yazıyı okumasalar daha iyi ederler. Çünkü madem küresel sermayeye iliklerimize kadar bağlandık (-ki toplumumuz bunun farkında ve AkP gittiği anda ülke ekonomisinin “tv’de” çökeceği bilindiği için oyları hala yükseliyor!), öyleyse dünya literatürü nezdinde konuyu tartışmanın da zamanıdır. Bırakalım artık içe kapalı Türkiye’nin terminolojisini… Çünkü Türkiye’ye biçilen rol, küresel anlamda batı terminolojisi içinde  ancak anlaşılabilir.

İngilizce piety sözcüğü derin ve kayda değer bir sözcüktür. Latince pietas’dan gelir ve esas anlamını da Latincede bulur. Dünyanın gerçek anlamda ilk imparatorluğu olan Roma inanışına denk düşer. Şu iki anlama bakınız.

Dindar: sf. din b. Din inancı güçlü, din kurallarına bağlı (kimse), mütedeyyin – TDK

Pietas: (Türkçe dindar) Roma inanışında, tanrılara, vatana, akrabalara ve ebeveynlere sadakat ve saygı ile bağlı olan kişi. – britannica.com

Erdoğan’ın dindardan kastı sofuluk, müminlik falan değildir. ‘Tanrılar’ sözcüğünü Allah’la değiştirirseniz tam anlamıyla ikinci tanıma denk düşer veya denk düşeceğini zamanla daha net göreceğiz.. Ayrıca dindarın karşıtını tinerci olarak belirlemesi de bu anlamla yerine oturur.

Dindar meselesinden Türkçe iletişim içinde bir çok eleştiri yapıldı. Eminim Erdoğan’ın prompterını yazanlar bu eleştirilere gülüyorlardır. Çünkü aslında çoğu eleştiri kolaylıkla savuşturulabilir cinstendir. Eğer dindar, bahsettiğim ikinci tanımla alınırsa, Türkiye toplumunun değil %50’si, %90’ı bundan memnun olacak ve yapılan çoğu mümin-laik içine sıkışmış ahkam kesmeler de boşa çıkacaktır. İşte esas mesele ve sorun da burada!

Sorarım bizim entelektüellere; Erdoğan’ın prompterını yazanlar, eğer ikinci tanımı kullanıyorlarsa, bu durumu da eleştirebilir misiniz? Veya hangi argümanlarla, nasıl eleştireceksiniz?

Kimileri bu yaklaşımıma “yahu ne alaka? Nereden nereye? Ne işimiz var Roma’yla finan?” diyebilir. Onlar Gebze-Harem hattında dolanmaya devam etsinler…

Roma, dünya literatüründe ve elbette batı terminolojisinde sıkı yer tutar. Örneğin ABD kurucuları kendilerinde Roma mitosuna denk düşen anlamlar buluyorlardı. Nasıl ki Roma iktidarına bağlı alim ve kurucularda, Troya’dan sürülüp, İtalya’da yeni bir uygarlık kurduğu düşüncesi içselleştirilmişse, ABD de Avrupa’nın sürgünüydü. Bu durum sadece mitosta kalmamış, Amerikan mimarisinden, sanatına, edebiyatından felsefesine kadar ilköğretim seviyesinde bile bilinen rütin anlamlardır. Tabi bu durum ABD ile de sınırlı değildir. Örneğin Adolf Hitler kavgasını kazansaydı Yeni Roma’yı kuracağını iddia ediyordu. Gerçi bu ikisi “aynı” anlaşılmasın. ABD kurucuları özgürlük nüansına önem vermiş ve Roma’yı kültür inşasında simgesel olarak kullanmışlardır. Buna karşılık kurulmak istenen her otoriteryen (faşist) devlet Roma geleneğinden faydalanmıştır. Çünkü otoriteryen devlet anlayışı en net ve ayakları yere basan anlamıyla Roma’da yaşamış ve Roma’dan başlamıştır. Görülüyor ki bu gelenek “Yeni (otoriteryen) Türkiye”’nin inşasında da başvuru kaynağıdır.

Cicero, Vergilius ve Ovidius Roma’nın yeni dinini kurarken Antik Yunan dinine lanetler ediyor ama aynı zamanda yeni dini Antik Yunan düşüncesinin üzerine oturtuyor, değiştiriyor ve aslında manipule ediyorlardı. Hem düşünür, hem devlet adamı olan bu kişilerin şiirleri, destanları, söylevleri ince edebiyatlarla saygıyı hak etse de toplamda şunu söylüyorlardı.

“Cennete giden yol anayurda hizmetten geçer.”

 

Bir süre önce İzmir’de Edp-Yeşiller toplantısında sevgili eşsözcümüz Ümit Şahin, yeşil düşünceyi tanıtırken en genç ideoloji olduğunu vurguluyordu. Diğer ideolojiler ise 19. yy’da doğmuştu. Spontan konuşmasında bu ideolojileri sosyalizm, komünizm, anarşizmle örneklendiriyordu. Sahi; bu ideolojileri sayarken faşizm neden unutulur? Çünkü (güya) kimse faşist değildir. Oysa faşizmin kavramsal hareket noktası tam da pietas (dindar)’a denk düşer ve pietas anlamındaki dindarı eleştirebilecek akıl, Türkçe literatürde, deyim yerindeyse yoktur!

Şerif Mardin Osmanlı’dan beri devam eden mahalle kültürüne, cumhuriyet rejimiyle birlikte yeni bir rakip geldiğini, bu rakibin “öğretmen ve okul” olduğunu ama 80 yılda bu rekabette kaybetmeye yaklaştığını söylemektedir. Mardin’e göre bunun sebebi bizim laik dediğimiz öğretmenin 50’li yıllardan itibaren iyilik, güzellik ve doğruluk gibi düşüncelerin içeriğini dolduramamasındandır. Bizde ahlak (etik) felsefeye hiç bağlanmamış, hep İslam’la doldurulmuştur.

Şimdi gelelim bu yazıyı yazmamın esas sebebine… Biraz etik tartışalım.

Pietas anlamındaki dindar okura pozitif bir anlammış gibi gelebilir. Avrupa, değerlerini, kimi zaman kanlı – kimi zaman kansız devrimlerle, eski düşüncelerle sürekli hesaplaşma-yüzleşme halinde yıkıp, yeniden yaratırken, rönesans, aydınlanma ve sonrasındaki 68 hareketine kadar pietas’ı eleştiren hayli literatür oluşmuştur. Fakat ben Roma öncesine uzanmak ve pietas’ın anlamındaki değişime vurgu yapmak istiyorum.

 

Heu pietas! Heu prisca fides! – Dindarlara yazık! Antik inançtaki kaderciliğe yazık!

(Vergilius)

 

Vergilius’un bu sözü yanlış anlaşılmasın. O, öncülleri olan Sokrates, Platon ve Aristo gibi Antik Yunan mitosuna yani Homeros dünyasına savaş açmıştır. Eski pietası kadercilikle özdeşleştirir. Yeni pietas ise vatana hizmet etmenin önemine, daha büyük imparatorluk için varlığını ortaya koymaya dönüşür. Artık Roma’nın yeni dini devlettir!

Gerçekten de Antik Yunan yani Homeros öğretisi kaderci miydi? Bundan bahsediyorum çünkü batı etiğinin hareket noktaları buralardadır.

Shakespeare, Nietzsche veya Tolstoy gibi yazarların bakış açısından ve elbette Homeros’un bizzat kendi destanlarından Antik Yunan öğretisinin kaderciliğe en uzak düşünce olduğunu söyleyebilirim. Buna karşılık M.Ö. 800’den başlayarak M.Ö. 400’e kadar kaderci bir anlayış yarattığı da bilinmektedir. Buradaki esas sebep normalde sözle yaşatılan Homeros (Ömer) düşüncesinin yazıya geçmesinden sonra dogmalaşmasındadır.

Bizde çok tanrıcılık hiç bilinmez. Bir zamanların “Bin Tanrılı Anadolu”’sunda yaşarız ama  bizlere çok tanrıcılık yasaklanmıştır. Sanılır ki; tek tanrıya kul olan şimdiki mitos gibi, çok tanrıcılıkta da bir çok tanrıya tapınılmakta, el pençe divan olup, biat ve secde edilmektedir.

Oysa bu sanı en azından Antik Yunan düşüncesi yani İzmir’li Homeros öğretisi açısından tamamen yanlıştır. Homeros’ta tanrılara tapınılmaz; -aksine tanrılarla savaşılır. Tanrılar ölümlü insanoğlunu hor görürler ve Homeros’a göre insana düşen, trajik de dursa ölümsüz tanrılarla yine de savaşmaktır.  Koskoca Odysseia Destanı, Odysseus’un zavallı bir insancık olarak tam aksine güç-kudret timsali tanrı Poseidon’a meydan okuması ve ama 20 yıl süren çilesine karşın mücadelesini ezici bir üstünlükle kazanmasının ve Poseidon’a haddini bildirmesinin hikayesidir. Homeros onuru için mücadele eden ve yeterince erdemle yüklenmiş insanın karşısında tanrıların bile duramayacağını salık verir. Homeros’ta erdem ya da ideal ise aretedir.

Arete yaşamın bütünlüğüne, tekliğine karşı saygı, verimliliğe ya da daha yüksek verimlilik idealine karşı küçümseme ve bunun sonucu, uzmanlaşmaya karşı hoşnutsuzluk ima eder. Arete mükemmelliktir ve mükemmeliğe insanın kişisel olarak ulaşması anlamına gelir. Örnek insan olarak sunduğu Odysseus; büyük bir savaşçı, kurnaz bir plancı, hazırcevap bir konuşmacı olan yürekli biridir; yelkenli bir tekneyi hem yapabilir hem de kullanabilirdi, sabanı dümdüz sürer, boksta, güreşte, koşuda gençlere meydan okur; bir öküzü kesip, yüzüp, doğrayıp, pişirebilirdi. Roma’nın dindarı (pietas), sadakat ve uzmanlaşmaya yönelen toplumcu bir hiyerarşi yaratma kaygısında olup, yıldızlara da ancak bu şekilde ulaşılabileceği efsanesi yaratırken, Homeros, sade ve hiyerarşisiz klan hayatı içinde kusursuz, her işten anlayan ve kimseye muhtaç olmayan insanca bir yaşama övgü sunar.

Bu anlamda aslında kaderci olan; toplumsal hiyerarşiye çark edilmiş ve kaderine sadık olması beklenen Roma faşizmidir, Antik Yunan’ın tanrılara bile meydan okuyabilen ve pekala vatana, akrabalara ve aileye dahi meydan okuyabilecek düşüncesi değil. Erdoğan erdemi dindarda buladursun, aile baskısından kaçabilen ve sokaklarda yaşamayı göze alabilen tinercinin cesaretinde çok daha büyük bir erdem vardır.

Bu düşünce eğitim alanında çok yakın tarihlere kadar dünyanın her yerinde yaşamıştır. Mesela Türkiye’de de, 1940-1946 yılları arası faaliyet gösteren Köy Enstitüleri, Homeros’un erdem olarak sunduğu öğretiye benzer bir eğitim anlayışını benimsemiştir. Arıcılık bilinmeyen köylerde arıcılık, bağcılık bilinmeyen köylerde bağcılık öğretiliyordu. Enstitüye atanan öğretmen gittiği köyde okul binasını köylülerin yardımıyla yapabilecek kadar inşaat bilgisi de öğreniyordu. Köy enstitüsünü bitiren bir öğretmen sadece bir ilkokul öğretmeni olmuyor aynı zamanda ziraatçilik, sağlıkçılık, duvarcılık, demircilik, terzilik, balıkçılık, ve marangozluk konularını da uygulamalı olarak öğreniyordu. Her öğrenci bir enstrüman çalabiliyor, yılda 25 tane dünya klasiği edebiyat eseri okumak şart koşuluyordu. Tiyatrolar, müsamereler, konserler hazırlanıyor, hem okulda hem çevre köylerde sergileniyordu. Köy enstitülerinin Doğu-Batı bloğu olarak ayrılan soğuk savaş döneminde, Sovyet uygulamalarına benzeyen komünistçe işler olduğu sebebiyle, başını ABD’nin çektiği Batı Bloğu tarafından kapattırıldığı söylenir.

Bir köşe yazısı için oldukça uzun olan masalım okuru sıkmadıysa 3000 yıl öncesinden zamaneye ve hatta geleceğe azıcık daha yaklaşayım.

Son zamanlarda moda olan “ileri demokrasi” anlayışından da bahsetmeli. Eğer Türkiye içi bir tartışma yürütürseniz bu sözün anlamını ıskalarsınız.

İddiam odur ki; Erdoğan’ın prompterında yazan “ileri demokrasi” sözü İngilizce post-democracy sözünün Türkçe’ye çevrilmiş ve biraz da kılıfına uydurulmuş halidir. Yani demokrasi sonrası, demokrasi ötesi, ileri demokrasi…

Eğer olaya hem ulusal perspektiften bakmayı bırakıp, hem de umut edilenden değil de, dünya konjünktüründe ve acımasız-trajik bir gerçekçilikle bakarsanız olay netleşir. Demokrasinin anlamı sözlüklerde nasıl yazarsa yazsın, 20. yüzyılda kapitalizm ve komünizmin mücadelesi anlamında, iki gücün dengesi olarak yaşamış, yaşatılmıştır. Her ülkenin sağcısı solcusu parlementer rejim içinde fikirlerini özgürce savunmuş ve yalnızca fikir bağlamında değil, gerçeklikten hareket ederek, yani her iki rejimin de gerçekte yaşıyor olmasıyla anlamlandırılmıştır. Buna karşılık Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle fikirleri destekleyen gerçekliğin sol ayağı kaydı. Artık sosyal devlet, sosyal adalet, sosyal haklardan bahsedilemez! Bunlardan bahsedenler savaşı kaybetti, haberiniz yok mu? Görülen o ki; kimilerinin hala haberi yok ve coplanmalarına anlam veremiyorlar…

Türkiye ise bu savaşta stratejik bir noktadaydı ve soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte, anlaşılan, yeni dünya düzeninin pilot uygulama alanına döndü. Erdemin arete değil de pietas’a dönüştürüldüğü ve bence nüfusun %90’dan fazlasının bu durumu daha anlamlı bulduğu, ayaklar ve başın hiyerarşisine boyun eğdirilmiş, %15’i açlık, toplamda %75’inin ise yoksulluk sınırının altında yaşadığı, buna karşılık kanaatkar davranıp (pietas) isyan etmemiş ama zaten AkP iktidarıyla birlikte sayıları hızla artmış polislerin de her isyan etmeye meyledeni copladığı, dünyanın hiç bir demokratik ülkesinde karşılaşılmayan nüfus cüzdanıyla yurttaşlarını numaraladığı, dahası İdris Naim Şahin’in iki gün önce haber verdiği haliyle çipli kimlik kartlarına geçilecek olan, yine Şahin’in hükümet nezdinde kimse tarafından olumsuzlanmayan, yani ilan ettiği üzere devletin hayat demek olduğu …ve Kutsal Roma.

Bunların hepsi bu masalda çok güzel bağlanıyor da benim acı acı güldüğüm şudur!

Kimin aklına George Orwell’ın bahsettiği hayalin Türkiye’de gerçek olacağı gelirdi ki? Ünlü olduk, kameralara gülümseyiniz…

Muhabbetle…

* Görsel İç-Mihrak’tan alınmıştır.

Köşe Yazıları

AKP şükretmemizi istiyor!*

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, tinerci ve isyankar bir nesil yetiştirmek istemediğini ve alternatif olarak da dindar bir nesil yetiştirmek istediğini söylemesinden hemen önce, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, dışarda özgürlük yok diyorsunuz, o zaman biz de sizi hapse atıyoruz, fakat yine yaranamıyoruz. Özgürlük yok demeye devam ediyorsunuz! Bu nasıl iş? Demek ki neymiş? Hapiste olmamak bir özgürlükmüş. Çıkarsanıza özgürlüğün tadını dedi. İçişleri Bakanı’nın özgürlük yok diyeni içeri atıyoruz ki, dışarda olmanın da bir özgürlük olduğunu anlasın demesinden kısa bir süre sonra da, bu sefer söze giren AKP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli, dışarda olan ama çok dışarda olan, yurtdışı!, yazar Paul Auster ile Ergenekon ve Neocon’un bağlantısını kuruverdi. (Bunda ses benzerliği de etki olmuş olabilir.) Gedikli aynı konuşmasında Paul Auster ile birlikte Noam Chomsky’yi de Ergenekon ile İsrail arasındaki bağı kanıtlamak için örnek verdi.

Her şey ne kadar güzel değil mi? Dindar olmayanlar tinerci, özgürlük yok diyen herkese bakanlık demokrasi ve özgürlük getiriliyor, demokrasi ve özgürlük içerisinde yaşadığını gösteriyor. Hükümet içerideki muhalifleri belli davalara bölerek tasnif etmeyi bitirdi, sıra Türkiyeli olmayan muhaliflere geldi. Halbuki böyle olmayacaktı değil mi? Türkiye’ye adım adım demokrasi gelecekti. AKP demokrasinin yıldızıydı. Herkes özgürce fikrini söyleyecek, barış içerisinde yaşayacak, istediği konsere gidecek, istediği fikrin yayılması için düşüncelerini açıklayabilecekti. Formül hemen hemen, küçük bir sapma dışında tuttu. Bir de AKP’li olanlar dışında herkes demokrasi ve özgürlük düşmanı olmasaydı!

Böyle bir iki, üç gün geçirdikten sonra, Türkiye’nin demokrasi alanında, insanların kendilerini ifade etmeleri alanında ve hepsinden önce, insanların diledikleri gibi yaşayabilmeleri alanında bir adım ileri atabileceğini düşünebilir miyiz? (Biz çoktan bıraktık diyenler çoğunluktadır!) AKP’den böyle bir adım bekleyebilir miyiz? Örneğin, bir anayasa çalışması sürüyor. Kısa bir metin olacağı ve hızlı yazılması gerektiği ısrarla vurgulanan bir anayasa. Bu anayasa yazım sürecine, sadece ve sadece yukardaki üç sözün filtresinden baktığımızda ne görürüz?

Partiler, STK’lar, meslek örgütleri, bireyler gidip anayasa için önerilerini sunuyorlar. Peki bu öneriler Başbakan’a göre tinerci bir nesil yetiştirmek içinse ne olacak? Bu öneriler “dindar bir nesil ülküsüne” uygun olmadıkları zaman ciddiye alınmayacaklar! Çöpe atılacaklar ama anayasamız katılımcı olacak! Dindar olmayanlar, yani tinerciler ve isyanlarlar katılamayacak, olsun! Tinerci olmaktan kurtulduğumuz için şükretmeliyiz!

Mevcut Türkiye’yi (105 gazetecinin hapiste olduğu ve Dünya üzerinde terörist diye suçlanan insanların büyük bölümünün yaşadığı ülkeyi) demokratik bulmayıp daha ileri hale getirmek isteyen öneriler de geliyordur anayasa için. “Dikta sadece askerden gelmez, 28 Şubat’ta, 12 Eylül’de yazarlar işten çıkartılıyordu, şimdi ses çıkarmalarına bile izin verilmiyor.” diyenler dahi oluyordur belki ama sonuç değişmeyecektir. Onlar da ciddiye alınmayacaklar! Hatta bu durum da terörist sayılmak için bir neden olarak bile görülebilir. Çünkü, Türkiye’nin pürüzsüz, parlak demokrasisini lekeli olarak göstermek isteyenler sırasıyla, Ergenekon, Neocon ve İsrail! Paul Auster’in kitaplarını basan yayınevi de bu üçlünün tam ortasında duruyordur herhalde! O zaman da bize ne kalıyor? AKP’nin bizi daha fazla demokrasi isteyenlerin şerrinden korumasını beklemek ve mevcut durum için şükretmek!

Sonra ortaya çıkan anayasa (çok şükür ki!) bizim ilk sivil anayasamız olacak. Büyük ihtimalle de; bu dindar, verili durumu en özgür ve demokratik durum sayacak olan anayasaya karşı çıkacak olanlar da askeri anayasa savunucuları olarak nitelendirilecek. Bu kadar katılımcı bir süreci dahi beğenmeyenler de başka bir şey olamaz zaten! Onları da İçişleri Bakanı özgürleştirecektir.

Sonuç olarak bu sözlerin filtrelemesiyle her konuya bakabiliriz. Anayasa yazım süreci sadece bir örnek. Çünkü AKP’nin bir kulvarda yaptıklarına şaşırıp, inanamayıp, başka bir kulvarda ondan demokrasi beklemek gibi bir olgu mevcut. Bunun böyle olmadığını anlamak için, sadece bu üç söz ışığında değerlendirme yapmak bile yetecektir. Nasıl bir Türkiye hayal edildiğini görmek için sadece bu üç söz bile yetecektir.

*Dindar neslin başlığı da böyle olmalı!

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net