Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşet

Yeşiller solun neresinde – 2

Yazının sonunda söyleyeceğimi en başta söyleyerek tüm heyecanı kaçırayım, Sonra rahat rahat kalanını tartışayım. Yeşiller sol bir hareket değildir. Aynı şekilde, sol da yeşil bir hareket değildir. Bu, Yeşillerin sol değerler taşıdığı ya da solun ekolojik dertleri olduğu gerçeğiyle ters düşmez. Bu benzetmeleri daha pek çok hareket için söylemenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Baskıcı ve sol olmakla özgürlükçü ve sol olmanın farklı olması gibi, kapitalist ve özgürlükçü olmak da kapitalist ve faşist olmaktan farklıdır. Bazı bakış açıları aralardaki farkı görmek için doğru olmayabilir, hatta bazen i bu farkları tanımlamak gereksizleşebilir, fakat fark olduğu gerçeğini değişmez. Bir önceki metni aşağıdaki şekli çizerek tamamlamıştım. Kaldığım yerden devam ediyorum.

Şekil 1 Üretim araçları ve insan merkezlilik/doğa merkezlilik açısından politik spektrum ve Eylül 2017 yılındaki AB

Şekil 1’in bize anlatmaya çalıştığı şey, politik spektrumun artık Frankfurt Okulu‘nun tanımladığı gibi iki uçlu olmadığıdır. 1930’lu yılların sermaye ve işçi sınıfı arasındaki derin sınıf mücadelesi, Sovyetler Birliği’nin batı dünyasını düşman görmesi (Mihver Güçlerin Müttefiklerle paylaştıkları en ortak dünya görüşü sermayenin sahipliği ekseninden bu olabilir) politik sınıflandırmanın ister istemez böyle yapılmasına sebep olmuştur. Burada yapılmaya çalışılan, bu tanımlara sermaye ve üretim araçlarına sahiplikle birlikte yeni odaklar eklenmesidir. Şekil 1’deki her bir ucun şu an bir politik temsilcisinin olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunlar, şeklin sağından başlayarak saat yönünde liberal hareketler, faşist hareketler, sosyalist hareketler ve yeşil hareketlerdir. Şekilde, bazı ülkelerin teokratik yapıları (İran gibi), teokratik eğilimleri ve değer yargılarıyla (İhvan ya da Hristiyan demokratlar gibi) beşinci bir uç tanımlamak mümkün olsa da bu yazı çerçevesinde, laik ülkelerde bu uçların bir önemi yoktur varsayımı üzerinde durmayı seçeceğim.

Ancak Şekil 1’in tamam olabilmesi için toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden bir başka düalizmin yerleştirilmesi şarttır. Şekil 2, Şekil 1’e üçüncü bir boyut ekleyerek bu düalizmi patriyarka ve feminizm olarak yerleştirir. Bu üçüncü boyut, politik spektrumun aslında her tarafının erkek egemen de olabileceğini göstermeye çalışmaktadır. Politik spektrumun bu üçüncü boyutuna daha sonra değineceğim.

Şekil 2 Politik spektrumda 3. boyut olarak patriyarka ve feminizm

Peki Yeşiller neden sol değil diyorum? Başlangıçta da ifade ettiğim gibi bu durum Yeşiller’in sol değerleri benimsemediği anlamına tabii ki gelmiyor. Burada, Yeşiller için iki ayrı okuma yapmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Bunlardan birisi emek merkezli bir perspektiften Yeşiller’i anlamaya çalışmak ki buna günümüzde ekososyalizm diyoruz. Diğeriyse doğa merkezli bir bakış açısından sol değerleri anlamaya çalışmak ki buna en sonda değineceğim. Öncelikli olarak ekosentrik uca neyi yerleştirmemiz gerektiğini tartışmakta belki fayda var. Bunu ortaya koymak için iki temel soruyu kendimize sormanın ve cevap aramanın önemli olduğunu düşünüyorum. Mevcut sistemi ne ölçüde değiştirmek istiyoruz ve bu değişimin ne kadar süre içinde gerçekleşmesini bekliyoruz?

Ekosentrik uçlar

Ekosentrik uçta yer alacak bir hareket her şeyden önce yeryüzü merkezli olmalıdır. Ekosentrik uç siyaseti, üretim tarzları ve ekonomik sınıflara dayalı bir bilinç üzerinden ele alan Marksist yaklaşım ya da cinsiyet ve iktidar ilişkilerinin bilincine sahip bir bakış açısıyla ele alan feminist yaklaşım gibi, insanın doğanın bir parçası olduğu kabulü ve bilincine dayanan bir yaklaşımla ele almalıdır. Bu bakış açısını, davranış bilimindeki kavramla karışmayacağını umarak Ekolojik Yaklaşım olarak isimlendireceğim. Bu noktada belirtmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Bu kavramı ilk kez kullanan kişi değilim ancak çok kabul görmediğini söylemek doğru olacaktır.

Ekolojik Yaklaşım’a göre ,gezegendeki en büyük sorunun insan kaynaklı olduğunu ve üretim ilişkilerini değiştirmeden gezegenin sorunlarının çözümünün mümkün olmayacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Gezegenin çok umurunda olmayabiliriz, doğa bir şekilde yolunu bulur. Ancak insanın gezegende bir yere sahip olmaya devam edebilmesi için ona uyum göstermesi gerekmektedir.

Ekolojik Yaklaşım’ın uçlarını zorlamak için Yeni Materyalizm‘e [1] ya da post pozitivizme [2] bakabiliriz diye düşünüyorum. Yeni Materyalizm, adalet çerçevemizin farkındalık gibi insani özellikleri üzerinden inşa edilmiş olmasından ötürü insan adaletinin doğal çevreyle ilgilenen modern etik sorunlara karşı yetersiz olduğunu söylemektedir. Bu bakış açısı “eşitsizliği” insan üstü bir seviyeye çıkararak doğayı insanın tahakkümde bir nesne olmaktan çıkarıp insanın uyum göstermesi gereken bir özneye çevirir [3]. Timothy Morton’a göre tüm maddeler ölü ya da diri birbirleriyle bir ilişki içindedir ve insanlar maddi dünyanın tamamına karşı sorumludurlar. Bu aslında ölmüş, yaşayan ve henüz doğmamış olan her şeyin hakkıyla ilgili bir durumdur. Yeni Materyalizm’in siyasi söylem olarak kendine bulduğu alan Derin Ekoloji’dir.

Aslında Yeni Materyalizm’in bizi götürdüğü nokta doğanın (ve aslındaki evrendeki her şeyin) hakkı olduğudur. Doğanın hakkı derken neyi kastettiğimizi anlatmak için Toprak Ana Hakları Evrensel Beyannamesi‘ne bakabiliriz. Madde 2, Toprak Ana’nın doğal haklarından bahseder; onun ve onu meydana getiren tüm varlıkların (insan buna dâhil değildir) yaşama ve var olma hakkının olduğunu söyler. Ayrıca saygı duyulma, yaşam döngülerini ve süreçlerini insan tarafından bozulmadan devam ettirme, biyolojik kapasitelerini yeniden oluşturma, kendi kimliğini ve bütünlüğünü ayrı, özlük ve birbiriyle ilişkili varlıklar olarak sürme, yaşam kaynağı olarak, temiz hava, bütünsel sağlık ve kirlenmeden, zehirli ve radyoaktif atıklardan muaf olmaya hakkı vardır der. [4] Bazıları için doğa ana kavramının çok spiritüel kaldığının farkındayım. Bu yüzden daha az spiritüel bir kaynağa da danışalım.

Doğa Hakları için Küresel İttifak’a (Global Alliance for the Rights of the Nature) göre doğanın haklarının olması, insanlar tarafından onun tanınması ve haklarının teslim edilmesi anlamına gelir. Ekosistemlerimizin – ağaçlar, okyanuslar, hayvanlar, dağlar dahil olmak üzere – insanlar gibi haklara sahip olduğunun tanınmasıdır. Doğanın hakları, insanlar için iyi olanlarla diğer türler için, gezegen için iyi olanın dengelenmesidir. Tüm yaşamın, gezegenimizdeki tüm ekosistemlerin derinlemesine birbirleriyle ilişkili olduklarının bütünsel tanınmasıdır.

Peki, doğal yaşam alanı kalmamış, tamamıyla suni yaşam alanları inşa etmiş ve bunu da tamamıyla normalleştirmiş bir tür olan insana rağmen bu haklar nasıl tesis edilir? İnsana rağmen yaşam alanı nasıl savunulur? İnsanların hakları ne ifade eder? Mesela çölde yaşamak ve serinlemek için elektrik kullanmak doğanın hakları karşısında nasıl bir haktır?

Konu insan olunca uçları törpülemek ve siyaseti de insan hırsları ve zaaflarına göre yeniden tanımlamak gerekiyor. Sonuçta siyaset şu ya bu şekilde antroposentrik bir bakış açısına sahip olmak durumunda kalmaktadır. Derin ekoloji içerisinde tartışılagelmiş bir konu olan ekolojistlerin aslında ekoloji karşıtı olmaları ancak bunun, projelerinin kazara çevreye zarar verme ihtimalinden değil, projelerinin uygulanmasına ihtiyaç olan disiplinin ekosentrik bakış açısına ihanet eden antroposentrik yönetimsel bir yaklaşım olması, konu için iyi bir örnek olabilir [5]. Bunun için iyi bir analoji, komünizmin inşası için bir süre proletarya diktatörlüğünün kurulması olabilir.

Devam etmeden bir noktaya dikkat çekeyim. Antroposentrik ilişkiler kuramayan bir hareketin toplum nezdinde radikal olmaktan başka bir çözümünün kalmadığına, siyasal bir hareket olarak partileşmesinin mümkün olmadığına ve bildiğimiz anlamda yönetime aday olamayacağına inanıyorum.. Öte yandan siyasi bir hareketin yapabileceği tek şey de partileşmek olmadığı için derin ekolojik bir hareket de tüm siyaseti ekolojik bakış açısıyla tıkayarak Yeşiller’in tarihsel rolünü oynayabilir.

John Passmore meseleyi çözmemize yardımcı olabilecek bir ayrım önerir: Ekoloji problemlerinin, hipotezlerin çevre deneyleriyle formüle ve test edilebildiği ve tamamıyla bilime ait meseleler olduğunu ileri sürer; diğer yandan ekolojik problemler ise ‘kendimizi azade etmeyi arzuladığımız toplumumuzdaki doğru kavramının kaçınılmaz sonuçları olarak görmediğimiz doğayla münasebetlerimizden doğarlar ve esasen toplumumuzun ürünleridirler” [5].

Yeni Materyalizm’i yumuşattığımızda Politik Ekoloji kavramına varırız. Asıl soru, Şekil 1 üzerinde Yeni Materyalizm’i yumuşatırken politik spektrumun sağına mı yoksa soluna mı doğru ilerlediğimizdir. Bir taraf bizi ekososyalizme doğru taşırken diğer taraf yeşil kapitalizm safına götürecektir. Şekil 3 politik ekolojinin kendini konumlandırabileceği alanı ifade etmektedir. Şekil 3 dikey ekseninde politik ekolojinin sınırlarını pozitivizm ve post pozitivizm ya da Neo-Malthusçuluk oluşturmaktadır.

Şekil 3 Politik ekolojinin Şekil 1’deki politik spektrum üzerinde gösterimi

Diğer uçlar

Politik Ekoloji, siyasi, ekonomik ve sosyal faktörlerin çevresel meseleler ve değişimlerle birlikte çalışıldığı bir alandır. Bu alan sosyal ilişkilerle ilgilendiği için bir şekilde ekonomi odaklı da olmak zorundadır. Politik ekolojinin ekonomik ilişkilere bakışı için yine Ekolojik Yaklaşım üzerinden şekillenmiş, Raymond L. Bryant ve Sinéad Bailey’nin kurduğu üç temel varsayım üzerinden ilerleyebiliriz. Bunlar:

  • Çevresel değişiklikler toplumu homojen etkilemez. Siyasi, sosyal ve ekonomik farklılıklar maliyetlerin ve fırsatların eşitsiz dağılımına sebep olur.
  • Çevresel şartlardaki herhangi bir değişiklik siyasi ve ekonomik statükoyu etkilemek zorundadır.
  • Maliyetlerin ve faydanın eşitsiz dağılımı ve mevcut eşitsizliklerin artması ya da azalması sonuç değil, güç ilişkilerindeki bir değişiklikten ötürüdür. [6]

Paul Robbins’in de ifade ettiği üzere politik ekoloji “bir şeyleri yapmak için örnek oluşturacak daha iyi, daha az zorlayıcı, daha az sömürücü ve daha sürdürülebilir yöntemler mevcuttur.” [6]

Sürdürülebilirlik kavramının çoğunlukla içinin boşaltıldığına inansam da doğa ve insan ilişkileri açısından önem teşkil ettiği yadsınamaz. Ekonomi konuştuğumuz zaman kaynakları da konuşmamız gerekmektedir. Sürdürülebilirlik dediğimiz için burada Wilfred Beckerman’dan bir alıntı yapabiliriz diye düşünüyorum.

“Sürekli doğal kaynakların kıtlığı vurgulansa bile bu iddia uzun vadede gıda, mineral ve ürün fiyatlarının işçilerin ücretlerine göre düşüş göstermesiyle yalanlanmıştır. Çünkü belli bir kaynağı bulmak zorlaştıkça değeri artar ve bu da kapitalist girişimcileri alternatif oluşturabilecek kaynakları, süreçleri ya da maddeleri bulmaya yöneltir. Alternatiflerinin bulunması orijinal maddenin fiyatının düşmesine sebep olur. Örneğin bakır kablolar yerine yaygın olarak kullanılan fiber optik kablolar, gerçek bakırın fiyatını düşürmüştür. Bu yüzden kıtlık ekolojik değil, ekonomik bir olgudur. Ve çevrecilerin iddia ettiği tüketimi azaltarak değil ancak kapitalist girişimcilerin bulacakları çarelerle ortadan kaldırılabilir.” [7]

Ne, kapitalistlerin bulacakları çözümler mi? Gezegeni bu hale getirenler onlar değil miydi? Bir de çare olarak önümüze gelecek çözümler ne olacak acaba? Şimdiye kadar karşımıza çıkan çözümlerin; kıtlık için GDO, enerji için nükleer, savaşları bitirmek için savaş vb. ekseninde olduğunu söylemekte fayda var.

Fakat yine de insanların en refah içinde oldukları yüzyılı yaşadığımızı da kabul etmek gerek.

Politik spektrumda sorunun dönüp dolaşıp takıldığı noktanın ekonomi ve ekonomik faaliyetler olduğunu kabul etmek gerekiyor sanırım. Sorun tüketim alışkanlıkları, bunların yarattığı refah toplumu ve bu toplumun bedeli olarak insanın ve doğanın tahribatıdır. Politik spektrumun ne tarafına doğru gittiğimizi anlamak için Yeşiller’in ilkelerine başvurmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Derek Wall‘a göre Yeşiller’in dört temel ilkesi mevcuttu. Bunlar ekolojik bilgelik, sosyal adalet, tabandan demokrasi ve şiddetsizlik. 1984’te Amerika Yeşilleri bu ilkelere altı ek yaparak toplam sayıyı 10’a çıkardılar. Bu yeni eklenen ilkeler ademi merkeziyetçilik, topluluk temelli ekonomi, feminizm, çeşitliliğe saygı, küresel sorumluluk ve gelecek odaklılıktır. 2001 yılında Küresel Yeşiller bu ilkeleri altı  olarak açıkladı. Bunlar, ekolojik bilgelik, sosyal adalet, katılımcı demokrasi, şiddetsizlik, sürdürülebilirlik ve çeşitliliğe saygıdır. Türkiye Yeşilleri de kendi politik görüşlerini on ilke üzerinden tanımlamaktadır. Bunlar sırasıyla doğaya uyum, sürdürülebilirlik, küresel mücadele, erkek egemenliğinin reddi, şiddetin reddi, doğrudan demokrasi, yerellik, adil paylaşım, özgür yaşam ve çeşitliliğin korunmasıdır.

Bu saydığım dört ayrı ilke setini okurken bir şey dikkatinizi çekmiş olabilir mi? Amerika Yeşilleri hariç hiçbiri ekonomiden bahsetmiyor. Bu eksikliğin iki temel sebebi olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, ekonomiden bahsetmeye başladığımız anda üretim araçlarının mülkiyetinden de bahsetme gerekliliğinin ortaya çıkması, ikincisiyse üretim araçlarına sahiplikten ötürü ortaya çıkan sınıf çatışması. Amerika Yeşillerinin buna, dürüstlükle ifade ettikleri bir çaresi var ve buna Yeşil Yeni Düzen ismini veriyorlar. Bu konuda diğer yeşil hareketlerden ayrıldıklarını kabul etmek lazım. Sosyal demokrasinin bile öcü olduğu bir toplumda daha azını konuşmak da pek mümkün olamazdı sanırım. Aşağıdaki görsel anlatmak istediğim şeyi yansıtmaktadır kanımca.

Küçük güzeldir ifadesinin ekonomik karşılığı kapitalizme hayırdır diye düşünüyorum. İnsan ölçeğini aşan şirketler olmasın. Fakat bu ölçeğin boyutları tam olarak nedir bilemiyoruz. Kaç kişinin patronu olursam sınırların dışına çıkmış olurum mesela ya da serbest piyasa var oldukça malların dünyanın uzak uçlarına gidip gitmemesini ne belirleyecek? Yerel üretimin piyasaya arzının fiyatları düşürmesinin ve ithal malların rekabet edememesini beklemenin çok iyimser olduğunu düşünüyorum. Bunu düzenlemek için öyle ya da böyle bir devlete ihtiyaç duyacaksak eğer, sanki şimdikinden çok parlak bir dünyadan konuşmuyoruz gibi. Ya da mesela sürdürülebilirlikten bahsediyoruz. Sürdürülebilir olan nedir? Sürdürülebilir üretim mi mesela, daha uzun yıllar gezegeni tüketmeye devam edebilelim diye, ya da sürdürülebilir kalkınma mı? Hem zaten artan nüfus ekonomik büyümeyi ve daha yeni işlerin oluşmasını gerektiriyor. Peki üretim araçları kimin olacak ve her zaman toplum ve gezegen yararına kullanılacağından nasıl emin olacağız? Reel sosyalizm içinde bu kolaydı. Üretim araçları devlete ait, nokta. Üretim araçlarına bir kısım varlıklı kişi sahip olunca mevcut toplumsal sınıflar ne olacak peki? Buna cevabımız sürdürülebilir büyüyen ekonomisiyle, doğayla uyum içinde yaşayan dünyanın, zenginleri ve sömürülen emekçileri mi olacak peki?

Son uç da pozitivizmin başladığı ya da bittiği yer olabilir. Ne taraftan baktığınıza göre değişecektir bu. Politik Ekoloji açısından bakıldığında öte yandan iklim değişikliği inkarcılığı yer almaktadır. Bunun daha uzak uçlarında milliyetçilik ve faşizm de bulunmaktadır. Muhafazakârlığı hariç tutuyorum çünkü her ucun kendi içinde bir muhafazakârlık barındırdığını düşünüyorum.

Sona gelince;

Bu noktada geri çekiliyorum. Yazının başında söylediğim Yeşiller sol değildir iddiasını biraz daha açayım. Yeşiller sol değildir çünkü sınıf siyaseti tartışmanın odağında yer almaz ancak Yeşiller pazar liberalizmine izin vermeyecek kadar da küçük ve yerel şeyler peşindedir. Peki, politik spektrumda iki yöne de gidemeyen bu hareket ortada bir yerlerde midir? Soruyu biraz değiştirerek tekrar sorarsam, Yeşiller’in sol bir hareket olma ihtimali var mıdır? Gezegen için adil olanın insanlar için de adil olması gerekmez mi? Ekososyalizm özgürlükçü değerler üzerinden inşa edilemez mi?

Bir sonraki yazıda buradan devam edeceğim.

[1] New Materialisms: Ontology, Agency and Politics, Coole and Frost, Duke University Press, 2010

[2] Political Ecology in Development Research, Jon Schubart, Swiss Peace Foundation, 2005

[3] Marxism and Ecocritism, Lance Newman, Oxford University Press, 2002

[4] https://dogahaklari.org/toprak-ana-haklari-evrensel-beyannamesi/

[5] Ekoeleştiri, Greg Garrard, Kolektif, 2012

[6] Third World Political Ecology, Raymond L. Bryant, Sinead Bailey, American Geographical Society, 1997

[7] Political Ecology, Paul Robbins, Blackwell, 2012

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Genç Yeşiller ve derin ekoloji

Yeşiller’e ilk gittiğim günlerde karşılaştığım herkese neden yeşil olduklarını sormak isterdim. Yeşil Ev’deki gülüşmeler ve tartışmalar arasında konuyu buraya getirmek kolay değildi; ama yine de bugün beni gülümseten bir şekilde, çabalıyordum.

Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi mutfağı (Şubat 2013)

O zamana kadar benimle gelen bilgi çok basitti: Gölgesinde hiç oturmayacağı bir ağaç, kıyısında belki asla yürüyemeyeceği bir okyanus ya da bir kaplana yem olmaktan şans eseri kurtulmuş siyah ayaklı dağ gelinciği için endişelenen, harekete geçen insanlar (derdi babam) ancak o zamana kadar kendileriyle yeterince ilgilenmiş ve temel gereksinimleri için – ki dikkat etmek lazım mesela internet de temel gereksinim olabilir bugün –  bir kaygısı kalmamış, en azından çok azalmış insanlar olabilirler.

O zaman farkında olmam, itiraf etmem çok zordu ama asıl merak ettiğim buydu aslında, “Affedersiniz de, temel gereksinimleri nasıl hallettiniz acaba?” Açık konuşalım sınıfsal ya da en azından kültürel bir ayrıcalık arıyordum. Bu soruyu kimlerle konuştuğumu düşündükçe de sesli gülüyorum. Bunun nedeni de çok basit: Genç Yeşiller! Bir kere kendinle yeterince ilgilenmiş olmak için biraz erken değil mi?

Gezi olaylarının iki yıl öncesinden, o gençlerden biri olmayı isteyip istemediğime karar vermeye çalıştığım zamanlardan bahsediyorum. Soru bu kadar bariz değildi ve yanlış bir soru sorduğumun da farkında değildim. Mesela Genç Yeşillerden mesela Gizem’in yaptığı onca şey, Durukan’ın bahsettiği gönüllü sadelik, Sevil’in harekete geçme halleri varken ben sanki “O zaten…” cilik peşindeydim.

Yanlış sorulardan korkmamak lazım, yeterince yanlışsa insana kendini yanlışlayabilmeyi öğretiyor. Temel ihtiyaçları tartışan, kendini unutan bazı bazı; ama sevdiklerini bırakmayan ve evet hiç tanımadığı bir orangutanın haklarını savunurken temiz ve adil gıda için harekete geçmiş insanlardı hepsi. Doğrusu temel gereksinimler, gerçekten, başımızın belasıydı. Sağlıklı gıdamız, ona ulaşım ve onu üretim biçimimiz, tembellik hakkımız, ilan-ı aşklarımız, danslarımız ve gülüşlerimiz, içsel yolculuklarımız, inandıklarımız ve inanamadıklarımız, patriyarkal dünyaların içindeki yıkıcı ve yıpratıcı cinsel enerjilerden arınmak (teşekkürler kadınlar!), yaban olabilmek bazı bazı ve haberdar olmak başka yol – yordamlardan ve diyarlardan… Birinin başını sokacak yer bulamayışıyla bir diğerinin ishal olması arasındaki bağlantı ya da birinin topladığı çay yaprakları sayesinde o ilk birine kalacak yer bulmamız. Bir sürü “gerçek hikâye” içindeki her şeyin teorisine ben tav olmuştum doğrusu (koca teori, bana ne oluyorsa).

Bütün bu görünmeyen bağlantıların, özellikle insan ve insan-dışı olan arasındaki örgüyü ekolojik bilinçle ifade edildiğini bu karşılaşmadan bir süre sonra öğrendim. Gözlerimizin önünde gerçekleşmekte olan krize çoktan ekolojik kriz denmiş, yeşil hareketteki birbirini tamamlayan temel iki yaklaşım, Derin Ekoloji ve Toplumsal Ekolojiyle de krizin değil; çözümün bir parçası olan bir topluluk olma çabaları içindeki her şeyi ve herkesi merak ediyordum.

Kısaca şöyle;

Eko – merkezcilik anlamında kullanılan Derin Ekoloji, 1973’te Arne Naess tarafından sekiz ilkesiyle beraber ortaya atıldı. Bu ilkelerin ilkine göre yeryüzünde insan ve insan-dışı yaşamlar kendi içlerinde – içkin – bir değer taşırlar. Yani insan-dışı yaşamların insanla ilişkisinden bağımsız olarak bir değeri vardır. Naess’in ifade ettiği değerlerden bir diğeri, insanların insan – dışı yaşam üzerindeki müdahalesinin hiç olmadığı kadar aşırı olduğu ve durumun yeryüzü için hızla kötüye gittiğini vurgular. Bunu değiştirmek isteyen insanların da değişim girişimine doğrudan ya da dolaylı olarak katkı sağlamaları gerekir.

Ekonomik, teknolojik ve ideolojik yapıları temelden değiştirecek politikaların gerekliğinin ve aciliyetinin altını çizer Derin Ekoloji. Toplumsal Ekolojiyse, insan merkezli olma pahasına ekolojik krizin toplumdan ve toplumsal sorunlardan geldiğini; eşitsiz, cinsiyetçi ve savaşçı yapılara meydan okumadan ekolojik toplumların inşa edilemeyeceğini belirterek Derin Ekolojinin özellikle kapitalizm karşısında bireyselliği körükleme tehlikesi doğurabileceği uyarısında bulunur. Hatta yaklaşımın teorisyeni Murray Bookchin bu anlamda Derin Ekolojiyi ciddi bir tehlike olarak görür ve ciddiye almaz.

Bugün, mesela Yeni Zelanda’da nehirlere hukuksal statü verilmesi ya da insan haklarının da doğanın haklarıyla beraber evirilmesinin Derin Ekoloji yaklaşımının bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Bookchin ise eleştirisinde ısrarcıdır. Dünyanın Dostları (Friends of the Earth) uluslararası sivil toplum örgütünün kurucusu ve yöneticilerinden Jonathan Porritt’e 1990’ların başında yazdığı bir makalede şöyle der, “Derin Ekoloji – Hollywood, Disneyland ve Güneyin yeniden doğuşunun, Hristiyanlığın acayip bir karşımı olarak paraşütle iniş yaptı. Taoizm’den, Budizm’den, maneviyattan da kokular var bu karışımda.

”Çok iyi, değil mi? Diyor Porritt ‘Yeşil Ruh Yaşayacak’ makalesinde Bookchin’nin mektubundan bahsederken. Yine Porritt’in Yeşil Politika kitabında belirttiği gibi, Eğer Yeşiller, 1968’den sonra düzen dışına hemen şimdi çıkmak isteyen; üstelik bunu kitlesel biçimde yapma çabasında olan bir hareketse insan-dışı olanın içkin değerine ve maneviyatın nasıl yaşanabileceğine dair agnostik diyebileceğim bu tartışmayı verimli ve somut bir alana taşıyabilir (Bakınız, ekoköyler hareketi).

İngiltere ve Galler Yeşil Parti’sinin eski eş-sözcülerinden Derek Wall meseleyi daha keyifli bir kıvama getiriyor benim için. Kendisini eko-sosyalist olarak tanımlayan Wall, 2010’da yazdığı The No-Nonsense Guide to Green Politics kitabında Yeşil Felsefenin temellerini Derin Ekolojinin ilkelerini ele alarak anlatmaya başlar ve Marx’tan alıntı yaparak tartışır, “Bir toplumun tümü, bir ulus ya da eş zamanlı olarak var olan toplumların tümü bile, yeryüzünün sahibi değildir. Onlar sadece yeryüzünün malikleri, faydalanıcılarıdır ve boni patres families (iyi bir aile reisi) olarak onu geliştirerek ileriki nesillere bırakmalıdırlar.” Alıntısından sonra Marx’ın bu sözlerine rağmen solun gelecek nesillere saygı gösterme ihtiyacının unuttuğunu söylüyor Wall. Bu noktada şimdiye kadar konuştuğumuz her şey (daha doğrusu benim kendi kendime konuştuğum) Bill Devall’ın zamanında Ekoloji Politikası makalesinde sorduğu soru altında birleşiyor, “Kişisel ve toplumsal gölgelerimizi dünyamızı karartmayacak biçimde nasıl birleştirebiliriz?”

Genç Yeşillere geri dönelim. Söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki çelişkiler bizi sorunun bir parçası olarak mı bırakıyor yoksa çözüme dair bir şans, bir kapı aralıyor mu? Artık bir Genç Yeşil değilim; yine de Genç Yeşilleri sevmek aklıma yatmaya devam ediyor. Bu sevgiyi; benden başka, Genç Yeşillerden başka, insandan başka varlıklara zarar vermeyecek şekilde yaşamayı nasıl yaratabilirim?

Devall’ın sorduğu soruyu bir çeşit turnusol olarak aldım. Özellikle kritik noktada, Hollywood’un da çok sevdiği; maneviyat için… Bir yandan popülist söylemlerin en kolay yemi olabilir maneviyat ve belli bir kesimi, mesela entelektüelleri çok kolay harcayabilir. Diğer yandan, hisler üzerine çalışmanın, toplumsal ve bireysel ilişki biçimlerimize emek vermenin bir ifadesi de olabilir. Bunun için farklı farkındalıkların, yaşam biçimi öğretilerinin, inançların ismi zikredilebilir. Hayat bizi hangi yol – yordamdan buralara taşırsa taşısın, bunun için iki gereksinim var diyor Bill Devall,

  • İnsanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesi –bunun için toplumdan destek görmesi
  • İnsanın kendine ekolojik bir aktöre geliştirmesi – ki bunun için de insanlığın temel birliğinin göz önünde tutulması.

Küçüğün küçüğü bir topluluk olduğumuzdan anti – hiyerarşik olmanın tadının çıkarmak adına hepimiz birer üyeydik Genç Yeşillerde. Tavsiye eder miyim bunu, bilmiyorum ya, artık eski bir genç yeşil olduğunu duyurmak için iletişim gruplarından çıkmak yeterliydi. Kendi adıma Genç Yeşiller dönemimin bittiğini hissettiğim bir dönemde, “Nasıldı sence?” diye soruverdi bir arkadaşım. O kadar eksiktik ki, bir an çok korktum cevaplarımdan, “Yapamadığımız bir sürü şey…” demedim. “Güzel bir çemberdik bir kere, hiç olmadı, birbirimize iyi geldik ve bunu unutmayacağız” dedim ve diyebildiğime de hayatım boyunca sevineceğimi biliyorum.

Hiç yeri değil ya; beni bu yazıyı yazmaya iten asıl soru Selahattin Demirtaş’ın “Neden umut forumları yapmıyorsunuz?” sorusudur. Bu da burada dursun.

“Bir kum tanesinde dünyayı görmek

Bir yaban çiçeğinde cenneti

Sonsuzluğu avucunda bulmak

Ve bir saati bilinmezlikte.”

William Blake

 

 

Bahar Topçu