Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İlkbahar

Bu hafta zeytinden kısa bir mola alacağız.

Sahiden kısa.

Botticelli’nin İlkbahar (1478) tablosunu bilir misiniz?

Merkezin hafif dışına ve yukarı doğru yerleştirilmiş olsa da, bu olağaüstü güzellikteki resmin ana karakteri, başını neredeyse şeffaf, incecik bir vualle örtmüş, beyazlar giymiş zarif bir kadındır. Her bir figüre ayrı ayrı bakabilir ve pek çok detay fark edebiliriz resimde fakat bu kadın, diğerlerinden çok farklı olarak, özenle çerçevelenmiştir. Bir ağacın yaprakları ve yaprakların oluşturduğu gölgelerle ayırmıştır onu Botticelli, diğerlerinden.

Bu zarif çerçeveyi oluşturan ağaç, yaban mersini ağacıdır.

Aşk, güzellik ve bereket  

Yaban mersini, tahıl ve tarım tanrıçası Demeter‘in ve aşk, güzellik ve bereket tanrıçası Afrodit‘in kutsalıdır. Afrodit, Botticelli’nin içine doğduğu geleneğe Venüs olarak geçer. Botticelli de İlkbahar’ı Kıbrıs adasında olduğu düşünülen mitolojik bir bahçede, Venüs’ün gizli bahçesinde, yaban mersini ağaçları içerisinde resmeder.

Rüyada kendini yaban mersini bahçesinde görmek Antik Yunan’dan Roma’ya yaygın bir inanışa göre iyi şans demektir. Herkesin kanının kaynadığı, doğanın bir başka güzellik kazandığı, bereket kokan İlkbahar’dan öte şans mı var?!

Mersin, Murt, Bahar, Çakalüzümü, Hambeles, Karasirken, Meysin çalısı, Mord, Mort, Sazak ağacı, Zazak….

Mersingiller familyasında yer alan bine yakın bitki türünün genel adına Mersin denilir. Botticelli’nin İlkbaharı’nda sözünü ettiğim yaban mersini (Myrtus communis) bu bine yakın tür arasından Hindistan Yarımadası, Akdeniz Havzası ve Batı Asya‘ya özgü olan türdür. Anadolu’dan Afrika’ya, Doğu Akdeniz’den Hindistan’a yerel onlarca kullanım biçimi olsa da, özellikle İtalyanlar’ın ve Fransızlar’ın gastronomik hazineleri arasında kendine özel yer bulmuş, 1-3 m boylarında ve her daim yeşil bir ağaççıktır. Bizde Akdeniz bölgemizde Mersin, Hatay civarında bolca yetişmesinin yanı sıra Batı ve Güney Doğu Anadolu bölgelerimizde de rastlanılır.

Yukarıda bir dolu ad verdim, ince ince sorana cevap olsun:

Yaban mersinine genelde Hatay ve Mersin çevresinde murt (mord ya da mort da) deniyor. Giresun’da bahar, Aydın’da çakalüzümü, Adana’da hambeles, Aydın’da karasirkem, Bartın’da yeysin çalısı, Ödemiş’de sazak ağacı ya da zazak.

Bu bitkinin dal, yaprak ve çiçeklerinde bulunan reçine, tanen, sinaol, terpen, mirtol, pinen gibi maddeler vesilesiyle kokusu pek hoştur. Mayıs-haziran ayları arasında çiçekler açar.

Kutsal ekoloji! Tılsımların koruduğu iktidar! Kutsanan müessese!

Latincesinin kaynağı Myrtillus Yunanca’dan, Myrtilos’dan geliyor. Yaban mersini Merkür’ün oğlu, yani! Okuduklarımın arasında eril tek bağ bu. Tarihsel olarak ve sembolik bağlamda defne ve zeytin gibi fevkalade önemli bitkilerden biri. Defnenin oluşturduğu dallara yaban mersini çicekleri eklenmiş ve Romalı siyasetçilere taç olmuş, zeytin dallarına eklenmiş muzaffer olanların başını süslemiş! Öyle, pek baş tacı edilmiş ve Venüs’ün kutsalı olmasından Romalı Lejyonerler pay çıkartmışlar ve gittikleri her yere — ki Birleşik Krallık’a kadar uzandıklarını hatırlayacaksınız — bu bitkiyi taşımışlar.

Tutun aklınızın bir kenarında bunları da ama asıl olan binlerce yıldır tanrıça ve kraliçelerle bağlantılı sayılmışlığı. Yani, Merkür tamam. Demeter, Afrodit bağını paylaştım. Venüs malumunuz. Artık en taze kraliyet haberlerine geçelim mi?


Prens William ve Cambridge Düşesi Kate’in düğün buketine bir göz atın lütfen, büyük ihtimalle yaban mersini çiçeklerini orada görmek aklınızdan geçmezdi. Ama sadece Kraliyet Ailesi’ne mahsus bir gelenek değil bu, Ukrayna’da gelinlere yapılan taçlarda yaban mersini dalları eklemek hala önemli bir mevzuu. Her çiçek yer bulmuyor bu geleneksel taçta ama yaban mersini yaprakları ya da çiçekleri muhakkak kullanılıyor.

Belki Antik Yunan’dan, belki Romalı Lejyoner’ler aracılığıyla, belki de Ukrayna’dan gelin giden bir genç kadın vesilesiyle… kimbilir ve fakat Avrupa’nın pek çok yerinde hala düğün tacı ya da takısı olarak kullanılıyor yaban mersini.

Evleneceklere dev hizmet!

Gelin başı takacaksanız illa, ki neden olmasın, belki şansınızı kendiniz örmek istersiniz:

  • haşhaş – hayallerin çiçeği, doğurganlığın simgesi, güzellik ve gençlik;
  • mercanköşk, kiraz ve elma çiçeği – anne sevgisi ve bağlılık;
  • papatya – hassasiyet, sadakat ve sevgi;
  • ayçiçeği – özveri ve sadakat;
  • nane – çocukları koruyan tılsım;
  • peygamber çiçeği – şefkat;
  • gül, ebegümeci ve şakayık – inanç, umut ve sevgi;
  • zambak – çekicilik, saflık ve bekaret;
  • şerbetçiotu – esneklik ve zeka;
  • çan çiçeği – şükran.

İnsan ruhunun ölümsüzlüğünü, sevgiyi, saflığı ve bakir güzelliği simgeleyen de tabii ki yaban mersini!

Düğün dernek tamam, gezdin gördün; peki ne yiyeceğiz, içeceğiz?

Önce şifa kısmını konuşalım zira herkes yaban mersini yer oldu…

Sahiden de geleneksel tıp yaban mersinine çok değer atfediyor ama ben bu yanına hiç girmeyeceğim, çünkü kurutulmuş yaban mersini deyince… turna yemişi (Vaccinium macrocarpon), mavi yemiş (Vaccinium angustifolium), kekre yemişi (Vaccinium vitis-idaea) gibi başka ve hatta farklı meyvelerin kurularının satıldığına dikkat çekiyor uzmanlar.

Aklınızda olsun.

Bunların birbirlerinden ayrı özellikleri ve haliyle farklı hastalıklara deva olma durumları kadar, fazlasının zarar olma ihtimalleri de var. Dersini iyi çalışmayı gerektiriyor “deva” meselesi. Batı tıbbı, Doğu tıbbı, geleneksel ya da alternatif tıp… işin sahiden ehlini aramadan, ona danışmadan ota çöpe sarılmamak gerek.

Gastronomik manada değeri ise…. bir yanıyla defneye çok yakın. Bizim topraklarımızda, Anadolu’da kışlık hazırlayan kadınlar, kuruttukları meyveleri defne, yaban mersini yapraği ve nane kaynattıkları kazanlarda yıkamayı adet edinmişler. Bu şekilde saklamanın ömrünü artırdığını söylüyorlar. Bir diğer yanıyla ardıç gibi. Kurutulmuş meyvelerini öğütüp baharat gibi kullananlar var (Hindistan). Öte yandan üzüm gibi, erik gibi boğma rakıya da geliyor (Anadolu ve Doğu Akdeniz) ama meyvesini ayrı, yaprağını ayrı liköre çevirenler de var (İtalya ve Fransa).

Biz bu kısa “zeytin molası”nda liköre odaklanacağız.

Yukarıdaki fotoğrafların soldakiyle başlayalım; huzurlarınızda canım İstanbul’un bir elin parmağı kadar kalmış has manavlarından Uğur Yüksel. Kurtuluş’daki tezgahında daima hikayesini dinleyeceğim, menşeini bildiği gibi annesinden, ninesinden bir tarifle zenginleştireceği ürünleriyle hayatımın pek değerli, İstanbul’un müstesna renklerinden biri. İki gün önce Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı’nın Milli Eğitim Bakanlığı ve İŞKUR’la birlikte yürüttüğü ”Mutfakta Umut Var” projesi için gittiğimde, tezgahında beni murtlarıyla karşılayan ve zeytin hikayelerine kısa bir ara verip yaban mersini yazmama sebep olan o oldu.

Tezgahın yanından hızla geçerken durdum, bakıştık. Minicik bordo renkli eriklerden verdi avcuma. “Mersin, di mi?” dedim. “Evet,” derken uzandı, bir avuç da beyazından mersinlerin bıraktı boşta duran elime. Yerken, “likör yapsam mı?” dedim. Hemen tarifini verdi. “Dur,” dedim. “Yarın geleyim de alayım, hem taze götürürüm çantamda. Daha iyi.”

Yol hali, malum. Çıkmadan almak varken, niye beklesin şimdi köşede?.

Fotoğrafların sağda olanında ise arkadaşım Tuba Şatana, nam-ı diğer İstanbul Food. Sapor adını verdiği yepyeni ancak en-hakikisinden-eski-usul bir sempozyumun hazırlığında bu günlerde. Size birinci elden gözlemlerimi yazıyor olacağım vakti geldiğinde ama önden tadımlık olsun ya da deyin ki iştah açıcı: Tuba, Uğur Yüksel’i Sapor’da ağırlayacak.

Muazzam.

İstanbul temalı bu sempozyumda, manavımı dinleyeceğim!

Likörden bahset, hadi!

Peki, Uğur’un anlattığı usulde reçeteyi vereyim size ama önce yaban mersini likörüne dair biraz muhabbet edelim:

Mirto, mirtillo diye de bilinen bu likör, yaban mersininin bolca yetiştiği Sardinya, Korsika ve Capraia adalarında epey popüler bir likör. Sardinya’da licore de murta, Korsika’da licòr di mortula deniliyor.

Rosso’su, kasım ayından ocak’a kadar toplanan koyu renkli, yani olgun mersin meyvelerinden yapılır. Tatlıcadır. Kimileri sert bir espresso’nun ardından ammazzacaffè olarak, ağzının tadı yumuşasın diye içer.

Bianco’su ise sıklıkla mayıs ayından eylüle kadar toplanan yapraklarından yapılır ancak beyaz meyvelerin kullanıldığı versiyonları da mevcuttur. Bu versiyonun hazım için mükemmel olduğu söylenir.

Şimdi…

Uğur tarttı, birer kilogram siyah ve beyaz olmak üzere iki paket yaban mersini hazırladı. Dedi ki, “kilo başına bir litre vodka ya da alkol, vodka kullanırsan 500mlt, alkol kullanırsan bir litre su ve arzuna göre 500 ila 600 gr şeker kat, karıştır ve bir ay dinlendir. Budur.”

Ben tabi ki oynadım reçetesiyle. Daha oradayken sordum mesela “daha az şeker daha iyi olmaz mı” diye. Zira biri koyu, biri açık renk meyvelerin. Yani, değil mi? Dolayısıyla reçetemi onunla konuşurken şöyle şekillendirdim:

Yaban mersinlerini yıkayıp süzerim. Kavanozlara doldururum, sonra da üzerine birer litre vodka dökerim. Üç-dört hafta beklerim. Sıkarak süzerim ve eğer biraz su bıraktıysa bu esnada ölçme imkanım olur. Elimde oluşan sıvıyı 1400 mlt’ye tamamlayacak kadar iyi su ekleyip üzerine en fazla 400 gr da şeker ekler, karıştırırım. Her iki likör için de bu miktar şekerin taban miktar olacağını düşünüyorum. Bu halleri ile iki hafta daha bekletir ve sonra tadarım. Eğer biraz daha şeker gerekiyorsa bu noktada eklemek zor olmaz. Bu usul toplam altı haftalık bir süreç.

Eh, yılbaşına hazır demektir her ikisi de.

Yaşasın!

Yaban mersinlerini kaptım ve Ayvalık’a döndüm.

Aynen de planladığım gibi yaptım.

Önce yıkadım ve süzülmelerini bekledim. Sonra büyük cam ve tertemiz (tertemiz derken ne demek istediğimi geçmiş yazılarımdan biliyorsunuz artık) kavanozlara doldurdum. Üzerlerine birer şişe vodka koydum, 70’lik olduğunu unutmuşum o vodkaların! Vodkaları yerli kullandığımı, istenirse filtrelenebileceklerini de defa defa yazdım, gene gerekmez değil mi? Gerekmez. Ama vodka işte, hesap hatası, meyvelerimi örtmedi, yarına bırakmak zorunda kaldım üzerini tamamlamayı ama olsun. Size de bu vesile ile ayağımın tozuyla fotoğrafını da çekerek hem yazma imkanını kaçırmadım.

Lütfen deneyin. Karanlık bir yerde dinlenecek benimkiler. Söz, yılbaşı öncesi tüm likörlerin son hallerini paylaşacağım bilginize, ceviz, kuşburnu, güvem, mirto bianco ve mirto rosso!

İlkbahar dedim, değil mi? 

“Şans” derdi annem, “tesadüfle hazırlığın birleştiği yerdir.”

Annemin kutsalı en hakikisinden dersini çalışmak ve hazır olmaktı, daima. Yaban mersini desem, ona komik bile gelebilirdi. Anısı daim olsun.

Ben de dersini çalışan çocuklarından sayarım kendimi bu gezegenin ama kutsalların izini kaybetmekten de ölesiye korkarım. O nedenle belki bu yabandan otlara, yemişlere, havadan kapma ekşi mayaya, otlardan, baharlardan mamul bitterlere, likörlere merakım.

Türcülükten, ırkçılıktan ari, ötekisiz iş birlikleri kurmazsak yok olacağımız bir sürecin eşiğinde yeni bir yıla yaklaşıyoruz. Geride eksiklerimizin yükü, ileride çarpmamıza ramak kalmış bir kalın duvar var. Birbirimize ikram edeceğimiz iki lokma ekmek ve yanında bir yüksük yaban mersini likörü olabilir muhabbetin anahtarı.

Bahane demeyin içmeye, bazen beklenmedik ikramlar açar yolları. Siz kura durun turşunuzu, ekşi mayalarınızı canlı tutun, likörlerinizi, sirkelerinizi, reçel ve tarhanalarınızı vakitlice kilerinize koyun.

Hadi!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Botanitopya] Ölmez ağaç zeytin – Benan Kapucu

Açık Radyo’da her Pazar 10:30 – 11:00 saatleri arasında yayınlanan Botanitopya‘yı hazırlayıp sunan Benan Kapucu, 2019 itibarı ile programda daha önce yer verdiği konuları Yeşil Gazete okurları için de paylaşıyor. 

“Bitkiler âleminin tuhaf ve muhteşem dünyasını belgeleyen botanik sanatına dair her şeyin konuşulacağı bir program” şiarı ile Açık Radyo’da yer alan programın podcastlerine bu bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.

***

Zeytinin, tüm ağaçlar aleminde ayrı bir yeri var benim için. Onun yıllanmış, gün görmüş gövdesine herkes hayal gücüyle birbirinden farklı hikayeler yazabilir; birçok sanatçıya ilham veren gümüşi yapraklarıyla Akdeniz ışığında ışıltılı bir görünüme kavuşur; gölgesinde dinlenmek insana huzur verir… Meyvesi, yağı ömrümüze ömür katar… Akdeniz toprağının neresine gidersek gidelim, bize hem geçmişi hem geleceği anlatan kutsal bir ağaç… Bence bu soylu ağacı sevmek, “yaşamı” sevmek, “insanı” sevmek demek…

Peki nasıl bir ağaç, zeytin ağacı? Botanik tanımıyla zeytin Oleaceae ailesinden geliyor. Zeytinin atası olarak kabul edilen yabani bir meyva ağacı olan Olea ile aynı aileden. Olea’nın dünyada yaklaşık 30 türünden en çok bilineni ise Doğu Akdeniz kökenli Olea Europea. Yabani ve islah edilmiş olan iki türü var bu cinsin. Islah edilmiş olanına ise Olea Europea sativa deniyor.

Fosil kalıntılarını araştıran bilim insanları, zeytinin geçmişinin 50 bin yıl öncesine uzandığını söylüyor.  İnsanlar zeytini tarım için ıslah etmeden, binlerce yıl önce de Orta Afrika’dan Kafkaslara geniş bir coğrafyada, yabani zeytin ağaçları doğal ortamında yetişiyormuş. Yabani zeytin ağacı, yani Olea europea oleaster’in doğduğu yer ise Anadolu. Kökü tarih öncesine dayansa da yabani zeytin ağacının kaç bin yaşında olduğunu, zeytin ağacının ilk kez ne zaman ıslah edildiğine dar bilgilerimiz yeterli değil. Arkeobotanikçiler, tarihçiler ve arkeologlar arasında tam bir görüş birliği yok.

Helen ve William Bynum’un yazdığı Dünyamızı Biçimlendiren Olağanüstü Bitkiler kitabında zeytinle ilgili şöyle bilgiler var: Olea europea, ağaçtan çok dikenli bir çalı görünümündeymiş. Yaprakları daha geniş ve kültür zeytininden daha küçük meyveler veriyor bu çalı görünümlü ağacın. Doğu Akdeniz’de yapılan kimi polen analizi çalışmalarına göre, zeytin ağacı tarımın yükselişte olduğu MÖ 550- 640 yılları arasında bölgeye hükmetmeye başlamış.  

Arkeolojik kanıtlar, Taberiye Gölü kıyısında yaşayan yarı göçmen avcı toplayıcıların MÖ 19.000’lerden beri çok miktarda yabani zeytin topladığını gösteriyor. Neolitik çağ sonunda, insanlar zeytin meyvelerini topladıktan sonra, yağı için ezmeye de başlamışlar. Kalkolitik çağda da üretimin giderek artmış. Kullanılanın, yabani zeytin mi kültür zeytini mi olduğu hala tartışılıyor ama zeytinin giderek önem kazandığı kesin görünüyor.

Yabani çalılıktan kültür ağacına geçiş, çok uzun ve yavaş bir süreçten sonra olmuş, çünkü zeytin geç olgunlaşan ve geç meyve veren bir ağaç. Daha büyük, etli, yağlı meyvelerin elde edilmesi için ise yabani ağaçlarla kültür ağaçlarının sürekli çaprazlanması gerekiyor. Zeytin ağacının çok uzun ömürlü bir ağaç olması, iyi bakılırsa yüzlerce yıl ürün verebilmesi de toprağın değerini artıran bir unsur. Bu yönüyle de zeytinin, yerleşik yaşam biçimiyle ve dolayısıyla kültürle çok sıkı bir bağ içinde.

Zeytin, Bronz çağında giderek daha çok kültür ağaçlarından elde edilmeye başlamış ve bu zeytinlerden elde edilen yağ, diğer deyişle “altın sıvı”, çok değerli bir ticari mala dönüşmüş. Zeytin ağaçlarının yetişmesinin daha zor olduğu Mezopotamya ve Mısır gibi ülkelerde özellikle, kaliteli zeytinyağı için yüksek fiyatlar ödeniyormuş.

Zeytin, Romalılara ve Yunanlılara da Doğu Akdeniz’den geliyor. Romalılar zeytini çok sevmiş ve doğal acılığını almak için salamura yaptıkları zeytinleri yemek masasına taşımışlar. Kuzey Afrika, Güney İtalya ve Endülüs’e de zeytinlikler, sulama sistemleri kurmuşlar. Hatta gibi kimi sahteciliklere karşı, yağı “seyreltmek”, karıştırmak gibi, bürokrasiyi güçlendirmek amacıyla yönetimde kurallara bağlanan, zeytinyağı için özel bir tasnif sistemi geliştirmişler. Zeytinyağı o kadar popülermiş ki Septimius Severus (hük. 193-211) zeytini Roma İmparatorluğu vatandaşlarının “gönlünü hoş tutmak için” dağıtılan yiyecek yardımına zeytini de eklemiş.

Antik çağlardan beri insanoğlunun hep hayatının içinde olmuş bir ağaç; öyküsü de hala devam ediyor. Zeytinin ve zeytinyağının kültürümüzü nasıl biçimlendirdiğini öğrenmek istiyorsanız, Artun Ünsal’ın Yapı Kredi Yayınlarından çıkan “Ölmez Ağacının Peşinde / Türkiye’de Zeytin ve Zeytinyağı” kitabını edinmenizi öneriyorum. Anadolu insanını ve bu bereketli ağacın çevresinde ürettiği zenginliklerden bahsetmiş; en ilkel yöntemlerden çağdaş teknolojiye uzanan öyküsünü anlatmış. Efsanelerden başlayarak mutfağımızdaki, gündelik hayatımızdaki yeri, ekonomimizi nasıl şekillendirdiği gibi zeytine dair her şey var kitapta. Bir diğer güzel kitap da Adatepe Zeytinyağı Müzesi’nden Mahmut Boynudelik ve Zerrin İren Boynudelik’in Oğlak Yayınlarından çıkan “Zeytin Kitabı”.

Zeytinin tarihinin Akdeniz tarihinin, uygarlık tarihinin ayrılmaz bir parçası olduğunu da söyleyebiliriz. Kıbrıs ve Girit’e de MS 3000 yıllarında Ortadoğulu denizciler tarafından götürülmüş. Girit’te yaklaşık birçok vazoda, duvar kabartmalarında zeytin ağacı, zeytin yaprağı ve yıldız biçimindeki zeytin çiçeği figürlerini görebiliyoruz. Yaşlı Plinius da MS 1. yüzyılda Mısır’da Kızıldeniz kıyılarındaki zeytin ormanlarından söz ediyor ama zeytinciliğin burada ne kadar yaygınlık kazandığı kuşkulu.

Zeytin sonuçta bir Akdeniz bitkisi. Zeytin kelimesinin kökeni de bu kutsal bitkinin Akdeniz’e ait olduğunu gösteriyor. Zeytin Kitabı’nda da öyle yazıyor; Türkçe’de ve birçok Batı dilinde zeytin anlamında kullanılan sözcükler, Doğu Akdeniz kökenli iki sözcükten türemiş. Eski Girit’te elaiwa sözcüğü hem zeytin hem yağ anlamına geliyor. Semitik bir sözcük olan ulu da aynı anlamda kullanılmış ve giderek Yunanca’daki oleum ve Latince’deki oli sözcüklerine dönüşmüş. Zeytin kelimesi ise İbranice’deki zait sözcüğü ve Arapça zaitum kelimelerinden geliyor kuşkusuz.

Mitler ve efsaneler dünyasında zeytin

Bu topraklarda yaratılmış efsaneler zeytin ağacının kökeniyle ilgili bize birçok farklı şey söylüyor. Akdeniz dünyasının yaşam kaynağı olan ve çoğu mitosta “Ölmez Ağacı” diye geçen zeytinin insanoğluna tanrı armağanı olduğuna dair pek çok efsane var. Eski Mısır’da insanlar Tanrı Osiris’in karısı İsis’in insanlığa zeytinciliği öğrettiğine inanıyorlar. Yunanlılar ise zeytin ağacının Bilgelik Tanrıçası Athena’nın insanlığa bir hediyesi olduğuna inandılar. Bu zeytinin de binlerce yıl yaşadığına ama Pers işgali sırasında Atina şehri yakılıp yıkılırken büyük zarar gördüğüne inanılıyor. Persler püskürtülüp Atina yeniden özgürlüğüne kavuşunca Tanrıça Athena’nın zeytin ağacı yeniden filizlenmiş. Bu ağacın filizlerinden üretilen fidanlar da Atina’daki Akademi’nin bahçesine dikilmiş. Tarihçi Herodot’a göre moriae diye bilinen Athena’nın kutsal zeytin ağaçları özel yasalarla korunurmuş.  Öyle ki bu ağaçların tek bir dalını izinsiz koparmak bile ölümle cezalandırılırmış.  Athena’nın zeytin ağaçlarının dallarından örülen taçlar her dört senede bir Tanrıça Athena’nın doğum günlerinde yapılan Panathinakos oyunlarında kazananların başına ödül olarak takılırdı.

Olimpiyat oyunlarında kazananların başına yabani zeytin dallarından taç takma geleneğiyse bir başka Tanrı’yla ilgili. Panathinakos oyunları nasıl Bilgelik Tanrıçası Athena ile ilgiliyse Olimpiyat oyunlarının da insanlığa Herakles’in bir armağanı olduğuna inanılıyor.

Bir başka efsaneyse Apollon ve Artemis’in zeytin ağacının gölgesinde doğduğunu söylüyor, o yüzden zeytin ağacının gölgesinde doğmak bir tür kutsallığı ifade ediyor. Antik çağın ünlü yazarı Diodoros’un metinlerine göreyse deliceleri aşılayıp ıslah eden, toprağı süren ve zeytin tanelerini hasat etmeyi insanoğluna Apollo’nun oğlu Aristaeus öğretmiş.

Ünlü Romalı şair Ovidius, Metamorphoses (Dönüşümler) adlı eserinde yabani zeytin ağacının ortaya çıkışını mitolojik bir öyküyle anlatıyor: “Orman perileri olan Müzler saz çalıp şarkılar eşliğinde eğlenirlerken bir çoban gelip kaba sözlerle onları rahatsız eder. Sonunda bir çalı ortaya çıkıp çobanın ağzını kaplar ve çoban yabani bir zeytin ağacına dönüşür.” Ovidius’a göre delicenin acı meyveleri, çobanın çirkin sözlerinin yakıcılığını taşıyor.

Tanrı soyundan gelip Roma’yı kurduğuna inanılan Romus ve Romulus kardeşlerin zeytin ağaçlarının gölgesinde doğduğuna inanılıyor.

Tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarında da zeytin ve zeytinyağı sıkça anılıyor. İslamiyet’te, zeytin ağacının kökeni Adem’in yeryüzüne indiği günlere dek götürülüyor. Adem’in ağrılara karşı Tanrı’ya yakındığını, bunun üzerine Cebrail’in şifa niyetine zeytin ağacı indirdiğini yazar.

Bir başka efsanede ise Adem, ölümünün yaklaştığını hissedince oğullarından Şit’i Cennet bahçesine göndermiş ve Tanrı’dan bütün günahlarından arınmak için af diler. Cennet bahçesine bekçilik yapan melek, bilgi ağacından üç tohum kopararak Şit’e verir ve tohumları, öldüğünde Adem’in ağzına yerleştirmesini söyler. Ölümünden sonra Adem’in mezarından Akdeniz kıyılarının üç vazgeçilmez ağacı servi, sedir ve zeytin filizlenmiş.

Hıristiyanlar, Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nın kapılarının ve İsa’nın çarmıha gerildiği haçın da Adem’in mezarında yetişen bu ağaçlardan yapıldığına inanıyor. Deniz Gezgin’in Bitki Mitosları kitabında da efsanelere dair ilginç bilgiler var: İncil’de Pavlos’un Romalılara mektubunda İsa zeytin ağacını bir benzetme aracı olarak ustalıkla kullanmış: “…Eğer kök kutsalsa dallar da kutsaldır. Ama iyi cins zeytin ağacının kimi dalları budandıysa ve sen bir yabani zeytinken onların arasına aşılanıp, onlarla birlikte ağacın yaşam sağlayan özüne ortak oldunsa sakın önceki dallara böbürlenme! Eğer böbürleniyorsan şunu unutma: Kökü destekleyen sen değilsin: tam tersine kök seni destekliyor…

Kuran-ı Kerim’in Tin Suresi’nde de “and olsun incire ve zeytine” diyerek yeminle onurlandırılıyor ağaç…  Nuh’un Tufan’dan sonra yeryüzünde hayatı yeniden kurması, Eski Ahit’in Yaratılış bölümünde şöyle  anlatılıyor. “…kırk gün sonra Nuh yapmış olduğu geminin penceresini açtı. Kuzgunu dışarı gönderdi. Kuzgun sular kuruyuncaya kadar geri dönmedi, uçup gitti. Bunun üzerine Nuh, suların yeryüzünden çekilip çekilmediğini anlamak için güvercini gönderdi. Güvercin gagasında yeni kopmuş bir zeytin yaprağıyla akşamleyin geri döndü. O zaman Nuh suların yeryüzünden çekilmiş olduğunu anladı. Bu kez güvercin geri dönmedi.

Osmanlı’da ise zeytinin bereket getirdiğine, tılsımına inanılmış. Deniz Gezgin’in Sel Yayıncılık’tan Çıkan Bitki Mitosları kitabından aktarayım:  Evliya Çelebi, Çemberlitaş sütununun tılsımıyla ilgili ilginç bir efsane anlatıyor. Buna göre sütunun en tepesine sığırcık kuşu biçiminde bir tılsım yerleştirilmiş. Bu kuş senede bir kez kanat çırparak ötüyor ve bunu işaret sayan diğer kuşlar gagaları ve tırnaklarıyla zeytin getiriyorlarmış. 17. yüzyılda yaşamış Mehmed Hemdemi Çelebi de Evliya’nın anlattığına benzer bir efsane aktarıyor. Rivayete göre Yanko bin Madyan’ın büyük bir kent ve kilise yaptıracağını duyan Rukiya adlı bir alim, becerisini göstermek için İstanbul’a gelir. Burada saf altından bir sığırcık kuşu yapıp zeytin çekirdeğini de sığırcığın ağzına koyar. Altından yaptığı bir levhaya da zeytinin Tevrat ve Zebur’daki kutsal adlarıyla bir tılsım kazımış ve bunu da büyük kilisenin kubbesine yerleştirmiş. Bir yıl sonra aynı levhayı sığırcık biçimindeki mücevhere asarlarmış ki toplayacakları zeytinin bereketi olsun.

Bu efsanelerin pek çoğunda zeytin ağacı düzeni, yerleşikliği, bolluğu, ölmezliği, yeniden doğuşu anlatıyor, yani hayatı ve barışı temsil ediyor. Bunun zeytinin fiziksel yapısıyla da bir bağı olmalı. Zeytin ağacı bir kez toprağa tutunduktan sonra kolay kolay ölmez, öldüğü sanıldığı anda köklerinden yeni filizler verebilir. Yaprakları yaz kış yeşil olan ağacın neredeyse sonsuz bir yaşama gücü var.

Zeytin Kitabı’nda Batı sanatının sembolizminde de zeytinin önemli bir yeri olduğu anlatılmış.  Sanat tarihine baktığımızda Boticelli’den Dürer’e, Monet’den Picasso’ya birçok sanatçının zeytini bir imge olarak kullanmış.

Güvercin ve Zeytin Dalı – Pablo Picasso

17. yüzyılda Kuzey Avrupa’ya özgü natürmortlarda zeytin, acımsı tadıyla İsa’nın çektiği acıları sembolize ediyor. Zeytinin natürmortlara girmiş olmasından Sömürgeci Hollanda’nın egzotik ürünlere olan merakıyla Batı’ya getirdiği bir bitki olduğunu da anlıyoruz.

Farklı iklim ve coğrafyalarda Oscar Wilde gibi, Rilke ya da Pushkin gibi birçok şair zeytini metafor olarak kullanmış. Nazım Hikmet için de zeytin, yaşama gücünün, bütün zorluklara rağmen hayata sıkıca sarılmanın sembolü. Şiirlerinde zeytini sıkça kullanan Lorca, zeytin toplayan güzel kızların şiirini yazar, yakın arkadaşı Salvador Dali’nin sesini ise “zeytin renkli” diye tarif eder.

Ressamlar da zeytin ağacının gövdesindeki sonsuz ve derin kıvrımlara ve yapraklarındaki ışık oyunlarına kayıtsız kalamamış. Van Gogh, Güney Fransa’da St.Remy’de yaşadığı günlerde bir mektupta şöyle der: “Zeytin ağaçları çok karakteristik ve ben bu özellikleri yakalamaya çalışıyorum. Gümüş rengindeler, bazen mavimsi, bazen yeşile çalıyorlar, bazen sarı üzerine düşen parlak bir ağartı, pembe, mor, yer turuncusu, demir kırmızısı… Fakat zor, gerçekten çok zor.  Ama bunu seviyorum ve altın ve gümüş rengiyle çalışma fikri beni çekiyor. Ayçiçeklerinde sarılar için yaptığıma benzer bir şekilde belki bunları da günün birinde kişisel izlenimlerim olarak aktarırım.”

Bill Laws’ın “Fifty Plants that Changed the Course of History / Dünya Tarihinin Akışını Değiştiren Elli Bitki” kitabında empresyonist ressam Pierre Auguste Renoir’nın ömrünün son yıllarını 1907 yılında ve bahçesinde asırlık bir zeytin ağacı olan evde geçirdiğini söylüyor. Arkadaşına yazdığı bir mektupta Renoir “Renklerle dolu. Hafif bir rüzgarla zeytin ağaçlarımın renk tonu değişiyor. Renk yapraklarda değil, asıl yaprakların arasındaki boşluklarda. Zeytin ağacı, ah o canavar! Bana ne çok sorun yarattığını bilsen” diye yazmış.

.

1 – Bereket sembolü pirincin hikayesi

2 – Bitki zekası ve ağaçların gizli dili

.

.

Benan Kapucu

Kategori: Hafta Sonu