Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Klasikler neden klasiktir ve klasikleri niçin okumalıyız -2

Başta andığımız ve bu yazıya vesile olan Italo Calvino’nun “Klasikleri Niçin Okumalıyız?” kitabını okuduğumda bende bıraktığı ilk etki şu oldu:

Her birey okuduğu klasik eserle farklı bir bağ kurar. Ve herkes her klasikten o denli etkilenmez. Bunda da yaşama bakış açımız, ideolojimiz, eğildiğimiz ve üzerine titrediğimiz konular etkili olabilir. Yani herkesin kendi klasik eser kitaplığı farklı saiklerle oluşur. Örneğin Calvino’nun çok etkilendiği eserlerin ancak yarısında kesiştiğimizi söyleyebilirim. Ve hatta bazılarını hiç duymadım bile. Bunların bir kısmı belki de Türkçeye çevrilmeyen İtalyan edebiyatı eserleri olduğu için de böyle olabilir. Ya da bir yazarın bir eseri sizi çok etkilerken başka eseri başka birisini çok etkileyebilir.

‘Yeniden okuma’

Örneğin bir vegansanız sürekli ava çıkılan ve görkemli etobur sofraların kurulduğu bir kitap ne kadar klasik olursa olsun size eğreti gelebilir. Ya da erkek egemenliğinin çok sorun edilmediği bir dönemde eril dille yazılmış klasik eser sizi çok rahatsız edebilir ve yarıda bırakabilirsiniz. Örneğin feminist edebiyatın başucu kitaplarından Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” kitabında sürekli etobur sofralardan bahsedilmesi benim kitabı yarıda bırakmama sebep olmuştu.

Calvino’ya ve eserine dönersek kitap on dört başlıkta klasik eser nedir tanımlarıyla başlıyor. Hepsine burada yer veremeyeceğimiz için beni en çok etkileyen tanımları anarak ilerleyeceğim:

“Klasikler, haklarında duyduklarımızla ne kadar bildiğimize inanıyorsak, gerçekten okuduğumuzda o kadar yeni, beklenmedik, benzersiz bulduğumuz kitaplardır.” [1] Hemen söylemeliyim ki ben bu hissi Balzac’ın “Vadideki Zambak” kitabında yaşamıştım. Balzac, bu kadar erken bir dönemde, çocukken yaşadıklarımızın kişiliğimizin şekillenmesinde ne kadar önemli olduğunu müthiş bir psikanalitik öngörüyle yazmış. Ve bu tespitler evrenselliğini hiç yitirmeden korumaktadır.

“Klasikler, haklarında asla “okuyorum” sözünü değil, genellikle “yeniden okuyorum” sözünü işittiğimiz kitaplardır. [2] Stefan Zweig “Üç Büyük Usta” kitabında Dostoyevski için şöyle bir şey söylüyordu: Dostoyevski’yi ilk okuduğunuzda biraz giriş yaparsınız, ikincisinde anlamaya başlarsınız ancak üçüncüsünde tam olarak anlayabilirsiniz.”

‘Mitoloji’den korkmayın’ 

Calvino da dünya geçekliğini ve klasik edebiyatı aynen bir enginara benzetiyor. Katman katman, dikenli, üst üste binmiş, her okunduğunda en derindekine biraz daha yaklaşıldığı. Ve benim de hemfikir olduğum gibi bunun erken gençlik döneminde bir sefer okumayla sağlanamayacağı durumu. Calvino’nun kitabı klasik eser tanımlarından sonra kendi çok önemsediği eserlerin bir serimlemesi şeklinde ilerliyor. Bunu da antik eserlerle ve mitolojiyle başlatmış ki ben de bunu çok önemli buluyorum. Lütfen mitoloji okuyun diyesim geliyor. Çünkü bazen “ben mitoloji sevmiyorum” “bana gerçekçi gelmiyor” diyen okurlarla karşılaşıyorum. Oysa mitoloji edebiyatın, felsefenin ve psikanalizin temelidir. Bütün büyük eserlerde bu altyapılarla karşılaşırsınız.

Bir örnek vermek gerekirse mitoloji okumadan Goethe’nin altmış yılda yazdığı Faust’unu, Joyce’un Ulysses’ini, Hermann Broc’un Vergilius’un Ölümü’nü ve daha birçok eseri anlayamazsınız. Calvino’nun kitabında klasiklere önemli felsefi ve bilimsel eserleri dâhil ettiğini de söylemeliyiz bu yaklaşımla. O halde Calvino’nun şu çok çarpıcı Odysseus yorumuyla bitirelim:

“Hiç kimsenin tanımadığı yaşlı bir dilenci olarak İthake’ye ulaşan Odysseus, Troya’ya gitmek üzere yola çıkmış olan Odysseus’la aynı kişi değildir belki de. Adını (Hiç) kimse şeklinde değiştirerek yaşamını kurtarmasının bir bedeli olmuştur. Onu doğrudan ve kendiliğinden tanıyan tek varlık, köpeği Argos’tur, sanki bireyin sürekliliği yalnızca bir hayvan gözünün algılayabileceği göstergeler aracılığıyla kendini ortaya koyuyormuş gibi.” [3]

Herkesin, çıktığı edebiyat yolculuğundan değişerek dönmesi dileğiyle…

*

[1]İtalo Calvino, Klasikleri Niçin Okumalı?, YKY 2019 14
[2]İtalo Calvino, Klasikleri Niçin Okumalı?, YKY 2019 11
[3]İtalo Calvino, Klasikleri Niçin Okumalı?, YKY 2019 23

Kategori: Hafta Sonu

KitapManşet

Kitaplığınızın arınma ihtiyacı – Yaprak Vardar

Ben büyürken yıllar içinde evimizdeki kitaplık da büyüdü, serpildi, olgunlaştı ve ortaokul yıllarımdan itibaren ilgimi çekmeye başladı. Dönemin ruhuna uygun olarak Rus klasiklerinin baş tacı edildiği bu kitaplıkta babamın edindiği siyaset, felsefe ve hukuk kitapları da hatırı sayılır bir yer tutuyordu. Feminizmin çiçek açtığı senelerdi. Annemin ciltli ve albenili aşk romanlarının cesur başlıklarından çekiniyor, Simone de Beauvoir’ın “Olgunluk Çağı” adlı kitaplarını okuyacak yaşta olmadığımı düşünüyor, belki olgun değil ama küçük bir kadın olduğumda karar kılıyor ve Louis May Alcott’un unutulmaz romanı “Küçük Kadınlar”ı tekrar tekrar okuyordum. Kitaplığımızda elimi sürmeye cesaret edemediğim ender kitaplardan Şolohov’un dört ciltlik romanı “Ve Durgun Akardı Don”, üzerindeki tozlarla birlikte kaçınılmaz bir inzivanın kurbanıydı. Oysa Gogol’un “Ölü Canlar”ını lisedeyken okuduklarım arasına katmış, çoğunlukla yoksul olduğunu erken yaşta idrak ettiğim dünya toplumlarının barındırdığı sırlara nüfuz edebilmek için çocuk aklımla Steinbeck’in “Gazap Üzümleri”ni mideme indirmiş, “Fareler ve İnsanlar”daki acıyla yüzleşmiş; ilk gençliğime ağır gelen bu yükleri Jules Verne’nin “İki Yıl Okul Tatili”, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Şıpsevdi” romanlarıyla hafifletmeye çalışmıştım. Edebiyatın sandığım kadar asık suratlı bir uğraş olmadığını Hüseyin Rahmi ve Muzaffer İzgü’yle gördüm. Aziz Nesin’in mizah yüklü, cilt cilt toplu hikayelerinin rastgele seçtiğim bir bölümünü iştah ve şaşkınlıkla okuduktan sonra buna iyice inandım. Şiir antolojilerinin sayfaları arasında menekşeler ve sonbahar yaprakları kurutmuştum. Genç kızlık yıllarımda okuduğum bazı şiirlerden öyle etkilenmiştim ki, insanların günlük hayatları sırasında bu güzel şiirlerden hiç bahsetmiyor oluşuna, dolayısıyla benim daha önce bu dizeleri duymayışıma şaşmış, ezbere birkaç şiir okuyabilmenin bilgeliğine inanmıştım.

Babam evimizdeki kütüphaneyi yeni kitaplarla zenginleştirmeye devam etti. Raflarda yer kalmayınca, arkada kalanları görmeme pahasına ikinci sırayı oluşturduk, gerektiğinde kitapları üst üste dizdik, camlı dolapları da kitaplığa dahil ettik, yeni satın alınanları arka odalardaki raflı dolaplara yerleştirdik, oldukça yer tutan ansiklopedi dizilerini dışarı verdik ama yetmedi. Kitaplar alaca yapraklı bir sarmaşık gibi evin salonuna yayılmaya devam etti.

***

Kitaplar, dolaplarımızı dolduran giysilerimiz gibi değildir, küçülmezler, üstelik bazıları eskidikçe değerlenir. Üst üste iki yıl giymediğiniz bir ceketi, ihtiyacı olan birilerine vermeniz tavsiye edilirken, kitaplarınızı bir köy okuluna dahi göndermek için seçime tabi tutmak zor gelir.

Kitaplığınızdaki çocuk kitaplarının her zaman anısı vardır örneğin. En azından üzerlerine çocukken elinize geçen bir tükenmez kalemle çizikler atmışsınızdır. İstersiniz ki kızınız da Küçük Kadınlar’ın sımsıcak hayatlarını, maceralarını sizin okuduğunuz lacivert ciltli, sayfaları sararmış o kitaptan okusun. Çocuk kitaplarını vermeyi çoğu zaman aklımızdan geçirsek de onlarla olan gönül bağımız nedeniyle bundan kolaylıkla vazgeçeriz.

Klasiklere gelince… Onlar bir gardırobun temel parçalarıdır, siyah küçük elbiseleri. Tolstoy’u hayatımızı kurtaran, iyi kalite siyah kumaş bir pantolona; Dostoyevski’yi beyaz bir gömleğe, Balzac’ı lacivert bir blazer cekete benzetirsem haddimi aşmış olur muyum? Peki ya Proust’u siyah, rugan bir kösele ayakkabıya? Edebiyatın klasikleri öteye verilemez. Modaları hiç geçmez, okunması gerekenler listesinin vazgeçilmezleri olan bu türden kitaplar özenle saklanır.

Kitaplığınızı arındırmanız gerekliyse eğer, bana göre ilk bakılacak kategori bir hevesle aldığınız “çok satanlar“dır. Özellikle de çeviri olanlar. Okurken iyi vakit geçirmenizi sağlayan, ancak zihninizde hiçbir iz bırakmayan, renkli kapakları ve çarpıcı, sloganvari başlıkları olan kitaplardan sözediyorum. Kurtulun onlardan. Bu kitaplar inadına kalın ve tok olurlar. Kitaplığınızın raflarına şişman gövdeleriyle kurulurlar. Kitaplığınızın bir düzene kavuşması ve rahatlaması için raflardan bu türü eksiltmek bana hep mantıklı görünmüştür.

Bir başka tehlikeli kategori de kişisel gelişim kitaplarıdır. İnsanın ruh halini doğrultmaya yarayan bu kitapları okumayı sevdiğimi söyleyebilirim. Olumlu düşüncenin gücüne bir kere daha ikna olmam gerektiğinde kişisel gelişim kitaplarına başvuruyorum. Öte yandan, çoğu çeviri olan bu kitapların dili büyük sorunlar barındırıyor. Bazen kötü çevirinin zehrinden arınmak için bir kişisel gelişim kitabını bitirdikten sonra Sait Faik’in öykü kitaplarından birine göz gezdirir, Tanpınar’ın Huzur’unu aralarım. Farklı sesler duymanın tadına Murat Menteş’le varır, Şebnem İşigüzel’le doyarım.

Okumuş olduğum bazı kişisel gelişim kitaplarını moralimi yüksek tutmak için tekrar okuyacağıma dair kendime söylediğim yalana artık kendim de inanmadığımdan, özellikle ev taşıdığım zamanlarda bu tür kitapları ardımda bırakır, konu komşuya veririm. Siz de bu kitapları koyun kapınızın önüne, üst komşunuz almazsa eve su getiren çocuk alır. Hem morali düzelir, hem okumaya alışır.

Ve dergiler… Herkesin zaafları vardır, benimki de dergiler. Fransız moda dergileri, Türk edebiyat dergileri, Amerikan seyahat dergilerini ve haftalık mizah dergilerini atmaya kıyamıyorum. Çünkü Ekim ayında aldığım bir dergiyi, Şubat ayında okuduğumda ilk defa okuyormuşum hissine kapılıyor, derginin sayfalarında daha önce görmediğim fotoğraflar keşfediyorum. Bir de dergilerin evin odalarına sıcaklık kattığına inanıyorum. Bir romana odaklanamayacak kadar canınız sıkıldığında bir fincan sütlü kahveyle birlikte karıştırılacak renkli sayfalarda bulabilirsiniz aradığınız ilhamı. Dergileri organize etmek için üstü ve bir kenarı açık beyaz karton klasörler kullanıyorum.

Yeşil çuha üzerinde, çay içip mandalina yiyerek gece yarılarına kadar, Türk Dil Kurumu kurallarıyla, ciddiyetle Scrabble oynayan bir ailenin kütüphanesinden sözlükler eksik olmaz elbette. Okul yıllarımızdan kalma deri kapaklı sözlüklerden, gazetelerin on yıllar önce kuponla verdiği sayfaları yaprak yaprak ayrılmış sözlüklerden ya da son beş yıldır kapağını açmadığınız her türlü sözlükten vazgeçebilirsiniz. (Böyle diyorum ama Tahsin Saraç’ın Fransızca-Türkçe sözlüğü de benim en “ağır” zaafımdır!)

Diyelim ki başardınız, kütüphanenizi çok satanlardan, kişisel gelişim kitaplarından, sözlüklerden, ansiklopedilerden nispeten arındırdınız. Şimdi o hafiflemiş kütüphaneye tazelik getirmek için genç yazar ve şairlerin kitaplarını edinmeye koyulun. Adını hiç duymadığınız bir yazarın kitabını en son ne zaman aldınız, en son ne zaman bir yazarı siz “keşfettiniz” ve arkadaşlarınıza tavsiye ettiniz?

***

Kitaplığınızın huzuru için birkaç ipucu

  • Raflarınızda bekleyen her biri farklı renkte, uzunlu kısalı kitapların karmaşası gözünüzü yoruyorsa, aynı yayınevinden çıkan kitapları yan yana dizin. Örneğin, ben Can Yayınları’ndan aldığım kitapları yan yana dizerek kitaplığımın bir rafını beyaz ve dingin hale getirdim.
  • Feng Shui’ye göre yatak odanızda kitap bulundurmak iyi değildir. Kitapların barındırdığı onca farklı fikir ve görüşün sizi uykuya sevk etmeyeceğine inanılır. Feng Shui düzenlemeleri kitaplık raflarınızda az da olsa boşluklar bırakmanızı, kitapları renklerine göre dizerek göze hoş görünen bir görünüm yaratmayı ve kitapların tümünü raflara dikey konumda dizerek bir düzen yaratmayı öngörür.
  • Kitaplık yerleşiminde genellikle paylaşılan bir görüş de ağır ve kalın kitapların alt raflara dizilmesi yönündedir. Böylece,  üst raflara uzanmaya çalışırken kitapların başınıza düşüp sizi yaralamasının önüne geçersiniz.

 

 

Yaprak Vardar

Kategori: Kitap