Köşe Yazıları

Sürdürülebilir Kalkınma, Moody’s ve günden kalanlar

Hükümet tarafından, 2023 yılında Türkiye’nin dünyanın sayılı ekonomileri içinde yer alacağı sıkça dile getirilmektedir. Ekonomik büyümenin (gayri safi yurt içi hasıladaki reel artış), sürdürülebilir kalkınmaya dönüştürülemediği sürece kalıcı olamayacağı bilinen bir gerçektir. Son yıllarda en çok tartışılan, tavsiye edilen kalkınma modellerinden ‘sürdürülebilir kalkınmaya’ ulaşmak için ekonomilerin üç koşulu birlikte sağlaması gerekir: Finansal sürdürülebilirlik, ekolojik sürdürülebilirlik ve sosyal sürdürülebilirlik.Ekonomide ‘first best’ olarak tanımladığımız en iyi birinci duruma ulaşamıyorsak, diğer koşulları sağlamanın artık bir önemi kalmaz. Bu koşullardan birinin sağlanamaması diğerlerinin de sağlanmasını güçleştirerek,  orta ya da uzun dönemde sürdürülebilir kalkınmayı olanaksız hale getirir.

Finansal sürdürülebilirlik

Finansal sürdürülebilirlik, kalkınma için gerekli olan yatırımların yapılabilmesi için parasal kaynaklarımızın yeterli olup olmadığı ile alakalı bir konudur. 15 Temmuz ve sonrasında yaşanan gelişmelerden dolayı kredi değerlendirme kuruluşlarının, Türkiye’nin kredi notunu arka arkaya düşürmesi finansal sürdürülebilirliğin sorgulanmasına neden olmuştur. En son olarak Moody’s, Türkiye’nin kredi notu görünümünü durağandan negatife çevirmiştir. Arkasında da bazı bankaların kredi görünüm notu durağandan negatife indirilmiştir. Türkiye’de özellikle büyük ölçekli kamu projeleri, yurt dışından sağlanan krediler ile gerçekleştirilmektedir. Kredi veren kuruluşlar, ülkelerin kredi başvurusunu değerlendirirken o ülkelerin kredi notunu da dikkate almaktadır. Riskli bir ülkeye kredi vermek, kredi sağlayan kuruluşlar açısından tabii ki rasyonel bir karar olmayacaktır. Diyelim ki bu durum geçici. Yani Türkiye, istikrara bir şekilde kavuştu ve kredi notu tekrar yükseltildi. Diğer koşulları yerine getirebiliyor muyuz? Ekolojik ve sosyal sürdürülebilirlik konularında gerektiği gibi davranabiliyor muyuz?

Nüfus ve kişi başına düşen milli gelir artışının beraberinde getirdiği tüketim artışı, doğal olarak her türlü kaynağa olan talebi artırmıştır. Tek başına değerlendirildiğinde kişi başına düşen milli gelir artışı, hayat standardının yükselmesini sağladığı için  olumlu bir gelişme olarak algılanabilir. Diğer taraftan, bu gelişmenin ne kadar sürdürülebilir olduğu tartışmaya açık bir sorudur. Ülkelerin makro ekonomik göstergeleri hesaplanırken, sayısal veriler kullanılmakta ve hayat standardımızı etkileyen bazı değişkenler (hava kirliliği, su kirliliği, gürültü vb) bu hesapların dışında kalmaktadır.

Gayri safi yurt içi hasıla hesapları yapılırken ülkelerin kullandığı yöntem, üretim yöntemidir. Bu yöntemde, bir yıl içinde üretilen ürünlerin (mal ve hizmetler) parasal değeri hesaplanır. Safi yurt içi hasıla ise, gayri safi hasıla miktarından üretim esnasında kullanılan makine, teçhizatın aşınma payı düşülerek hesaplanır. Gayri safi yurt içi hasılanın, bu şekilde hesaplanmasına ilişkin kritik eleştirel yapılmakta ve bu yöntemin yetersiz olduğu savunulmaktadır. Birleşmiş Milletler tarafından yapılan eleştiri, gayri safi yurt içi hasıla hesapları yapılırken çevreye verilen zararların ve doğal kaynaklardaki azalmanın dikkate alınmamasına ilişkindir. Diğer bir deyişle, nasıl safi yurt içi hasıla hesaplanırken üretim esnasında kullanılan makine ve teçhizattaki aşınma payı dikkate alınıyorsa, aynı şekilde çevrede oluşan aşınma payının da dikkate alınması gerektiği belirtilmektedir.

Çevreye verilen zararların dikkate alınmamasının temel nedenlerinden biri, bu zararların parasal değerinin hesaplanmasının, piyasada alınıp-satılan ürünlerin parasal değerini hesaplamak kadar kolay olmamasıdır. Piyasada pazarlanabilen ürünlere, arz ve talep tarafından parasal değerler biçilebilmektedir. Çevre Ekonomisi yazınında, her ne kadar bu tür zararları hesaplamak için geliştirilen bazı yöntemler var olsa da bu yöntemler kesin verilerden ziyade, tahmini verileri sunmaktadır. Örneğin, iklim değişikliğinin oluşturduğu/oluşturacağı maliyetlere ilişkin hesaplamalar yapılırken, geleceğin belirsizliklerle dolu olması ve azaltım/uyum politikalarının maliyetler üzerinde farklı etkilerinin olacağı göz ününe alınmakta ve farklı senaryolara göre, farklı maliyetler ortaya çıkmaktadır. Ayrıca hesaplama sürecinin maliyetli olması ve bu alanda yeterli uzman olmaması da sıkıntı oluşturmaktadır.

Ekolojik sürdürülebilirlik

Ekolojik ayak izi, üretim esnasında doğadan alınan kaynaklar ile üretim/tüketim esnasında çevreye verilen zararları ölçen bir kavramdır. Bir diğer deyişle, insanların doğaya olan yükünü hesaplayan bir kavramdır. Bu konuda yapılan araştırmalar, gelişmiş ve gelişen bir çok ülkenin ekolojik açıdan borçlu ülkeler olduğunu göstermektedir. Bunun anlamı, söz konusu ülkelerin sahip oldukları doğal kaynaklardan daha fazlasını üretimde girdi olarak kullanmalarıdır. Aslında bu kaynakların doğa tarafından üretimi devam etmektedir. Ancak doğanın üretim hızı ile insanların bu kaynakları tüketme hızı arasında çok ciddi bir dengesizlik mevcuttur ve bu dengesizlik söz konusu kaynakların ‘yenilenemez kaynaklar’ olarak adlandırılmasına neden olmuştur. Halbuki ekolojik sürdürülebilirliğin birinci koşulu, bu dengeyi sağlamaktadır. Aksi takdirde ekolojik olarak borçlu bir ülke durumuna düşersiniz.

İkinci koşul ise, çevreye verilen zararın çevre tarafından asimile edilebilir düzeyde olmasıdır. Oysa Türkiye’de benimsenen büyüme modellerine baktığımızda, ekolojik sürdürülebilirlikten bahsetmek olanaksız. Gün geçmiyor ki doğa aleyhine alınan yeni bir  karar olmasın. Cerattepe başta olmak üzere çeşitli örnekler verilebilir.

Ekolojik sürdürülebilirlik bakımından tam tersi bir örnek ise, Norveç’ten verilebilir. Norveç’in Svalbard Adası’nda (Norveç ile Kuzey Kutbu’nun tam ortasında yer alan bir ada) ‘Kıyamet Ambarı’ olarak da bilinen, dünyanın tohum çeşitliliği bakımından en zengin deposu bulunmaktadır. Amaç başta iklim değişikliği olmak üzere, diğer olası katastrofik gelişmelere karşı önlem almak ve gelecek nesillere bu tohumları aktarabilmektir. Cerattape’nin bozulacak faunası ve florası, ekolojik sürdürülebirliliği sağlamakta kesinlikle bizi zorlayacaktır.

Bir diğer örnek ise, İğneada’ya yapılması planlanan çimento fabrikasıdır. Maalesef Türkiye’de kalkınma planları gelecekte bizleri nelerin beklediği hiç hesaba katılmadan, kısa vadeli yapılmaktadır. Zaten Yale Üniversitesi tarafından her yıl yapılan ‘Environmental Performance Index’, Türkiye’nin bu konuda ne kadar hoyrat davrandığını göstermektedir.

2016 yılı verileri, 180 ülke içinde Türkiye’nin 100 üzerinden 67,68 puan ile 99. ülke olduğunu ve bir önceki yıla göre durumunda daha da kötüleşme olduğunu belirtmektedir. Bunun anlamı, finansal sürdürülebilirlik kadar ekolojik sürdürülebirliliği de sağlamakta yetersiz olduğumuzdur.

Sosyal sürdürülebilirlik

Sosyal sürdürülebilirlik ise kurumsallaşma, çalışanların çalışma koşulları ve hakları da dahil olmak üzere bir çok konuyu kapsamaktadır. Türkiye ve Çin gibi gelişmekte olan ülkeler, son yıllardaki ekonomik büyümelerini kısmen işçi maliyetlerinin düşüklüğüne borçludur. Bunun yanı sıra bazı sektörlerde çalışma koşulları, insan hayatı için ciddi anlamda risk teşkil etmektedir; hatta insani değildir. Üç yüz bir işçimizi kaybettiğimiz Soma maden faciası, sosyal sürdürülebilirlik konusunda ne durumda olduğumuzun somut bir göstergesidir. Maalesef ekolojik sürdürülebilirlikte olduğu gibi, sosyal sürdürülebilirliktede de başka trajik örnekler mevcuttur.

Hükümetin, 2023 yılında dünyanın sayılı ekonomileri arasına girme hedefini, sadece belirli makroekonomik göstergeler ile açıklamaya çalışması halinde bu durumun sürdürülebilir olamayacağını da kabul etmesi gerekir. Kazuo Ishiguro‘nun ünlü romanı Günden Kalanlar, yapılması gerekeni vaktinde yapmayan ve bundan dolayı sonrasında büyük bir pişmanlığı yaşayan insanların hikayesini anlatır. Türkiye’nin bu şekilde devam etmesi, en çok Türkiye’ye zarar verecektir.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu
Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi
Exeter Üniversitesi konuk araştırmacı