Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ağaçlar, tavuklar ve biz: Kolektif bağışıklık sistemimiz*

‘Toprak sürüldüğü zaman mantarlar da patlıyor, içindeki mineraller toprağa karışıyor. Sürülen toprağın en başta verimli olmasının sebeplerinden biri bu: Birikmişi bozduruyoruz.’

Önce bildiğimiz yerden başlayalım: Bağışıklık sistemi çöken birinin hayatta kalması çok zor. Mümkün; ama özel teçhizatlar, ilaçlar gerekiyor; pahalı. İyi beslenmek, temiz hava solumak, hareket etmek, dengeli bir sosyal hayat kurmak bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Buna mukabil kullanılan antibiyotikler bağırsaklardaki mikrobiyotayı tahrip ederek bağışıklık sistemini zayıflatıyor. Uzun vadede hasta olma ihtimalini arttırıyor ve belki de en önemlisi, mikropların direnç kazanmasına sebep oluyor. Doktorlar o yüzden 30 sene öncesinden farklı olarak gerçekten gerekmedikçe (ki gerektiği durumlar olabilir) antibiyotik vermiyor.

Bunları biliyoruz; ama tıbbın geldiği bu noktaya rağmen gıda sektöründeki genel işleyiş, buna neredeyse tümüyle ters. Çevremizdeki çoğu varlığın, bilhassa da irtibatımızın yoğun olduğu tavukların, balıkların, ineklerin, yediğimiz bitkilerin bağışıklık sistemini çökertip ardından onları pahalı cihaz ve ilaçlarla hayatta tutuyoruz. Böyle söyleyince kulağa tuhaf, hattâ aptalca geliyor; ama bunun adı konvansiyonel tarım. Örneğin tavuklar hasta olsun olmasın, düzenli olarak antibiyotikli hava soluyor. Hasbelkader dışarı çıkarılsalar birçoğu hayatta kalamaz, çünkü bağışıklık sistemleri çökertilmiş. Bugün üretilen antibiyotiğin yaklaşık %80’i, pek bir denetim olmadan hayvanlara veriliyor. Fakat antibiyotik sadece hayvanda kalmıyor. Nehirlere, toprağa karışıyor; patojen üretiyor. York Üniversitesi’nin 72 ülkede bulunan 711 nehir üzerine yaptığı araştırmada, nehirlerin %65’i antibiyotikli çıktı. 111 tanesinde güvenli sayılan sınır aşılmış. https://yesilgazete.org/blog/2019/05/27/nehirler-antibiyotikle-dolup-tasiyor/. Dünya Sağlık Örgütü, antibiyotiğe direnç geliştiren patojenleri, dünyadaki en ciddi tehlikeler listesine almış durumda.

Ağaçların ‘sinir sistemi’ 

Oysa bağışıklık sisteminin kuvvetli olması bireysel bir mevzu değil. Bir kolektifin işbirliği gerekiyor. Üstelik bu işbirliği çoğu durumda tek bir türle sınırlı kalmıyor, farklı canlılar birbiriyle dayanışma içine giriyor. Aşağıda örnek olarak mantarlardan, ağaçlardan bahsedip bunu tarım politikalarına ve yediklerimize bağlayacağım. Maksadım, sağlık kavramını başka bir gözle, insanla sınırlı olmayan bir şekilde yeniden düşünmek.

Ağaçların oldukça gelişmiş bir bağışıklık sistemi var. Üzerlerinde dolaşan böceklerin tükürüğünden türünü ayırdedebiliyorlar. Kimileri tehlike durumunda kokular salarak zararlı böceğin avcısını kendine çekiyor, yakınındaki ağaçları uyarabiliyor. Bir tür sinir sistemleri var ve acıyı hissediyorlar. Tırtıllar dadanınca yapraklar köklere elektrik sinyali yolluyor. Ama “sinir sistemleri” bizimkinden çok daha yavaş: Gönderilen bilgi dakikada 0.8 milimetre yol katediyor. Kayın ağaçlarının kökleri iç içe geçiyor, hastalıkta-zorlukta birbirlerine şeker pompalıyorlar. Orman bilimcisi Peter Wohlleben’in, yüzlerce yıl önce ölmüş, gövdesi kalmamış bir ağaç kalıntısının, çevresindeki ağaçlardan aldığı gıdayla hâlâ (kısmen) yaşadığını bulması, muhteşem bir dayanışma örneği değil mi?

Çevreleriyle kurduğu bağlar tahrip olduğunda ağaçlar zayıf düşüyor. Plantasyon usûlü ekilen ve sosyal bir ortam kurmalarına fırsat vermeden genç yaşta (80 senede) kesilen ağaçlar, aynı tavuklar gibi, kendilerini savunamaz hâle geliyor. Hastalıklar, haşereler işte böyle ağaçları seçiyor. Bilhassa meyve ağaçlarına bol ziraî zehir atılmasının sebebi bu: Bağışıklık sistemleri zayıflamış canlıları “üstün teknolojiyle” haşereden koruyoruz.

Ormanın internet ağı: Mantarlar

Ağaçlar sadece kendi türleriyle değil, diğer başka varlıklarla da simbiyotik ilişkiler içinde. Örneğin bazı mantarlarla… Aklınıza kültür mantarı gelmesin. Bin bir çeşidi olan, muazzam bir canlıdan (fungi) bahsediyorum. Ağaçlara yapışık hâlde yüzlerce yıl yaşayabiliyorlar. Mantarlarla işbirliği içindeki ağaçlar iki kat daha fazla fosfat ve azot tutuyor. Kimi mantarlar, topraktaki ağır metallerin ağaçlara (ve diğer bitkilere) zarar vermesini engelliyor, metali kendi bünyesinde biriktiriyor. Yakın zamanlarda, havaya saldıkları nano-partiküllerin yağmuru tetiklediği bulundu. Mantarlara ormanın internet ağı deniyor. Bitkilerin bağışıklığı için gerekli olan uyarı sisteminin operatörü olduklarını söylemek yanlış olmaz.

Bugün kullanılan tarım yöntemleri, tam olarak bu ağları kırmak üstüne kurulu. Toprak sürüldüğü zaman mantarlar da patlıyor, içindeki mineraller toprağa karışıyor. Sürülen toprağın en başta verimli olmasının sebeplerinden biri bu: Birikmişi bozduruyoruz. Ancak zamanla verimlilik düşüyor, çünkü sürekliliği sağlayacak unsurlar yok ediliyor. Bu durumda şu üç yoldan biri izleniyor: Araziyi nadasa bırakmak, yeni tarım arazileri açmak yahut sûnî gübre kullanarak toprağı dışardan takviye etmek. Her durumda, fakat özellikle yaygın olarak kullanılan sonuncu usûlde, bağışıklık sistemi zayıflamış, daha masraflı yaşam alanları ortaya çıkıyor. Bu esnada havadaki azotu bağlayıp gübre yapmak için aşırı enerji harcanıyor. Gübre olmadan mahsûl alınamaz hâle geliyor, topraktaki yaşam çeşitliliği azalıyor. Biyolojinin yerine kimya geçiyor diyebiliriz.

Bu esnada çiftçinin gübre, zehir (tohum-traktör…) şirketlerine bağımlılığı artıyor; çiftçi borçlanıyor. Olası piyasa dalgalanmaları, kuraklıklar, yanlış politikalar karşısında onların da dirençleri azalmış oluyor. 2004’te bankalara toplam 5.4 milyar TL borçlu olan çiftçilerin, 2019 itibariyle borçları yaklaşık 19 kat artarak 104 milyara ulaştı http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/1358374/Ciftci_icralik.html. Dolayısıyla kırılganlıkları arttı, bağışıklık sistemimizin önemli halkalarından biri zayıfladı. Şehirde yaşayanlar ise bütün bu meseleleri elmalarını yıkayarak ve “bilinçli” oldukları hissi veren “doğal” ürünler kullanarak aşmaya çalışıyor. Vücudumuzda envaiçeşit toksik kimyasal birikirken ve iklim büyük bir hızla değişirken yapabildiklerimiz trajik gözüküyor.

Dayanışmanın yeni halleri

Manzara karanlık; ama umut veren bazı gelişmeler de oluyor. Bugün dünyanın farklı yerlerinde yepyeni tarım usûlleri deneniyor; toprağın sürülmediği, monokültüre dayanmayan modeller uygulanıyor. Bağışıklık sistemi yeni bir usûlle, kolektif bir ağın içinde yeniden tanımlanıyor. Mantarlar korunuyor, ağaçlar-bitkiler güçlendiriliyor. Bunların bir kısmı icat, bir kısmı keşif; yani hâlihazırda uygulanmış yöntemlerin yeniden uygulanması.

Peki bu uygulamalar sonucunda üretim azalır mı diye bir soru gelebilir insanın aklına. Öngörüler muhtelif; ama kısa vadede muhtemelen evet. Ancak yine de alınacak önlem konvansiyonel tarımı büyütmek olmamalı; zira unutmamak gerekir ki gıda eksiğinden ziyade dağıtım sorunu yaşıyoruz. Birilerinin aşırı miktarda çok gıdaya ulaştığı dağıtım modellerini (yani aşırı birikimi) sorgulamak, her coğrafyaya has otonom gıda ağları kurmak, yoğun petrol kullanımına dayalı tarımı acilen terk etmek daha iyi seçenekler olarak önümüzde duruyor. Bunların üstüne sağlığın, adaletin, dayanışmanın insanla sınırlı olmayan hâlleri üstüne yeni normatif sistemlere ihtiyaç var.

Diyeceğimin özeti şu: Ben neyim tam bilmiyorum; ama benden ibaret değilim, onu biliyorum.

Okuma önerisi: Peter Wohlleben, Ağaçların Gizli Yaşamı, Kitap Kurdu Yayınları

 *Bu yazı, Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği dergisinin 235. sayısında çıktı; yazarın izni ve ufak değişikliklerle yayınlıyoruz.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Monsanto-Bayer’in Roundup’ı (glifosat) ile dicamba içeren ot zehirleri antibiyotik direncini arttırıyor

Yeni yayımlanan bir araştırmaya göre, glifosat etken maddeli Roundup (Monsanto-Bayer) ve dicamba etken maddeli herbisitlere -önerilen uygulama seviyelerinin altında bile- maruz kalan bakterilerde antibiyotik direnci 100,000 kere daha hızlı gelişebiliyor.

Yeni Zelanda Canterbury Üniversitesi’nden Moleküler Biyoloji ve Genetik Profesörü Jack Heinemann ve ekibi antibiyotik direnci ve herbisitler (ot öldüren kimyasal madde) arasındaki ilişkiyi daha önce 2015 ve 2017 yıllarında araştırmış ve bulguları yayımlamıştı. Bu iki çalışma yaygın olarak kullanılan herbisitlerin Salmonella eterica ve Escherichia coli (halk dilinde koli basili) bakteri cinslerinde antibiyotik direncine neden olabileceğini ortaya koymuştu.

Bayer-MonsantoAynı ekip yeni araştırmalarında Monsanto-Bayer üretimi Roundup (etken maddesi glifosat) ve etken maddesi dicamba olan bir diğer herbisite gerçekçi seviyelerde maruz kalan bakterilerde, antibiyotiğe dirençli popülasyonda artış olup olmadığına baktı. Araştırmada ampicillin, chloramphenicol, ciprofloxacin, streptomycin, tetracycline ve nalidixic asit türünden antibiyotikler kullanıldı.

Çevrebilimleri dergisi PeerJ’de yayınlanan bu yeni araştırmanın sonuçlarına göre, herbisitlerin bakterileri zayıflattığı ya da güçlendirdiği durumlarda bile, bakteriler direnç kazanıyor ve herbisitlerdeki kimyasallar antibiyotiklerle bir araya geldiğinde, antibiyotiğe direnç kazanma hızı bakterilerin genetik yapısı değiştiği için artıyor.

BASF1Heinemann Newsweek’e yaptığı açıklamada: “Bunun içindir ki herbisitler için ateşe benzin dökmek diyoruz. Antibiyotikler kullandığımız yerde kalmıyor, dışkı, idrar ve kanalizasyonlar yoluyla yayılıyor. Antibiyotikler etrafa yayılırken, kendilerine direnç geliştirebilecek bakterilerle karşılaşıyor. Herbisit kullanımı, antibiyotiklerin kendilerine direnç geliştirmesi muhtemel bu bakterilerle karşılaşabilecekleri alanları genişletiyor,” dedi. Herbisit formülasyonlarının bakteri popülasyonlarındaki direncin artmasında bu kadar büyük rol oynaması karşısında şaşırdıklarını ifade eden Heinemann, bunun meydana gelmesi için de çok düşük herbisit konsantrasyonlarının yeterli olduğunu belirtiyor ve “Test ettiğimiz konsantrasyonların tamamı uygulama seviyelerinin altındaydı,” diye ekliyor.

Raporda şu ifadelere yer veriliyor: “Ne antibiyotik kullanımın azaltılması, ne de yeni antibiyotiklerin keşfedilmesi antibiyotik-sonrası çağı engellemek için yeterli olmayacaktır. Bunun nedeni bakterilerin, onların daha hızlı antibiyotik direnci geliştirmelerine yatkınlaştıran diğer antibiyotik dışı kimyasallara maruz kalabilecek olmalarıdır. Herbisitler, küresel ölçekte en çok kullanılan antibiyotik dışı kimyasal maddelerden bazılarıdır. […] Ne yazık ki antibiyotik direnci, antibiyotik kullanımı azaltılsa da, yeni antibiyotikler keşfedilse de, diğer çevre riskleri de kontrol altında tutulmaz ise artabilir.

Heinemann

Profesör Jack Heinemann

İnsan, evcil hayvan ve besi hayvanlarının bu herbisitlere düzenli olarak maruz kalırken, antibiyotik kullanımın da arttığının altını çizen Heinemann, böylece bakterilerin herbisit ve antibiyotik kombinasyonuna maruz kalmalarının kaçınılmaz olduğunu belirtiyor. Heinemann’a göre antibiyotik direncindeki en ufak değişiklikler bile, antibiyotik tedavisinde komplikasyona neden olabilir ya da tedavinin etkisini azaltabilir.

Glifosatı herbisit olarak Roundup markasıyla ilk piyasaya süren ve herbisit olarak kullanma patentini 1974-2000 yılına kadar elinde tutan Monsanto, 2003 yılında glifosatın antibiyotik olarak kullanım patentine başvurdu ve 2010’da başvurusu onaylandı.

roundup

Roundup ve glifosat hakkında: Monsanto (Bayer) 1974 yılında etken maddesi glifosat olan Roundup’ı piyasaya sürdü. Bugün glifosat dünya tarihinde en çok kullanılan tarım zehri. Dünya genelinde (tarımsal + tarım dışı) glifosat kullanımı 1994 ile 2014 arası 15 misli arttı. 1994-2014 arası dünya genelinde kullanılan toplam glifosat miktarının %72’si ise son on yılda kullanıldı. Dünya genelinde, GDO’ların toplam glifosat kullanımındaki payı %56. Bugün, ABD’de 750’den fazla glifosat içeren ürün satılıyor. Avrupa’da ise 40 farklı şirket tarafından 300’ü aşkın glifosat içeren herbisit satılıyor. Bugün Türkiye’de ise, halk dilinde ot kıran ya da yeşil kıran olarak da anılan glifosat kullanımı, Bülent Şık’ın Tarım ve Ormancılık verilerine dayanarak yaptığı hesaba göre 2001-2013 arası 15 misli arttı (305 tondan 4500 tona çıktı). Glifosat, Mart 2015’te Dünya Sağlık Örgütü kanser ajansı IARC tarafından “muhtemel kanserojen” olarak sınıflandırıldı. Kasım 2017’de Avrupa Komisyonu glifosatın Avurpa Birliği’ndeki kullanım iznini 5 yıllığına yeniledi. 1974-2000 yılları arasında glifosatın herbisit olarak kullanım patentini elinde bulundura Monsanto, 2003 yılında glifosatın antibiyotik olarak kullanım patentine başvurdu ve 2010’da başvurusu onaylandı.

Dicamba hakkında: 1958 yıllında BASF tarafından piyasaya sürülen sistemik bir herbisit. Patent süresi dolan dicamba bugün başta BASF, Monsanto (Bayer), Syngenta, Dow-Dupont olmak üzere, yüzlerce şirket tarafından üretiliyor. Dicamba hakkında açılan bir davanın haberini buradan okuyabilirsiniz.

 

Kaynaklar:

https://peerj.com/articles/5801.pdf

http://www.scoop.co.nz/stories/SC1711/S00045/new-research-finds-herbicides-cause-antibiotic-resistance.htm

https://beyondpesticides.org/dailynewsblog/2018/10/roundup-other-herbicides-jump-start-antibiotic-resistance/

https://www.newsweek.com/antibiotic-resistance-occurs-100000-faster-herbicides-1168034

https://beyondpesticides.org/dailynewsblog/2015/03/common-herbicides-linked-to-antibiotic-resistance/

https://beyondpesticides.org/dailynewsblog/2017/11/herbicide-caused-antibiotic-resistance-not-regulated/

https://gmofreeusa.org/research/glyphosate/glyphosate-overview/

https://enveurope.springeropen.com/articles/10.1186/s12302-016-0070-0

https://www.panna.org/sites/default/files/dicamba-NCAP.pdf

https://yesilgazete.org/blog/2017/10/23/ciftciler-mahsullerini-tahrip-eden-monsanto-tarim-ilaci-dicambadan-sikayetci/

https://m.bianet.org/biamag/toplum/168595-tarladan-catala-glifosat-sorunu

 

Bu yazı aysebereket.wordpress.com/ dan alınmıştır

Ayşe Bereket

aysebereket.wordpress.com/

Twitter: @aysebereket

 

Dış Köşe

Türkiye’de hayvancılıkta kullanılan antibiyotik miktarı nedir? – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Yenebilir bitkiler içinde yer alan 15 bitki bütün dünyada insanların gıdalardan aldığı enerjinin yüzde 90’ını; sadece pirinç, mısır ve buğday ise alınan enerjinin yüzde 54’ünü sağlıyor.

Dünya tarımsal üretiminin üçte ikisini bitkisel, üçte birini ise hayvansal ürünler oluşturuyor. Türkiye‘de 2016 yılı itibariyle tarımsal üretiminde hayvancılığın payı yüzde 35 civarında.

Dünya genelinde hayvansal ürünlere yönelik talep hızla artıyor ancak bu artışın ağır bir bedeli var. Geniş tarımsal arazilerin yem bitkileri üretimi için ayrılması ve neredeyse tamamen hayvancılık için yapılır hale gelen genetiği değiştirilmiş mısır ve soya tarımı, pestisitler başta olmak üzere zehirli etkili çeşitli tarım kimyasallarının yüksek miktarda kullanılması, dünya genelinde üretilen ilaç ve ecza ürünlerinin yarısının hayvancılıkta kullanılması çok büyük sorunlara neden oluyor. Bu sorunların başında atmosferdeki sera gazlarının miktarının artışı, ormansızlaşma, biyolojik çeşitlilik kaybı, su varlıklarının kimyasal maddelerle kirlenmesi, önemli bir halk sağlığı sorunu haline gelen antibiyotik direnci sorunu geliyor.

Ülkemiz hayvancılığında ne düzeyde antibiyotik kullanıldığına dair sağlıklı veriler yok. Bu yazıda bir tahmin yapmaya çalışacağım. Ama önce antibiyotik direnci nedir, neden oluşur kısaca değinmek gerekiyor.

Hayvancılıkta dönüşüm

Dünya genelinde 1970’li yıllara kadar beslenme amacıyla yetiştirilen hayvanların çoğu küçük ve orta ölçekli sürüler halinde otlaklarda besleniyor; yakındaki mezbahalarda kesiliyor ve sonra aynı bölge içinde tüketiliyordu. Oysa günümüzde hayvancılık sektörü çok sayıda hayvanın suni yemlerle beslenerek yetiştirildiği ve yem sanayi, kesimhaneler, et işleme, soğutma, dondurma, ambalajlama ve nakliye gibi çok sayıda sektörün işin içinde olduğu endüstriyel bir sektör niteliğini kazandı.

Endüstriyel hayvancılık iklim krizinin olumsuz etkilerini şiddetlendiriyor; açığa çıkardığı kimyasal atıklarla toprak ve su varlıklarının kirlenmesine, biyoçeşitlilik kaybı ve orman varlıklarının küçülmesine neden oluyor. Hayvancılık sektörünün sera gazı emisyonları içindeki payı yüzde 18 olarak belirlenmiş ama gerçek rakamın bunun daha üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Antibiyotik kalıntıları önemli bir sorun

Olumsuz etkiler sadece iklim krizinin şiddetlenmesi ile de sınırlı değil. Hayvancılıkta kullanılan farmakolojik maddelerin gıdalarda bıraktığı kalıntılar ve özellikle de antibiyotik kalıntıları önemli bir halk sağlığı sorunu olarak niteleniyor. Sadece insanlar için değil hayvanlar için de bir sorun olarak görülmeli bu durum. Hayvanlar yaşadıkları hiçbir dönemde yedikleri gıdalarla bu kadar çok kimyasal maddeye maruz kalmadı.

Dünya genelinde hayvancılıkta kullanılan antibiyotik miktarına ilişkin tahminler 63000 ton ile 240000 ton arasında değişiyor. Amerika’da bir yıl içerisinde kullanılan antibiyotiklerin yüzde 70’inin hayvancılıkta kullanıldığı ve Dünya genelinde pek çok ülkede bu oranın yüzde 50 civarında olduğu belirtiliyor. Hayvancılıkta antibiyotik kullanımı yıldan yıla artış göstereceği ve 2010 ile 2030 yılları arasında hayvancılıkta kullanılacak antibiyotik miktarının yüzde 67 oranında artacağı tahmin ediliyor.

Türkiye’de hayvancılıkta kullanılan antibiyotik miktarı

Türkiye’de 2017 yılında 1 milyon 173 bin ton kırmızı et ve 2,4 milyon ton kanatlı eti üretimi yapıldı. Toplam et üretimi 3 milyon 573 bin ton olarak tahmin ediliyor. Ne kadar antibiyotik kullanıldığını tahmin etmek zor. Ancak bir istatistik bilgisi tahmini bir rakam elde etmek için yeterli olabilir. Antibiyotik direnci sorunu ile mücadele etmek için hayvancılıkta kullanılan antibiyotik miktarının nasıl azaltılacağının tartışıldığı bir yazıda  ülkemizde 1 kilo et için 65,1 mg antibiyotik kullanıldığı bilgisi yer alıyor. Bu veriyi baz alarak ve antibiyotik kullanımının artmadığını varsayarak 2017 yılında üretilen toplam et miktarı üzerinden 232 602 300 000 miligram antibiyotik kullanıldığını ve bu rakamın da 232 milyon 602 bin 300 grama karşılık geldiği hesaplanabilir. Bu miktar kutusunda 1 gramlık 10 adet antibiyotik içeren yaklaşık 23 milyon 260 bin kutu antibiyotiğe denk geliyor.

2017’de reçete edilen 2 milyar kutu ilaçtan sadece yüzde 8,5’inin antibiyotik olduğu belirtiliyor. Bu durumda ülkemizde insan hastalıklarının tedavisinde kullanılan antibiyotiklerin yaklaşık olarak 170 milyon kutu olduğu hesaplanabilir. Kesin olmamakla birlikte hayvancılıkta kullanılan antibiyotik miktarının ülkemizde kullanılan toplam antibiyotik miktarının yaklaşık yüzde 13-14’ü düzeyinde olduğu söylenebilir.

Hayvanlarda büyümeyi hızlandırıyor

Hayvancılıkta gereksiz yere antibiyotik kullanılmasının en önemli nedenlerinden biri çok sayıda hayvanı küçük bir mekânda yetiştirme esasına dayanan endüstriyel hayvancılık uygulamalarının hastalıkların yayılması için çok uygun bir ortam oluşturması. Dolayısıyla salgınları önlemek için herhangi bir hastalık ortada yokken “koruma” amaçlı antibiyotik kullanımı çok yaygın. Önemli bir diğer neden hayvanların “büyümelerini hızlandırmak” yani yedikleri yemi hızla ete dönüştürmelerini sağlamak için antibiyotiklerin kullanılmasıdır. Bir domuzun pazarda satılabilir ağırlığa gelmesi için yemesi gereken yem miktarını, yemin içine antibiyotik katarak yüzde 10-15 oranında azaltmak mümkün. Bu oranların sığır için yüzde 17, koyun için yüzde 10 ve etlik piliçler içinse yüzde 15 olduğu belirtiliyor.

Gıdalarda ve sularda kalıntı sorunu

Hayvancılıkta kullanılan antibiyotikler hayvanların et, süt, yumurta gibi yenilebilir ürünlerinde kalıntı bırakıyor. Bu ürünler yenildiğinde antibiyotikler de bünyeye alınıyor. Gıdalardaki antibiyotik kalıntıları son yıllarda en önemli halk sağlığı sorunlarından biri olarak gösteriliyor. Dünya Sağlık Örgütü aşırı ve gereksiz antibiyotik kullanımının hastalık yapıcı bazı bakterileri antibiyotiklere dirençli kıldığını ve tedavisi imkânsız bir enfeksiyon etkeni haline gelen bu bakterilerle mücadele etmek için elimizde etkili bir ilaç kalmadığını dile getiriyor.

Kullanılan antibiyotik esaslı maddeler sadece antibiyotiklere direnç gelişimi sorununa neden olmuyor. Antibiyotikler hayvancılıkta açığa çıkan atıklar vasıtasıyla sulara da bulaşabiliyor. Endüstriyel hayvancılık işletmelerinde kullanılan antibiyotiklerin yüzde 75’inin atıklarla hiç bozulmadan tekrar doğaya karışıyor. Atıklarla doğaya karışan kimyasal maddelerin nihai durağı ise sular ve sularda ilaç ve ecza ürünlerinde kaynaklanan kirlenme son yılların öne çıkan sorunlarından biri.

Bazıları çok zararlı

Gıdalardaki antibiyotik kalıntılarının insan sağlığına zararlı başka etkileri de var. Örneğin 1950’li yıllarda piyasaya sürülen Nitrofuranlar’ın kullanılması hormonal sistem bozukluklarına ve kansere yol açtığı belirlendiği için yasaklandı. Avrupa Birliği büyümeyi hızlandıran bu tip antibiyotiklerin kullanımını 2006 itibariyle bütünüyle yasakladı. Bu yasaklama kararı daha sonra ülkemizde de alındı. Ancak Avrupa Birliği üyesi ülkelerde yapılan saha çalışmaları yasaklama kararının bu ilaçların kullanılması üzerinde bir etkisi olmadığını gösteriyor.

Ülkemizde hayvansal ürünlerde ve sularda ilaç kalıntılarını bulunup bulunmadığını belirlemek için kapsamlı ve zamana yayılan saha çalışmaları yapılmıyor.

Bitkisel beslenmeye ağırlık verilmeli

Beslenme en önemli fizyolojik ihtiyaç ve et ürünleri de en önemli protein kaynaklarından biri olarak görülse de bu anlayışın geçerliliğini dikkatle sorgulamak gerekiyor. Et yeme ihtiyacının hayvan refahı gözetilerek, daha az zararlı atık çıkarılarak, insan ile çevre sağlığını tehlikeye atmadan karşılanmasını sağlayacak kamu politikalarının nasıl oluşturulabileceği üzerinde durmak da bir gereklilik olarak görülmelidir. Dolayısıyla her şeyden önce bitkisel temelli ürünlerin daha fazla tüketilmesini dikkate alan bir gıda ve beslenme programlarına ihtiyacımız var.

İnsan sağlığı yeryüzünün sağlığından ayrışık olarak ele alınamaz. Yeryüzünü tahrip eden, hayatın geleceğini tehlikeye atan bir üretim sistemi savunulamaz; yaşanılabilir olma niteliğini giderek yitiren bir gezegende hala hayvansal ürünleri tüketmenin sağlığa yararlarından söz etmek en azından absürt kaçıyor.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

Kategori: Dış Köşe

ManşetTarım-Gıda

Hayvancılıktaki antibiyotik kullanımını yüzde 80 oranında azaltabilecek plan

New Scientist’da Debora Mc Kenzie imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Deniz Menteşeoğlu’nun çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Bakteriler git gide ilaçlara karşı daha dirençli hale gelirken, antibiyotik kullanma şansı dünyanın ellerinden kayıp gidiyor. Tarımda antibiyotik kullanımı bu direncin evrimini kolaylaştırırken, ülkelerin kullanımı nasıl kesebileceği akıllarda soru işareti yaratıyor. Bu nedenle yakın zamanda epidemiologlar, antibiyotik kullanımını yüzde seksene varan oranda azaltabilecek bir plan geliştirdiler.

 

Bakteriler antibiyotiklerle karşılaştıklarında direnç geliştiriyor veya başka bakterilerden dirençli genleri kopyalıyorlar. Bu nedene bazı enfeksiyonlar artık tedavi edilemiyor. Durumu “Küresel Bir Sağlık Krizi” olarak adlandıran Dünya Sağlık Örgütü ise enfeksiyonların bazılarıyla savaşmak için yeni ilaçlar geliştirmeye çalıştıklarını açıkladı.

Washington DC, George Washington Üniversitesi’nden Lance Prince, besi hayvanlarına verilen antibiyotiklerin, insanlarda antibiyotiklere dirençli enfeksiyonların gelişmesinde doğrudan etkili olduğuna dair önemli kanıtlar olduğuna dikkat çekiyor. Tüm dünyada bu konudaki farkındalık artarken Çin, KFC gibi önemli aktörler de “medikal önemi olan” antibiyotiklerin et üretiminde kullanımını durdurmak için planlamalar yapıyorlar.

Bardağı Taşıran Son Damla

Antibiyotikler sıklıkla çiftlik hayvanlarının gelişimini desteklemek için kullanılıyor. Yakın zamanda yayınlanan küresel satış raporlarına göre, çiftlik hayvanlarına yılda yaklaşık 130.000 ton antibiyotik veriliyor. Bunun 78.000 tonu tek başına Çin tarafından kullanılıyor.

Bu durum nedeniyle hayvanlardaki antibiyotik kullanımının bu yıl içinde insanlarda önemli boyutlarda yansımaları olacağı tahmin ediliyor. İçlerinde İsviçre, Zürih Federal Teknoloji Enstitüsü’nden Thomas Van Boekel’in de yer aldığı bir araştırma ekibinin tahminlerine göre, yeni direnç mutasyonlarının insanlarda değil ama diğer hayvanlarda görülmesi daha olası. Ancak bu şekilde devam edilirse, 2030 yılına geldiğimizde hayvanlara her yıl 200.000 ton antibiyotik veriyor olacağız

Oysa bunu önleyebiliriz. Boekel’in ekibinin hesaplarına göre, Çin gibi zengin ülkeler,

antibiyotik kullanımını küresel ortalamalar düzeyine indirirlerse – ki bu, bir kilogram süt, et veya yumurta başına yıllık 50 Miligrama denk geliyor-  2030 ‘a gelindiğinde çiftliklerde ilaç kullanımı tahmin edilenden yüzde 60 daha az olacak.

Araştırmacılar bunun gerçekçi bir çözüm olduğunu ve üretimde çok da azalma yaşanmadan uygulanabileceğini iddia etmekte. Örneğin AB gelişim destekleyici antibiyotikleri yasakladıktan sonra, antibiyotik kullanımını yarı yarıya azaltan Danimarka, aynı üretim miktarlarına ulaşmayı kolaylıkla başardı.

Daha az miktarda hayvansal gıda tüketmek de bir çözüm olabilir. Eğer 2030 yılında herkes günlük 165 gram hayvansal protein tüketirse – ki bu beklenen AB ortalamasına denk geliyor – araştırma ekibinin hesaplarına göre, besi hayvanı başına düşen antibiyotik tüketimi şimdikinden yüzde 22 daha düşük olacak.

Acil Vergilendirme

Araştırma ekibinin hesaplarına göre, son hamle olarak ise hayvanlarda kullanılan antibiyotik ilaçlardan, fiyatlarının yarısı oranında vergi alınabilir. Bu şekilde küresel olarak antibiyotik tüketiminin neredeyse üçte biri kesilebiliyor. Aynı zamanda gelirlerden artacak milyon dolarlar, yeni ilaçlar geliştirmek için kullanılabilir ve bu sayede daha fakir ülkelerdeki çiftçiler de antibiyotiklere gerek kalmaksızın hijyen uygulamalarını hayata geçirebilirler.

Washington DC’deki “Center for Disease Dynamics, Economics and Policy” (Hastalık Dinamikleri, Ekonomisi ve Politikaları Merkezi) üyesi Raman Laxminarayan’a göre “Bu tedbirlerin uygulanması yalnızca mümkün değil, zamanda acil ve zorunlu”. Laxminarayan’a göre vergi almak kolaylıkla hayata geçirilebilecek bir çözüm.

Planın üç parçasından her biri diğerleriyle etkileşim içinde ve araştırma ekibinin hesaplarına göre, tek başına her bir aşama dahi, antibiyotik kullanımını yüzde 80 azaltabilir.

Bu tedbirlerin insanlardaki dirençli enfeksiyonları nasıl etkileyeceğini tahmin etmek ise daha zor, çünkü bu tür enfeksiyonlar hem çiftlik hayvanlarında hem insanlarda görülebiliyor. Ne var ki bu senenin başında yapılan bir modelleme çalışması gösteriyor ki, çiftlik hayvanlarında antibiyotik kullanımını sınırlandırmaksızın sadece insanların antibiyotik kullanımını azaltmak dirençli enfeksiyonlar üzerinde ancak çok az bir etki yaratabiliyor.

Laxminarayan, Birleşmiş Milletler’in Antibiyotik Direncine Karşı Küresel Mücadele” ilan etmesinin üzerinden bir yıl geçtiğini hatırlatarak şunları ekliyor: “Ancak hayvancılık sektöründe antibiyotik kullanımı konusunda çok az değişiklik var. Acil olarak hareket etmezsek, antibiyotiklerin etki gösterebilmesi konusunda kapılar tamamen kapanacak.”

 

Bu haberin İngilizce orijinali

Muhabir: Debora Mc Kenzie

Yeşil Gazete için çeviren: Deniz Menteşeoğlu

 

(Yeşil Gazete, New Scientist)

Kategori: Manşet

ManşetTarım-Gıda

[Yazı Dizisi] Monsanto: Skandallarla dolu 50 yıl ~3~

“Monsanto: Skandallarla dolu 50 yıl” yazı dizimizin üçüncü ve son kısmını aşağıda okuyabilirsiniz. Bu üç yazılık dizide Türkiye’ye hızla sokulmak istenen ve kendisini özellikle GDO tehdidi üzerinden gösteren “çokuluslu şirket tarımcılığı” modelinin en çarpıcı örneği olan Monsanto firmasının yalan, skandal ve ölümlerle dolu tarihini paylaşmaya çalıştık. Özgün metni Le Monde gazetesinin web sitesinde Soren Seelow imzasıyla 16 Şubat günü yayınlanan dizinin çevirisini Tuğçe Tuğran yaptı.

Yazının önceki bölümlerine aşağıda linklerden ulaşabilirsiniz:

[Yazı Dizisi] Monsanto: Skandallarla dolu 50 yıl ~Giriş~

[Yazı Dizisi] Monsanto: Skandallarla dolu 50 yıl ~1~

[Yazı Dizisi] Monsanto: Skandallarla dolu 50 yıl ~2~

GDO’suz, katılımcı, yeşil ve özgürleştiren bir tarımın yapıldığı güzel bir gelecek dileğiyle…

Büyüme Hormonları: Fox TV Skandalı


90’ların başında, Monsanto ilk biyoteknoloji ürününü piyasaya sundu: ineklerin süt verimini yüzde 20 oranında artıran ve genetik olarak oluşturulmuş bir hormon olan Posilac. Hormon mastit ve memelerde yangıya sebep olduğu için çiftçileri ineklerine antibiyotik vermek zorunda bırakıyor. Bu antibiyotikler de hayvanın sütüne bulaşıyor. Bu mucize ürün bugün dünyanın her yerinde yasak: ABD hariç.

Kanada’lı bir yönetmenin çektiği Şirket (The Corporation) isimli belgesel, 1997 yılında Monsanto’nun Prosilac’ın tehlikesini ortaya koyan bir araştırmayı yayınlamaması için Fox televizyonuna yaptığı baskıyı gözler önüne seriyor.  Bu olay aynı zamanda şirketin son derece saldırgan lobicilik faaliyetlerine de örnek teşkil ediyor: Fox TV araştırmayı örtbas etmekle yetinmedi, araştırmayı yapan kişileri de işten çıkardı.

Genetiği Değiştirilmiş Kolza-Kanola Tarlası

GDO: Kafa Karıştıran Davalar

1995 ve 1997 arasında, üçü de Roundup herbisitine dirençli, genetiği değiştirilmiş Roundup Ready isimli soya, şalgam ve pamuk tohumları piyasaya sürülmek üzere izin aldı.

Glyphosate (Roundup adıyla pazarlanan) maddesi üzerinde geçerliliğini yitirmiş bir patent sahibi olan firma, bugün strateji değiştirmeye karar verdi ve canlı organizmaların patentlerini almaya başladı. Bugün gezegende bulunan GDO’ların yüzde doksanını üretiyor.

Firma bu tekel denebilecek oluşumu ne pahasına olursa olsun korumaya kararlı. Monsanto, 2000’li yıllarda yüzlerce çiftçiyi patentli ürünlerini haksız yollarla kullanmakla –yani tohumları ekmekle- suçlayarak mahkemeye verdi.

Monsanto bazı tohumlar üzerinde telif hakkına sahip olduğunu iddia ediyor. Ama bu kendisinin de biyolojik korsanlıkla suçlanmasına engel değil. Ağustos 2011’de Hindistan Biyolojik Çeşitlilik otoriteleri, yerel tohumları izin almadan kullanarak BT-Brinjal adlı bir patlıcan tohumu ürettiği için firmayı mahkemeye verme kararı aldı.

Şirket aleyhine bir başka karar, bu kez ABD’den geldi.  Monsanto 2010 yılında izinsiz olarak Genetiği değiştirilmiş pamuk sattığı için 2,5 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul etti.  Ulusal Çevre Ajansı(EPA) firmayı Teksas’ın bazı bölgelerinde pamuk tohumları satmakla suçluyor. Bu tohumların satışı pestisitlere dayanıklı olduklarından korkulduğu için yasaklanmıştı.

Aspartam çok sayıda yiyecek maddesi ve ilaçta bulunuyor.

Aspartam: Yeni bir skandal mı geliyor?

Monsanto’nun internet sitesinden duyurduğu üzere, şirket 80’li ve 90’lı yıllarda önde gelen üreticilerinden olduğu aspartam maddesini 2000 yılından beri üretmiyor. Bununla birlikte dünyada en çok kullanılan tatlandırıcı olan bu maddenin ‘hiçbir hastalığa yol açmadığı’ konusundaki ısrarını sürdürüyor.

Fakat son araştırmalar bu ürünü tüketen kadınlarda erken doğum riskinin ciddi şekilde artığına dair deliller ortaya koydu.

Avrupa Birliği gıda güvenliğinden sorumlu otoriteler aspartam maddesinin 2012 yılında yeniden ve eksiksiz bir güvenlik taramasından geçmesini istediler.

***

Şirketin Fransa ayağının kurumsal işler müdürü Yann Fichet, Monsanto’nun sansasyon yaratmak isteyen kişiler için çok çekici bir isim haline geldiğini belirtti.

Şirket kötü şöhretini internet sitesinden duyurduğu etik kuralları yardımıyla unutturmaya çalışıyor: ‘Dürüstlük’, ‘Diyalog’, ‘Şeffaflık’, ‘Paylaşım’, ‘Fayda’ ve ‘Saygı’.

Monsanto, bu haberin yayınlandığı an itibariyle (16 Şubat) kendisiyle iletişime geçmek isteyen Le Monde gazetesine herhangi bir cevap vermiş değil.

Kategori: Manşet