Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[2021’in ardından] Mesajı aldık mı?

Aralık ayı ortasında Yeşil Gazete‘den uzmanlık alanımda geçen yılı değerlendiren bir yazı yazmamı isteyen bir e-posta aldım.  Bu değerlendirme yazılarının geleneksel olduğunu da bu vesileyle öğrenmiş oldum. Yeşil Gazete’deki ilk yazım 20 Şubat 2021 tarihinde yayınlanmış. Bir yılını doldurmamış bir yazar olarak değerlendirmemi Covid-19 küresel salgınının başlangıcına dayandırmak istiyorum. Ne de olsa geçen yıl yazı yazmamıştım.

Kuşkusuz ki Covid-19 hayatımızda birçok sıkıntıya yol açtı, var olanları da katlayarak arttırdı ve görünür hale getirdi.  Uzun süredir savrularak yokuş aşağı giden bir aracın içindeydik ama salgınla birlikte aracın freni patladı.

2020 yılının başında kış döneminde o yıl ilk defa vereceğim “Değişim Yönetimi” dersi için içerik hazırlarken okuma listesinin başına WEF (World Economic Forum) küresel risk raporunu koymaya karar verdim. Öyle ya; küresel riskler değişimin tetikleyicisi olarak düşünülebilir. Raporda işaret edilen küresel riskler yıllık global risk algısı anketinden yola çıkılarak belirleniyor.

2019 yılı için ortaya konulan küresel riskler arasında çevre yıkımı daha önceki yıllarda olduğu gibi ilk sıralardaydı, jeo-politik ve ekonomik riskler, teknolojik kırılganlıklar, geniş kitlelerin kendilerini endişeli mutsuz ve yalnız hissetmeleri diğer önemli risk faktörleri olarak sıralanıyordu. Raporda son olarak patojenlerin değişimleri sonucu ortaya çıkabilecek biyolojik tehditlerden bahsediliyordu. Dünyanın bu tür bir biyolojik risk için hazırlıksız olduğu ve küçük bir biyolojik tehdidin dahi kişisel yaşamlarımızı, toplumsal esenliği, ekonomik aktiviteleri ve ulusal güvenliği ağır biçimde yaralayacağından söz ediliyordu.

Rapor hazırlanırken Covid-19 vakaları henüz ortaya çıkmamıştı. Biz derslerimize başladığımızdaysa Çin’de ortaya çıkan vakalar medyada geniş yer almaya başlamıştı. Yıllar sonra ilk defa sınıfımda Erasmus değişim programıyla gelen “batılı” öğrenciler vardı. Güvenlik kaygıları nedeniyle uzun yıllardır batılı ülkelerle değişim programları askıdaydı. Nihayet 2020 yılında Almanya’dan, İtalya’dan ve Slovenya’dan öğrenciler dersime kaydolmuştu.  Mart başında Vilnius’ta bir etkinlikte Gürcü meslektaşıma 15 gün kadar sonra Tiflis’e gideceğimi anlattığımda ülkelerinin tamamen güvenli olduğunu ve o güne kadar sadece iki vakanın görüldüğünü söylemişti. Ancak Türkiye’ye döndükten bir hafta sonra olanlar oldu. Dersler online platforma aktarıldı, her derste öğrenciler yaşadıklarını sınıfla paylaştı. Salgının etkilerini o sıralar durumu içler acısı olan İtalyan öğrencilerden, Alman ve Slovak öğrencilerden canlı olarak dinledik.

Hepsi ‘bağıra bağıra’ geldi

Bütün bunları şimdi hatırlamamın ve Yeşil Gazete okuruna aktarmamın nedeni bugün yaşadığımız sorunların bağıra bağıra geldiğinin altını çizmek. Yaşadıklarımızın hiçbiri sürpriz değildi, hepsi bekleniyordu. Üstelik gelir adaletsizliği, çevresel felaketler, iklim krizi ve zorunlu göç gibi tehditler konusunda bizi uyaranlar sadece toplumsal ve ekonomik konulara eleştirel bakan ilerici çevrelerden değil WEF gibi iş dünyasının sözcüsü konumundaki kuruluşlardan geliyor. Benzer uyarılar BM, Dünya bankası ve hatta IMF raporlarında bile yer alıyor. Ana akım kurum ve kuruluşlar uzun süredir alarm zillerini çalıyor. İçinde yaşadığımız gezegen tüm alışkanlıklarımızı, yaşam biçimimizi sarsarak bize çok sert bir mesaj veriyor. Değişmek zorundayız. Hayatımızı ve tüm ilişkilerimizi gözden geçirmek zorundayız.

Ne değişti?

Salgın başladığında bu sert uyarının bir dönüşüme yol açabileceği umudunu taşıyordum. Hepimiz evlerimize kapanmış, seyahat etmekten vaz geçmiş, çocukluğumuzdaki gibi evde yemek hazırlamaya, yoğurt mayalamaya, turşu kurmaya, ekmek yapmaya başlamıştık. Hava temizlenmiş, boğazda yunuslar yüzmeye başlamıştı. Bir şeyler değişiyor olabilir miydi?

Yaşadıklarımıza bakarsak çok da bir şeyin değiştiğini söylemek zor. Daha doğrusu iyiye doğru pek bir gelişme yok ne yazık ki. İnsan evladı büyük ölçüde bu krizden de ders almadan çıkmışa benziyor. Öncelikle bir yılda etkisinin azalacağını umduğumuz hastalık hala aramızda. Çalışma şeklimiz çoktan değişti; bazılarımız tamamen uzaktan çalışırken, hibrit çalışma yaygınlaştı.    Uzaktan eğitim ve online öğrenme biçimleri yaygınlaştı. Tüm dünyada gelir adaleti iyiden iyiye bozuldu. Nick Srnicek’in  “platform kapitalizmi” olarak adlandırdığı, Yanis Varoufakis’in “tekno-feodalizm” ismini verdiği yeni kapitalist düzene geçiş hızlandı.  Her kriz sonrası başka bir kılığa bürünen bildiğimiz kapitalizm sona ererken yerini daha acımasız bir sisteme terk etti.

Türkiye son on yıllık süreçte dünyadan koptu ve özellikle 2013 yılından sonra ülkenin kurumları ve ahlaki değerleri ağır biçimde tahrip oldu. Kasım ayında ortaya çıkan kriz, Türk lirasının değerini düşürürken özellikle ücretli kesimi fakirleştirdi. Önde gelen ekonomistler Türkiye’de geniş kitlelerin hiç görülmemiş bir fakirlikle karşı karşıya olduğu yeni bir dönemin başında olduğumuzu söylüyor. Önümüzdeki günlerde bizleri nelerin beklediğini tahmin etmek çok güç. Her ne kadar birçok uzman olası sıkıntılar konusunda bizleri uyarmış da olsa son bir iki ayda yaşadıklarımızı hiç kimse öngörememişti. Bundan sonrası için de öngörüde bulunmak kolay görünmüyor.

Peki ne yapmalı?

Gittikçe fakirleşirken ve hayatımız çoraklaşırken yaşama tutunmak için ne yapabiliriz? Belki 2011 yılında “Occupy Wall Street” hareketi sırasında David Graeber’in ortaya attığı “Biz % 99’uz“ sloganını aklımızda tutmalıyız. Dayanışma karşılaştığımız güçlüklerin panzehiri olabilir. Ne hükümetlerin, ne iş dünyasının, ne de uluslararası örgütlerin ihtiyaç duyduğumuz köklü değişim için harekete geçmeyeceklerini görmüş olduk.

1980’lerden itibaren tüm dünyada yaygınlaşan neoliberal politikalara ve giderek otoriterleşen politik iklime karşı kendi yaşamlarımızı yeniden inşa etmek için harekete geçmeliyiz, her birimiz sorumluluk almalıyız. Son yıllarda tüm dünyada orta sınıf hızla eriyor. İyi bir eğitim almanız, meslek sahibi olmanız çoğu zaman sizi ağır ekonomik koşullardan azade kılmıyor. Ayrıcalıklı eğitim kurumlarında yüksek öğrenim görmüş gençlerle mavi yaka çalışanların arasındaki ücret farkı giderek azalıyor. Güvencesiz iş koşulları, uzun çalışma saatleri, düşük kazanç sadece işçileri değil meslek sahibi olanları da kırılgan koşullara mahkûm ediyor. Bu bağlamda orta sınıf da büyük ölçüde “prekarite” tanımı içine oturuyor. Yani geniş kesimler bir anlamda fakirlikte ve güvencesiz-kötü çalışma koşullarında eşitleniyor. Bu durum bizleri birbirimize yakınlaştırabilir mi? Öyle olmasını umuyorum.

Son bir yılda hayatımdaki en güzel şeylerden biri David Harvey’in “umut mekanları”, Erik Olin Wright’ın “gerçek ütopyalar” olarak adlandırdığı dayanışma temelli örgütleri incelemek oldu.  Uzun süredir gıda alanındaki aktivizm üzerine çalışıyordum. Ancak başka alanlarda da benzer inisiyatiflerin varlığından da haberdardım. Yeşil Gazete için bunların bazılarının hikayelerini kaleme aldım. Bu çalışma, içinde olduğumuz karanlık ortamda, beni kısmen de olsa sağalttı. Bu vesileyle tanıştığım, konuştuğum insanlar “yeni bir yaşamın mümkün” olabileceğine dair inancımı canlı tutmamı sağladı. Freni patlamış araçta son sürat aşağı doğru düşerken birbirimize tutunmalıyız. Bunun aksi mesajı almadığımız anlamına gelir.

Daha çok paylaştığımız, daha çok hediye alıp verdiğimiz, daha çok dayanıştığımız bir yıl diliyorum. Yeni yılda umutlarımızı canlı tutalım…

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dayanışma ekonomisi

Son yıllarda dayanışma ekonomisi, sosyal ekonomi, sosyal ve dayanışma ekonomileri,  paylaşım ekonomileri, alternatif ekonomiler, hediye ekonomileri gibi birçok kavram ve yaklaşım çeşitli mecralarda karşımıza çıkıyor. Çoğu birbiriyle akraba olan bu kavramları yeşil gazete okurları açısından ilginç olabileceğini düşünüyorum. Bu yazıda dayanışma ekonomisi kavramının kökenleri,  neleri kapsadığı ve günümüzdeki uygulamalarını kısaca  ele alacağım.

Dayanışma ekonomisi ne demektir?

Öncelikle kavramı tanımlamakta fayda var. Dayanışma ekonomisi değer odaklı, alternatif bir ekonomidir. Hareketin teorisyenleri işe ekonomik alanın yeniden tanımlanmasıyla başlarlar. Dayanışma ekonomisi tabandan yükselen ve halk tarafından, halk için ve yaşadığımız gezegen için geliştirilmiş bir modeldir. Dayanışma ekonomisinin dayandığı değerlerin birçoğu kooperatif hareketine dayanır. Kooperatifçiliğin temel ilkeleri; kendine yetebilme, kendi sorumluluğunu alma, demokrasi, eşitlik, adalet ve dayanışma olarak sıralanabilir. Dayanışma ekonomisi kavramı sıraladığımız bu temel ilkeleri içermekle birlikte daha derin bir demokratik anlayışı içinde barındırır ve pasif demokrasinin ötesinde dahiliyetçi, kendisini yöneten-güdümlü olmayan, çok paydaşlı bir yapıyı tarif eder.

Ofissizler.

Yaygın neoklasik görüş ekonomiyi ele alırken kendi kazançlarını maksimize etmeye odaklı piyasa aktörlerinden (kişi ve firmalar) yola çıkar. Bu dar bakış açısının aksine dayanışma ekonomisi çoğulcu ve kültür bazlı bir anlayışla ekonomini çok daha karmaşık bir sosyal ilişkiler alanı olduğunu vurgular. Kişiler, topluluklar ve örgütler kar elde etmenin dışında farklı araçlar ve motivasyonlarla birçok ilişki kurarlar.

Nasıl ortaya çıktı?

Dayanışma ekonomisi fikri ve pratiği seksenli yılların ortalarında ortaya çıkmış ve doksanlı yılların ortalarından itibaren tüm dünyada yaygınlaşmıştır. Dayanışma Ekonomisi’nin ortaya çıkmasında üç temel sosyal olgunun etken olduğunu söyleyebiliriz.  Bunlardan ilki; birçok ülkede artan borç yükünün ve IMF tarafından dayatılan yapısal reformlarının giderek artan bir toplumsal kesimi ekonomik olarak dışlanmasıyla ilintilidir. Dışlanan topluluklar temel ihtiyaçlarını karşılamak için yaratıcı, otonom çözümler aramaya başlayınca çözüm olarak üretim ve tüketim kooperatifleri, topluluk temelli dernekler, kolektif mutfaklar gibi inisiyatifler ortaya çıktı.

İkinci olarak, ekonomik olarak görece varsıl kesimler de zaman içinde piyasa ekonomisinin dayattığı ilişki ve yaşam biçiminden duydukları tatminsizlik sonucunda alternatif hizmetlere yöneldiler ve yeni geçim yolları aramaya başladılar. Bu iki kesim arasında ciddi kültürel ve sınıfsal farklar olmakla birlikte, temelde aynı değerleri paylaştıklarını söyleyebiliriz. Üçüncü bir eğilimse, yerel ve bölgesel hareketlerin neoliberal ve neokoloniyal güçlere karşı kurdukları global ağlarla ilintilidir. Bu ağlar vasıtasıyla iki taban hareketi bir araya gelerek geniş bir sosyoekonomik bağlamda ekonomik dayanışma için alternatif demokratik toplum temelli projeler geliştirdiler ve örgütler kurdular.

Kadıköy Kooperatifi.

Ekonomik başarının adalet ve sosyal eşitlikle dengelenmesi

Günümüzde insanların ve toplulukların ihtiyaçlarını temel alan değer ve prensipleri önceliklendiren dayanışma ekonomisi inisiyatifleri birçok insanın yaşamının bir parçası haline gelmiştir. Gönüllü katılım, öz yardım, kendine yeterli olma ruhuyla ortaya çıkan çeşitli girişim ve örgütler ekonomik başarıyla sosyal adalet ve hakkaniyeti dengelemeye çalışıyorlar.

Son on yılda dayanışma temelli kolektifler, kooperatifler, müşterekler, dernekler veya vakıflar krizden etkilenen AB ülkelerinde sayıca çoğalmıştır. Avrupa’daki inisiyatiflerin birçoğu neoliberal politikaları protesto eden kitlesel hareketlerle de ilişkilidir. Bu protestolar sırasında binlerce insan sokaklara dökülmüş, şehir meydanlarını işgal etmiş, halk forumları kurmuş, grevler ve sivil itaatsizlik eylemleri organize etmiştir.

Kooperatif hareketi kuşkusuz ki dayanışma ekonomileri içinde özel bir öneme sahiptir. 2018 yılı itibariyle AB ülkelerinde 250 binden fazla taban hareketine dayalı kooperatifin var olduğu ve bunlara 163 milyon AB vatandaşın (AB nüfusunun üçte biri) ortak olduğu tahmin edilmektedir. Kanada’da , nüfusun % 30 dan fazlası kooperatiflere üyedir.   Brezilya’da, kooperatifler buğdayın dörtte üçünü, sütün % 40ını üretmektedirler ve kooperatiflerin ihracatı 1.3 milyar doların üzerindedir.

Herkes için tek bir beden

Ekonomik ve sosyal girişimler ondan en çok etkilenenler tarafından tabandan yukarıya doğru, farklı ve yaratıcı biçimde oluşturulmuştur. Dayanışma ekonomisi yaklaşımını benimseyenlerin önceliği baskın bakış açısı tarafından çoğu zaman görünmez olan veya marjinal olarak nitelendirilen kesimler için iş birliği, adalet, eşitlik, kendi kaderini belirleme ve demokrasiye dayalı pratikleri saptamaktır. Bu bağlamda, dayanışma ekonomisi bir sektör değildir, birçok sektörden girişimleri içine alan çoklu bir yaklaşımdır.

Dayanışa ekonomisi niceliğe değil niteliğe odaklandığından maddeciliği ve tüketim kültürünü reddeder. Sürdürülebilir gelişmeyi göz ardı eden ve yıkıcı birçok eyleme yüksek değer atfeden GSYİH gibi ekonomik göstergeleri kullanmaktan kaçılır.

Dayanışma ekonomisi inisiyatifleri çok çeşitlidir ve herkes için tek bir beden yaklaşımına karşıdır Dayanışma ekonomisi yasal olarak kurulan işçi kooperatiflerinden, enformel hediye ağlarına kadar formel/enformel, pazar/pazar dışı ve sosyal/ekonomik oluşumlarını kapsar.  Pek çok alternatif ekonomik projenin aksine bu yaklaşım ekonominin nasıl yapılandırılacağına dair tek bir model önermez. Bunun yerine örgütlerin, toplulukların, sosyal hareketlerin  tanımlanması, güçlenmesi, ilişkilendirilmesi ve ihtiyaçların karşılanması için demokratik ve özgürleştirici araçların yaratılması için dinamik bir araçlar önerir.

Ulus devletler, uluslararası örgütler

Demokratik yönetişim ve özerk yönetim gibi olumlu özellikleri ve rekabet üstünlükleri nedeniyle dayanışma ekonomileri girişimleri birçok ülkede teşvik edilmekte. Bu kapsamda hükümetler, sosyal paydaşlar ve sivil toplum arasında ortaklıklar kurulmakta. Bir anlamda günümüzde birçok devlet sosyal adalet sağlamak ve yoksullukla mücadele için dayanışma ekonomisini bir araç olarak kullanma eğilimindeler. Uluslararası örgütler ve hükümetler genellikle dayanışma ekonomisi yerine Sosyal ve Dayanışma Ekonomileri (SDE) terimini kullanmayı tercih ediyor.

Özellikle Latin Amerika’da birçok ülkede SDE alanında yasal ve politik düzenlemeler ve reformlar gerçekleştiriyorlar. Bolivya, Ekvador ve Peru kooperatiflerin ve diğer SDE organizasyonlarının sosyal dahiliyeti arttırma ve fakirliği azaltmadaki rolünü önemseyen ve devlet politikasının bir parçası haline getiren ülkelerin başında geliyor. Bazı devletler tarafından yoğun olarak desteklense de taban hareketine dayalı dayanışma ekonomisi inisiyatifleri devlet desteğine bağlılığın özerkliklerini zedeleyeceğini, eşitliğin yerine etkinliğe öncelik vereceğini, hiyerarşik ve demokratik olmayan yönetim kültürünü güçlendireceğini düşündüklerinden bu desteğe mesafeli yaklaşmaktalar.

Uluslararası örgütler de son on yılda dayanışma ekonomisini gündemlerine getirmekteler.  Sosyal ve Dayanışma Ekonomileri sürdürülebilir kalkınma için Birleşmiş Milletler (BM) 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündem’inin uygulanmasında önemli bir araç olarak görülmekte.  BM bu alandaki faaliyetlerini Sosyal Dayanışma Ekonomileri Kurumlar Arası Çalışma Grubu (UNTFSSE) aracılığıyla yürütüyor. Bu çalışma grubu kuruluş amacını ‘uluslararası düşünce ve politika çevrelerinde günümüzün ekonomik, sosyal ve çevre sorunlarına  önemli çözümler üreten SDE nin görünülürlüğünü arttırmak’ olarak ifade ediyor.

Benzer biçimde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) da Sosyal ve Dayanışma  Ekonomisi Akademisi (SSE Academy) aracılığıyla faaliyetler yürütüyor. ILO SSE akademisi tüm dünyadan  uygulamacıları, politika yapıcıları deneyimlerini ve iyi uygulamaları paylaşmak üzere  bir araya getirerek bölgelerarası eğitimler düzenlemekte. Kurum eğitimlerin amacını SDE kavramının daha iyi anlaşılmasını sağlamak ve uygulamacılar arasında ağlar oluşturmak olarak açıklıyor. Bu amaçla gerçekleştirilen ilk eğitim  2010 yılında Turin’de (İtalya) düzenlenmiş. Daha sonra Montreal (Kanada), Agadir (Fas), Campinas (Brezilya), Johannesburg (Güney Afrika), Puebla (Meksika), San José (Kosta Rica), Seoul (Güney Kore) and Lüksemburg’da (Brüksel) bu eğitimlere ev sahipliği yapmış.

Mevcut sisteme alternatif

Müşterek mülkiyete, yatay doğrudan-demokratik karar alma sistemlerine ve az sayıda yönetim kademesine dayalı olan dayanışma ekonomisi girişimleri toplumsal cinsiyet, yaş, engellilik ve göçmenlik gibi alanlarda yüksek derecede sosyal dahiliyet içeriyor. Eşitliği, mütekabiliyeti, iş birliğini karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve sürdürülebilirliği önceliklendiren bu anlayış günümüzde mevcut ekonomik sistemdeki rekabet ve kar maksimizasyonu düşüncesinin panzehri olarak karşımıza çıkıyor ve geniş kitleler için umut vadediyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Geleceği inşa eden mekanlar-9] S.S. İlk Adım Kadın Çevre Kültür İşletme Kooperatifi

İstanbul, Kağıthane Nurtepe Mahallesi‘nde bir grup kadın 2001’de başlayan çalışmaları sonucu 2004 yılında S.S. İlk Adım Kadın Çevre Kültür İşletme Kooperatifi’ni kurmuşlar. Kooperatifin kurucularından Gülten Bingöl, 1991’de eşinin tayini nedeniyle Muş Varto’dan İstanbul’a taşınmış ve Nurtepe’ye yerleşmişler. Üç çocuklu bir ev kadını olan Gülten Hanım büyük şehirde ekonomik koşulların zorlaması sonucu çalışmaya başlamış. Bir süre farklı işlerde çalıştıktan sonra, 2001’de Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı (KEDV) ile yolu kesişmiş:

“KEDV’in ‘Mahalle Anneliği’ programı vardı o zamanlar, eğitim veriyorlardı kadınlara. Kadınlar eğitim alıp kendi evlerinde bir odayı dizayn ederek, bir değil birkaç çocuğa bakabiliyordu.”

Mahalleden bir komşusuyla katıldıkları bu eğitimden sonra liderlik eğitimine de devam edip ardından mahallede bir anaokulu kurmayı hayal etmişler:

“..bizim mahallede anaokulu yoktu. En yakın anaokulu Şişli’deydi, ben Kağıthane’de oturuyordum. Bunun yanında ücretleri de çok yüksekti, bizim çevremizin girebileceği okullar değildi o ekonomik şartlarda. Kendi mahallemizde, aile gelirine göre bir anaokulu açmayı düşündük ama maliyeti çok yüksek çıkınca vazgeçtik. Bu fikrimizi KEDV’e söyledik. ‘Böyle bir fikrimiz var, mahallemizde kadınlar çok zor durumda, çocuklarını bırakıp çalışamıyorlar’ dedik. KEDV de bize kooperatifçiliği önerdi. Kadın kooperatiflerinin oyun odaları olduğunu, aynı zamanda kadınların sosyal olarak bir araya gelip hem iş konusunda güçlenip hem sosyal açıdan kendilerini iyileştirecek eğitimlerin verildiğini söylediler.”

2001’de aynı mahalleden yedi arkadaş çalışmaya başlamışlar. Mahallelerindeki Cemevlerine, yöre derneklerine, Kuran kurslarına gidip kadınlarla görüşmüşler ve 2004 yılında da kooperatiflerini kurmuşlar. Kooperatifin faaliyet alanı daha kapsamlı olduğu için kooperatif kurmaya karar verdiklerini belirtiyorlar. “Kadının söz hakkı olmayan toplumların geleceği yoktur” düşüncesinden hareketle, çalışma ve sosyal hayattan mahrum kalan, ekonomik özgürlüğü olmayan kadınları sisteme dahil etmek için destek veriyorlar. Gülten Hanım kuruluş aşamasında birçok maddi zorlukla karşılaştıklarını anlatıyor:

“Kuruluş aşamasında hepimiz ekonomik olarak dar gelirli olduğumuz için biraz zorlandık. Tekrar KEDV’e bildirdik kuruluş masrafları olduğunu ve bizim bunları karşılayamayacağımızı… Bize destek oldular, kuruluş masraflarını bize verdiler. Kurulduktan bir sene sonra onlara geri ödeme şeklinde oldu. Yani mikro kredi gibi bir şeydi.”

Muhtar, belediye, Avrupa Birliği…

Kira ödeyecek paraları olmadığı için bölgenin muhtarının yardımıyla muhtarlık binasının boş olan iki katını onarıp kullanmaya başlamışlar. Sonrasında ise belediye ile protokol imzalamışlar:

“Bizim bölge…sol görüş ağırlıklı bir bölgeydi. Belediyemiz AK Partiliydi. Yerel yönetimlerle birbirimizi tanıyan insanlardık. Hepimiz siyasetle uğraşan insanlardık ve siyasi açıdan da birbirimizi tanıyorduk. Biraz ondan kaygı duyuyorduk, bize vermezler burayı diye ama muhtar ön ayak olunca gittik.”

İlk başvurularına olumsuz cevap alsalar da bir yıl sonra bir Avrupa Birliği projesi dahilinde tekrar başvurduklarında protokolü imzalamışlar. Gülten Hanım o günleri şöyle anlatıyor:

“Kadınlarla ilgili çalışmaları vardı, çok da lüks bir binaları vardı. Hazır bir binaları olduğunu söylediler, biz ‘hayır’ dedik. Biz hiçbir siyasi hareketle çalışmıyoruz, kendi siyasi hareketlerimizle de çalışmayacağız. Biz kadın ve çocuk çalışmaları yürüteceğiz. Çünkü bizim siyasetimiz taraftır. Bizim amacımız hiç taraf olmayan kadına, taraf olmayan çocuğa ulaşmaktı. O sebeple hayır cevabını verdik. Hatta tüzüğümüze de bunu koyduk; siyasi çalışmaların olmayacağını, tarafsız bir çalışma yürüteceğimizi… Sonra gittiğimizde çalışmalarımıza baktılar ki zaten takip ediyorlardı, uluslararası çalışmalarımız çok iyiydi, ülke dışına çıkıyorduk ve ülke dışından misafirlerimiz geliyordu. Özellikle İtalya ve Almanya kooperatifçilik konusunda, hele özellikle sosyal kadın kooperatifçiliği konusunda çok ileriydi. Onlarla hep fikir alışverişleri yapmıştık. İşte bunları da bize KEDV ayarlıyordu. Bunları da bildikleri için ikinci sene hemen bizimle protokol imzaladılar.”

Önceleri çocuklarına bakacak kimsesi olmayan kadınların çalışma hayatına girememesinin yarattığı sorunu gidermek için ne yapabileceklerini düşünmüşler ve bu sorunu aşmak için bir oyun odası açmayı planlamışlar. Böylelikle, dar gelirli kadınların çocuklarını bu oyun odasına bırakarak iş ve sosyal hayatta aktif olabilmesini sağlamışlar.

‘Güçlü kadın her yerde her şeyi yapabilir’

Muhtarlığın olduğu binanın bir katında çocukların oyun odası yer alıyor. Önce Mahalle Anneliği eğitimi alanlar burada çalışmışlar, daha sonra çocuk gelişimi bölümü lise mezunu bir öğretmen bulmuşlar. Böylelikle, dar gelirli kadınların çocuklarını bu oyun odasına bırakarak iş ve sosyal hayatta aktif olabilmesini sağlamışlar. Binanın alt katını da çalışma atölyeleri için düzenlemişler.  Gülten hanım burada kadınların kendilerini güçlendirmesi için birçok eğitim programı gerçekleştirdiklerini anlatıyor:

“Sosyal olarak kendini güçlendirip dışarıda siyaset mi yapmak istiyor, işe mi gitmek istiyor, onu yapsın. Zaten güçlü olan kadın her yerde her şeyi yapabilir. Asıl hedefimiz oydu.”

Daha sonra kooperatifin gelir elde etmesi için bir proje dahilinde dokuma atölyesi açmışlar.  Şu anda hem dokuma, hem dikiş atölyelerini yürütüyorlar. Dokuma atölyesinde üretilen ürünleri, KEDV’in iktisadi işletmesi olan ve kadın kooperatiflerinin ve bireysel kadın üreticilerin ürünlerinin yer aldığı Nahıl Dükkan’da ve www.nahil.com.tr e-ticaret sitesinde satışa sunuyorlar. Özel siparişler üzerine de üretim yapıyorlar. Mahalledeki kadınlar kooperatifin atölyesinde işlerini rahatça yapıp evine dönebiliyorlar. Alınan siparişleri de kolektif olarak bu mekanda çalışıyorlar.

KEDV ve yerel yönetimler dışında birçok başka paydaşla da çalışıyorlar. Avrupa Birliği’nin desteğiyle aile içi kadına yönelik şiddeti engellemek amacıyla mahallelerindeki kadın ve erkeklere bu konuda eğitimler vermişler. İstanbul Üniversitesi, Kalkınma Ajansı, KEDV ile birlikte yürütülen bir çalışmayla Kadınlar Liderliğinde Afete Hazırlık ve Risk Azaltma Çalışmaları Projesi’ni gerçekleştirmişler. Proje kapsamında mahallelerinin afet haritasını oluşturmuşlar. Ayrıca, TAMEB (Türk-Alman İş Birliğinde Mesleki Beceri Geliştirme Projesi) projesi yoluyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve göçmen kadınlara dokuma eğitimleri verilmiş. Proje dahilinde üretilen ürünler satışa sunulmuş. Söz konusu ürünler halihazırda satılmaya devam ediliyormuş.

‘Bir kadının hayatı değişiyorsa, en önemli şey bu’

Kooperatif öncelikle dar gelirli, dezavantajlı, yerel, mülteci ve göçmen kadınlara ve okul öncesi çocuklara ulaşmayı hedefliyor. Mahallelerinde yaşayan kadınların sorunlarını tespit ederek gerekli mercilere yönlendirdiklerini belirtiyorlar. Pandemi süresince merkezlerini kapalı tutmak zorunda kalmışlar. Bu süre zarfında telefon ve internet üzerinden insanlara ulaşmaya çalışmışlar. Gülten hanım pandemi sürecinde işi yürütmekte zorlandıklarını belirtiyor:

“Mesela şu pandemide biz orayı açmadığımız için olan beş makinamızı kadınlara verdik. KEDV bizi yönlendirdi, maske siparişleri aldık, özellikle Şişli Etfal Hastanesi’nin. O kadınlar evde maske yapıp para kazandılar. 5-6 kadın. Bu çalışmalarımız devam ediyor.”

Gülten hanım İlk Adım’ın kendisi için anlamını şu şekilde anlatıyor:

“Benim için bu işin anlamı çocukluğumdan geliyor. Yedi kız kardeşim olduğundan, dört kız annesi olduğumdan, biraz kadın konusunda hassasım. Kadınların güçlendirilmesi, kadınların kendi ayakları üzerinde durmasının ne kadar önemli olduğunun farkında oldum…Bir kadının hayatına dokunuyorsam, bir kadının hayatı değişiyorsa, bir kadın kendini ifade edebiliyorsa benim için en kıymetli şey bu. Bir çocuğa faydam dokunmuşsa, bir çocuğun hayatında değişiklik varsa; mesela okula gittiğinde çocuk kendini ifade edebilir, çok özgüvenli olabilir. Bunun bir karşılığı yok ki… Hiç unutmuyorum, beşinci yılımızdı. Eve giderken, benim evim biraz kooperatiften uzaktı, yürüyerek gidip geliyordum, orda genç bir adam önümüzü kesip ‘Siz benim eşime ne yaptınız? Kendini ifade etmeyen, konuşurken gözlerimin içine bakmayan, sürekli kaşları çatık olan kadın şimdi güler yüzlü, derdini anlatabiliyor, sıkıntısını dile getirebiliyor, çocuklarıyla iletişimi çok iyi, benimle iletişimi çok iyi…Rahatsız olduğu şeyleri dile getirebiliyor, ben de elimden geldikçe onu yapmamaya çalışıyorum’’ dedi.  Bunlar çok kıymetli şeylerdi… Bunu ekonomik olarak ölçemezsiniz…

Şu anda 30 ortakla yoluna devam eden kooperatifin zaman içinde demografik yapısı da değişmiş.  İlk kurulduklarında daha çok orta yaş kadınlardan oluşan ortak profili, yerini giderek genç kadınlara bırakmış. Kooperatifin yönetim kadrosu yedi kişiden oluşuyor. Ancak hiyerarşik olmayan, merkeziyetsiz bir yapıyı benimsediklerini belirtiyorlar. Kooperatif ortakları bütün kararlarını oy birliğiyle alıyor. Yani tüm ortakların içine sinmedikçe karar almıyorlar. Aylık toplantılarında da ihtiyaca göre iş bölümleri yaptıklarını belirtiyorlar. Her bölümde ikişer kişinin görev aldığı bir yapı kurgulamışlar. Mesela banka işleri, muhasebe, oyun odası gibi bölümlerde işleri iki kişi yürütüyor.

Biri tam diğeri yarım zamanlı iki maaşlı çalışanı olan kooperatif, büyük ölçüde gönüllü emekle işleri yürütüyor. On kişilik bir gönüllü ekipleri olduğunu söylüyorlar. Bunun yanı sıra; oyun odasına destek olan anneler, eğitmen eğitimleri verenler ve saha çalışmalarında zaman zaman destek olan kişilerle de çalışıyorlar. Yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve mahallerindeki kadınlarla iş birliği içinde olan kooperatif yeni ortak ve gönüllüler için de kapılarını açık tutuyor.

(Ses kayıtlarını deşifre ederek bu yazının okurla buluşmasını sağlayan İdil Dağdemir’e sonsuz teşekkürler.)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Geleceği inşa eden mekanlar-9] Harmoni Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi

Resmi olarak 2015 yılı Aralık ayında  kurulan Harmoni Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi’nin merkezi İstanbul  Beylikdüzü’de. Ancak ekip resmi kuruluştan çok daha önce yola çıkmış. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Sosyal Komisyonunda görevli 10 arkadaş, Beylikdüzü şubesinde bağış yapılan malzemelerden üretim yapıp kendi imkanlarıyla satışa sunarak öğrencilere burs sağlamaya başlamışlar.Sonrasında öğrenci aileleriyle bir araya geldiklerinde aslında kadınların evde yapabilecekleri birçok şey olduğu halde pazara ulaşamadıklarını, kaynaklara erişemediklerini fark etmişler. Bunun üzerine kadın kooperatiflerini incelemişler.

Mevlüde Sarpyalçın kooperatifleşme sürecini  şöyle anlatıyor: “.. Dernek bünyesinde satış yapma imkanımız yoktu. Dolayısıyla kooperatifleşme kararı herkes tarafından ilgiyle karşılandı… 2 yıllık bir kuluçka dönemi var. Toplandık, araştırdık, eğitimlerle hazırlandık.”

Kooperatifin çekirdek ekibini, çalışma hayatı sonrasında sivil toplumda gönüllü olarak çalışan bu kadınlar oluşturuyor. Daha sonra aralarına katılanlar da olmuş ve 20 kadının güç birliğiyle kooperatifi kurmuşlar, bir arkadaşlarının ayrılmasıyla 19 kişilik bir ekiple yollarına devam ediyorlar.

Amaç, aktif çalışamayan kadınlara gelir kazandırmak

Sarpyalçın  kuruluşlarından sonra  o zaman Beylikdüzü belediye başkanı olan Ekrem İmamoğlu’nun kapısını çaldıklarını ve amaçlarını anlatarak bir mekan istediklerini aktarıyor: “Ekrem Bey’in hem kişisel hem kurumsal olarak çok büyük desteği oldu bize. Beylikdüzü Yakuplu’da metruk bir binayı tadil ettirdiler, bizim için bir atölye haline dönüştürdüler. 2015’in Haziran ayında orada çalışmaya başladık. Şu anda bir parkın içinde, tek katlı, 120 metrekare, üretim yapabileceğimiz atölyelerin, eğitim yapabileceğimiz eğitim salonumuzun olduğu bir mekanımız var. Orada faaliyet gösteriyoruz.”

Kooperatif sosyal, ekonomik ihtiyaçları olan ve çeşitli nedenlerle aktif çalışma imkânı ve umudu olmayan kadınlara gelir kazandırmayı hedefliyor. Misyonlarını “kadınların kendi öz potansiyelleri doğrultusunda ekonomiye katkıda bulunmalarını teşvik etmek, insan onuruna yakışır iş fırsatlarını takip edebilmeleri için gerekli becerilerin kazandırılması eğitimleri ile destek olmak” olarak belirlemişler.

Kolektifte çalışıp ve hep birlikte üretiyorlar. Sarpyalçın kişilere bağlı olmayan, sistemi kuvvetli bir yapı oluşturarak yatay örgütlenme modelini benimsediklerini söylüyor:

“Bugüne kadar hiç oy çoğunluğuyla karar almadık. Bütün kararlarımız neredeyse oy birliğiyle çıkıyor. Bir arkadaşımızın gönlünün rahat olmaması bile bizi sıkıntıya sokuyor, sokar diye düşünüyorum. Dolayısıyla karar alırken karşı görüş olması durumunda, ‘’bunu erteleyelim veya şartlar olgunlaştığında karar verelim” şeklinde ilerliyoruz. Oy birliğiyle karar almaya çalışıyoruz. Fikir ayrılıklarımız elbette oluyor. Her şey çok güzel, çok mükemmel yürümüyor tabi. Orada da biraz insanların sağduyusuna güvenerek, birbirimizi anlamaya çalışarak yürümeye çalışıyoruz.”

‘Kapımızın önünü temizlemekten başladık’

Başlangıçta farklı üretimler yaparak sermaye biriktirmeye başlamışlar. Ancak bu şekilde ilerlemenin sürdürülebilir olmadığını fark etmişler. Koç Üniversitesi ve Ashoka Mikado’nun Yatırıma Hazır Sosyal Girişimler Programı’na katılmaları ufuk açıcı bir deneyim olmuş. 30-40 sosyal girişim arasından ilk 15’e girerek o programa dahil olmayı başarmışlar ve eğitimden sonra yapılan değerlendirmede ilk üçe girerek 3.000 Euro para ödülüyle birlikte yedi ay devam edecek bir eğitim programına katılma hakkı elde etmişler. Bu sayede  daha inovatif daha akılcı daha sürdürülebilir iş modelleri uygulamaları mümkün olmuş.

Sarpyalçın meselenin sadece üretim olmadığını vurguluyor: “… İşin içine girdiğimizde okyanusa atılmış, yüzme bilmeyen insanlar gibiydik. Kadın istihdamı devasa bir sorun. Yerelde kadın kuruluşların, STK’lerin çözebileceği bir durum değil. Hem merkezi hükümetin hem yerel yönetimin hem de diğer STK’lerin bir arada çözüm üreteceği bir vaka, bir sorun bu. Biz şöyle düşündük: Çocukluğumdan beri aileden gelen eğitim; kapının önünü temizle ki sokak temiz kalsın. Dolayısıyla biz kapımızın önünü temizlemeye, elimizden ne geliyorsa onu yapmaya başladık. ‘Bu sorun bizim boyumuzu aşar’ demedik. Sürekli kendimizi geliştirmeye, değiştirmeye, değişen koşullara uyum sağlamaya çalışarak ilerledik.”

Kadın Emeğini Destekleme Vakfı‘ndan (KEDV) sürekli destek aldıklarını belirtiyorlar. Örneğin KEDV aracılığıyla Alman Kalkınma Bakanlığı’na bağlı bir kurumla kadınların becerilerini geliştirme amaçlı TAMEB Projesi’ne dahil olmuşlar. Bu proje kapsamında tasarım, satış desteği, ekipman, hammadde desteği almışlar. Danimarkalı bir tasarımcı Harmoniye özgü çantalar tasarlamış.

Sarpyalçın kumaş, deri ve örgü karşımı çantalar yapmak istediklerini ve  tasarımcı Ellen Simone’un tam hayal ettikleri dizaynı yaptığını belirtiyor:  “… Farklı ve kullanışlı tasarım çantaları üretmeye başladık. İki yıl boyunca Almanya Berlin’de bir tekstil fuarına dahil olduk ve o fuarda satış yaptık, iş bağlantıları kurduk. Bu arada yine bu proje kapsamında göçmen kadınlarla çalışma deneyimi edindik. Göçmen kadınlarla, beceri geliştirme, sosyal eğitimler, sosyal uyum çalışmaları yürüttük.” Ürünleri Almanya’da büyük rağbet görmüş ancak iki yıl sonrasında o proje son bulmuş.

Sonrasında KAGİDER İyi İşler Eğitim Programı’na katılan Harmoni Kooperatifi bu program yoluyla ürünlerini Morhipo İyi İşler Dükkanı’nda satışa sunmuş. KAGİDER  ayrıca satış pazarlama konusunda kooperatif üyelerine mentör desteği sağlamış. Habitat, Facebook ve Tobb finansörlüğünde gerçekleştirilen Sınırları Aşan Kobiler Dijital Pazarlama eğitimine ve devamında mentör projesine de dahil olmuşlar.

Kooperatifin en heyecan verici projelerinden biri “This is Mana”, “Reflect Studio” ve “Suco” markaları ile tekstil atığı malzeme ile ileri dönüşüm ürünlerinin üretimi için adım atmış olmaları.  Sarpyalçın kendi yaptıkları üretimin hem çevreyi koruduğunu, hem de kaynaklarını etkin kullandıklarını,  atık çıkmadığını söylüyor:

“… Tekstil üretimi yapan büyük firmalarının çıkan atıkları var. Biz ona atık demiyoruz aslında, üretimden artan kumaşlar, defolu ürünler, vs işlerine yaramayan satılmayan, parçalar…Bu atıklardan ürün geliştirdik, yeni ürünler tasarladık. Şimdi onun görüşmeleri devam ediyor. Bu gibi projelerin ülkemiz için, yaşanabilir bir çevre için çok  kıymetli ve gerekli   olduğuna inanıyorum.”

Beraber çalışmanın iyileştirici gücü

Ortakların tamamı gönüllü çalışan kooperatifte ortakların dışında maaşlı veya gönüllü çalışan bulunmuyor. Kooperatif, ekonomik faaliyetlerinin yanı sıra kadınların sosyal açıdan güçlendirilmesi alanında çalışmalar da yürütüyor. Şu an için kooperatifin faaliyetlerinden faydalanmak üzere talepte bulunan 220 kadından 60’ıyla işbirliği yapıyorlar.

Kooperatif kadınları sosyal ve ekonomik açıdan güçlendirmek için ayrıca 500 katılımcı ile Girişimcilik, Liderlik, Sosyal Uyum, Ürün Geliştirme, Satış Pazarlama ve mesleki eğitimler, kültürel gezi, çocuk şenlikleri, özel gereksinimli çocuklara el becerini geliştirecek atölyeler ve piknik etkinlikleri düzenlemiş. Ortaklar kendilerinin  yaşadıkları değişim ve dönüşümü birlikte çalıştıkları kadınların da  yaşamalarını sağlamışlar. Sarpyalçın evde çalışmak isteyen kadının kapalı kaldığını gözlemlemiş, oysa kooperatif bünyesinde hep beraber çalışmanın dönüştürücü, iyileştirici olduğunu söylüyor:

“Bazen hepimizin çok korkarak başladığı bir işte ne kadar cesur olabildiğimizi, dönüştüğümüzü fark ediyoruz. Biz aslında çekingenken cesur olmuşuz. ‘Artık emekli olduk bundan sonra kendi hayatımıza bakalım’ derken aslında çalışma hayatından daha aktif bir sosyal ve ekonomik hayatın içine girdik.  Özgüvenimiz ve cesaretimiz çalıştığımız yıllardan bile daha fazla gelişmiş,  bunu gözlemledik. Hiç çalışmamış bir arkadaşımızın söylediği bir şey var: Ben birinin annesiydim, birinin eşiydim, birinin kızıydım ama burada birey oldum.”

Harmoni kadınları, çağdaş dünyanın bizlerden yaşanabilir çevre, sürdürülebilir bir dünya, kaynakların gelecek nesillerin de faydalanabileceği şekilde etkin ve verimli kullanılması, adil üretim ve ekonomiye katkıda bulunmasını talep ettiğini düşünüyorlar. Bunu benimseyen kadınların, toplumda önemli rol oynayan ekonomik ve sosyal hayatın aktif katılımcıları olarak, özgüvenli, güçlü, onurlu hayatlar sürebileceklerini belirtiyorlar. Harmoni kooperatifi bu hedeflere ulaşabilmek için, farkındalık oluşturmak, kaynak ve imkanlarına bağlı olarak periyodik veya düzenli iş imkanı sağlamak için çalışmalarına devam ediyor.

Harmoni, ürünleri Morhipo, hepsiburada, Nahıl dükkanında satılıyor. Ayrıca kurumsal ve toplu siparişlerimizi de bekliyorlar…

https://www.harmoniyiz.com/tr/
https://www.instagram.com/harmonikadinkooperatifi/
https://www.facebook.com/harmonikadinkooperatifi

NOT: Mülakatı deşifre ederek bu yazının hazırlanmasına katkıda bulunan İdil Zeynep Dağdemir’e sonsuz teşekkürler.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Geleceği inşa eden mekanlar-8] Troya Yenilenebilir Enerji Kooperatifi

SS Troya Yenilenebilir Enerji Kooperatifi’nin kuruluşuna öncülük eden Troya Çevre Derneği, 2009 yılında iklim değişikliğiyle mücadele etme misyonuyla yola çıkmış.

Yerelde yaşayan dernek üyeleri, topluluk olarak veya bireysel olarak iklim değişikliğini önleme konusunda çözüm yolları aramaya başlamışlar. 2012 yılında belirlenen Çanakkale – Balıkesir 1/100000 master planının içinde Çanakkale’nin kuzeyine 13 termik santral yer almış ve bunların hemen hepsinin ithal kömürle çalışması planlandığından termik santrallerin deniz kenarına konulması tasarlanmış. Bu gelişme karbon salımı açısından bölgeye çok büyük zarar vereceği için dernek olarak buna karşı çözümler ve alternatif yollar üretmeye çalışmışlar.  Fosil yakıtlarla üretim yapan santrallere sürdürülebilir bir alternatif olan yenilenebilir enerji kaynaklarını araştırmaya başlamışlar. Aynı dönemde dernekleri iklim değişikliği ve tarım politikalarıyla ilgili bir Avrupa Birliği projesi yürütmekteymiş. Proje kapsamında Belçika’ya gittiklerinde bir enerji kooperatifini ziyaret etme şansları olmuş. Böylece o dönemde bakanlık içindeki uzmanların dahi haberdar olmadıkları enerji kooperatifleri derneğin gündemine girmiş. Yaptıkları araştırmalar sonunda kıta Avrupası’nda enerji kooperatiflerinin çok yaygın olduğunu görmüşler. Bunun üzerine Troya Çevre Derneği üyeleri bir enerji kooperatifi kurup bu işin Türkiye’deki önderliğini yapmak için harekete geçmeye karar vermişler. Öncelikle yasal düzenlemeleri inceleyerek kooperatifler kanununda buna izin olup olmadığını, elektrik üretimi yasasının buna imkân verip vermediğini araştırmışlar.  Ankara’ya giderek EPDK ve Enerji Bakanlığı’yla görüşmeler yapılmış.

Troya ekibinin Belçika ziyaretinden.

O dönemde yaşananları dernek başkanı Oral Kaya anlatıyor: “Onlar enerji kooperatifi kelimesini daha henüz duymamışlar. Kooperatife ne gerek var ki, diyorlar. Şirket kurun, enerjinizi üretin. Biz size engel olmayız diyorlar… şirket tamam, tabi ki kurabiliriz de, ama bizim derdimiz biraz daha böyle bir topluluğun içinde…insanların etkilenebileceği bir alanı yaratmak.. Çünkü o 13 tane termik santralin kurulacağı bölgedeki insanlara bir alternatif de yaratmak istedik. Bu alternatif üzerinden gidelim ki o insanlar orada arazilerini o kömür santrali sahiplerine satmasınlar, biz kendimiz arazimizin üzerine kendi elektrik ihtiyacımızı karşılayacak bir sistem kuralım, siz de buna izin verin dedik…”

Uluslararası bağlantılar

2014 yıllarında lisanssız enerji yönetmeliği Enerji Bakanlığı tarafından belirlenmiş ve böylece bireylere veya kurumlara küçük çaplı elektrik üretme izninin yolu açılmış. Düzenlemeyle bir megawat’a kadar küçük üretim tesisleri kurmak mümkün olunca dernek üyeleri bu yasal düzenlemeden yararlanmak istemişler. Ne var ki enerji kooperatifçiliğinin herhangi bir yasal düzenlemesi olmadığından bu kez de Ankara’da Ticaret Bakanlığı’na bağlı Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü yetkilileriyle görüşmeye başlamışlar. Diğer yandan EPDK vasıtasıyla Rüzgâr Enerjisi Birliği, Güneş Enerjisi Üreticileri Derneği’yle de görüşmeleri sürdürmüşler. Enerji kooperatiflerinin Türkiye’de, fosil yakıta karşı, önemli bir alternatif yaratacağına inandıkları için bu kavramları daha geniş kitlelerle yaymanın önemli olduğunu düşünmüşler. Bu fikirden hareketle uluslararası enerji kooperatifleri konferansları düzenlemeye karar vermişler. Böylece farklı ülkelerden deneyimleri öğrenme ve enerji kooperatifçiliği fikrini daha geniş bir kitleyle paylaşma imkânı bulmuşlar. Bu konferansa Belçika’da ziyaret ettikleri enerji kooperatifi başta olmak üzere Almanya, Avustralya, Tazmanya ve İsveç’te kurulmuş olan enerji kooperatiflerinin yöneticilerini davet etmişler. İsveç’te kurulu enerji kooperatifinin bir kadın kooperatifi olması dernek üyelerine ilham vermiş.

Çanakkale’de bütün gün süren bu konferansa EPDK’ndan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve Ticaret Bakanlığı’ndan uzmanlar da katılmış. Katılımcılarla birlikte bu alandaki mevzuatın nasıl yaratılabileceğini, neler yapılabileceği üzerinde çalışmak mümkün olmuş. Büyük bir ilgiyle karşılaştıkları bu konferans onlara doğru bir yolda oldukları hissini vermiş.  2016’nın son ayında Lisanssız Enerji Yönetmeliği değiştirilerek Enerji kooperatifleriyle ilgili düzenleme yapılmış. Yönetmeliğin değişmesinin ardından Türkiye’de on tane yenilenebilir enerji kooperatifi kurulmuş.

Üyelerin çoğu da yönetim kurulu da kadın

Derneğin öncülüğünde S.S. TROYA YENİLENEBİLİR ENERJİ KOOPERATİFİ 2017 yılında kendi enerji ihtiyaçlarını sürdürülebilir kaynaklar yoluyla üretmek ve kullanmak isteyen dokuz ortak tarafından kurulmuş. Hem kooperatiflerinin hem de Troya Çevre Derneği’nin merkezi Çanakkale’de ve kooperatifin şu anda 24 ortağı var. Ancak üyelerin hepsi merkezde yerleşik değiller.

Kooperatifin yönetim kurulu üyelerinden Dilek Özsoy Çakılcıoğlu o dönemde aralarında çok güzel bir sinerji oluştuğunu ve farklı kesimlerden insanların bir araya gelerek büyük bir hevesle çalışmaya başladıklarını belirtiyor. Üyelerin çoğu kadın olan kooperatifin yönetim kurulu da üç kadın üyeden oluşuyor. Düzenleme gereği sadece elektrik abonesi olan kişilerin kooperatif üyesi olmasına izin veriliyor. Kadınların kooperatifte ağırlıklı olmasını istedikleri için çoğu meskende abonelikleri evde yaşayan kadınların üzerine geçirdiklerini belirtiyorlar. Üye olmasalar da kadın üyelerin eşleri ve aile bireyleri de kooperatife destek oluyorlar.

Enerji Ekonomisi Derneği’nin, ‘Yılın Enerjik Kadını’ ödülü geçen yıl Troya’nın üç kadın yöneticisine verildi: Derya Nazan Ünverir, Dilek Özsoy Çakılcıoğlu, Filiz Kırçın Kaya.

Enerji kooperatifine üye olacak kişilerin yasal mevzuat gereği aynı elektrik dağıtımcısına bağlı olmaları gerekiyor. Troya Enerji Kooperatifi üyeleri Uludağ Elektrik şebekesi abonesi. Uludağ Elektrik Bursa, Balıkesir, Yalova ve Çanakkale şehirlerine enerji dağıttığı için kooperatif sadece bu dört şehirde aboneliği olan kişileri üye olarak kabul edebiliyor. Enerji kooperatiflerine üye olmak için bir başka kural da bu aboneliklerin hepsinin ticarethane veya sanayi veya mesken olmaları gerektiği, yani aynı tip abonelik gerekiyor. Troya Kooperatifi mesken abonelerinden oluşuyor, aralarında ticarethane yok. Meskenlerin tüketim kapasiteleri de düşük olduğu için bu tüketime uygun miktarda güneş santrali kurmaları gerekiyor. Meskenlerin tesisatı yapılırken çizilen elektrik projesindeki maksimum kullanım miktarı temel alınıyor ve yapılacak tesis, üretebilecek enerji de bunu geçemiyor. Kooperatif üyeleri, ekonomist, avukat, gemi kaptanı, elektrik ve bilgisayar mühendisi gibi çeşitli mesleklerden, aralarında memur, esnaf, akademisyen, yönetici veya emekli olanlar da var.

Kısıtlar, engeller…

Çalışmaya başladıkları dönemde devletin güneş enerjisine on yıl alım garantisiyle beraber teşvik verdiğini belirtiyorlar. Kooperatif 2017 yılında kurulduktan sonra arazi arayışına girmişler. Özsoy Çakılcıoğlu arazi konusunda bir çok kısıt olduğunu belirtiyor: “…Biz mesela Adatepe Köyü’ndeyiz. Yaşadığımız yer orası. Çanakkale’nin Balıkesir sınırında olan bir köy ve sit alanı ve bizim burada güneş paneli kurmamız yasak… çanak anten koymak da yasak sit alanı olduğu için, kentsel sit olduğundan görüntü önemli olduğu için. Nazan Hanım mesela Çanakkale’de yaşıyor. Bir apartmanda.. Zaten güneş paneli koyamaz…”

Her biri farklı yerlerde yaşayan kooperatif üyeleri birleşerek bir arazi aramaya başlamışlar. Arazi seçimiyle ilgili devletin koyduğu birçok düzenleme bulunuyor. Örneğin tarım alanı, sit alanı, kıyı ve turizm bölgesinde tesis kurulamıyor.  Bu koşullara uygun arazi bulmakta zorlanmışlar. Üstelik uygun arazi bulunduktan sonra enerji dağıtım şirketine başvurarak orada ekipman ve enerji nakil hatlarının müsait olduğu onayını almaları gerekiyor. O yüzden önce araziyi kiralamaya, sonra satın almaya karar vermişler. Bu koşullarla satış yapmaya hazır arazi sahibi bulmak da hiç kolay olmamış. Tüm bu engeller aşılıp arazi bulunduktan sonra yeni bir düzenlemeyle üretilen enerjiyi üretilen yerde tüketme şartı getirilmiş.

Dilek Özsoy Çakılcıoğlu bu karara isyan ediyor: “Ürettiğim yerde nasıl tüketeyim? Sonuçta ben bu köydeyim, öbürü Çanakkale’de apartmanda. Yani ürettiğimiz yerde tüketmemiz mümkün değil. Zaten biz meskeniz… Domates örneğinden gidiyorum. Domates kooperatifi kurabilirsin, domates de üretirsin, ama gidip tarlada yiyeceksin. İyi de yani herkes gidip tarlada domatesini nasıl yesin? Her gün üç öğün kap kaçak, çoluk çocuk oraya gidip domatesi orada pişirip orada mı yiyeceğiz? Böyle anlamsız bir şey. Çıkan kararda…enerji kooperatifinin adı bile geçmiyor. Şu anda isterseniz siz de bir enerji kooperatifi kurabilirsiniz, ama enerji üretemezsiniz durumuna geldi iş.”

Troya Kooperatifi’nin 2019 Olağan Genel Kurulu’nda hedef olarak 250 kw güneş enerjisi santrali kurulumu belirlendi.

Enerji kooperatifi kurmayı anlamsız hale getiren bu yeni düzenleme Cumhurbaşkanlığı kararnamesini değiştiren bir kararname yoluyla yapılmış. Üretilen yerde tüketim yapılabilmesi için örneğin bir site olmak ve orada üretim yapmak gerektiğini ancak onun için de kooperatif olmaya gerek olmadığını belirtiyorlar. Bu tür bir üretim site yönetiminin süzme sayaç koymasıyla yapabiliyor. Yani bunun için kooperatif kurmak gerekmiyor.

‘Değişen politikalar önümüzü görmeyi zorlaştırıyor’

Sonuç olarak 2016 yılında devletin politikasında güneş enerjisi, enerji kooperatifi ve kooperatiflerin daha önemli olduğu bir dönemde enerji kooperatifi kurmak, enerjilerini güneşten elde etmek ve sürdürülebilir enerjiyi desteklemek için yola çıkan grup, süreçte hükümetin değişen politikası ve uygulamaları nedeniyle misyonlarını gerçekleştirememişler. Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü de bir süre sonra  Esnaf, Sanatkârlar ve Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü’ne dönüştürülmüş.

Türkiye’de kurulu 50’nin üzerinde enerji kooperatifinin olduğunu ancak sadece bu son düzenleme yapılmadan önce üretim izni olan dokuz enerji kooperatifinin üretim yapma imkanına sahip olduğunu aktarıyorlar. Troya Yenilenebilir Enerji Kooperatifi üyeleri bu düzenlemenin değişmesini ve üretim yapma izni alabilmeyi ümit ediyorlar. Pandemi nedeniyle genel kurullarını yapamamışlar ancak üyelerin genel eğiliminin enerji kooperatiflerinin önünü açacak bir düzenlemenin yapılmasını beklemek yönünde olduğunu belirtiyorlar. Eğitim ve sağlık alanlarında olduğu gibi enerjide de bir devlet politikasına ihtiyaç olduğunu ancak enerji kooperatiflerinin, devletin uzun vadeli enerji stratejisi konusunda bir fikir sahibi olmadığını vurguluyorlar. Devletin neyi destekleyeceği bilinmiyor. Bu durum başka birçokları gibi Troya Yenilenebilir Enerji Kooperatif’nin de kendi yol haritalarını çizmelerini  güçleştiriyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Geleceği inşa eden mekanlar-7] Tiyatro Kooperatifi

“Sınırlı Sorumlu Tiyatro Sanatını Geliştirme Yaygınlaştırma Tanıtma Sosyal Kalkınma Ve İşletme Kooperatifi”, kısa adıyla Tiyatro Kooperatifi, İstanbul merkezli bir kooperatif. Ofisleri Ataşehir InogarArt’ta. Mayıs 2018’de 13 özel tiyatro kooperatif kurmak için çalışmalara başlamışlar,  daha sonra 19 özel tiyatronun daha aralarına katılmasıyla 26 Haziran 2019’da resmi olarak kuruluş gerçekleşmiş.

Kurucular özel tiyatroların yaşadığı sorunların önemli ölçüde ekonomik temelli olduğunu gözlemlemişler ve bu sorunların çözümü için kamu kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları, akademi ve özel sektör ile iş birliği yapabilecek doğru yapılanmanın kooperatif olduğu sonucuna varmışlar. Bu yapılanmayla, ortaklarına ekonomik ve sosyal fayda sağlayabilecek projeler üretiyor, birlikteliğin gücünü kullanıyorlar. Tanıtım broşürlerinde kendilerini “özel tiyatroların sanatsal üretimini zenginleştirirken ekonomik, sosyal ve hukuki açıdan güçlenmesi ve sürdürülebilir hale gelmesi için çalışan bir sosyal kooperatif” olarak tanımlıyorlar.

Dayanışma ve örgütlenme ihtiyacına binaen

Kooperatifin Türkiye’deki özel tiyatrolar için 21’inci yüzyılda dünya standartlarında tiyatro yapabilme alanını tesis etmeyi hedeflediğini ve ekonomik fayda üretme potansiyeline sahip olduğunu düşünüyorlar. Kooperatifin başta ortakları olmak üzere Türkiye çapındaki tüm özel tiyatrolar için çalıştığını belirtiyorlar.  Ekonomik, sosyal ve akademik alanda ortaklarının kapasitelerini geliştirmek için rehberlik sağlıyor; projeler, kampanyalar, eğitim, webinar, seminer ve çalıştaylar düzenliyorlar. Mevzuatta iyileştirme yapmak ve çalışma alanlarına dair farkındalığı artırmak için savunuculuk faaliyetleri yürütüyorlar.

32 ortakla kurulduktan sonra dayanışmanın, örgütlenmenin önemini ve gücünü gördükleri salgın sürecinde ortak sayılarını tam iki katına çıkarmışlar. Küçük, orta, büyük ölçekli tiyatrolar, sahneli/gezici tiyatrolar, yetişkin oyunu/çocuk oyunu üreten tiyatrolar, kukla tiyatroları içine alan çok geniş bir yelpazeyi temsil ediyorlar. Ortakları olan 64 özel tiyatroyla birlikte temsil güçlerinin çok yüksek ve bunu “#GücümüzüOrtaklığımızdanAlıyoruz” sloganıyla tescillemişler.

Kooperatifin beş kişilik yönetim kurulu Iraz Yöntem, Yeşim Özsoy, Ersin Umut Güler ile YK üyeleri Mert Fırat ve Muharrem Uğurlu’dan oluşuyor. Yönetim kurulu üyeleri gönüllülük esasıyla çalışıyor. Kooperatifin tek profesyonel çalışanı genel koordinatör Fisun Eşki. Ayrıca kooperatif bünyesinde farklı projeler için kurulan; çocuk tiyatroları, açık hava sahneleri, kaynak geliştirme, savunuculuk çalışmaları gibi farklı alanlara odaklanan çalışma grupları bulunuyor. Bu çalışma gruplarında da ortakları olan özel tiyatrolardan temsilciler gönüllü olarak görev alıyorlar.

Siyaset, ideoloji ve estetik yargılardan bağımsız

Tiyatro Kooperatifi Yönetim Kurulu Başkanı Iraz Yöntem modellerinin Türkiye’de ve dünyada bir ilk olduğunu söylüyor. Özel tiyatroların ve temsilcilerinin bir araya geldiği dernekler, vakıflar, sivil inisiyatifler bulunuyor fakat Tiyatro Kooperatifi’nin bu alandaki ilk sosyal kooperatif olduğunun altını çiziyorlar. Gelir kaynakları arasında üye aidatları; kamu, özel sektör ve sivil toplum tarafından sağlanan fonlar ve bireysel/kurumsal bağışlar bulunuyor.

Tiyatro Kooperatifi’nin siyaset, ideoloji ve estetik yargılardan bağımsız bir yapı olmasına özen gösterdiklerini ve kapılarının ana sözleşmedeki temel şartları karşılayan tüm tiyatrolara açık olduğunu belirtiyorlar. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni kabul ediyor, ortaklarının da tüm faaliyetlerini bu kabule uygun yürütmesini bekliyorlar. Tüm kararlarını şeffaflık ilkesi ile alıp tüm finansal işlemlerini şeffaf olarak yayınladıklarını belirtiyorlar. Aldıkları her kararda kamu ve toplum yararını gözetmenin öncelikli olduğunu söylüyorlar. Yürüttükleri tüm çalışmalarda ortak akılla hareket etmeyi, tüm ortaklarının eşit temsilini, dayanışma kültürünü ve şeffaflığı çok önemsediklerini vurguluyorlar.

Tiyatro kooperatifi için yasal mevzuat değişikliği öncelikli bir konu.  Kamusal bir faaliyet yürüttükleri halde tiyatro sahiplerinin Türk Ticaret Kanunu’na göre tacir sayıldıklarını ve ağır bir vergi yükü altında ezildiklerini söylüyorlar. Bu durum, salgın öncesinde bile pek çok özel tiyatroyu kapanmanın eşiğine getirmişken, içinde bulundukları koşullarda yasal olarak köklü değişikliklerin yapılmasının hayati önem taşıdığını belirtiyorlar. Alanlarında faaliyet gösteren kurumların bir “kültürel işletmeler” olarak yeniden tanımlanmaları için var güçleriyle çalışıyorlar.

‘Halı saha, düğün salonu açık, tiyatrolar kapalı’ 

Salgınla mücadele birinci yılını doldururken çalışma alanlarıyla ilgili farkındalık yaratmak için çabalamaya devam ediyorlar. Kontrollü normalleşme sürecine geçilirken restoran, halı saha, düğün salonu ve benzeri tesislerin zaman ve kapasite kısıtlamalarıyla faaliyetlerini sürdürmeleri doğrultusunda kararlar açıklandığının ancak tiyatroların ve kültür-sanat mekânlarının akıbetine değinilmediğinin altını çiziyorlar. Özel tiyatrolar resmi olarak kapatılmasa bile hafta içi 21.00 sonrası ve hafta sonu sokağa çıkma kısıtlamaları sebebiyle tüm faaliyetlerini durdurmak zorunda kalmışlar. Bu dönemde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından oluşturulan “Dijital Kütüphane” ve “Dijital Tiyatro” projeleri onlara destek olmuş. Ne var ki, desteklerden yararlanmak için karşılanması gereken vergi/SGK borcu olmaması, Ticaret Odası’na kayıtlı olunması gibi ön koşullar ve projeler kapsamında gerçekleştirilen işler için yapılan harcamalar (video kayıt, ekipman kiralama vb.) göz önünde bulundurulduğunda, bu desteklerin yetersiz kaldığını belirtiyorlar. Özel tiyatrolar, faaliyetleri duran ve/veya sekteye uğrayan sektörler için T.C. Ticaret Bakanlığı’nca sunulan destek paketlerine de dahil edilmemiş.

Gelinen noktada birçok özel tiyatro kapanmış, birçoğu ise kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış. Sahne üstü ve sahne arkasında görev alan binlerce çalışan ve ailelerinin ekonomik olarak felakete sürüklendiğini ve sektörü yaşatmak için artık sürdürülebilir önlemler alınması ve somut adımlar atılmasının elzem olduğunu dile getiriyorlar. 

Türkiye’de ilk vakanın açıklanmasının hemen ardından özel tiyatroları temsil etmek üzere Bakanlık tarafından bir toplantıya davet edilmişler; bu toplantıyı izleyen süreçte de ilgili tüm kamu kurum ve kuruluşlarıyla, yerel yönetimlerle görüşmeler gerçekleştirmeye devam etmişler. Ayrıca yapılan toplantı Türkiye çapındaki özel tiyatrolarla bir iletişim ağı oluşturmalarına vesile olmuş. Mayıs 2018’de Türkiye’de bir Tiyatro Kooperatifleri Birliği kurulması hayaliyle yola çıkan Kooperatif, bu ağ sayesinde Türkiye’deki tiyatrolara kooperatif yapısının ve kooperatif birliğinin neden en iyi çözüm olduğunu düşündüklerini anlatma fırsatı bulmuş. Ekim 2020’de Sivil Toplum için Destek Vakfı ve Turkey Mozaik Foundation iş birliğiyle, İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları Bölümü’nün içerik ortaklığında verilen Kültür Sanat Fonu’na yaptıkları başvurunun kabul edilmesiyle birlikte çalışmaları hız kazanmış. Şu anda Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden beş kooperatifin kurulması için danışmanlık ve eğitim programları yürütüyorlar. 

İstanbul’daki vergi mükellefi özel tiyatrolar üye olabilir

 Pandemi süreci boyunca tüm faaliyetleri duran 33 Tiyatro Kooperatifi ortağının dahil olduğu #BizdeYerinAyrı kampanyasını yürütmüşler.  #BizdeYerinAyrı, seyircilerin ileri tarihli oyunlar için önden bilet alabileceği bir destek kampanyası. Anadolu Efes, Zorlu Holding gibi kurumsal destekçilerinin yanı sıra pek çok da bireysel bağışçıları olmuş. Üyesi oldukları IETM (Uluslararası Çağdaş Gösteri Sanatları Ağı) tarafından düzenlenen Çok Mekânlı Uluslararası Gösteri Sanatları Toplantısı kapsamında gerçekleştirdikleri ve ev sahipliğini üstlendikleri “Peki Ya Bundan Sonra?: Gösteri Sanatlarında Dayanıklılık” başlıklı webinarda dünyanın dört bir yanından tiyatro profesyonellerini ağırlamışlar. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültür Politikaları Yönetimi ve Araştırma Merkezi (KPY) iş birliğiyle Tiyatro Kooperatifi Çözüm Buluşmaları’nı düzenlemişler.

Bu webinar serisinde kriz döneminde kültür sanat kurumlarının yönetimi ve dayanıklılığı, pandemi döneminde kültüre katılımın tasarlanması gibi konuları ele almış ve yurt dışından iyi örneklerin de paylaşılmasını sağlamışlar.

Dijital iletişim çağında sosyal medyadaki toplumsal duyarlılıkları doğru mecraya, sivil topluma aktarmak üzere yola çıkan Facebook Sivil Toplum Programı’na dahil olarak program kapsamında bir sosyal medya kampanyası gerçekleştirmişler. Ayrıca Türkiye ve İngiltere’de bir çok üniversiteyle de işbirliği yapmışlar.  Dünya çapında 500’e yakın üyesi bulunan  uluslararası çağdaş gösteri sanatları ağı IETM’in üyesi olan Tiyatro kooperatifi,  çok kısa bir sürede çok önemli bir mesafe kaydetmiş.

İstanbul’da kurulan vergi mükellefi  özel tiyatroların Tiyatro Kooperatifi’ne ortak olmanın temel koşulunu taşıdığını belirtiyorlar. Kooperatifleriyle ilgilenen tüm tiyatroları ana sözleşmelerini incelemeye ve başvuru linki  üzerinden kendileriyle iletişime geçmeye davet ediyorlar ve kapılarının kooperatifte gönüllü olmak, çalışmalarına katkı sunmak isteyen herkese açık olduğunu ekliyorlar. 

*

Ses kayıtlarını deşifre ederek bu yazının okurla buluşmasını sağlayan Ekin Güneş’e sonsuz teşekkürler.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Geleceği inşa eden mekanlar-6] Potlaç Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi

Kadıköy Feneryolu’ndaki sabit pazar Belediye tarafından yenilenerek modern bir mekâna dönüştürüldü ve Atıksız Yaşam Pazarı olarak yoluna devam ediyor. Binanın girişinde yer alan “S.S. Potlaç Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi”nin el emeği dükkânı ise atölyesi ve kafesi ile Kadıköylüleri selamlıyor.

Kooperatif; Kadıköy Belediyesi tarafından 2016 yılında başlatılan “Potlaç Projesi”nin içinden bir nihai hedef olarak kadınların kendi iradeleri sonucunda ortaya çıkmış. Kadıköy’de gıda dışı el emeği üretim yapan kadınların satış ve pazar ihtiyacından hareketle bu girişim hayat bulmuş. Potlaç Kadın Kooperatifi kurucularından Özlem Bilgili o günleri şu şekilde anlatıyor:

İlk adım Belediye’nin kadın çalıştayı ve yerel eşitlik forumu 

“2015 yılında Belediye bir çağrı yapmıştı, Kadıköy Kent Konseyi Kadın Meclisi ve diğer kadın örgütlerinin de katılımlarıyla bir kadın çalıştayı ve bir yerel eşitlik forumu düzenlendi… Buraya hem Kadıköylü kadınlar hem kadın örgütleri katıldılar. Kadın emeği, istihdam, şiddet, eşitsizlik gibi aklınıza gelebilecek kadınları ilgilendiren pek çok konuda atölyeler yapıldı. Hem Belediye’ye ve Belediye Meclisi’nin kadın üyelerine hem de Kent Konseyi Kadın Meclisine, Kadıköylü kadınlar tarafından ‘Biz el emeği üretim yapıyoruz ama satış alanımız yok, bunları satışı konusunda destek istiyoruz’ şeklinde çok talep gittiğinizi biliyoruz. Yapılan çalıştay ve forumun olumlu sonuçları oldu. Kadıköy Belediyesi, Kadın Forumu’nda ifade edilen taleplerden yola çıkarak kadınların ürünlerinin satışı için satış kanalları oluşturmayı ‘uygulama önceliği’ olarak belirledi. Kadınların sosyal ve ekonomik güçlenmesi amacıyla Potlaç Projesi hayata geçti ve ilk olarak 2016 yazında Moda’da Kadın Emeği Pazarı açıldı.”

Ardından 25 Kasım 2016’da Caddebostan Kültür Merkezi içinde Potlaç Dükkan açılmış. Bu dükkân belediyenin sosyal girişimi olarak tasarlanmış. Kadınlar vergi muafiyet belgesi alarak o dükkânda ürünlerini satmaya başlamışlar. Daha sonra belediye tarafından kooperatifçilik eğitimi almak isteyenler tespit edilerek Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı (KEDV) tarafından düzenlenen eğitime katılmışlar. Kooperatif kurucuları da bu eğitimler sayesinde tanışıp bir araya gelmişler.

Kurucular; Kadıköy’de yaşayan ve çeşitli branşlarda el emeği üretim yapan, farklı iş ve meslek deneyimlerine sahip, farklı sosyo-kültürel çevrelerden, farklı yaşlarda kadınlardan oluşuyor. Kooperatif yedi kurucu ortak tarafından 2019 Şubat ayında kurulmuş, 2021 Mart ayı itibariyle de ortak sayıları on iki olmuş. Kooperatif tarafından Belediye’nin de desteğiyle yürütülen projede şu an 1340’tan fazla Kadıköylü kadın varmış.

‘Kızkardeşlik dayanışması’

Tüm süreçlerde kadınlar arasında hep eşitlik olmasına dikkat ettiklerini belirtiyorlar. Örneğin, Moda’da stant açacak kadınlar alfabetik sıraya göre belirlenmiş ve telefonla aramalar buna göre yapılmış, her kadının en az 3 kez stant açması kuralı getirilmiş. Yine Caddebostan’daki dükkanda vergi muafiyet belgesi alan kadınların her biri eşit sayıda satışa ürün koymuşlar. Öncelikleri kooperatifin mal ve hizmetlerinden faydalanan kişi sayısını artırmak, yani sosyal faydayı ve sosyal etkiyi artırmak istiyorlar.

Gönüllülük temelinde faaliyetler yürütüyorlar ve gönüllü sayıları her faaliyette değişiyor. Kooperatifte maaşlı istihdam edilen kimse yok fakat üreten, çalışan herkesin emeğinin karşılığını almasını önemsiyorlar.

Ticaret yapmak isteyen, yaptığı el sanatları faaliyetleri ile gelir elde etmek isteyen fakat kamusal ve özel sektörde çalışmayan ya da çalışamayan kadınlar için uygun bir örgütlenme biçimi olduğu için kooperatif kurmanın iyi bir alternatif olduğunu düşünmüşler. Kooperatifin bir dayanışma ekonomisi biçimi olarak sosyal ve ekonomik güçlenme modeli yarattığı görüşündeler. 

Ancak yapının kadınlar için daha da avantajlı olabilmesi için kadın kooperatiflerini ilgilendiren mevzuatta düzenleme yapılması gerektiğini düşünüyorlar. Bunun nedeni kadın kooperatiflerinin salt ticari işletmeler olmaması. Yapı kooperatiflerinden ve ticari işletmelerden farklı örgütlenme biçimlerinin olduğunu, yaptıkları işlerin de sosyal açıdan bu girişimlerden ayrıştığını vurguluyorlar.

“Tek başına değil, kolektif olma, rekabet değil; kız kardeş dayanışması” fikriyle harekete başlamışlar. Yola çıkarken benimsedikleri ilkeleri şu şekilde sıralıyorlar:

  • Tarafsızlık ilkesini koruyarak önyargılı davranmamak, yaftalamamak, yargılamamak, suçlamamak, eksik bilgi ile karar vermemek.
  • Şeffaf, hesap verebilir, eşitlikçi, temel kişi hak ve özgürlüklerine saygılı ve dürüst olmak.
  • Kolektif ve dayanışmaya dayalı ilişkiler geliştirmek.
  • Demokratik olmak ve siyaset üstü çalışmak.
  • İlkeli iş birliği yapmak ve yeniliklere açık olmak, çözüm odaklı ilerlemek.
  • Toplumsal sorumluluk ilkelerine uygun davranmak, çevreye ve doğaya duyarlı olmak.
  • Cinsel yönelim temelli ayrımcılık ve sosyal, etnik, siyasal, dini ayrımcılık olmaksızın tüm ortaklarının ihtiyaçlarını karşılayabilmek.
  • Şiddetsiz iletişim yöntemlerini benimsemek ve kişilerin bireysel özgürlüklerini koruyarak ortak değer üretmek.
  • Gönüllülük ve herkese açık ortaklık.

Yatay örgütlenme ve gönüllülük

Faaliyetlerine katılmak, mal ve hizmet üretiminden faydalanmak için ortak olma zorunluluğu olmadığını, gönüllü olarak herkesin faaliyetlerine katılıp çalışabileceğini söylüyorlar. Yasal tüzel kişiliğe sahip bir kurum olarak resmî yönetim organları olsa da işleyişte herkesin yetkin olduğu ve gönüllü olduğu alanda çalışmasını kabul ve teşvik ediyorlar. 

Özlem Bilgili yatay örgütlenme modelini benimsediklerini ve hiyerarşik yapıdan kaçındıklarını vurguluyor:

 “Kağıt üzerinde tabii her kooperatifin resmi yönetimi var, başkan, başkan yardımcısı, muhasip üye. Ama hiç birimiz  bu sıfatlarla öne çıkmayı sevmiyoruz. Çünkü başından beri, KEDV’den de aldığımız toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın hakları gibi eğitimler… bilinç dönüşümünde etkili oldu…KEDV’den de eğitimler aldırıldı kadınlara, Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği’nin de eğitimleri oldu. Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin eğitimleri de oldu. Kadıköylü kadınlar için belediye kadın örgütleri ile çalışarak eğitimler alınmasını sağladı. Bunun kooperatifteki kadınlar için de projedeki kadınlar için de faydası olduğunu düşünüyorum şahsen.

Dolayısıyla bizim evet kağıt üzerinde bir yönetimimiz var ama aramızda bile başkan, başkan yardımcısı gibi espriler yapmıyoruz. Kadınlar arasında hiyerarşi yaratabilecek hiçbir şey ya da ayrımcılık, ötekileştirme gibi olumsuzluklara sebep olabilecek hiçbir şey kooperatifte de projede de olamaz. Ona izin vermemek gibi bir tavrımız var. Çünkü gerçekten kadın dayanışmasına ve kız kardeşliğine inanıyoruz.”

Dolayısıyla birlikte çalıştıkları tüm kadınlardan en önemli beklentileri, ilkeler ve değerler temelinde kooperatif ilkelerine, değerlerine vizyonuna ve misyonuna uygun hareket etmeleri.

El sanatlarından sonra gıda üretimi sırada

Stant organizasyonları, catering ve kafe hizmeti, el emeğiyle ilgili bireysel ve kurumsal toplu siparişler kooperatifin başlıca gelir  kaynaklarını oluşturuyor. Ağırlıklı olarak el sanatlarıyla ilgili üretim yapıyorlar. Gıda alanında da çalışmalara başlamışlar. Henüz faaliyete geçmemiş olsa da bakım emeği de ilgilendikleri alanlardan biri. Gıda dışı el emeğinde pazar piyasa ve satış konularında sorunlar olabiliyor. Pandemi nedeniyle 2020 yazında Moda’da stant açamamışlar. 2020 yılbaşında ve sevgililer gününde alışveriş festivali yapmışlar.

Ancak bu etkinlikleri pandemi nedeniyle bu sene tekrar edememişler. Özlem Bilgili bu koşulların ekonomik açıdan olumsuz yansıması olduğunu söylüyor: “Kadınlar eve kapanmak durumunda kaldıkları noktada tabii ki gelir getirici faaliyet yürütemez oldular. Stant organizasyonlarının yapılamaması tek tek kadınları da kooperatifi de maddi olarak zorladı.”

Pandemi döneminde kapalı olan kafelerini yasakların kalkmasından sonra tekrar açan Potlaçlı kadınlar, Feneryolu’ndaki dükkânda ve kafelerinde İstanbulluları karşılıyorlar. Ayrıca el emeği ürünler için toplu sipariş de alıyorlar. Yakında başka projelerle de karşımızda olmaya hazır bu ekip hepimizin desteğini bekliyor…

*

Ses kaydı deşifresini yaparak bu yazının hazırlanmasına destek olan Berk Butan’a sonsuz teşekkürler. 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Geleceği inşa eden mekanlar-5] Albatros Bilişim Kooperatifi Girişimi

Albatros Bilişim Kooperatifi Girişimi’nin üyeleri “tüm bireylerin çalışan-ortak olarak tanımlandığı ve bilişim sektöründe faaliyet gösterecek bir üretici kooperatif olmak” amacıyla yola çıkmışlar.  Grupta benzerlikler değil farklılıklar öne çıkıyor. Yaş, eğitim, deneyim ve uzmanlık alanları birbirinden çok farklı ve ‘mutfak ekibi’ olarak adlandırdıkları dokuz kişiyle çalışmalarına devam ediyorlar. Ekip web uygulamaları yazılımcısından mobil yazılımcısına, proje yöneticisinden grafik tasarımcısı ve sosyal medya uzmanına kadar farklı alanlarda uzmanlığı ve deneyimleri olan kişilerden oluşuyor. Birçok arkadaşları da iş ortakları olarak kooperatif girişimine destek veriyorlar. Bu grup içinden az sayıda kişi birbirlerini Bilgisayar Mühendisleri Odası’ndan tanısa da çoğunluğu daha önceden tanışmayan, farklı kanallardan bir araya gelmiş kişiler.

2018 yılı Aralık ayında ilk toplantılarını yaptıklarından bu yana gruptan ayrılanlar olduğu gibi yeni katılanlar da olmuş. Başlangıçta çok daha kalabalık bir grup toplantılara katılıyormuş.  Ancak sürecin son derece zorlu, uzun ve yorucu olduğunu ve ancak buna sabrı ve isteği olan küçük bir grubun yola devam ederek resmi kuruluş için hazırlıklara başlayabildiğini söylüyorlar. Örneğin grubun tek kadın üyesi olan Meriç Taylan, dört ay kadar önce girişime dahil olmuş: 

“…Bu şekilde bir çalışma modeline zaten geçmek istiyordum. Bunu görünce heyecanlandım. Manifestoyu okudum, web sitesine baktım. ‘Sizin aranızda niye hiç kadın yok’ dedim hatta. ‘Olsa ya’ dedim. Sonra içinde yer alabileceğim bir yer olduğunu düşündüm. O yüzden öyle teklif ettim. Onlar da sağ olsunlar kabul ettiler. Çalışmaya çalışıyoruz. Ben de çok mutluyum.”

Uzmanlık alanlarında, gücü yettiği kadar katkı

Kooperatiflerinin kuruluşu için henüz tarih veremiyorlar. Halihazırda bir mekanları veya merkezleri yok. Bilişim sektöründe iş yapanların çok alışık oldukları gibi uzaktan çalışma yöntemini benimsemişler. Pandemi öncesinde bile uzaktan çalıştıklarını, toplantılarını zoom üzerinden yaptıklarını ve bunun uzun vadede de kooperatifleri için öngördükleri çalışma şekli olduğunu belirtiyorlar. Onur Kurt bu hazırlık sürecindeki değişimleri aktarıyor:

“…Beraber çalışmanın yollarını nasıl bulabiliriz diye araştırdığımız toplantılar yaptık. Sonradan aramıza güzel arkadaşlarımız katıldı, bazıları gitti, biraz da dönüştü aslında. Hem yoğunluktan hem de mutfakta olmak biraz daha ağır bir sorumluluk gerektiriyor. Sonrasında yavaş yavaş birbirimizi tanıma, iki-üç projede birlikte çalışma imkânı bulduk. Bunlar kısa vadede bayağı güzel getiriler oldu bizim için.”

Kooperatife ekip içinden herkes gücü yettiği ve uzmanlık alanına uygun olan alanlarda gönüllü olarak destek veriyor. Resmi olarak kurulmadıkları için aralarında ücretli olarak çalışan kimse de yok. Bununla birlikte, ekip olarak iş yapmaya başlamışlar. Müşterilerle yazılımın maliyetleri konusunda mutabık kalmanın bilişim sektörünün genel bir sıkıntısı olduğunu belirtiyorlar. Diğer bir sıkıntıları da teknik konuları müşterilerin anlayabileceği şekilde açıklamak. Yeni bir girişim oldukları için daha köklü şirketlere ve kurumların sahip olduğu deneyimlere sahip değiller. Ancak bunları da zaman içinde öğrenerek aştıklarını söylüyorlar.   

Kurumsal hayattan ‘yeni nesil’ kooperatife kaçış

Gruptaki kişilerin birçoğu kurumsal hayatta uzun yıllar çalışmış, kendini geliştirmiş, deneyim ve bilgi sahibi nitelikli kişiler.  Ancak mevcut sistem içindeki zorlayıcı performans kriterleri ve iş koşulları onları yeni arayışlara itmiş. Yepyeni ve farklı bir çalışma yöntemi fikrinden hareketle çalışmalarına başlamışlar ve bunun yöntemi üzerine kafa yormuşlar. Var olan birçok kooperatifin yönetim yapısının hiyerarşik olduğunu ve böyle bir yapının kendileri açısından uzun vadede sorun yaratacağını düşünerek yatay ve merkeziyetsiz bir yapı kurmak için araştırmalara başlamışlar. Amaçları kendini denetleyen, konsensüs ile karar alma gibi ilkeleri benimseyen yeni nesil bir kooperatif kurmak.

Bilgileri dahilinde Türkiye’de bir bilişim kooperatifinin henüz olmadığını söylüyorlar. O nedenle yurtdışındaki bilişim ve teknoloji kooperatiflerinden ilham almışlar. Arjantin, Bulgaristan, İspanya gibi ülkelerdeki çeşitli kooperatiflerle tanışıp deneyimlerini dinlemişler. Yurtdışındaki bilişim kooperatifleri ile birlikte bir dayanışma ve iletişim ağı oluşturmak için çalışıyorlar. Bu konudaki çalışmalarını Alper Can Kılıç anlatıyor:

“…Uluslararası teknoloji kooperatiflerinin bir ağı var. Biz de bu ağa katılmakla ilgili ilk adımlarımızı attık.  Yurt dışında bu alandaki kooperatifçilik bizden bir adım daha ileri. Bize bilgi ve deneyim aktarıyorlar, yol açıyorlar. Belki ileride ortak iş faaliyetleri de gerçekleştirebiliriz. Yaşayarak gördüğümüz bir süreç devam ediyor.”

Kılıç ayrıca Türkiye’de farklı alanlardan yeni nesil kooperatiflerle de iletişim halinde olduklarını ve ortaklaşa projeler yapmak için fikir alışverişinde bulunduklarını belirtiyor: 

“Biz burada aslında bir dayanışma; birbirimizi dinlediğimiz, kolladığımız paylaştığımız bir ortam yarattık. Başka alanlarda çalışan kooperatiflerle de iletişimiz ve ilişkimiz var. Onlara daha çok teknoloji desteği vereceğiz, böylece yeni teknolojileri bizim kadar öğrenmek için zaman ve emek harcamak zorunda kalmayacaklar.” 

İşbirliği ve dayanışma esas

Kooperatif yapısını iş birliği ve dayanışma içinde çalışmaya olanak verdiği için seçmişler. Şirketlerin emek sömürüsüne olanak veren hiyerarşik ve rekabetçi kurumlar olduğunu düşünüyorlar. Bu nedenle şirket yapısını tercih etmemişler.  Yenilikçi bir çalışma ortamına olanak sağlayacağını düşündükleri kooperatifleşmeyle iş yaşamında kendilerine yepyeni bir sayfa açmak arzusundalar.

Diğer dayanışma temelli örgütler gibi onlar için de değerler ön planda.  Ana değerlerini web sayfalarında özgürlük, çeşitlilik, mekândan bağımsızlık, yenilikçilik olarak sıralıyorlar. Kendilerini ‘güvenceli, şenlikli, eğlenceli, doğayla dost, merkeziyetsiz, dayanışmacı, adil, sınırsız, bir araya getirici’ bir oluşum olarak tarif ediyorlar. Şirketlerin yanı sıra, STK lar gibi karı değil dayanışmayı önemseyen kurumlarla çalışmak arzusundalar. Alper Can Kılıç şu soruyu yöneltiyor:

“…Bir STK biriyle çalışmak isterse, bir şirketi mi yoksa bir kooperatifi mi tercih eder? Bence kooperatifi tercih eder çünkü şirketin aksine ilkeleri var o oluşumun. Dolayısıyla, aslında bu girişimimizi sivil toplumu da güçlendirecek bir oluşum olacağını düşünüyorum.”

Şimdiye kadar nasıl bir çalışma yapısı ve ortamı yaratmak istedikleri, ilkelerinin ve değerlerinin belirlenmesi ve kooperatif yapısı ile ilgili süreçlerin nasıl olacağı konusunda uzun uzun konuşup tartışmışlar. İş ve arkadaşlığın bir arada olduğu, deneyim ve bilgi paylaşımına dayanan, herkesin eşit söz hakkı olan dayanışmacı bir yapı oluşturmak istiyorlar. Hiyerarşik yapıların aksine kolektif işleyişi, konsensüs ile karar almayı merkeziyetsizliği, adil gelir paylaşımı ve eşitliği benimsiyorlar. Kararlarını haftalık toplantılarında, konsensüs ile alıyorlar. Kurumsal iletişim, kooperatifleşme gibi özelleşmiş konularda alt çalışma grupları oluşturmuşlar. Bunların dışında kalan konularda gönüllülük esası ile sorumluluk aldıklarını söylüyorlar

İç süreçlerini (toplantı, proje ve emek takipleri, ücret paylaşımı vs) kolaylaştırmak amacıyla kendi uygulamalarını oluşturmak üzere de çalışıyorlar.  Teknolojilerde ortaklaşmak üzere çalışmaları da devam ediyor. Kooperatifleşme ve resmileşme konularında da alt çalışma grupları oluşturmuşlar. 2020 yılı Haziran ayındaki  lansmanlarından bu yana iletişim ve tanıtım çalışmalarının devam ettiğini söylüyorlar. Sosyal medyada aktif bir şekilde hem kendileri, hem de kooperatifleşme ile ilgili paylaşımlar yapıyorlar. Web sitelerinin Bizdenkısmında da blogpostlar yazıyorlar.  Lansman sonrasında  podcastlarının ilk bölümünü yayınlamışlar, yakında ikinci bölümü de yayınlayacaklarını söylüyorlar. 

*

 Ses kayıtlarını deşifre ederek bu yazının hazırlanmasına destek olan Merve Alçık’a sonsuz teşekkürler.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Geleceği inşa eden mekanlar-4] YerDeniz Atölye

Kadıköy Yeldeğirmeni Mahallesi tarihi dokusu, mahalle kültürü ve kafeleriyle son yıllarda cazibe merkezi haline geldi. Semtin sokaklarında dolaşırken sanatçı atölyesinden ayakkabı tamircisine, esnaf lokantasından vejetaryen restorana, kıraathaneden sanat merkezine birbirinden farklı birçok mekanla karşılaşmanız mümkün. İki yıl kadar önce bunlara YerDeniz Kooperatifi’nin dükkânı da katıldı. Bu dükkân ‘Sınırlı Sorumlu YerDeniz Sosyal İşletme ve Hizmet Kooperatifi’nin ilk girişimi. İstanbul’un çeşitli semtlerinde gördüğümüz tüketim kooperatiflerinde yer alan gıda ürünlerini buradan temin etmeniz mümkün. Dükkânın arkasındaki minik bahçeleri mahallelinin ve sohbet için uğrayan dostların uğrak yeri.

Kooperatifin kurucuları sahip oldukları tüketim kooperatifi deneyimini hayatın başka alanlarına da aktarmak amacındalar. Yedi kurucu üye ile yola çıkan kooperatif, dostları ve gönüllü katılımcı üyelerle birlikte şimdi daha kalabalık bir kadroyla yoluna devam ediyor. Kurucular arasında mimar ve mühendisler ağırlıkta.

‘Ofis değil, kooperatif’

Kooperatif içinden bir ekip yaklaşık bir yıl kadar önce YerDeniz Atölye adı altında yeni bir girişim başlatmışlar ve son 6 ay içinde bu çalışma hızlanmış. YerDeniz Atölye bünyesinde altı mimar, iki mühendis, bir iç mimar bulunuyor. Grubun büyük çoğunluğu piyasada ücretli olarak çalışan kişilerden oluşuyor. Ekonomik krizin kendilerini dayanışma ve istihdam odaklı bir modeli oluşturmak üzerine daha fazla düşünmeye ittiğini belirtiyorlar. Kendi mesleklerini icra ederken yaşadıkları zorlukları aşarak farklı bir çalışma yaşamını deneyimlemek istiyorlar. Bunun için uzun zamandır aralarında tartıştıklarını belirtiyorlar. Son yıllarda artan genç işsizliği, esnek ve güvencesiz çalışma koşulları bu arayışta büyük rol oynamış. Sonuç olarak hem mesleklerine hem de çalışma koşullarına ilişkin ortak kaygılar onları buluşturmuş. Dayanışmacı bir ruhla ve “Ofis değil; Kooperatifiz” sloganıyla yola çıkmışlar.

Pandemi koşulları nedeniyle resmi kuruluş henüz gerçekleşmemiş olsa da ekip olarak ticari olmayan, dayanışma temelli birçok projeye imza atmışlar. Bu hazırlık dönemi onlara birlikte çalışma konusunda deneyim kazandırmış. Emeğin değersizleştirilmediği, insani çalışma koşullarının sağlandığı, tasarımın kolektif niteliğinin işin örgütlenmesinden bağımsız olmayacağı bir alanı nasıl oluşturabileceklerini planlamaya başlamışlar. Ünzile Batmanlar amaçlarını “Daha insani koşullarda ve kendi seçtiğimiz kendi ideolojimizle de bağlantı kurabildiğimiz çevreye duyarlı projeler yapmak. Ona göre, hak gaspının olmadığı alanlar, çalışma alanları oluşturmak ve bu alanda istihdam alanı sağlamak. Aslında hepimiz bu güdüyle çalışıyoruz. Şu an hepimiz gönüllü çalışıyoruz” diye özetliyor.

Aslı Çalıkoğlu da bu konularla ilgili olarak uzun süredir tartıştıklarını aktarıyor: “Bir senedir konuşuyoruz. Bir senedir yaptığımız gönüllü işlerle, dayanışma işleriyle, mesleki pratiğimizi de beraber genişletiyoruz…O pratik deneyimi mutlaka yaşamamız lazım.” Yaptıkları projelerin içinde kırsalda planladıkları bir gübrelik binası, eko-köy, kafe gibi konsept proje çalışmalarının yanı sıra bir arkadaşlarının konut-iç mimari ve dekorasyon uygulaması da yer alıyor. Geliştirdikleri bu projelerin görsellerine sosyal medya hesapları üzerinden ulaşmak mümkün.

YerDeniz Atölye olarak henüz ticari faaliyetlerine başlamadıkları için aralarında maaşlı çalışan kimse yok. Kuzguncuk’ta tadilatı süren mekanları tamamlandıktan ve resmi olarak kuruluş gerçekleştikten sonra ticari olarak faaliyetlerine başlayacaklar. Çalıkoğlu atölye faaliyete geçtiğinde ilk önce işsiz arkadaşlarına öncelik vermeyi hedeflediklerini söylüyor: “Yani istihdama ihtiyacı olan, en çok ihtiyacı olandan başlıyoruz. Oradan öyle gidiyoruz. Şu anda Yerdeniz’deki pratik de öyle. Yerdeniz Atölye’nin de pratiği öyle olacak.”

‘Öz istihdam modeli mümkün’

Kooperatif ilkelerine dayanarak bir öz istihdam modelinin mümkün olduğunu gösterme arzusundalar. Güncel ekonomik ve siyasi iklimde bu umuda herkesin ihtiyacı olduğunu düşünüyorlar.

Çalıkoğlu bu konudaki hassasiyetlerini şöyle vurguluyor: “Bu pratiğin başarılı olması çok önemli… Başarı dediğimiz nedir? Başarının kriteri işte yarışmalardan ödüller alalım en popüler mimari grup tasarım grubu biz olalım vs değil. Bizim için başarı şu: parçası olmaktan etik olarak imtina etmeyeceğimiz projelerde, etik süreçler ve adil bir paylaşımla mesleki alanımızda istihdam yaratmak ve bu şekilde, mesleki pratiğimizi icra etmek. Bizim için başarılı olmanın tanımı budur.”

Temel ilkeleri adil iş bölümü ve demokratik bir işleyişe sahip istihdam olanağı yaratabilmek. Bunun için hem karar alma mekanizmalarında hem de gelirin bölüşümünde tamamen eşitlikçi bir paylaşımı benimsiyorlar. Kararlar uzun tartışmalar sonucunda alınıyor ve herkese eşit söz hakkı veriliyor. Batmanlar zaman zaman bu konuda zorluklarla karşılaştıklarını da belirtiyor: “Hatta bazen o kadar eşitliği abartıyoruz ki bir türlü karar alamıyoruz.”

Aslı Çalıkoğlu, kazancın paylaşımında da aynı ilkeyi benimsediklerini ekliyor: “Mesela birisi bir tanıdığı vasıtasıyla bir proje getirdi…o kişi o projeyi getirdiği için komisyon alamaz. Bu söz konusu bile olamaz. Mesela bir arkadaşımız render yaptı, işin daha şaşalı bir bölümü ama bir arkadaşımız oturdu kapı pencere çizdi. İki iş arasında değer farkı olamaz…biz taahhüdüne varana kadar boya badanasına varana kadar böyle bir hizmet vermeyi hedefliyoruz.  İkisi arasında böyle bir kademe farkı olamaz. Biz çünkü mavi yaka/beyaz yaka ayrımına karşı olduğumuz gibi mesleki pratikte kendi aramızda da öyle bir hiyerarşik yapıya karşıyız.”

Benzer biçimde örneğin 40 yaşındaki bir proje koordinatörüyle 25 yaşındaki bir kişinin de her anlamda eşit olarak katıldığı bir yapı oluşturmayı hedefliyorlar ve sadece bu prensipleri içine sindirebilen kişilere kapılarının açık olduğunu belirtiyorlar. Ücretle ilgili kriterlerinin de DİSK’in belirlediği insanca yaşama için gerekli olan kriterler olduğunu ekliyorlar: ‘Adam saat’ değil ‘emek/saat’ üzerinden…

‘Hiyerarşik yapıda öğrenme kolay değil’

Ünzile Batmanlar, mimarlıkta rekabetin çok yoğun olduğunu ve hiyerarşik yapı içinde öğrenmenin kolay olmadığını vurguluyor: “Soru soramazsınız, öğrenemezsiniz birbirinizden…Bunun önüne geçmek için biz birbirimizden öğreniyoruz. Beraber yapıyoruz.”

Çalışma hayatındaki gibi birbirlerini rakip olarak görmediklerini ‘bu gemiyi yüzdüreceklerse birlikte yüzdüreceklerini’ düşünüyor Batmanlar: “Kooperatifi ayakta tutmaya çalışırken birbirine rakip olmak kadar mantıksız ve şuursuzca bir şeyi tahayyül edemiyorum. Bana çok garip geliyor o yaklaşımlar.”

Eren Onur ise günümüzde dünya ölçeğinde de mimarlık camiasının proje süreçlerini tartacağı/tartıştığı noktanın kolektivizme kaydığını, usta çırak ilişkisinin artık geçerliliğini yitirdiğini belirtiyor: “Mesele kolektif tasarımdır…Örneğin İspanya’da geliştirilmiş bir tasarımın 3 boyutlu görselleri Çin’de, uygulama veya imalat çizimleri Türkiye’de hazırlanabiliyor, çünkü buralarda emek daha ucuz. Yani sermaye üretim süreçlerini parçalıyor ve birçok gruba ayırıyor. Oysa ki tasarım ve üretim süreçleri bir bütün ve biri olmadan diğeri hayat bulamaz.”

Mimari işlerin kolektif olarak yapıldığını ama bunun maddi ve manevi getirisinin bir tasarımcıya atfedildiğini  belirtiyorlar: “Bütün iş Zaha Hadid’den çıkıyor ya da Foster + Partners’den, ama orada yüzlerce binlerce isimsiz mimar/tasarımcı çalışıyor.”

Kapitalizm zaten mimarlık projelerini birbirinden ayrı noktalarda çalışan birçok mimarın yaptığı kolektif bir iş haline getirmişken kendi girişimlerinin bu sistem içinde iş yapma biçimi açısından aykırı olmadığını düşünüyorlar. Ancak onların farkı, bir arada üretip tasarım sürecini kolektifleştirirken bunun yaratacağı ekonomiyi de dayanışmacı bir temelde örgütlemek. Bu anlamda bir alternatif yaratma iddiasıyla yola çıkmışlar. Bu süreçte yeni deneyimlere, ilişki biçimlerine ve iş yapma pratiklerine açık olduklarını belirtiyorlar.

YerDeniz Kooperatifi’nin tüm paydaşlarını kendilerinin destekçileri olarak kabul ediyorlar. Onlardan hem destek aldıklarını hem de onlara bütün süreçlerini açtıklarını söylüyorlar. Aynı çatı altında merkezileşmeden var olma çabası içindeler. Başka kooperatif çalışmalarını da desteklediklerini ve bu amaçla deneyimlerini ve bilgilerini her yerde paylaşmaya, anlatmaya çalıştıklarını belirtiyorlar. Atölye, YerDeniz Kooperatifinin gıda dışındaki ilk girişimi ancak sırada birçok başka alanla ilgili çalışmaları da bulunuyor. 

*

Ses kayıtlarını deşifre ederek bu yazının hazırlanmasına destek olan Merve Alçık’a sonsuz teşekkürler.

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

KitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Geleceği inşa eden mekanlar-3] Yaykoop

Sınırlı Sorumlu Yayınevleri İşletme Kooperatifi, kısa adıyla Yaykoop; İstanbul, Ankara , İzmir ve Diyarbakır’dan  16 yayınevinin kurucu ortaklığıyla 1 Mayıs 2019 tarihinde çalışmalarına başladı.

19 Mayıs 2019 tarihinde ilk genel kurulunu yapan kooperatif, pandemi dönemindeki güçlüklere rağmen bu kısa sürede çok fazla proje üretmeyi başardı. Ancak Türkiye’de yayıncılık, öteden beri çok meşakkatli bir iş olmakla birlikte son 10-15 yılda sıkıntılar daha da artmış durumda. Küçük ve orta ölçekli yayınevleri bir yandan piyasaya hâkim olan yayın ve dağıtım şirketlerinin dayattıkları koşullarla baş etmeye çalışırken, öte yandan politik baskılara da maruz kalıyorlar. Bu sıkıntıların tek başlarına üstesinden gelmeleri mümkün olmadığı için iş birliği kararı almışlar.

2018 yılının nisan ayında toplantılar yapmaya başladıklarında dünyadaki benzer oluşumları incelemişler ve kooperatif çatısı altında birleşmenin “zorlukları ortak çabayla, dayanışmayla, imece ile aşmak için” en etkin yol olduğuna karar vermişler. Bir arada olmanın verdiği güçle üretim, dağıtım, tanıtım, satış ve sergileme alanlarındaki sorunları çözmek için harekete geçmişler. Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Elif Akkaya’ya göre kooperatif eşitlik temelli bir üretim ve işletmecilik faaliyetine imkân sağlıyor.

‘Kamusal fayda’ için en uygun yol kooperatifti’

Kooperatifçiliği seçme nedenlerini “…şeffaflığın da çok belirgin olduğu; temel amacı kendisinin kar etmesi değil, ortaklarının ekonomik ve sosyal tüm sorunlarını çözmek üzere var olacak tek kurumsal şekil kooperatifti” sözleriyle ifade ediyor Akkaya. Kooperatifin diğer bir yönünün de sosyal kültürel alana dair alternatif çalışmalara imkan vermesi olduğunu ekleyerek:

Çünkü hepimiz kitabı, yani o kültürel alanı yeniden üretiyoruz. Kitap kültürel sosyal ve sanatsal gelişimin en önemli somut aracıdır. Böyle olduğu için hem sosyal projeler kamusal yarar sağlamak derdinde hem ortaklarının ekonomik sorunlarını çözme derdinde olunca tek çıkış kooperatifti. Dernek ve vakıf olamayacaktı. Şirketi ise hiç düşünmedik bir anonim ve limited şirket de kurabilirdik ama sosyal yanı işin kültürel hizmet ve kamusal fayda boyutu da işimizin içinde ana eksende. Bundan ötürü kooperatif dedik.”

Yakın zamanda 18 yayınevi daha bünyelerine katılmış. Şu anda 55 marka ve 34 yayıncı olarak çalışmalarına devam ediyorlar. Birçok yayıncı da başvuru yapmış, ancak yönetim kurulunun ikinci genel kurulun yapılması pandemi koşulları nedeniyle mümkün olmayınca yeni ortak kabul edememişler.  Kooperatif bünyesinde maaşlı çalışan iki elaman bulunuyor. Ortaklar da proje üretimine aktif olarak katılıyorlar.

Yaykoop’un en önemli işlevi daha geniş bir okur kesimine kitaplarını ulaştırmak olsa da okurla yayıncı ve yazar arasındaki bağı güçlendirmek de çok önemli onlar için. Yazarları okurlarla buluşturmak için uygun zemin ve alanlar yaratmaya çalışıyorlar. Çeşitli projelerle kültürel alana da müdahil olmak istiyorlar. Ticari kaygıların ötesine çıkarak yeni ve farklı kitapları okurlarla buluşturmak için çalışıyorlar. Kendi üyeleri dışında bağımsız kitabevlerini de destekliyorlar.  Orta ve küçük ölçekte yayıncılık yapan bu yayınevlerinin yaşaması, ayakta kalması ve yayın faaliyetini sürdürmesini ülkenin kültürel zenginliği açısından çok önemsiyorlar. Bu amaca ulaşmak için kültürel zemini hazırlamanın da kooperatiflerinin önemli bir işlevi olduğunu düşünüyorlar.

‘Kitabını kooperatiften al’

Ülkenin ekonomik istikrarsızlığının kâğıt ve matbaadan, telif ödemelerine kadar temel üretim maliyetlerinin dövize bağlı oluşunun yayıncının sırtında büyük yük oluşturuyor. Ekonomik koşullar yayıncıların daha çok sayıda ve farklı kitapları üretme imkânını da ortadan kaldırıyor. Kamu kurumlarının kendilerine politik olarak yakın görmedikleri yayıncıları dışladıkları ve fuarlara katılma olanaklarının dahi kısıtlı olduğu bir ortamda yayıncılar faaliyetlerini sürdürmeye çabalıyorlar. Tüm bu güçlüklere rağmen üretilebilen kitapların okurla buluşması önünde birçok engel bulunuyor. Elif Akkaya yayıncıların karşılaştıkları sorunları şu şekilde ifade ediyor:

Kitap üretiyorsun ama dağıtamıyorsun, satış yakalayamadığın için yeni kitap üretemiyorsun veya kitabevleri / internet satış kanallarında yeterince yer bulamıyorsun…”

Dağıtım konusundaki engelleri aşmak için kendi e- ticaret sitelerini kurmaya karar vermişler. Cağaloğlu’nda kurulan kooperatif, e-ticaret sitesinin kurulmasının ardından depolarının olduğu Üsküdar’a taşınmış. Pandemi döneminde “kitabını kooperatiften al” sloganıyla yayıncılar sosyal medya hesapları üzerinden okuyucuları Yaykoop satış platformuna yönlendirmişler.

Bazı e-ticaret sitelerinin kendilerine üye olan yayınevlerinin kitaplarını karlı olmadığı gerekçesiyle satışa kapatması bu kararlarında etkili olmuş. Ayrıca yine bu büyük oyuncular pandemi döneminde artan siparişlere yetişemediklerini söyleyerek birçok kitabın satışını durdurmuş. Hal böyle olunca, kitaplarını okurla buluşturabilmek için bir e-ticaret platformu kurmak bir zorunluluk olmuş. Kitapları Türkiye’nin tüm illerine bir gün içinde temiz ve özenli olarak teslim ettiklerini belirtiyorlar. Okurlardan olumlu geri dönüşler aldıklarını ve satışlarının hızla büyüdüğünü ekliyorlar.

Alternatif kitap fuarları

“Kooperatif bağımsız kitabevlerinin açılışını destekler ve temsilcilik de verir” sloganını kuruluş bildirgesinde dillendiren Yaykoop, bir yıl içinde üç kitabevi temsilciliği hayata geçirmiş:  Kadıköy Yaykoop Antika Kitabevi, Diyarbakır Yaykoop Lis Kitap, Üsküdar Yaykoop Tekin Kitabevi. Başka illerde benzer çalışmalar da başlamış. Bu temsilciliklerin kooperatif ortaklarının ürettiği kitapların %50’den fazlasını raflarında teşhir etme, satma ve kooperatif ortaklarının yazar ve etkinliklerine ev sahipliği yapma yükümlülükleri var. Anadolu’da kitapçıların kapandığı ve mevcut kitapçı zincirlerinin kendi kitaplarına yer vermediği bir ortamda bu temsilcilikler okurla buluşmak ve kültürel etkinlikler düzenlemek için gerekli hale gelmiş.

Kooperatif çeşitli kamu kurumlarıyla ortak projeler de yürütmüş. Pandemi öncesinde Mudanya’da alternatif bir kitap fuarı düzenlemişler. Kitap fuarlarına katılmanın maddi açıdan çok külfetli olduğunu belirtiyorlar. Ayrıca zaman zaman ortaklarının fuarlara kabul edilmediklerini de ekliyorlar. Mevcut sisteme çözüm olarak katılımcılara masrafları paylaşmanın dışında bir külfet getirmeyen ve kapsayıcı bir model geliştirmenin gerekliliğini vurguluyorlar. Sağlık koşulları nedeniyle tekrar fuar düzenleyememiş olsalar da ileride bu fuarları tekrar hayata geçirmeyi planlıyorlar.  Bunun yanı sıra etkinlikler, kültürel sanatsal çalışmalar düzenlemiş ve kitap günleri yapmışlar. Ayrıca ortak YAYKOOP standı kurarak fuarlara katılamayan ortaklarına destek olmuşlar.

Ortaklarının kitaplarının kütüphanelerde yer almasını sağlamak için yerel yönetimlerle ilişkiler kurup projeler geliştirmişler. Kütüphanelerde çeşitlilik barındıracak zenginliğin oluşumu için yerel yönetimlerle yapılan bu çalışmaları arttırma ve sürekli hale getirme çabası içindeler. Bunun yanı sıra kurumsal satışlarla şirket/dernek veya vakıflara toplu satışlar yaparak ortaklarının kitaplarını okurlarla buluşturuyorlar.

*

Ses kaydı deşifresini yaparak bu yazının hazırlanmasında bana destek olan Berk Butan’a sonsuz teşekkürler.

 

 

Kategori: Kitap