Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Yesterday/ The Beatles

Değişik sanatçılar tarafında üç bin kereden fazla icra edilip tüm zamanların en çok kaydedilen şarkısı olarak Guiness Rekorlar Kitabı‘na giren, “Dün” ün özleminin anlatıldığı “Yesterday”, Paul McCartney tarafından ilk yazıldığı gibi “Scrambled Eggs” (Çırpılmış Yumurtalar) sözleriyle kalsa gene bu başarıyı yakalar mıydı, yoksa o güzelim melodiye ne kadar yazık olmuş diye mi düşünürdük?

Kim bilir belki de Beatles albümlerinin birinde az bilinen bir şarkı olarak kalırdı ve farkına bile varmazdık. İyi ki Paul McCartney doğru seçimi yapmış diyerek hikayemize devam edelim.

Paul, 1964 yılında zaman zaman kız arkadaşı Jane Asher’ın ailesinin evinde çatı katındaki odada kalmaktadır ve bu odanın en sevdiği yanı, içinde kendine ait diyebileceği bir piyano olmasıdır. Orada kaldığı günlerden birinde sabah yataktan kalktığında piyanonun başına koşar ve gece rüyasına giren, sabah kalktığında hala kafasında olan melodiyi unutmadan hemen notalara döker. Aklına ilk gelen sözler kahvaltı ve kız arkadaşı ile ilgili olur. Jane’in güzel bacaklarını tasvir ederken kafiye olarak “çırpılmış yumurtalar”ı uydurmuş olması pek romantik olmasa da, bu sözlerle grup arkadaşlarını epeyi güldürmeyi başarır.

“Scrambled eggs/Oh my baby how I love your legs”

McCartney ve Asher.

Şarkı, sözleri haricinde tam anlamıyla şekillenmiş ve kusursuzdur. Notalar o kadar kolay ardı ardına akmıştır ki melodiyi daha önce bir yerden duymuş olabileceğini düşünür. Çalıntı bir melodi ile şarkı yapmamış olmak için müzik endüstrisinden güvendiği birkaç kişiye dinletir ve en sonunda prodüktörleri George Martin’e gider. Martin’in özellikle eski şarkılarla ilgili geniş bir bilgisi vardır. Parçayı dinler ve melodiyi çok beğendiğini ama daha önce duymadığını söyler. McCartney, artık melodinin kendisine ait olduğuna ikna olmuştur:

Sonunda bulduğun bir şeyi götürüp polise teslim etmek gibi olmuştu. Birkaç hafta sonra kimse sahiplenmezse o zaman sahiplenebileceğimi düşündüm.”

“Help” filminin çekimleri sırasında Paul, sette bulunan piyano ile sürekli “Scrambled Eggs” üzerinde çalışır. Ardı ardına aynı melodiyi dinlemekten bıkan film yönetmeni Richard LesterYa şu kahrolası şarkıyı bitir ya da bırak, çünkü biraz daha çalmaya devam edersen piyanoyu buradan kaldıracağım “diye isyan eder. Film çekimi bittikten sonra uygun sözler bulmaktan başka yapılacak bir şey kalmamıştır.

Bir Beatle’ın tek başına kaydettiği tek şarkı

Paul McCartney 1963’te Hofner 500/1 Model bas gitarıyla.

1965 Mayıs’ında Paul ve Jane tatil için Londra’dan Lizbon’a uçarlar. Cliff Richard’ın gitaristi Bruce Welch’in Portekiz’in güney kıyısında bulunan Albufeira’daki villasında tatil yapacaklardır. Lizbon’dan Albufeira’ya gitmek için araba ile 300 km. gitmeleri gerekir ve Jane yolda uyur. Paul yol boyunca şarkı sözlerine odaklanır. “Yesterday” kelimesi ile kafiyeli olacak, today, away, play, stay gibi bir sürü kelime bulur. Villa’ya vardıklarında Paul, valizini toplamış ve gitmek üzere olan Bruce Welch’ten gitarını ödünç alır ve ona “Yesterday”’i çalar. Sonraki iki hafta içinde tüm sözler tamamlanmıştır.

14 Haziran 1965’te EMI stüdyolarında uzun bir kayıt gününün sonuna gelinmiştir. Paul grup arkadaşlarına “Yesterday”’in son halini gitarda çaldığında, Ringo davulda ilave edebilecek bir şey bulamaz. John ve George da bir gitar daha ilave etmenin anlamı olmayacağını söyler. Sonunda Paul şarkıyı gitar ile tek başına kaydedecektir. Yesterday, bir Beatle’ın tek başına kaydettiği ilk Beatles kaydı olarak tarihe geçer.

George Martin’in şarkıya yaylı çalgılar ilave etme fikrine Paul şiddetle karşı çıkar. Günün sonunda onlar bir rock grubudur ve yaylıların şarkıyı çok klasik yapacağını düşünür. George Martin, “Bir deneyelim, beğenmezsen eklemeyiz” diyerek Paul’u ikna eder. Böylece şarkıya bir “Yaylı Çalgılar Dörtlüsü” son dokunuşu yapar. İki kere üst üste kaydedilen yaylıların çok fazla “Bach”’ı çağrıştırmaması için Paul, ikinci kıtadaki “she wouldn’t say”’in ardından çello için kendince bir blues notası ekler. John’un deyimi ile “müthiş” olmuştur.

 

Yesterday, klasik müzik elemanları içeren ilk pop şarkılarından biri olur. Bu sayede Beatles orta yaş grubuna da hitap etmeyi başarmıştır.

Yoko Ono’dan veto

1965 yılına kadar Beatles’ın tüm şarkıları Lennon & McCartney besteleri olarak görünse de çoğunlukla şarkıyı biri ya da diğeri yazıyordu. Bu konuda ikili arasında 1962 yılında yapılmış yazılı olmayan bir anlaşma vardı. 1995’te yayınlanan Beatles Anthology’de McCartney, Yesterday’in tümüyle kendisine ait olduğu için en azından isimlerin yeri değiştirilerek bestenin McCartney & Lennon olarak gösterilmesini istemiş, ancak isteği Yoko Ono tarafından reddedilmişti.

Beatles’ın ve şarkılarının insanların hafızasından tümüyle silindiği ve sadece genç bir gitaristin o harika melodileri hatırlayabildiği romantik komedi “Yesterday”de, filmin kahramanı Jack Malik, hikayenin önemli sahnesinde, kendisine hediye edilen gitarla şarkıyı çalar ve hayranlıkla dinleyip şarkıyı kendisinin yazdığını zanneden arkadaşlarına “Ben yazmadım Paul McCartney yazdı,… şimdiye kadar yazılmış en iyi şarkılardan biri” der. Halbuki yaşadığı bu alternatif gerçeklikte Beatles hiç var olmamış ve kimse John, Paul, George ve Ringo’yu dinlememiştir.

 

Paul McCartney, 1980 yılında “Yesterday”’i yazdığı en iyi şarkı olarak tanımlamış ve ”Onu sadece çok başarılı olduğu için değil,, aynı zamanda yazdığım en içgüdüsel şarkı olduğu için seviyorum” demiştir.

Rolling Stone dergisi tarafından 2021’de güncellenen “Tüm Zamanların En İyi 500 Şarkısı” listesinde “Yesterday” 72. sırada gösterilir. Altı tane Beatles ve bir Lennon şarkısı olan Imagine ilk 100 ’de listelenmiştir.

Paul McCartney, annesini 14 yaşında iken kaybetmişti. Sanatçı, 2013 yılında Mojo dergisine verdiği röportajda “Yesterday”i yıllarca herhalde farkında olmadan Annem hakkında söylüyordum. Bu sözleri ona söylüyor olmalıyım” demiştir.

 Neden gitmek zorundaydı, bilmiyorum
Söylemedi,
Yanlış bir şey söyledim,
Şimdi “Dün” ü özlüyorum.

Kaynakça

  • Eames T., The Story of “Yesterday” by The Beatles, Smooth Radio, 26.June 2019
  • Yesterday Songwriting History, beatlesbooks.com/yesterday
  • Carlin S., The Hearthbreaking True Story Behind The Beatles, “Yesterday” June 28,2019
  • Songfacts, “Yesterday”

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Another Brick In The Wall/ Pink Floyd

“Wish you Were Here” , “The Dark Side of The Moon” ve ”The Wall” albümleri tüm zamanların en çok satan albümleri arasında bulunan ve progresif ve art rock türünün öncüsü kabul edilen Pink Floyd’un 11’inci stüdyo albümü “The Wall”un ana fikri, grubun 1977 yılında çıktıkları turun son performansı olan Montreal konserinde talihsiz bir olayın ardından ortaya çıktı.

Grup ilk defa stadyumlarda konserler veriyordu ve buna pek alışık değillerdi. Ön sıralarda kendilerini rahatsız eden gürültücü hayranlarından birinin suratına tükürüp konseri yarıda bırakan Roger Waters, dinleyicileri ile kendi arasına mesafe koymaya karar verdi ve kendi etrafına duygusal bir bariyer koydu. Metaforik olarak özel hayatındaki “Tuğla”lardan biri olan bu olay, “Yabancılaşma”yı konu alan “The Wall” albümüne de esin kaynağı oldu.

Syd Barrett’in ayrılmasından sonra grubun liderliğini üstlenen Roger Waters, 1978 yılında “The Wall” projesini grup arkadaşlarına kabul ettirdi. “The Wall “, rock opera türünde bir konsept albümdü ve “Pink “adındaki karakter, Syd Barrett ile Roger Waters’ın hayatlarından esinlenilmişti. Albümün prodüksiyonu için grubun anlaştığı Bob Ezrin, Waters’ın ön çalışmasını 40 sayfalık bir senaryoya döktü.

Baba: Sadece aile albümünden bir enstantane

“The Wall”, baş karakter olan Pink’in çocukluğunda örülmeye başlayan ve büyüdükçe şekillenen zihinsel duvarını anlatan bir şarkı setinden oluşuyordu.

Pink’in duvarındaki ilk tuğla, kendi babasını bebekliğinde kaybetmiş olan Roger Waters gibi, babasını savaşta kaybetmiş olması idi. Babasız büyümek sanatçıda derin izler bırakmıştı ve bu yaralar Pink’in hikayesine de yansıdı. Roger Waters’ın babası ile hiçbir anısı yoktu ve onun için aile albümündeki bir resimden ibaretti: “A Snapshot in the family album “

Yönetmenliğini Alan Parker’ın yaptığı 1982’de çekilen “The Wall”  filmini seyretmeyenler için “Another Brick In the Wall Part I “in sözlerindeki hüznü anlamak o kadar kolay olmayabilirdi. Çocuk “Pink”, parkta oynarken hiç tanımadığı babasının resmine benzeyen birini görüp onun elinden tutmaya çalışıyordu ama adam onu itip uzaklaşmasını söylüyordu. Bir sonraki karede ise “Pink” salıncağa oturuyordu ama kendisini itecek kimse yoktu. Kendisini çok yalnız hissetmişti.

Daddy what’d ya leave behind for me?
All in all,it was just a brick in the Wall”

 

 “Another Brick In The Wall Part II”, albümün en çok bilinen popüler bölümüdür. Şarkının videosunu seyretmeden sadece sözlerini dinleyen bir kişi, bu bölümün eğitim sistemine bir başkaldırı olduğunu düşünebilir. Halbuki şarkı çok daha geniş anlamda insanları kontrol eden yönetimlere bir karşı çıkıştır. Albümün genel konsepti içinde de “Pink” karakterinin etrafındaki duygusal duvarın en önemli tuğlalarından biridir.

İnsandan tuğlalar ören sisteme isyan

Part II ‘de Roger Waters, yönetim sistemindeki tüm otoriteyi duvardaki “İnsandan Tuğlalar” olarak tanımlar. ”Pink”in korumacı annesi dışında hayatında karşılaştığı ilk  otorite figürleri öğretmenleridir. Öğretmenler genel olarak hükümeti, öğrenciler ise halkı sembolize etmektedir. Filmde öğrenciler tek tip maskeler takmış olarak robotlar gibi yürüyüp büyük bir kıyma makinesinin içine düşmektedir. Burada öğrencilerin kendileri gibi değil de öğretmenlerin istediği gibi olmalarına yol açan totaliter eğitim sistemine eleştiri ve aslında onun üzerinden de halkı kendi istedikleri gibi yönetip onları savaşların, grevlerin ve terörün içine sürükleyen hükümetlere genel bir eleştiri vardır.

Albümün sistemi eleştiren sözlerinin İngiliz halkı tarafından beğenileceği konusunda bir kuşkusu olmasa da prodüktör Bob Ezrin albümle beraber dikkati çekecek bir single çıkarılmasını ister. O tarihe kadar albüm konseptinden vazgeçmeyen grup, “Money” ve ”Have A Cigar” dışında single çıkarmamıştır. Ezrin daha da ileri giderek şarkının radyolarda çalınması için “disco ritmli” olması konusunda da grubu ikna eder. David Gilmour 2009 yılında Guitar World dergisine bu süreci şöyle anlatmıştır.

Bob bizden birkaç klübe gidip disco müzikte neler olduğunu görmemizi istedi. Kendimi zorlayıp bu yüksek sesli bas ve davul seslerini dinledim. Kendi kendime ne aptal ve korkunç diye düşündüm. Sonra geri dönüp şarkılardan birini akılda kalıcı olması için bunlardan birine dönüştürmeye çalıştık.”

 

Şarkıdaki çocuk korosu stüdyoya en yakın olan bir okuldan seçilen ve yaşları 13 ile 15 arasında değişen 23 çocuktan oluşuyordu. Daha çok çocuk olduğu hissini yaratmak için çocukların sesleri 12 kez üst üste kaydedilmişti. Albüme katkılarından ötürü okula 1.000 pound ödül ve Platin Plak hediye edilmişti.

Thatcher’in nefreti!

Single 4 milyon kopya sattı ve 1983’te British Academy’den “En iyi Orijinal Film Şarkısı” ödülünü aldı. Londra Eğitim kurumu şarkıyı “Skandal” olarak tanımlamıştı ve dönemin İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher şarkıdan nefret etmişti.

Şarkıdaki nakarat dilbilgisi olarak yanlış gibi gözüküyordu. “We don’t need no education” çift negatif anlamı taşıyordu ve pozitif anlamda “Biz iyi bir eğitimi sistemi istiyoruz ”şeklinde de yorumlanabilirdi.

Roger Waters 2009 yılında “Mojo” dergisine verdiği demeçte şarkının eğitime karşı bir başkaldırı olmadığını söylemiş ve  “Benden daha çok eğitimi savunan birini bulamazsınız. Şarkı, bizim üzerimizde haksız ve yanlış kontrolü olan insanlara karşı bir isyandı” demişti.

Kaynakça

  • Golsen T., The Story Behind The song: Pink Floyd’s Alienation Anthem” Another Brick In The Wall”, Nov.2021
  • Benjamin W., The real meaning of  “Another Brick In The Wall” by Pink Floyd, 20.04.2014
  • Songfacts, “Another Brick In The Wall Part II”
  • Wikipedia, Another Brick In The Wall Part II, The Wall

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Güzelliğin On Par’etmez/ Aşık Veysel Şatıroğlu

1894 yılında, Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan Köyü’nde doğmuştu büyük ozan Aşık Veysel Şatıroğlu.

İki kız kardeşi çiçek hastalığına yakalanarak hayatını kaybetmişti. Hastalık onun da yakasına yapıştığında sadece 7 yaşındaydı. Kendisi o günü şöyle anlatmıştı.

“Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kaydı ve düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım. Çiçek zorlu geldi. Sol gözümde çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak perde indi. O gün bugündür dünya başıma zindan.”

Babasının oyalanması için aldığı bağlamayla önce başka ozanların türkülerini çalmaya başladı.1930 yılından sonra Sivas Maarif Müdürü’nün desteği ile birçok ili dolaşmaya başlamıştı.

1933 yılında Cumhuriyet’in 10.yılı için yazdığı “Cumhuriyet Destan”nı çok sevdiği Atatürk’ün huzurunda okumak istemişti. Mustafa Kemal Paşa’nın huzuruna çıkmasının nasip olmaması Aşık Veysel’i çok üzse de, Sivrialan’dan yaya olarak üç ayda ulaştıkları Ankara yolculuğunda o ünlü eserini bestelediği rivayet edilir: “Uzun İnce Bir yoldayım.”

Ata’nın huzuruna çıkma fırsatı aslında daha sonra Aşık Veysel’in ayağına kadar gelecekti. 1935 yılında İlk kez çıktığı İstanbul radyosunda Veysel’i dinleyen Atatürk “Bu aşığı bulun getirin” diye talimat vermişti. Yaver Şükrü Özer hemen radyoyu arasa da binadan ayrılan Aşık Veysel’e ulaşamamıştı. Bunu öğrenen Veysel, bir gün sonra Dolmabahçe Köşkü‘ne gitmiş ama yaver Şükrü bey “O bir zevk zamanı idi, şimdi çalışma zamanı…Sen adresini bırak, yeniden hatırlar da sorarsa biz seni yılanın deliğinde de olsan buluruz” diyerek Veysel’i huzura almamıştı.

Dilden dile dolaşan, vefasız eşe sitem

1952’de senaryosunu Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yazdığı, Metin Erksan’ın yönettiği “Karanlık Dünya” filminde Aşık Veysel de oynadı. Filmde sekiz yıllık evliliğin ardından Veysel’i terk ederek kaçan ilk eşi Esma ile ilgili hikaye de anlatılmıştı. Bu hikaye yıllarca “Çarık Hikayesi” olarak dilden dile dolaştı. Erol Evgin’in de bir TV programında göz yaşı dökerek aktardığı hikayeye göre Aşık Veysel eşinin kendisini terk edeceğini anlamıştır. Gece uyumak için yataklarına girdikten sonra eşi kalkar, bohçasını da aldıktan sonra pabuçlarını giyer ve kaçar. Bir süre sonra ayağına bir şeyin vurduğunu fark eder. Pabuçlarını çıkarttığında bir nota sarılı bir tomar para olduğunu görür.

 

Notta şöyle yazmaktadır:

Al, bu para ananın ak sütü gibi helal olsun. Gittiğin yerde kendini ezdirme. Bir de güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa…”

Bu güzel hikaye Aşık Veysel’in eserlerinde yarattığı değerlerle ilişkilendirilmişti ve yıllarca halk tarafından çok sevilerek dilden dile aktarıldı. Ancak 2014 yılında Doğa Eker adında 13 yaşında bir öğrenci Antalya’dan kalkarak, Sivas’ın Şarkışla ilçesine gidip Aşık Veysel’in oğlu Ahmet Şatıroğlu ile bir söyleşi yaptı ve olayın aslını ondan öğrenerek, videoyu da internette paylaştı. Şatıroğlu söyleşide bu hikayenin doğru olmadığını ve aileyi rencide ettiğini söylemiş ve “Hiç kimse altı aylık bebeğini bırakıp giden kadına böyle bir iyilik yapmaz. Üstelik bırakın ayakkabıya tomarla para koymayı, Veysel’in doğru dürüst kuruşu bile yoktu” demişti.

Öte yandan Aşık Veysel’in köye tekrar dönen Esma’ya mağduriyet yaşamaması için ölümüne kadar destek olduğu da bilinmektedir. Hikayenin aslı nasıl olursa olsun Aşık Veysel’in kızının da söylediği gibi ünlü ozan, kalbimizi ısıtan bu aşk şarkısını ilk eşi Esma için yazmıştı.

Şüphesiz Aşık Veysel’in yorumundan sonra şarkının hafızalarımızda yer eden diğer güzel yorumu da Hümeyra’nınkidir.

 

Güzelliğin on par’ etmez
Bu bendeki âşk olmasa
Eğlenecek yer bulamaz
Gönlümdeki köşk olmasa

Tabirin sığmaz kaleme
Derdin dermandır yareme
İsmin yayılmaz âleme
Âşıklarda meşk olmasa

Kim okurdu, kim yazardı?
Bu düğümü kim çözerdi?
Koyun kurt ile gezerdi
Fikri başka başk’ olmasa

Senden aldım bu feryadı
Bu imiş dünyanın tadı
Anılmazdı Veysel adı
O sana âşık olmasa
Anılmazdı Veysel adı
O sana âşık olmasa

Kaynakça

  • Çalışkan M., Ünlü Halk Ozanı Atatürk’le tanışma şansını kıl payı kaçırdı.  habertürk.com 25.10.2020
  • Vikipedia, Aşık Veysel
  • Eker Doğa, Aşık Veysel’in Yanlış Bilinen Hikayesi, 25.01.2017

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Bang Bang/ Nancy Sinatra

Ünlü yönetmen Quentin Tarantino’nun Kill Bill filmi, “Ölümcül Engerek Yılanı Suikast Timi”nin bir kilisedeki düğünü basıp töreni yöneten papaz ve damat da dahil olmak üzere sekiz kişiyi öldürmesinin ardından, yaralı olarak yerde yatan “Gelin”in, timin lideri Bill ile yaptığı kısa diyalogla başlar.

Gelin rolündeki Uma Thurman karnında taşıdığı bebeğin kendisine ait olduğunu söylemesine rağmen Bill, onun başına doğrulttuğu silahı ateşlemekten vazgeçmez.

Bu dramatik sahnenin ardından, derinlerden gelen kilise orgu tadında bir gitar introsu ve onun eşliğinde Nancy Sinatra’nın duru sesini duyarız.

 I was five and he was six
We rode on horses made of sticks
He wore black and I wore white
He would always win the fight

Bang bang, he shot me down
Bang bang, I hit the ground
Bang bang, that awful sound
Bang bang, my baby shot me down

Quentin Tarantinonun filminde Nancy Sinatra’dan dinlediğimiz “Bang Bang (My Baby Shut Me Down )”ı  Sonny Bono, eşi Cher’in  ikinci albümü “The Sonny Side of Cher” için 1966 yılında yazmıştı. Şarkı single olarak da yayınlanmış ve İngiltere listesinde üçüncü sıraya, Amerika Bilboard Hot 100’de de ikinci sıraya kadar yükselmiş ve Cher’in 1 milyondan fazla satan ilk single’ı olmuştu.

Oldukça belirgin “contralto” sesiyle tanınan ve 60 yıla yaklaşan kariyerinin her 10 yıllık döneminde Bilboard’da 1 numaraya yükselen bir şarkı yapmayı başaran tek şarkıcı olan Cher, medyanın kendisine taktığı “Pop’un Tanrıçası” ünvanını fazlası ile hak ediyordu. Kariyerinde müzik dışında oyunculuk da bulunan Cher,”Bang Bang”in videosunda aktrislik yeteneğini de gözler önüne sermiş ve terk edilen eşi başarıyla canlandırmıştı.

Şarkının dramatik ve kalp kırıcı bir hikayesi vardı. Çocukluklarında oyuncak silahlarla birbirlerini vuran ve büyüdüklerinde kilisede şarkılar eşliğinde evlenen bir çiftin öyküsünü anlatıyordu. Çocukluk oyunlarında kız arkadaşını hep alt eden erkek, evlendiklerinde onu terk ederek alegorik olarak onu bir kez daha “vurmuş” oluyordu.

 

Nancy Sinatra, Cher’in şarkısına aynı yılda yani 1966’da cover yaptı. Onun versiyonunda Billy Strange’in Gibson gitarı ile yaptığı tremola efekti şarkıyı oldukça çekici ve gizemli yapmıştı. Her iki sanatçı da güçlü sesleri ve farklı yorumları ile dinleyicileri etkilemiş olsalar da, orijinal olma avantajı ile Cher’in “Bang Bang”’i, Nancy Sinatra’nın melankolik cover’ını gölgede bıraktı.

‘Gelin’in uğuru…

Tarantino, senaryosu dövüş sanatları sineması, samurai sineması ve spagetti western karışımı olan “Kill Bill”  için , “Bang Bang”in Western kokan orijinal versiyonunu kullanmaktansa Nancy Sinatra’nın ağır tempodaki gotik yorumunu tercih edince Nancy’nin versiyonu 2003 yılında bu sefer hit oldu.

Terk edilen sevgilinin kilise basıp “Gelin” dahil herkesi vurma hikayesi için Nancy’nin kasvetli yorumu çok daha uygundu.

 

Filmin unutulmaz sahnelerinden biri de Japon Samurai kılıç ustası Hattori Hanzo ile “Gelin “arasındaki diyalog idi. Usta’nın ”Gelin”e bir intikam kılıcı yapmayı kabul ettiği sahnede dinlediğimiz, panflüt virtüözü Gheorge Zamfir tarafından yorumlanan ve Ennio Moricone’nin western filmler için yaptığı eşsiz müziklerden hiç de aşağı kalmayan “The Lonely Shepherd”, filmin ikinci hit şarkısı olmuştu.

Defalarca cover’ı yapıldı

Petula Clark, Stewie Wonder, Lady Gaga gibi yıldızlar “Bang Bang”e cover yapan şarkıcılar arasında oldular.

Duygusal şarkıların usta yorumcusu Dalida şarkıyı İtalyanca yorumlarken, Türkiye’de de Güneri Tecer “Dan Dan” ismiyle aranje etmişti.

Cher 1987 yılında şarkının rock bir versiyonunu kaydetti.

Kadın giyim markası Patrizia Pepe’nin 2017/2018 reklam yüzü olan genç şarkıcı Dua Lipa “Bang Bang”i reklam videosunda kullandı. Bu video şu ana kadar You Tube’da 37 milyon kere izlendi.

Nancy Sinatra.

Norveçli mezo sopranno Tuva Semmingsen’in 2018’de Danimarka Senfoni Orkestrası eşliğindeki kusuruz “Bang Bang” yorumu, Nancy Sinatra’nın yorumuna en yakın olanı idi.

Tarantino klasiklerinden Pulp Fiction’un unutulmaz açılış müziği “Misirlou’nun da olduğu gibi, Kill Bill’in açılış müziği “Bang Bang” de, Nancy Sinatra’nın tremola gitar eşliğindeki melankolik yorumu ile müzik ve sinema tarihindeki yerini aldı.

Kaynakça

  • What”Bang Bang” was really about, classicrock.com
  • Pam., A Song Story #1 Bang Bang (My Baby Shut Me Down), 2012
  • Derrer J., Guitarist Bill Strange Talks About Nancy Sinatra’s Bang Bang, 6 June 2008
  • Wikipedia, Bang Bang, Kill Bill

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Bella Ciao

Soygunda giydikleri kırmızı renkli tulumlarıyla ve taktıkları Dali maskeleriyle sosyalist mesajlar veren, sisteme başkaldırma iddiası ile halkın desteğini almaya çalışan ama aslında masum insanları rehine alarak büyük bir vurgun planlayan sözde Milenyum Robin Hood’larının hikayesi “La Casa de Papel”. Her ne kadar soygun gibi gözükse de aslında darphanede kendi paralarını basarak kimseyi soymuyorlar ve sadece Avrupa Merkez Bankası’nın yaptığının yanında solda sıfır kalan küçük bir parasal genişlemeyi 10 kişinin cebine aktararak enflasyona bile neden olmuyorlardı. Literatürde John Stuart Mill kalpazanlık benzeri bu tür suçları “Kurbansız Suçlar” olarak sınıflandırmıştı.

Partizan’dan ‘sistem karşıtı’ soygunculara…

Dizinin ikinci sezonunun başında, planladıkları yeni soygun öncesinde darphaneden ceplerine indirdikleri birkaç milyar Avro’nun çok küçük bir bölümünü, o da sadece bir kaos yaratmak amacı ile Madrid üzerinde uçurdukları zeplinlerden halkın üzerine atmak dışında, kendilerini destekleyenlere somut hiçbir katkıda bulunmayan bu sözde Robin Hood’ların neden bu kadar sevildikleri sosyolojik bir vaka olmakla beraber yazımızın konusu değil.

La Casa de Papel’in birinci sezonunda anlatıcı olan Tokyo adındaki karakter, soygunların planlayıcısı olan namı diğer “Profesör”’ün dedesinin İtalya’da faşistlere karşı savaşmaya gittiğinde öğrendiği bir şarkıdan bahsediyor. Dizinin ikonik sahnelerinde çalan ve İtalyan Partizan’larının özgürlük şarkısı olarak bilinen “Bella Ciao” ile soyguncuların sistem karşıtı karakterlerini güçlendiren bir imge daha eklenmiş oluyordu.

 

Aslında İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı direnen Partizanlar arasında en fazla yayılan şarkı “Fischia Il vento”idi. Melodisi Katiuscia adlı çok bilinen bir Rus şarkısından alınmıştı ve komünist referanslar içeriyordu. Emiliano bölgesindeki bir grup partizan tarafından söylenen “Bella Ciao” ise kısa zamanda bu şarkının yerini aldı. “Bella Ciao” politik olarak daha doğru gözüktüğü gibi kültürel olarak ta İtalyanlara daha uygundu.

Çeltik işçisi kadınların isyanı

Partizanlar tarafından sözleri değiştirilerek anti faşist bir direniş şarkısı haline gelmeden önce “Bella Ciao” Kuzey İtalya’da çeltik tarlalarında çalışıp pirinç hasadı yapan İtalyan kadın mevsim işçilerinin yaşadıkları zorlukları anlatıyordu. Zor çalışma koşullarına isyan eden folklorik ve protest bir şarkı idi. Şarkının bu versiyonun en güzel yorumlarından birini ünlü İtalyan şarkıcı Milva’dan dinleyebiliriz. Şarkının sonunda verilen mesaj bir özgürlük mesajı idi.

“Bir gün gelecek hepimiz
Özgürce çalışacağız”

 

Bu sözler İtalyan Partizanları tarafından değiştirildi ve “Bella Ciao” 1943 ile 1945 yılları arasında İtalya’daki anti faşist direnişin marşı haline geldi. Folklorik versiyonda İtalyan çeltik işçilerinin zorlukları ve özgürlük özlemi anlatılırken bu versiyonda özgürlükleri için ölmeye hazır olan Partizanların direnişi anlatılıyordu.

“Bir sabah uyandım
Ve işgalciyi karşımda buldum.
Ey Partizan,beni uzağa götür
Çünkü kendimi ölecek gibi hissediyorum.”

Peki İtalya’da pirinç hasadında çalışan kadınlar acaba bu şarkıyı nerden duymuşlardı?

İşte burada şaşırtıcı bir hikaye daha çıkıyor karşımıza. Kimin aklına gelebilir ki İtalyan kadınlarının protest şarkısı, partizanların ve tüm antifaşist direnişçilerin ikonik şarkısı “Bella Ciao”,  Yiddish bir halk şarkısından esinlenilmiş. Şarkının ilk plak kaydına 1919 yılında yılında Odesa’dan New York’a göç etmiş olan Mishka Ziganoff’un  Klezmer- Swing tarzındaki albümünde rastlıyoruz ve şarkının adı da “Koilen” veya Yiddish ismi ile “Dus Zukele Koilen”. Bu müziğin göçmenler tarafından İtalya’ya getirildiği ve bir halk şarkısına dönüştüğü düşünülüyor. İtalyan etnomüzikolog ve rejisör Renato Morelli, grubu ile Koilen ve Bella Ciao’u beraber yorumlayarak bu benzerliği çok güzel ortaya koymuş.

 

19’uncuyüzyılın Yiddish folklorik müziğinden, İtalyan işçilerinin protest şarkısına, Partizanların antifaşist direniş marşından, Casa de Papel’in kahramanlarının motivasyon şarkısına giden ve bir yüzyıldan uzun bir geçmişi olan “Ciao Belle Ciao”, bu günlerde Meksika kökenli Amerikalı genç şarkıcı Becky G.’nin harika yorumu ile tekrar radyolarda kulaklarımızın pasını atıyor ve “zamansız” yolculuğuna devam ediyor.

Kaynakça

  • Giovannardi F., L’Origine Musicale di Bella Ciao, academia.edu, 01.11.2011
  • Meletti j., Da ballata yiddish a inno partigiano il lungo viaggio di Bella Ciao, 12.04.2008
  • La Casa de Papel’e Hukuki ve İktisadi Bakış, rakamlar ve yalanlar.com, Ağustos 29, 2019
  • Wikipedia, Bella Ciao, La Casa de Papel, Becky G.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Bir Şarkının Hikayesi/ Stayin’ Alive

Anneleri müziğe olan kabiliyetlerini keşfettiğinde Barry Gibb dokuz, ikiz kardeşleri Robin ve Maurice altı yaşlarındaydı. Barry’ye Noel’de alınan gitarla harika bir uyumla şarkı söyleyen üç kardeş çok geçmeden, sadece iki yıl sonra ilk gruplarını kurmuşlardı. Aile Avustralya’ya göçme kararı alınca Manchester’de başlayan müzik kariyerlerine Sydney’de devam ettiler. Gruplarının adı büyük kardeş Barry’nin isminin ilk harflerinden oluşan BGs olmuştu. Çok geçmeden adlarını Bee Gees olarak değiştirdiler. Fakat müzik endüstrisinin merkezi İngiltere ve Amerika idi ve Liverpool’lu dört genç Atlantiğin iki yakasında da müzik listelerini alt üst ediyordu.

İngiltere’ye dönmeye karar verdiklerinde ilk işleri Beatles’ın meşhur menajeri Brian Epstein’a gitmek olmuştu. Epstein işlerinin yoğunluğundan dolayı onları şirketin diğer menajeri Robert Stigwood’a pasladı. Stigwood aynı zamanda Eric Clapton’ın grubu Cream’in de menajeriydi. Onları hemen portföyüne kattı. Beatles’in sounduna benzer bir müzik yapan ve aile üyelerinden oluşup mükemmel bir harmoni ile şarkı söyleyen bir grup kaç kere karşısına çıkabilirdi ki?

Arif Mardin katkısı: Falsetto

Turne için New York’ta bulundukları sırada sadece kelime kulaklarına hoş geldiği ve içinde çok “s” harfi olduğu için adını “Massachusetts” verdikleri şarkılarını yazdılar. Halbuki henüz orada hiç bulunmamışlardı. İngiltere’de ve 12 ülkede ilk defa bu şarkı ile liste başı oldular.

1975’te grup yeni bir sound arıyordu ve Eric Clapton’ın tavsiyesi ile gittikleri Miami’de Ahmet Ertegün’ün şirketi Atlantic Records ile çalışacaklardı. R&B tarzında bir albüm yapmak istiyorlardı ve bu konuda Arif Mardin’den daha iyi bir prodüktör bulamazlardı. Mardin, Aretha Franklin’le de çalışmıştı ve onun gibi gerçek bir prodüktörle hiç çalışmamışlardı. Şarkıları Clapton’ın daha önce kaldığı evde yazdılar ve albüm kaydı için stüdyoya girdiler. “Nights on Broadway” adlı şarkılarının tüm vokal kayıtlarını bitirmişlerdi. Arif Mardin, şarkının sonuna bir arka plan katmak istiyordu ve içlerinden birinin akortlu bir şekilde çığlık atmasını önerdi. Barry “Ben deneyeyim” dedi ve şarkı bittiğinde tüm stüdyo ekibi ortaya çıkan yeni sounda bayılmışlardı. Bee Gees ‘in daha sonra imza stili olacak olan “Falsetto” tekniği ilk olarak o albümde kullanılmıştı.

‘Discomania’ ve Travolta’nın uğuru

1977 yılında vergisel nedenlerden dolayı yeni albüm çalışmaları için daha önce Elton John’un da kullandığı Fransa’daki “Chateau d’Hérouville”adında eski bir şatoya gittiler. Menajerleri Stigwood’dan sürpriz bir telefon geldiğinde yeni albüm çalışmaları devam ediyordu. Stigwood, New York ’ta yeni ortaya çıkan “Discomania” ile ilgili film yapmak istiyordu ve John Travolta ile üç filmlik bir kontrat imzalamıştı. İlk film için Bee Gees’ten birkaç şarkı istiyordu. Barry ilk başta teklifi reddetmiş ve “Bir film için şarkı yazacak vaktimiz yok, zaten konuyu da bilmiyoruz” demişti. Sonunda ikna olan grup üyeleri sadece bir hafta sonu çalışarak bir  “Demo” kasedi hazırladılar. Stigwood ve müzik yönetmeni şarkıları çok beğenmişlerdi ama bir tane de disco tarzı bir şarkı yazmalarını rica ettiler. Barry kısa bir sürede onlara “Saturday Night” adında bir şarkı yazdı fakat bu isimle daha önce yazılmış çok şarkı vardı. Sözleri değiştirdiler ve şarkının adı “Stayin’ Alive” oldu. Ellerinde beş tane çok güzel şarkı vardı ve artık stüdyoya girme zamanı gelmişti.

Kayıt beklemedikleri bir talihsizlikle başlamıştı. “Night Fever”ı kaydettikten sonra, Dennis Bryon annesinin sağlık problemlerinden dolayı İngiltere’ye dönmek zorunda kalınca, davulcusuz kaldılar. Stayin’ Alive’ı kaydetmek artık hiç basit olmayacaktı. Ses mühendisleri Richardson, dahiyane bir yöntemle “Night Fever”dan birkaç saniyelik bir davul ölçüsünü kopyaladı, bant parçasını kesti ve uçlarını arka arkaya yapıştırarak yeniden kaydetti. Üstüne bas gitar ve elektro gitarı ekleyerek şarkıyı inşa ettiler.

Disco müziğine getirilen ‘melodi’

Stigwood kayıtlar bittiğinde harika bir iş çıkardıklarının farkındaydı ve Paramount Pictures’ı da ikna ederek film vizyona girmeden albümü piyasaya sürdü. “Saturday Night Fever” soundtrack albümü, tüm zamanların en çok satan ikinci soundtrack albüm olarak tarihe geçti. 40 milyon satan albümün rekorunu yıllar sonra “Bodyguard” albümü ile Whitney Houston kıracaktı. Albüm 1980’e kadar 120 hafta Bilboard’ta kaldı. İngiltere’de ise 18 hafta arka arkaya birinci sıradaki yerini korudu.

Bee Gees, disco müziğe melodiyi getirmişti.

Grup üyeleri dahi bu başarı karşısında şaşkına dönmüştü. Top ten’deki 10 şarkının beşi Bee Gees şarkısı idi ve tam o sıralarda hit şarkılarını çıkaran küçük kardeş Andy Gibb’in de devreye girmesi ile DJ’lerin deyimi ile radyolar tam “OverGibb” olmuştu.

Bee Gees rüzgarı arkasına almış gibi gözüküyordu ancak onları en tepeye taşıyan albüm neredeyse en dibe vurduran da olacaktı. Disco müziğin bir sürü niteliksiz yapım ile yozlaşması sonucunda 1979’da bir anti disco hareketi başlamış ve Temmuz ayında Chicago’da disco plakların stadyumun ortasında imha edilmesine varacak kadar protestolar gerçekleşmişti.

Birdenbire anti-disco hareketi anti-Bee Gees hareketine dönüştü. Onları Superstar yapan “Saturday Night Fever” albümü haksız bir şekilde disco grubu olarak yaftalanmalarına neden olmuştu.

Bee Gees şarkıları radyolarda çalınmamaya başladı ve grup hızlı bir şekilde popülaritesini kaybetti. Bu süreçte Gibb kardeşler Barbara Streisand , Dionne Warwick ve Céline Dion gibi şarkıcılar için harika besteler yaptı.  Bir Bee Gees bestesi olan “Woman In Love” Barbara Streisand’i Bilboard Hot 100’de üç hafta liste başı yaptı.

‘RB grubuydular ama farkında değillerdi’

Bir dönemi solo çalışmalarla geçiren grup üyeleri ancak 1985 yılında tekrar bir araya geldiler.

Stayin’ Alive, Rolling Stone dergisinin 2021’de güncellenen ” Tüm Zamanların En İyi 500 şarkısı” listesinde 99.sırada gösterilir. Bilboard Hot 100‘e dokuz tane #1 şarkı sokmayı başaran Bee Gees , Beatles ve Supremes’in ardından Bilboard tarihinin en başarılı üçüncü grubudur.

2019’da çekilen Bee Gees dokümanter filmi “How You Can Mend a Broken Heart” ta Eric Clapton Bee Gees için, “Onlar aslında R&B grubuydular ancak bunu fark etmemişlerdi” demişti.

Grubun yaşayan tek üyesi Barry Gibb ” Aslında hiçbir zaman bir türümüz yoktu. Farklı dönemlerde bulunduk ve farklı dönemlere uyum sağladık. Kendi dönemlerinin şampiyonu olan birçoklarının gelip geçtiğini gördük. Biz her seferinde bağlantıda kalmasak ta her zaman etraftaydık” diyerek şüphesiz en doğru tespiti yapmıştı.

Bee Gees’in müziğine saygı, Stayin’Alive A#Grammy Salute adlı organizasyonda sahne alan Ed Sheeran , geçmişteki disco grubu yaftalamalarına da nazire yaparcasına  grubun en güzel baladlarından biri olan “Massachussets”’i harika bir şekilde yorumladı.

Kaynakça

  • Fames T., The Story of Stayin’ Alive by Bee Gees, 18 September 2019
  • Wong E., Stayin’Alive: The Story of Barry Gibb and the Bee Gees, November 14, 2021
  • The Bee Gees, How You can Men a Broken Heart, Documentary, Directed by Frank Marshall, 2020
  • Songfacts, Stayin’Alive, Massachusetts
  • Wikipedia, Bee Gees, Stayin’ Alive, Saturday Night Fever Soundtrack

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] White Rabbit/ Jefferson Airplane

Lewis Carroll’un en büyük eseri “Alice Harikalar Diyarında” resimli olarak çıktığı günden bu yana bütün dünyada bilinen ve birçok dile de çevrilen bir çocuk romanı olmuştur. Bu fantastik masalı bilenler hatırlayacaklardır. Ablası ile parkta otururken canı sıkılan Alice, yeleğinden çıkardığı saate bakarak geç kaldığı için acele eden ve kendi kendine konuşan beyaz bir tavşan görür ve merak edip onun peşinden gider. Tavşanı kaybolduğu deliğe kadar izleyen Alice, sonu bir türlü gelmeyen bu deliğin içine düşer. Düştüğü yerde tavşanın geçtiği kapıyı gören kahramanımız, onu takip etmek istese de küçük kapıdan geçemez. Sehpadaki “Beni iç” yazan iksiri içince küçülen Alice, bu sefer de sehpanın üstünde kalan anahtara yetişemez.  Üstünde “Beni ye” yazan bisküviyi yiyince de boyu başı tavana değecek kadar uzar. Anahtara uzanıp tekrar iksiri içince de yeterince küçülür ve kapıdan geçerek kendini “Harikalar Diyarında” bulur. Bundan sonra ortaya çıkan karakterler ve olaylar hayal gücümüzün tüm sınırlarının ötesine geçecek kadar fantastiktir.

Asit yolculuğunun vardığı ‘hit durağı’

Hikayeyi 1855 yılında 32 yaşında iken yazan ve 1865’te yayınlayan Carroll, o yıllarda migreni için tedavi görüyordu ve günlüğünde halüsinasyonlar gördüğünü yazmıştı. O dönemde baş ağrısı tedavisinde kokain kullanılıyordu ve afyon kesin olarak yasaldı. Gene de Carroll’un bu fantastik hikayeyi yazdığında uyuşturucuların etkisinde olduğu kanıtlanmış değildir. Ancak tam bir asır sonra, 1965 yılında Alice Harikalar Diyarı’ndan esinlenerek psyhcedelic müziğin kilometre taşlarından biri olan White Rabbit” adlı şarkısını yazan Grace Slick, San Fransisco’daki diğer müzisyenler gibi LSD kullanıyordu ve şarkıyı da bir “Asit Yolculuğu” sonrasında bestelemişti.

Slick şarkıyı, 8 veya 10 tuşu eksik olan ve 50 dolara satın aldığı upright piyanosunda notalara dökmüştü ve bunun hiç kendisine sorun olmadığını ve eksik olan notaları kafasında duyduğunu söylemişti. LSD etkisi altında iken Miles Davis’in “Skeches of Spain” albümünü defalarca dinlemiş ve en çok da giriş parçası olan “Concierto de Aranjues”den etkilenmişti. O dönemde eşi ile beraber “The Great Society”adlı gruptaydı ve şarkıyı ilk olarak onlarla yorumlamıştı.

1966 yılında The Great Society’den ayrılan Slick, Jefferson Airplane grubuna katıldı. Jefferson Airplane, 1965 yılında San Fransico’da kurulmuş olan bir Rock grubuydu ve solisti Signe Anderson doğum yapınca grubundan ayrılmaya karar vermişti. Grup sadece 750 dolar ödeyerek Grace Slick’in kontratını Great Society’den satın aldı. Bu küçük yatırımla Jefferson Airplane üyeleri turnayı gözünden vurmuştu. Slick’in güçlü ve aynı zamanda yumuşak sesi grubun psyhcedelic müziğine çok uyuyordu ve eski bir model olarak güzelliği ve sahnede duruşu, grubun konser performanslarına renk katıyordu. Fakat bunlar gruba asıl katkısının yanında neredeyse önemsiz kalacaktı.

Slick gelirken eli boş gelmemişti ve heybesinde iki de şarkı vardı. Bir tanesi kayınbiraderi Derby Slick’in yazdığı “Somebody to Love” diğeri de kendi bestesi olan “White Rabbit” idi. Jefferson Airplane’in  “Surrealistic Pillow” adlı albümünde yayınlanan her iki şarkı da Bilboard Hot 100’de  üst sıralara kadar tırmanmıştı.

“White Rabbit“’in Great Society tarafından kaydedilen ilk demo’su Grace Slick’in yorumuyla o kadar kötüydü ki kaydı iyileştirmek için eklenen her enstrüman şarkıyı sadece daha kaotik yapmıştı.  Jefferson Airplane’in kaydı ise çok yalın bir bas gitar girişi ile başlıyor sonra davul, askeri bir marşa benzeyen temposuyla ona eşlik ediyor, ardından elektro gitar da gerilimi arttırıyordu. Nihayet 28 saniye sonra Grace Slick gizemli sesi ile Alice’in hikayesinden esinlenerek sözleri -belki de şiir demek daha doğru olurdu – hiçbir gitar solosu veya başka bir duraklama olmadan kesintisiz okuyordu.  The Wall Street Journal ile yaptığı söyleşide Slick, Ravel‘in Bolero’sundan da esinlendiğini söylemişti. Bolero’da olduğu gibi “White Rabbit de gittikçe yükselen uzun bir “crescendo” idi. Grace’in sözleri uzatarak yorumlaması ise müzikle birleşince halüsinojen kullanımı ile çıkılan “asit yolculuğunu” çok iyi yansıtıyordu.

‘Eh, günaydın!’

Şarkının sözlerinde birçok metafor gizliydi ve hikayeyi bilmeyenler için neredeyse anlamsızdı.

Bir hap seni genişletir
Ve bir hap seni küçültür
Ve annenin sana verdikleri
 Hiçbir şey yapmazlar

Git sor Alice’e
Üç metre boyunda olduğu zamanları

Slick bir söyleşide, “Küçük kızlara okunan peri masallarında her zaman Prens’in gelip onların kurtaracağı anlatılırdı Fakat bu Alice için geçerli değildi. Esrarengiz bir yerde tek başınaydı ve gene de merakının peşinden gitti. Bu Beyaz Tavşan’dı “ demişti.             

Ve eğer tavşan kovalamaya gidersen
Ve biliyorsan düşeceğini…

 2016’da yayınlanan “Şarkının Anatomisi” adlı kitapta ise Slick, bütün gayretlerine rağmen birçok insanın şarkıyı yanlış yorumladığını söylemişti. “Kendimi her zaman “White Rabbit”’i söyleyen güzel görünümlü bir okul öğretmeni olarak düşünmüştüm. Şarkıyı duymak isteyen insanların esası kaçırmamaları için kelimeleri yavaş yavaş ve net bir şekilde söyledim. Ama gene de kaçırdılar. O zamanlar hiç kimse, şarkının çocuklarına uyuşturucu kullanmamalarını söyleyen ebeveynlere hitaben yazıldığını fark etmemişti. Ailelerimiz bize Peter Pan, Alice Harikalar Diyarında ve Oz Büyücüsü gibi hikayeler okuyorlar. Bütün bu hikayelerde uçabilen çocuklar, konuşan hayvanlar ve olağanüstü kahramanlar var. Sonra bize neden uyuşturucu kullanıyorsun diye soruyorlar. Eh günaydın”  

“White Rabbit”, Rolling Stone dergisi tarafından hazırlanan “Tüm Zamanların en iyi 500 Şarkısı” listesinde 455. sırada gösterilir. Grace Slick’in diğer hit şarkısı “Somebody To Love” da aynı listeye daha üst sıralardan girmeyi başarmıştır. Jefferson Airplane “Psyhcedelic Rock” müziğin öncü gruplarından biri olarak kabul edilir.

Kaynakça

  • Taylor T., Unravelling the weird sixties World of Jefferson Airplane’s “White Rabbit”, June 2021
  • Songfacts, White Rabbit
  • Rolling Stone, White Rabbit, The 500 Greatest Songs of All Time
  • Wikipedia, Jefferson Airplane

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Bir Şarkının Hikayesi] Wind Of Change/ Scorpions

Ocak 2020’de bir cuma günü öğleden sonra Amerikalı gazeteci Patrick Radden Keefe, Hanover’deki Kokenhof Otel‘in konferans salonunda ünlü Alman rock grubu Scorpions’un solisti Klaus Meine’yi bekliyordu. Keefe, kendisi için 10 yıl önce başlayan esrarengiz bir hikayenin belki de aydınlığa kavuşması ümidiyle ünlü solistle bu röportajı ayarlamıştı. Çok samimi bir havada başlayan görüşmede Klaus Meine, Keefe’in sadece bu röportaj için kalkıp New York’tan Hanover’e gelmesine  ve Kiev’de verdikleri konseri de izlemiş olmasına oldukça şaşırmıştı. Soğuk savaş öncesi Rock müziği konusunda bir araştırma yaptığını söyleyen Keefe, konuyu grubun imza şarkısı Wind Of Change’e getirince Meine, şarkının hikayesini çocukluk ve gençlik anılarına kadar dönerek samimi bir şekilde ve daha önceki röportajlarda anlattıklarına yeni detaylar da ekleyerek anlatmıştı.

Bu samimi anlatımı hikayemizin ilerleyen satırlarına bırakalım ve Patrick Keefe’in kafasını 10 senedir kurcalayan ve onu sonunda bu röportajı yapma noktasına kadar getiren konuya gelelim.

Rock ‘soslu’ Soğuk Savaş

Keefe, söyleşinin ortasında sonunda cesaretini toplamış ve baklayı ağzından çıkarmıştı. “Bazı söylentiler var” diyerek konuya girdi ve “Wind Of Change”in yazılmasında CIA’nin parmağı var mıydı?” diye şaşırtıcı bir soru sordu.

New York’lu gazeteci, 2010 yılında CIA’daki bir kaynaktan böyle bir söylentiyi duymuş, ama yaptığı araştırma sonucunda CIA bilgiyi ne doğrulamış ne de yalanlamıştı.

Klaus Meine, soru karşısındaki şaşkınlığını gizlemeyecek ve sonrasında gülerek herhalde “Şaka yapıyorsunuz” diyerek birden soğuyan havayı yumuşatacaktı. Aslında böylesi cüretkar bir soruya karşı sakin kalması büyük bir olgunluktu ve akıllıca bir cevapla konuya kendi açısından noktayı koydu: “Büyüleyici ve çok eğlenceli bir hikaye, bundan güzel bir film olur” dedi ve ilave etti: “Bunun düşünülmesi bile müziğin ne kadar güçlü olduğunu ve bir şeyleri değiştirebileceğini gösteriyor”

Keefe aslında büyük bir olasılıkla bu cevabı bekliyordu ama bir poligraf gibi Klaus Meine’in tepkilerinden ve vücut dilinden bir sonuç çıkarmayı planlamıştı. Söyleşiyi takip eden mayıs ayında Keefe, 11 bölümlük “Wind of Change” adlı podcastinin sekizinci bölümünde bu röportajı yayınladı ve ünlü şarkıcının cevaplarını samimi bulduğunu itiraf etti.

Wind of Change’in neden bu kadar önemli bir şarkı olduğunu ve CIA’nin dahi burnunu sokabileceği  bir komplo teorisine konu olabilmesini anlamak için o yıllarda devam eden Soğuk Savaş’a biraz değinmek gerekiyor.

Tarih sayfalarında çok kısa bir gezinti yaparsak, 1917’de Çarlık Rusya‘sı sona ermişti ve 1922’de de Transkafkasya Federasyonu, Ukrayna ve Belarus cumhuriyetleri Rusya ile birleşerek Sovyetler Birliği’ni meydana getirmişlerdi. Almanlara karşı II. Dünya Savaşı’nın galip devletleri arasında olan Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği, savaş sonrasında Baltık ülkeleri ve Balkanlar’daki müttefikleriyle NATO’ya karşı Varşova Paktı‘nı oluşturmuş ve Soğuk Savaş dönemi başlamıştı. 1961 yılında da Sovyetlerin kontrolündeki Doğu Berlin ile Batı Berlin arasına meşhur Berlin duvarı yapılmış ve Doğu Alman vatandaşlarının Batı Almanya’ya kaçışı engellenmeye çalışılmıştı.

Soğuk savaş döneminde CIA, Sovyetler Birliği’ndeki rejimi zayıflatmak için rejim karşıtı tüm hareketleri ve sanatsal aktiviteleri destekliyor veya gerekirse finanse ediyordu. Sovyet yazarı Boris Pasternak tarafından yazılan ve Sovyetler Rejiminin resmi görüşüne uygun olmadığı için yasaklanan Dr. Zhivago adlı kitabının binlerce kopyasını el altından Sovyetler Birliği’nde dağıtmaları buna bir örnekti. 1961 yılında ünlü şarkıcı Nina Simone’un Nijerya’ya konsere gitmesinde de CIA’nin parmağı vardı ama sanatçının bundan hiç haberi olmamıştı.

Acaba Sovyetler’deki gençliğin değişim taleplerini tetiklemek için CIA “Scorpions”un müziğini kullanmış olabilir miydi?

Dünyanın değiştiği anın tınısı

Berlin duvarının inşa edildiği yıllarda müziğe yeni başlayan bir genç olan Klaus Meine, 1965 yılında Rudolph Schenker tarafından kurulan Scorpions grubuna dört yıl sonra katılmıştı. Hard Rock ve Heavy Metal türünde müzik yapan ve şarkılarını İngilizce söyleyen grup, 1978 yılından sonra Almanya dışında da ünlendi. 1984 yılında çıkardıkları “Still Loving You” adlı baladları grubun soft rock tarzındaki ilk örneklerinden biriydi ve şarkı, Fransa’da liste başı olduğu döneme denk gelen “Baby Boom”un nedeni olarak gösterilmişti.

Grup 1988 yılında Sovyetler Birliği’ne turneye gitti fakat Leningrad konserlerinden sonra Moskova’daki konserleri son anda güvenlik gerekçesi ile iptal edildi. Klaus Meine söyleşisinde “Rock and Roll özgürlüğün sesiydi ve Kızıl Meydan’da bu kadar rock and roll iyi bir fikir değil diye düşünmüş olacaklardı. Müzik onlara göre bir tehditti ve yeni jenerasyon batıdan gelen bu zehire çok açıktı” diye yorum yapmıştı.

Bir yıl sonrasında Scorpions grubunun da menajeri olan Doc McGhee, Moskova’da Müzik Barış Festivali adı altında iki günlük bir rock festivali için izin almayı başardı. Bon Jovi, Ozzy Osborne ve Scorpions’un katıldığı bu festivali ve Wind of Change’in doğuş hikayesini birinci ağızdan dinlemek için Klaus Meine’in 2020’deki söyleşisine dönelim:

Bizim için çok heyecanlı bir deneyimdi. Bir Alman olarak bakınca belki de amcam Stalingrad’a tank ile gelmişti, biz ise müzik için buradaydık. Sonra Moskova nehrinde o tekne gezisine çıktık. Gemide tüm ülkelerden müzik grupları vardı, Kızıl ordu askerleri vardı, müzik hepimizi birleştiriyordu. Bir sene önce burada konser verememiştik. İşte o iki gün “Wind of Change”e ilham kaynağı olmuştu. Dünya benim gözlerimin önünde, tam da o anda değişiyordu.

 

Klaus Meine, ağustos ayındaki turneden sonra şarkıyı tam olarak 3 Eylül 1989 gününde Hanover’deki evinde yeni aldığı Yamaha sytnthesizer’ında besteledi. Tarihi çok net hatırlıyordu çünkü el yazısı ile şarkının sözlerini yazdığı kağıda günün tarihine de atmıştı. Gitar çalmadığı ve evde başka da bir enstrüman olmadığı için şarkının giriş müziğini ıslığı ile bestelemişti. Konserlerinde binlerce dinleyicinin ışık yakarak toplu halde çaldıkları o ünlü ıslık böyle ortaya çıkmıştı.

Moskova’da ilerliyorum
Gorki Park’a doğru
Değişim rüzgarını dinleyerek

Şarkının yazılmasından sadece iki ay sonra Kasım 1989’da Berlin Duvarı yıkıldı. 1990’ın ocak ayında yayınlanan “Wind of Change”, dünya çapında 14 milyon kopya satarak tüm zamanların en çok satan single’ları arasına girdi. Yıkılan Berlin Duvarı’nın ve tüm dünyadaki özgürlük mücadelelerinin görüntülerinin olduğu video klipleri, Youtube’da bugüne kadar 900 Milyon kere izlendi.

Soğuk savaşın sona ermesinin sembol şarkısı olarak kabul edilen “Wind of Change”, Scorpions tarafından duvarın yıkışının 10.yıldönümünde Brandenburg Kapısı‘nda seslendirildi. 2005 yılında Alman ZDF televizyonu izleyicileri şarkıyı yüzyılın şarkısı seçtiler. Sovyetler Birliği’nin resmi olarak dağılmasından sadece 10 gün sonra dönemin lideri Mikhail Gorbachev tarafında Kremlin’e davet edilen grup üyeleri “çocuk hastanesi” yapımında kullanılmak üzere şarkı haklarından kazandıkları 70.000 dolarlık çeki Gorbachev’e takdim ettiler.

Scorpions, 2022 yılında yeni bir stüdyo albümü çıkaracağını duyurdu.

Patrick Keefe’in fantastik podcast’inin ise televizyon dizisine uyarlanacağı söyleniyor. Klaus Meine’in de şaka ile karışık söylediği gibi bu komplo teorisinden soğuk savaşı anlatan güzel bir dönem dizisi çıkabilir.

Kaynakça

  • Giles J., Scorpions share the story behind “Wind of Change”, ultimateclassicrock.com, September 2015,
  • Words in Bucket, Wind Of Change -Scorpions,October 2015
  • Chick S., Wind of Change: did the CIA write the cold war’s biggest anthem? The Guardian, 15 May 2020,
  • Songfacts, Wind Of Change
  • Wikipedia, Wind Of Change, Scorpions,
  • Spotify, Of Change Podcast

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Streets of Philadelphia/ Bruce Springsteen

Eğer bir pazar gününüzü evde film seyrederek geçirmek istiyorsanız herhangi bir Tom Hanks filmi seçtiğinizde vasat bir 2 saat geçirme olasılığınız neredeyse sıfıra yakındır. Altı kere Oscar’a aday olup heykelciği iki kere evine götüren Hanks, hep güzel senaryolarla izleyicilerin karşısına çıkmıştır.

Defalarca seyredilse bile her seferinde ayrı bir keyif alınan Forrest Gump’taki rolü ile ikinci Oscar’ını alan Hollywood’un sevilen aktörüne ilk Oscar’ını kazandıran film, AIDS ’e yakalandığı için işinden atılan başarılı bir avukatı canlandırdığı 1993 yapımı “Philadelphia” olmuştu.

Senarist Ron Nyswaner o dönem için çok cesur sayılabilecek bir hikaye ile AIDS hastalarının uğradığı ayırımcılığı gündeme taşımıştı. Yönetmen koltuğundaki Jonathan Demme, böyle cesur bir senaryonun izleyicinin sempatisini toplaması için Tom Hanks’in yanında Denzel Washington ve Antonio Banderas gibi güçlü bir oyuncu kadrosu kullanmakla yetinmemiş , bu duygusal hikayeyi bir de iyi müzikle tamamlamaya karar vermişti. Demme, özgün bir müzik yazması için önce Neil Young’a gitti ve sanatçı ona “Philadelphia” adında çok güzel bir şarkı yazdı. Neil Young’ın hüzünlü “Philadelphia”sı filmin sonunda, AIDS’ten ölen talihsiz avukatın ailesinin, onun çocukluk videolarını izledikleri son sahnede kullanılmaya çok uygundu. Usta yönetmen hala bir arayış içindeydi ve giriş sahnesi için planladığı güçlü şarkıyı popülaritesi yüksek olan bir müzisyenin yazmasının filmin başarısına önemli bir katkıda bulunacağına inanıyordu ve sevilen şarkıcı Bruce Springsteen’e gitmeye karar verdi.

Bir ölümün diğerine çağırdıkları…

Her zaman işçi sınıfının savunucusu olan Springsteen, büyük bir siyasi mesele olan gelir eşitsizliğine karşı sık sık sesini yükselten bir sanatçıydı. Bu konuyu işlediği “The River” adlı şarkısını Pennsylvania çelik işçilerine ithaf etmişti ve yaptığı konuşmada “Amerikan Rüyasının herkesin başarılı olacağı ve milyar dolarlar kazanacağı bir şeyden çok, herkesin onurlu ve kendine saygı duyabileceği bir yaşam sürebilmesi için bir fırsata sahip olabileceği bir şey olduğunu düşünüyorum” demişti.

Tom Hanks, Philadelphia’da.

Demme, Bruce Springsteen’den film için rock bir şarkı yapmasını istedi ve o da “Teklifin beni ilgilendiriyor ve sana bir şarkı yazmak isterim. Bana biraz süre verirsen deneyeceğim ama söz vermiyorum”dedi. Springsteen o günlerde grubu E Street Band’den yeni ayrılmıştı ve 1992 yılında çıkardığı son iki solo albümü hayal kırıklığı yaratmıştı. Bir başlangıç yapmakta zorlanan Springsteen, “Küçük stüdyoma kapandım ve bir iki gün boyunca bir şey bulmaya çalıştım ama hiçbir şey bulamamıştım” demişti.

Şarkı, filmin başında kamera Philadelphia sokaklarında dolaşan Tom Hanks’i görüntülerken, arka planda kullanılacaktı ve yönetmenin kendisine fikir sahibi olması için gönderdiği taslak videoyu seyredince nihayet Springsteen’in kafasında bir fikir oluşmuştu.

Elinde daha önce trajik bir şekilde vefat eden yakın bir arkadaşı için yazdığı sözler vardı ve ondan yararlanarak şarkı sözlerini yazdı, fakat yazdıkları rock temposu ile uyum sağlamıyordu. Onun yerine hip-hop’u andıran, Paul Simon’ın “50 Ways to Leave Your Lover”ındaki gibi, sıra dışı bir ritm buldu ve demo’yu yönetmene gönderdi:

İstediğinin bu olduğunu sanmıyordum ama gene de gönderdim ve ne düşündüğünü sordum. ‘Süper’ dedi. Hepsi buydu, iki günde bitmişti”

AİDS hastalarına karşı önyargıları kırdı

Şarkının sözleri direk olarak filmin konusuna girmiyor gibi gözükse de Bruce Springsteen, satır aralarında hastalığın semptomlarını ve AIDS hastalarının yaşadıklarını anlatmıştı.

Unrecognizable to ourselves” ve “our clothes don’t fit me no more” mısraları, hastalık süresince hızla kilo kaybedince elbiseleri artık vücutlarına büyük gelen ve yaşadıkları fiziksel çöküntü sonucu aynada kendilerini dahi tanıyamaz hale gelen hastaları tarif ediyordu.

 

Kilise, AIDS hastalarını dışlamıştı ve hastalığı kapma korkusuyla kimse onlarla bir yemek paylaşmak dahi istemiyordu. “No angel gonna greet me”, “It was just you and I my friend” mısraları, AIDS hastalarının dışlanmışlıklarını ve yalnızlıklarını çok dokunaklı sözlerle anlatıyordu.

AIDS krizi ile ilgili Madonna, Elton John, Lou Reed gibi sanatçılar iyi niyetli şarkılar yapmış olsalar da hiçbiri Bruce Springsteen’in yarattığı etkiyi yaratmamıştı. Film ve şarkı AIDS hastalığına karşı hassasiyeti arttırdı ve hastalık ile ilgili bazı önyargıların kırılmasına da katkı sağladı.

“Streets of Philadelphia” filmin diğer özgün şarkısı olan Neil Young’ın “Philadelphia”sını da geride bırakarak 1994 yılında “En iyi Orijinal Şarkı” Oscar’ını almayı başardı. Film, Tom Hanks’e de kariyerinin ilk “En iyi aktör” Oscar’ını kazandırmıştı.

Bruce Springsteen, şarkı ile 1995’te de Grammy ödüllerini de sildi süpürdü. “Streets of Philadelphia”, Yılın Şarkısı, En İyi Rock Şarkı, En İyi Solo Vokal Performans ve Özellikle Bir Film veya TV için Yazılmış En İyi Şarkı dallarında dört Grammy ödülü aldı.

Bu başarıyı daha da anlamlı kılan kuşkusuz Bruce Springsteen’in “Streets of Philadelphia”dan önce hiç film müziği yazmamış olması idi.

Kaynakça

  • London A., Streets of Philadelphia by Bruce Springsteen, July 24, 2020
  • Lockett D., Bruce Springsteen Tells Tom Hanks How He Wrote ‘Streets of Philadelphia’ in Only Two Days
  • Songfacts, Streets of Philadelphia
  • Deino D., Is Bruce Springsteen’s ‘Streets Of Philadelphia’ The Best Movie Song Of All Time?, 27.03.2017
  • Wikipedia, Streets of Philadelphia, Bruce Springsteen

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Stairway to Heaven/ Led Zeppelin

Stillerinde blues ve folk müzik gibi çeşitli türlerin etkileri görülse de ağırlıklı gitar odaklı melodileri ile Led Zeppelin, hard rock ve heavy metalin atalarından biri olarak tanımlanır. 1960’lı yılları nasıl Beatles’ın müziği domine etti ise, 1970’li yıllara da Deep Purple ile beraber Led Zeppelin’in damgasını vurduğunu söylemek yanlış bir tespit olmaz.

Onlar gibi efsane olmuş birçok sanatçı ve grupta da olduğu gibi Led Zeppelin’in de grubun kendi büyüklüğünü aşan bir şarkısı vardı. Bu parça rock müziğin köşe taşlarından biri olarak gösterilen ikonik şarkıları, “Stairway to Heaven” idi. 1970’li yılların başında tüm önemli rock gruplarının eşdeğer bir “Stairway”leri vardı. Jethro Tull’ın Aqualung’ını, Deep Purple’ın  “Child in Time”ını bu kategoride gösterebiliriz. Ancak diğerlerinden farklı olarak “Stairway to Heaven”, rock müzik dinleyen neredeyse herkes tarafından biliniyor. Bunun nedenlerinden biri de  Zeppelin’in tam olarak Hard Rock ya da Progressive Rock gibi tek bir türe bağlı kalmaması ve yeni nesil rock müzikseverler üzerinde de duygusal bir etki yaratabilmesi idi.

15 dakikalık epik

Grubun gitaristi ve şarkıların çoğunun bestecisi olan Jimmy Page ,  dördüncü albümlerini yayınlamayı planladıkları olası tarih olan 1971 Kasım’ından 18 ay önce, gazetecilere uzun ve epik bir şarkı yapmak istediklerini söylemişti. Page gazetecilere yeni şarkılarının 15 dakika sürebileceğini söylüyor ve “doruğa ulaşacak” bir şarkı olarak tanımlıyordu.

1980 yılında Berlin’deki canlı performansları haricinde şarkı hiçbir zaman 15 dakika uzunlukta icra edilmedi, ancak stüdyo kaydı sekiz dakika süren “Stairway”, konserlerde en az 10 dakika boyunca dinleyicileri büyülemeyi başardı.

 

Jimmy Page,  Stairway to Heaven’ı grubun solisti Robert Plant ile Led Zeppelin III için şarkı yazdıkları, 250 yıllık eski bir Galler kulübesinde, ateşin karşısında yazdıklarını söylemiş ve duvarlarında ruhların dans edebileceği bu otantik kulübe imajı, şarkıya daha da mistik bir hava katmıştı.

Şarkının yapısını bestelemeden çok daha önce kafasında planlayan Jimmy Page yıllar sonra bestesini aynı coşku ve heyecanla şöyle anlatmıştı:

“Şarkı, ilerledikçe kademe kademe çözülen katmanlar şeklinde bir konsept yaratmaya çalıştık. En başta açılışı yapan kırılgan bir gitar girişi var, bu kırılgan gitarın üstünde bir vokal var ve oradan 12 telli gitar ve elektronik piyano ile daha coşkulu dalgaların içine giriliyor.”

“Stairway”, Page’in tarif ettiği gibi akustik gitar eşliğinde mutlak bir dinginlikte başlıyor ve bu atmosfer mellotron ve flütün katılımı ile devam ediyordu. Ardından Robert Plant, hayatı boyunca parasını biriktiren, ancak sonunda hayatının bir anlamı olmadığını ve onu cennete götürmeyeceğini anlayan yaşlı bir kadının hikayesini anlatıyordu. Bu sakinlik, grubun bateristi John Bonham’ın çeyrek notalık davul girişi ile beraber yerini gerilime bırakıyor ve çok geçmeden de Jimmy Page’in solosu ile şarkı dördüncü vitese geçiyordu. Yedinci dakikadan sonra ise heavy metal bir parçaya dönüşüyordu. Finalde, tüm enstrümanlar susuyor ve en başta olduğu gibi mutlak bir dinginlikte sadece Robert Plant’in a capella vokali duyuluyordu:

And she’s buying a stairway to heaven”

Çift saplı Gibson’un dönüşü

Şarkının sözlerini yazan Robert Plant ilham anını anlatırken ilginç ifadeler kullanmış ve bu da dedikodulara yol açmıştı:

Elimde kalem kağıt ile oturuyordum ve bilmediğim bir nedenle hiç havamda değildim. Birdenbire sözler kalemimden kağıda döküldü.

“Parlayan her şeyin altın olduğundan emin olan bir kadın
Cennete giden merdiveni satın alıyor”

Oturdum ve yazdığım sözlere baktım, neredeyse koltuğumdan düşüyordum.”

Plant’in, elindeki kalemi hareket ettiren başka bir şeyin olduğunu ima etmesi, Şeytan’ın sözleri dikte ettirdiği yönünde spekülasyonlara yol açmış, bazı dinleyiciler şarkının yaratılmasında Şeytan’ın rolü olduğuna inanmıştı. Sözlerin tersten okunması halinde şarkıda satanik mesajlar bulunduğu ve Led Zeppelin üyelerinin bu şarkı karşılığında Şeytan’a ruhlarını sattıklarını iddia edenler dahi olmuştu. Plant ise bu iddiaları gayrı ciddi bulduğunu söyleyerek şarkının tamamen iyi niyetlerle yazıldığını ifade etmişti.

Jimmy Page, “Stairway to Heaven”ın stüdyo kaydında üç değişik gitar kullandı. Bunlardan biri akustik gitar, diğeri Fender Telecaster, bir diğeri de 12 telli Fender elektro gitardı. Bu durum stüdyodaki kaydın benzerini konserde tekrarlamayı imkansız hale getiriyordu. Ancak Gibson’un EDS-1275 çift saplı modeli, Page’e gitar değiştirmeden 12 telliden 6 telliye geçme imkanı vermişti. Led Zeppelin konserlerinde Page’in bu gitarı kullanması sayesinde, Gibson’un imalattan kaldırmayı planladığı bu model tekrar popüler hale geldi.

Tüm zamanların en iyi gitar solosu

Led Zeppelin 1980 yılında bateristleri John Bonham’ın ölümünden sonra dağıldı. Robert Plant grup dağıldıktan sonra “Live Aid” konseri gibi istisnalar haricinde “Stairway”i söylemeyi reddetti ve kendisinin favori Zeppelin şarkısının “Kashmir” olduğunu ifade etti.

2012 yılında Led Zeppelin, Kennedy Center Onur Ödülü’ne layık görüldü. Gala gecesinde Amerikan rock grubu Heart, Stairway to Heaven’ı seslendirdi. Performanslarının başında Robert Plant’ın memnuniyetsizliği yüzünden okunuyordu ancak dördüncü dakikadan sonra orijinalinde olduğu gibi şarkıda vites yükselince, Plant dahil tüm grup üyelerinin yüzü gülmeye başlamıştı ve  müthiş bir koro eşliğinde yapılan final tüm dinleyicileri ayağa kaldırdı.

 

Led Zeppelin tüm zamanların en önemli müzik grupları arasında gösterilir. Grubun dünya çapında 200 ila 300 milyon plak sattığı tahmin ediliyor. Stairway to Heaven, 2000 yılında Amerikan TV kanalı VH1 tarafından en iyi 100 Rock şarkısı arasında üçüncü sırada gösterilmiştir. Jimmy Page’in gitar solosu birçok yorumcu tarafından tüm zamanların en iyi gitar solosu olarak kabul edilirken şarkının akustik intro’su da en iyi gitar intro’ları arasında ilk sıralarda gösterilmektedir.

Kaynakça

  • Gold A., What’s the meaning behind Led Zeppelin Stairway To Heaven?, 2019, American Songwriter
  • Songfacts, Stairway To Heaven
  • Hann M., Stairway to Heaven: The story of a song and its legacy,  October 2014
  • Bienstock R., A Look Back at Jimmy Page’s Gibson EDS-1275, March 25, 2021
  • Wikipedia, Led Zeppelin, Stairway to Heaven,

Kategori: Hafta Sonu