Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bir çocuk, bir tanı ve kele kondurulan bir öpücük

Bir gün bir çocuk, ailesiyle yemek yediği bir lokantada yerinden kalkar ve ilerdeki masada oturan asık suratlı adamın yanına gidip onu kelinden öper. Adamın verdiği sert tepki karşısında afallayan çocuğun hayal kırıklığına şahit olan anne çok içerler. Devreye giren büyükanne ikisini de avutur. Torununa söylediği şudur: “O adamın içindeki yaralı çocuğun kalbi, senin sevgini hissedemeyecek kadar kırgın Can Leo.”

“Peki, nasıl öğrenecekler, anne?” diye merak eden kızına ise bir kitap yazmasını salık verir. İşte, Kardeşim Otizmli’nin ilk kıvılcımı böyle çakar.  Yazma serüvenineyse anne Pınar Boylu Gogulan’ın yanı sıra Can Leo’nun ağabeyi Demir Vasiliy Gogulan da katılır. Hikâye onun gözünden anlatılır. Hikâye demişken, aslında söz konusu olan atipik otizm (ya da günümüzde geçerli tanımıyla hafif düzey otizm) tanısı konulmuş küçük bir çocuğun gündelik hayatı.

Can Leo’nun rengarenk dünyası

Kitabın önsöz ve sonsöz bölümlerinde vurgulandığı gibi bu hikâyenin baş aktörü Can Leo, hani mendebur bir adamı kelinden öpecek kadar sevecen olan şu çocuk.  Kardeşi bizi onun dünyasına davet ediyor. Yıldızların daha büyük ve parlak olduğu rengârenk, ama her şeyden önce sevgi dolu bir dünya bu. Çöplerin daima yerden kaldırıldığı, ağaçların sımsıkı kucaklandığı,  her sabah güneşin selamlandığı çok duyarlı ve heyecan verici bir dünya. Ama kırılganlıkları ve zorlukları da yok değil. Kimi zaman karmaşık seslerle, kuralları anlaşılmayan oyunlarla ve Can Leo gibi çocukları görmeyen ya da görmezden gelen insanlarla dolu.

Demir Vasiliy, kardeşinin dünyasını görünür kılmakla yetinmiyor. Bazen onu farklı algılasak da aynı dünyayı paylaştığımızı da vurguluyor.  Ortak bir yerde buluşmak, birbirimize dokunma ve birbirimizi hissedip anlamak için buna açık olmak ve azıcık hayal gücü yeterli. Otizmli bir çocuk bazı oyunlara dâhil olmak istemeyebilir, bazı kurallara uymayabilir ama onunla oyun oynamanın bin bir yolu vardır. Önyargıdan uzak yetiştirildikleri sürece bunu da en iyi çocuklar bilir. Can Leo’yla her gün oynayan Demir Vasiliy bu kitapta kendi deneyimlerinden hareketle nelerin özellikle işe yaradığını sıralıyor: Trambolin atlamak, yağmurda dans etmek, kovalamaca oynamak…  Liste böyle uzayıp Can Leo’nun hayallerine ortak olmaya varıyor. Çünkü hepimizin yardımıyla Can Leo’nun hayalleri gerçek olabilir.

Dünyayı iyilik ve güzellik iyileştirecek

Elbette bu yardım çağrısının arkasında öncelikle Can Leo’nun annesinin ve kitabın asıl yazarının sesi var. Şöyle diyor arka kapakta:

“Biz iyiliğin bu dünyayı iyileştireceğine inanıyoruz. Sahilde, parkta, okulda ve her türlü sosyal ortamda Can Leo ve onun gibi otizmli diğer çocuklara sevgiyle, saygıyla, hassasiyetle yaklaşılsın istiyoruz. Biz sadece otizme değil, tüm farklılıklara ses vermek istiyoruz. Severek, değer vererek, anlamaya çalışarak…”

Dünyayı iyileştirmek için iyilikten öteye gitmeye ihtiyaç olsa da bu dileğe katılmamak elde değil.  Kardeşim Otizmli, her şeyden önce farkındalık yaratmaya çalışan ve bunu da başaran bir kitap. Edebi ve sanatsal iddiası bu amacının gölgesinde kalması o açıdan anlaşılır. Dikkat çekici özelliklerinden bir diğeri kitapta her hikâyenin iki kez, iki farklı çizimle yer alması. Yazar(lar), kitabı ilk resimleyen ve kendini “hiperaktif” olarak tanımlayan Tuğra Berke Berkün’un yaklaşımına da yer vermek ve emeğini görünür kılmak için onun yorumunu da eserin sonuna eklemişler. Kapakta resimleyen olarak adı geçen illüstratör ise Nur Dombaycı.

Kitabın girişinde yer alan çağrıyla yazıyı bitirelim:

“OTİZM ENGEL DEĞİLDİR!

Otizm farklı yetenekler serisidir.
Otizm zehirli değildir.
Otizm bulaşıcı değildir.
Otizm hastalık değildir.
Otizmli beyin de sevgi ve saygıyı hak eder.
Nezaketi ve dostluğu hak eder.
Farkındalığın bizim için çok değerli.
Otizm dünyanın bir gerçeği.
Dünya otizme sarılırken
sen de dünyaya sevgiyle, saygıyla,
şefkatle sarıl…”

Yazarlar

Pınar Gogulan:  Essex Üniversitesi, finansal ekonomi bölümünden mezun oldu. On üç sene Londra’da, bir sene New York’da yaşadı ve çeşitli lider finans şirketleri ve bankalarda yönetici pozisyonunda çalıştı. İkinci oğlu Can Leo’yu doğururken yaşadığı ölüme yakın deneyimden sonra psişik yeteneklerini fark edip finans dünyasına veda etti. Regresyonun kendi yaşamında yarattığı olumlu etkileri deneyimleyen Pınar Gogulan, IBRT (Dünya Regresyon Terapistleri Birliği) ve EARTH (Avrupa Regresyon Terapistleri Birliği) onaylı eğitim veren Radianced Okulu’nda regresyon danışmanlığı diplomasını aldı. Institute of Recall Healing’den Recall Healing eğitimini aldı ve Gilbert Renaud ile Instute of Recall Healing Türkiye’yi kurdu. EARTH üyesi olan Gogulan, Hans TenDam, Tricia Caetano, Marion Boon, Andy Tomlinson, Christine Alisa, Neeta Sharma, Marc Van Hecke gibi nice duayenin eğitim ve seminerlerine katıldı. Her sene regresyon kongrelerine ve çeşitli ileri teknik eğitimlerine katılmakta ve öğrendiği tüm yeni teknik ve bilgileri çalışmalarına yansıtmaktadır.  İstanbul, Ankara, İzmir, Bodrum’daki yüzlerce danışanının şifasına şahitlik eden Gogulan, 2015 yılında hem kendi seminer ve eğitimleri için hem de uluslararası platformda nice kıymetli duayen ve eğitmeni getirme amaçlı “School of Younity”i kurmuştur.

Demir Vasiliy:  New York’ta doğdu. Rusya, Estonya ve Türkiye kültürlerinin içinde, dünya vatandaşlığını hakkıyla deneyimleyen otizmli Can Leo’nun biricik ağabeyidir. Sekiz yaşındaki kardeşi Can Leo ve on iki yaşındaki kuzeni Niko ile otizm dünyasını bire bir deneyimleyen, otizmin bir hastalık değil bir farklılık olduğunu ve otizmli çocukların doğru eğitimle hayal edilenin ötesini başarabildiklerini gören, Kardeşim Otizmli kitabını ve seriyi tamamlayacak diğer kitapları annesi Pınar Gogulan ile birlikte yazan minik bir yazardır. Aynı zamanda Tink Teknoloji ve İnsan Kolejleri’nde tasarım ve makers kulübünde, otizmli çocuklara eğitim ve öğretimlerini destekleyecek teknolojik materyalleri üretmeyi hedefleyen bir mucittir.

Resimleyenler

Nur Dombaycı: 2006 yılında başladığı iş hayatında sayısını unuttuğu kadar çok yayınevi, belediye, ajans ve dergiyle çalıştı. O zamandan beri çocuk edebiyatı alanında pek çok eser vermeye devam ediyor. Sakarya Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı ve Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü okuyan Dombaycı’nın yazıp çizdiği kitaplar Endonezya, Kazakistan, Rusya gibi ülkelerde farklı dillere çevrildi.

Tuğra Berke Berkün: Marmara Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı öğrencisidir. Çocukluğundan beri sosyal sorumluluk projelerinde aktif rol alan Tuğra, OUTism Talks Platformu’nun genç liderlerindendir. Çizgi roman, manga ve karakter tasarım alanlarında kendini geliştiren Tuğra’nın en büyük hayali, kendi yarattığı kahramanları beyaz perdede canlandırabilmektir.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Dünya kadar çocuk ya da Dünya’ya sığdırılamayan çocuklar…

Arat, Havin, Alex, Şayan, Anastasia, Seyhan, Mira… Bu isimleri taşıyan çocukların farklı kültürlerden, farklı halklardan ve farklı dillerden geldiklerini söylesem çok da şaşırtıcı olmaz. İçlerinde İranlı da var Rus da. Kiminin anadili Farsça, kimininki Kürtçe. Farklı dinlere, mezheplere mensuplar. Ortak özellikleri çocuk ve aşağı yukarı yaşıt olmaları. Tabii bir de sınıf arkadaşılar. İstanbul’da bir devlet ilkokulunda, 2-C sınıfında okuyorlar. Biliyorum çünkü içlerinde oğlum da var.

Nedense sınıf arkadaşlarının isimleri aklıma tam da Saniye Bencik Kangal’ın yazdığı, Mavisu Demirağ’ın resimlediği “Dünya kadar çocuk” adlı resimli kitabı okurken geldi. Aynı göğün altında yaşayan çocukları tanımak için uzağa gitmek yetmez, diye düşündüm gayri ihtiyari. Yanı başımızda, aynı semtte, yan mahallede yaşayan dünya kadar çocuk varken hele…

Defne ile Dafne, Peri ile Pari…

Ama bu konuyu bir yana bırakıp önce yazarın davetine uyalım ve sanal bir yolculuğa çıkalım.

Hikâyemiz, bir çocuğun, farklı diyarlarda yaşayan çocukları merak etmesiyle başlıyor. Bunun üzerine öğretmeni, dünya çocuklarıyla internet ortamında buluşmayı teklif ediyor. Sınıftakiler bilgisayarlarını açıp dünyaya bağlanıyor.

Karşılıklı sayfalarda biri Türkiye’nin farklı şehirlerinde yaşayan, diğeri başka bir ülkenin vatandaşı iki çocuk tanıtılıyor. İlk çift sayfadaki Berna Ankaralı, Bernardo İtalyan. Sonraki iki sayfada Erzurumlu Davut ve Amerikalı David ile tanışıyoruz. Peri, Toros Dağlarında yaşıyor Pari Hindistan’da. Trabzonlu Defne ve Güney Afrikalı Dafne’nin isimlerinin kökenleri aynı iken, İspanyol Adrian ve Aydın’lı Adnan’ın isimlerindeki yakınlık sadece ses benzerliğine dayanıyor.

Yazar birbirine yakın isimler seçerek “yoktur aslında birbirimizden farkımız” duygusunu alttan alta besliyor. Çocukların yaşadığı yöreyi ya da ülkeyi, en bilindik kültürel özellikleriyle kısaca tanıtan metinler kafiyeli. Bu özellik, kitabı okul öncesi yaş grubuna sesli, ritmik okumaya uygun hale getiriyor.

İtalyan çocuğu spagetti, pizza ve lazanya yerken İzmirli çocuk, haliyle boyoz yemeyi tercih ediyor. Erzurum’da yaşayan Davut, Ramazan Bayramı’na hazırlanırken, Amerika’da yaşayan David Paskalya Bayramı’nı kutluyor. Harun bize Diyarbakır’ı demli çay, ciğer ve surlarla tanıtırken, Haruto ülkesi Japonya’yı anlatırken yeşil çay ve suşi’den bahsediyor.

Paskalya’yı sadece ABD’li David mi kutlar?

Bu bilgiler hedef yaş grubu da düşünülerek basit ve genel kültür çerçevesinde tutulmuş. Biraz klişe ama çarpıcı örnekler seçilmiş. Her çocuk kendini, kendi dilinde tanıtıyor. Aslında hepsi aynı şeyi söylüyor: Merhaba, ben… Kitapta bu cümlenin farklı dillerde nasıl yazıldığının yanı sıra nasıl telaffuz edildiğine de yer veriliyor. Küçük okur böylece birçok farklı dilin tınısıyla belki de ilk defa tanışma ve Hint, Japon ya da Yunan harflerinin Latin harflerden ne kadar farklı olduğunu keşfetme fırsatı yakalıyor.

Mavisu Demirağ, kolaj havası verilmiş illüstrasyonlarında metinlerde geçen bilgileri sevimli kompozisyonlar halinde görselleştirmiş. Küçük okur, Dünya’nın çeşitli ülkeleri ile Türkiye’nin farklı yöreleri hakkında öğrendiklerini çizimleri inceleyerek pekiştirebilir.

“Kapattım bilgisayarımı
Daldım rüyalara.
Artık biliyorum nasıl merhaba derler,
Hangi yemekleri yerler farklı diyarlarda.”

Son sayfadaki bu paragraf kitabın bir özeti gibi.

Ama bir şeyler eksik kalmış sanki. Bununla yazımın başına dönüyoruz. Eserde bütün ülkeler değilse de bütün kıtalar bir çocukla temsil edilmiş. Kısacası işin “dünya” boyutunda değil sorun. Çok daha yakınlarda… Elbette Türkiye’nin tüm kentlerini sığdırmak mümkün değil tek bir resimli kitaba. Dışarda hiçbir çocuk özellikle bırakılmamalı ama! Farklı dinlerden, farklı dillerden, farklı halklardan kimse yaşamıyor mu bu topraklarda? Ermeni harfleriyle yazılmış ya da Kürtçe, Lazca söylenmiş bir “Merhaba, ben…” neden yok bu kitapta? Paskalya’yı sadece Amerika’daki David mi kutlar? Peki bizim ülkemizde Paskalya’da yumurta boyayan ya da Hamursuz bayramını kutlayan çocuk niye sığmamış sayfalara?

Sorular uzatılabilir; bu kitabı çocuklarına alıp okuyanlar eksiklikleri çocuklarıyla sohbet ederek tamamlayabilirler. Mesela onlardan sınıf arkadaşlarını anlatmasını istesinler. Muhtemelen kitabın son sözlerine yakın şeyler dinleyecekler:

“Uzak da olsak yakın da
Benzer de olsak farklı da
Oyun oynamayı nasıl da severiz dört bir yanda.
Biz dünya çocukları
Kucaklarız birbirimizi sevgi dolu kollarımızla.”

Yazar: Doç. Dr. Saniye Bencik Kangal

1980 yılında Ankara‘da dünyaya geldi. Lisans eğitimini 2003 yılında Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü’nde tamamladı. Çocuk Gelişimi ve Eğitimi programlarında Yüksek Lisans ve doktorasını tamamladı. “Akademisyen Anne” olarak da bilinen yazar, “Korkma! iyi Bir Annesin”, “Oyunperest” gibi kitaplarla adından söz ettirdi.

Çizer: Mavisu Demirağ

1993 yılında İzmir’de doğdu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Moda Tasarımı Bölümü’nden mezun oldu. Kitap illüstrasyonlarına yöneldi. Kitapların yanı sıra moda, giyim ve baskı tasarımındaki çalışmalarına devam etmektedir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bahçeye sığdırılan doğa

Meraklı Tilki Kitaplığı’ndan yakın tarihte çıkan Finn ile Bahçedeki Dostları büyük şehre yeni taşınmış bir çocuğu konu ediyor. Annesiyle birlikte neden köydeki evlerinden ayrılıp dedenin apartman dairesine yerleştiklerini bilmiyoruz. Tek bildiğimiz şu: Finn durumdan hoşnut değil. O gri binalarla dolu şehrin kasvetine bir türlü alışamıyor ve doğayı çok özlüyor.

Sık sık birlikte dışarı çıkıp harika vakit geçirdiği dedesi olmasa onun için her şey daha da zor olurdu mutlaka. Üstelik dedesinin bir bostanı da var. Finn, şehrin göbeğinde yan yana sıralanan bir sürü bahçeyle karşılaşmayı ummuyordu. Dedesinin bostanında, ormanda yaşadıkları bilinen kirpi ve tilki gibi hayvanlarla karşılaşmayı da… Bunun üzerine dedesi onu bu canlıların özellikleri konusunda bilgilendiriyor, dahası torununa,  hayvanlara yemek ve korunaklı bir yuva bulma konusunda nasıl yardımcı olabileceğini öğretiyor. Başta sadece kirpilere ilgilenen Finn, sonunda tilkinin de acıkıp susayan, ihtiyaçları olan bir canlı olduğunu kavrıyor. Önceleri tilkiyi, kirpilerin yemeğini yemesin diye bostandan kovaladığı için pişmanlık duyup tilkiyi de beslemeye başlıyor. Bir zaman sonra tilki de kirpi gibi anne oluyor. Bostanın müdavimi iki hayvan ailesiyle kurduğu bağlar Finn’e, köyden uzak olsa da doğayı tekrar duyumsatıyor.

Bostandaki canlıları bulma oyunu

Büyük boy resimli kitabın sayfalarında Mavi Baştankara’dan Kısa Kuyruklu Tarla Sıçanı’na, Kardinal Böceği’nden Bahçe Salyangozu’na onlarca hayvanın çizimi var. Onları resmedilen sahnelerde bulup keşfetmek kitabı karıştıran çocuk okur için ayrı bir heyecan. En arkada “Büyükbaba Sid’in Bostanında Yaşayan Canlıları Bulabilir Misin?” başlığı altında toplanan hayvan ve bitkilerin küçük resimlerinin yanında bir de isimleri yazılı.

Resimli kitabın hikâyesinin sonlandığı yerde, kirpi ve tilkiye özel iki bilgi sayfası ayrılmış. Burada onların en temel özelliklerinin yanı sıra, kirpinin kakasının neden parladığı gibi ayrıntıları da öğreniyoruz.

Rachel Lawston’un yazdığı Lia Visirin’in resimlediği resimli kitabın temel amacı şehirli çocukların doğayla güçlü bağlar kurmasına yardımcı olmak. Keşke Türkiye’de de kentlerin göbeğinde ya da herkes için ulaşılabilir çeperinde de kirpiler, tilkiler görebilsek, hafta sonları uzun araba yolculukları yapmaya gerek kalmadan yürüyüş mesafesindeki bostanlara gidip kendi ektiğimizi biçtiğimizi toplayıp yiyebilsek.

Bahçe, doğanın yerini alabilir mi?

Böyle olmayınca da bu resimli kitap daha çok hayali, ecnebi dünyaları anlatıyormuş hissi uyandırıyor. Giderek bizden uzaklaşan, büyüyen kentlerin istilasına uğrayan doğanın “bahçeler”le özdeşleştirilmesi de eleştirel bir okumayı gerektiriyor. Yaşanabilir kentler içindir bahçeler, yoksa doğanın yerine ikame edilemezler…

Tabii yazar ve çizerin niyeti bambaşka:  “Bu kitap büyük şehirlerde yaşayan çocukların çevrelerini saran doğayı yakından tanımalarına yardımcı olmak ve doğaya besledikleri sevginin yaşam boyu sürecek bir tutkuya dönüşmesine ilham vermek için kaleme alındı,” deniyor içi kapakta. Doğa eğitmeni Paul Lawston tarafından onaylandığı da vurgulanıyor.

Herhangi başka bir sanat dalı gibi çocuk edebiyatın da onaylanmaya ihtiyacı yoktur hâlbuki. Ama belki de edebi bir iddiası olmayan bu kitabı daha ziyade küçük yaş grubuna hitap eden kurgu dışı popüler bilim kategorisinde değerlendirmek gerekir. Açıkçası o açıdan da epey zayıf ve sevimli resimlerine rağmen göz doldurmayı başaramıyor.

*

Rachel Lawston.

Rachel Lawston: Çocuk kitapları yazarı, kitap tasarımcısı ve doğa tarihi meraklısıdır. Amatör ama hevesli bir orkide avcısı, kuş gözlemcisi ve yarasa detektörüdür! Walker Books ve Penguin Random House’un da içinde olduğu pek çok yayıncıyla tasarımcı olarak çalıştı. Barnes’taki WWT Londra Sulak Alanlar Merkezi’nde gönüllü olarak çalışmaktan büyük keyif alıyor.

Lia Visirin: Transilvanya’da, dağlarla ve Orta Çağ kaleleriyle çevrili küçük bir kasabada dünyaya gelen bir çocuk kitabı çizeridir. En büyük iham kaynağı doğadır.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bir ağacın matematiği

Her şeyin değişmesi için neler neler gerekmez ki. Peki nerden başlamalı? Belki de Alina gibi yapıp önce bir karar vermeli.

Alina da kim, diye merak ediyorsanız söyleyelim. O  abm Yayınevi’nden çıkan Rodrigo Mattioli imzalı resimli kitap “BİR AĞAÇ”ın küçük kahramanı. Onu kahraman yapan, verdiği kararı hayata geçirmek için beklememesi. “Bir ağaç dikeceğim” dediği an işe girişiyor. Daha ilk sayfada onu elinde bir ağaç fidanı ve kürekle görüyoruz.

Alina’nın dikip suladığı fidanın ağaç olması için sayfayı çevirmeniz yeterli. Derken ağaçtan bir dal büyüyor. Dala bir çift kuş konuyor ve oraya yuvalarını kuruyor. Ağaç ikinci dalını verince, bir tavşan ailesi geliyor ve onlar da ağacın çevresine yerleşiyor.  Çok geçmeden ağaç meyve vermeye başlıyor. Tavşan ailesini arılar, arıları ise karıncalar izliyor. Kuş yuvasındaki yumurtalar çatlıyor. Kuş ailesi artık beş bireyden oluşuyor. Karıncaların yediği meyvenin çekirdekleri yere düşerken yeni ağaçlar filizleniyor ve bu böyle devam ediyor. Ta ki ortaya bitki ve hayvan çeşitliliğiyle göz dolduran rengârenk bir orman oluşuncaya dek.  Kitabın hem yazarı hem çizeri olan Rodrigo Mattioli bu ormanı anlatmak için yazıya değil çizime başvurmuş ve olabildiğine çok canlı sığdırmak için ona tam dört sayfa ayırmış.

‘Küçük bir adım bazen büyük sonuçlar doğurabilir’

Küçük çocuklara hitap eden kitap, birçok şeyi bir arada vermeyi başarıyor. Birincisi, küçük bir adımın bazen büyük sonuçlar doğurabileceğini  vurguluyor. İkincisi ve bence daha önemlisi doğanın işleyişini, hayvan ve bitkilerin birbirleriyle etkileşimini yaş grubuna uygun bir sadelikle ama çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Üçüncüsü, dikilen tek bir ağacın nasıl bir dönüşüme yol açtığını işlerken kendiliğinden tersini de düşündürtüyor. Tek bir ağacın kesilmesinin ya da yerinden edilmesinin çevre için nasıl büyük bir kayba dönüşebileceğini bu kitaptan hareketle küçük çocuklarla tartışmak mümkün.

Ancak kitabı ilk okuma grubuna sevdirecek başka bir özelliği daha var: Matematik. Çünkü matematik aslında kimi ön yargıların aksine çocuklar için epey eğlenceli olabiliyor. En azından kitabın yaratıcısı Mattioli, küçük okuru saymaya ve toplamaya gerçekten heveslendiriyor.

Her yeni sayfada, ağacın kaç dal verdiğinin, hayvan ailelerinin onlara katılan yavrularla kaç ferde çıktığının, meyvelerin hangi sayıya ulaştığının listesi de veriliyor. Ama bir noktadan sonra listedeki rakamların üstü kırmızı kalemle çizilmeye yanına yeni daha büyük sayılar yazılmaya başlanıyor. Çünkü orman coşuyor ona yetişmek giderek daha zor hale geliyor. Sonunda yazar pes edip sayma ve hesap yapma işini okura devrediyor.

Çeşitliliğin diyalektiği

Salt değil ama biraz matematiğin de yardımıyla çeşitliliği (ve bu çeşitlilik arasındaki diyalektiği) kavranan yemyeşil bir dünyaya dalan okur son sayfada bir soru ile karşılaşıyor. Tabii soruyu davet olarak da algılamak mümkün:
“Peki ya sen, bir ağaç dikmeye ne dersin?”

Yazar kitabını, hayatlarının bir döneminde ağaç dikmiş tüm insanlara adamış. Siz de bu kitabı çocuğunuzla ağaç dikmenin bir vesilesine dönüştürebilirsiniz. Yeter ki buna karar verin!

Yazar ve Çizer Rodrigo Mattioli:

Brezilya’da doğan sanatçı yaşadığı Barcelona ile Londra arasında mekik dokuyor. Şu ana kadar 10 çocuk kitabı yazıp resimlemiş, eserleri birçok dile çevrilip önemli ödüllere layık görülmüş olan Mattioli, tasarımcı olarak da tanınıyor ve Google, Deloitte, Nike gibi şirketler için arayüzler tasarlıyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Sevginin doğası ya da doğanın özgürlüğü: Gölde

Sözsüz hikâye olur mu? Hem de nasıl! Son dönemde rastladığım en çarpıcı hikâyelerden birini geçtiğimiz aylarda Bilge Çocuk’tan çıkan Gölde adlı resimli kitapta okudum. Aslında eserin sahibi Geraldo Valério tarafından hikâyeye çekildim desem daha doğru olacak.

Gri bir günle başladım kitaba. Karanlık ağaçların ardındaki açıklıkta küçük bir ev, evin önündeyse bağlı bir köpek var. Burada neşe olmadığı ilk bakışta aşikâr. Köpeğin zehir sarısı tasması gri manzaradaki tek renk lekesi olarak gözü ısırıyor.

Sayfayı çevirince tasma ve ucundaki zincir daha da kocamanlaşıyor. Artık yakın plan izliyoruz: Mutsuzluğu yüzünden okunan köpeğini yürüyüşe çıkarmış çocuk.

Özgürlük ve doğaya aşkın masalı

Elimdeki sessiz bir kitap, içinde tek bir sözcük yok, ama renkler ve mimikler fazlasıyla konuşkan. Siyah beyaz manzarada ilerleyen çocuk ve köpek önce karanlık bulutların arasından zar zor seçilen maviliğe çeviriyor başını. Derken önlerinde bir göl beliriyor. Bembeyaz kuğularla dolu masmavi göle büyülenmişçesine bakakalıyorlar.

İçlerinden bir kuğu, çocuk ve köpeği,  sırtına alıp gölde gezintiye çıkarıyor. Pembe flamingolar, turuncu tilkiler, yemyeşil otlar, geyikler, kelebekler, çiçekler… rengarenk diyarlardan geçiyorlar.  Birden çocuğun aklına bir fikir geliyor. Köpeğin tasmasını çıkarıyor. Aniden özgür kalan köpek, neşeyle kelebeklerin peşinden hoplayıp zıplamaya başlıyor. Çocuğa gelince, o ne yazık ki bir insan evladından bekleneni yapıyor ve kuğunun boynuna tasmayı geçiriyor. Aklı sıra onu kendine bağlayacak. Ama kuğu başına gelenleri anlamakta gecikmiyor. İşte o an sayfalardaki renk cümbüşü sönüveriyor. Ortalık yine karanlık, kapkaranlık oluyor.

Az önce manzaraya uzaktan bakarken birden tekrar yakınlaşıyoruz olanlara. Kuğunun gözünden akan yaş çocuğun yanağında da var. Gerçekten seviyor olmalı ki tasmayı çözüp göle atıyor. Bu sihri bekleyen özgürlük sonraki sayfaları yine canlı, sımsıcak renklere boyuyor. Kuğu,  boynuna şefkatle sarılan çocuğu daha bir süre gölde gezdiriyor. Etraflarını, coşan hayvan ve bitkilerle taşan özgür doğa sarıyor. Sonunda göç eden kuğu dostuna veda ediyor çocuk. Yanında tasmasız ve mutlu bir köpek, arkasındaki manzaradaysa neşe ve huzur yansıtan rengarenk küçük bir ev var.

Bu kitap bir aşk masalı. Ana teması özgürlük ve doğa. Aşkın ve sevginin doğasında özgürlük olduğu gibi doğadaki her canlının ana besini de özgürlüktür.

Yetişkin seslerinden uzak…

Brezilya doğumlu tanınmış çizer Geraldo Valério çocuklar için ürettiği sessiz resimli kitaplarla tanınıyor. Tüm eserlerinde doğa ve hayvan sevgisi merkezi bir rol oynuyor.

Gölde kitabına ilham veren ise British Museum (Britanya Müzesi) da sergilenen, 15. yüzyıla ait Dunstable Swan Jewel adlı bir broş, daha doğrusu ön yüzünde o broş olan arkadaşından gelen bir kartpostal olmuş. Altın tasmalı kuğunun yansıttığı güzellikten ve acımasızlıktan çok etkilenen Valério, kartpostalı görür görmez kitabı yapmaya karar vermiş. Bir röportajında, “Başından itibaren bu hikâyede özgürlük ve sevgi ilişkisini işlemem gerektiğini biliyordum. Sevdiğiniz şeylerin gelişmesi için özgürlük vazgeçilmez. Bu sadece sevdiğiniz insanlar, hayvan dostlarınız ve doğa için değil kendiniz için de geçerlidir. Ancak özgür olursanız bunu dünyaya geri verebilir onu ancak o zaman sevebilirsiniz,” diyen Valério, eserlerinde tanınmış ya da tarihi sanat eserlerinden ilham almaktan hoşlanıyor. Dileriz Bilgi Çocuk’tan çıkan Gölde’den sonra Alman ressam Frank Marc’ın aynı adlı tablodan esinlenen The Blue Rider (Mavi Süvari) adlı kitabı da yakında Türkçeye kazandırılır.

Çünkü bizi şahane illüstrasyonlarıyla büyüleyen bu çizerin sessiz hikâyeleri,  çocuklarla üzerinde düşünecek ve tartışacak zengin malzemelerle dolu. Sessiz kitapların bir avantajı da (küçük okura sesli okunan resimli kitapların aksine) bir yetişkinin baskın sesi olmadan da çocuğa anlama ve anlatma fırsatı tanıması. Bırakın çocuğunuz keşfetsin, anlamlandırsın, merak etsin ve sorsun…

Gölde, önemli meseleleri bilgi olarak sunmaktansa duygu olarak yaşatmayı öncelediği için küçük okurlar mesajı hiç zorlanmadan alıyor. Yetişkinlere ise çocuklardan öğrenmek düşüyor!

*

Çizer: Geraldo Valério

Brezilya’da doğan çizer New Yok Üniversitesi’nde sanat eğitimi almış. Toronto’da yaşayan sanatçı öncelikle çocuklar için sessiz kitaplar ve popüler bilim kitapları üretiyor.  Valerio’nun eserleri Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya, Portegiz, Fransa, İngiltere ve Çin başta olmak üzere birçok ülkede yayımlandı . Gölde, Türkiye’de okurla buluşan ilk kitabı.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Biz büyüdük ve kirlendi Dünya[1]

Dünya denince, sizin de aklınıza öncelikle sorunlar gelmiyor mu? Küresel ısınma, zehirlenen topraklar, tükenen canlılar, hiç de doğal olmayan doğa felaketleri, savaşlar, göçler, HES’ler, ne doğa ne canlı tanıyan çıkar ilişkileri ve bir süredir buna eklenen pandemi… Kötü haberlerin ardı arkası kesilmiyor, her şey üstümüze üstümüze geliyor. O kadar ki artık içinde yaşadığımız ortamı yaşanası bulmuyor, sorunlarından usanıp bize ev sahipliği yapan bu Dünya’ya adeta küsüyoruz.

Hâlbuki aslında tersi olmalı. Bir zamanlar kâşif olan büyükbabasıyla sık sık gezintiye çıkan küçük Tessa bunu biz yetişkinlerden çok daha iyi biliyor. Dedesinin ona keşif gezileri sırasında gördükleri hakkında anlattıklarını can kulağıyla dinlemekle kalmıyor, hayal gücünü devreye sokarak Dünya’nın çeşitli yerlerinde maceradan maceraya atılıyor.

Okyanusta balinalarla yüzmek, savanada hayvan sürüleriyle koşturmak, şelale altında yıkanıp göllerde yüzmek, kar kaplı dağları göçmen kuşlarıyla aşmak, çölde kum tepesinden aşağı kaymak, yağmur ormanlarında kuş ve maymunlarla arkadaş olmak ve bunun gibi Dünya ile ilgili daha bir dizi hayali var Tessa’nın.

Tessa’yla Dünya turu

Bu yüzden olacak, dedesinin öğüdünü tutuyor ve Dünya’ya, “Sevgili Dünya” diye başlayan bir nevi aşk mektubu olarak da okunabilecek bir mektup yazıyor.

Satırların yerleştiği büyük boy resimlerle görsel bir şölene dönüşen  mektubunu bitiren Tessa, dedesiyle sahile yürüyüşe gidiyor. “Keşke, “ diyor orada büyükbabasına, “herkes Dünya’nın ne kadar özel bir yer olduğunu bilseydi.”

Tessla’nın haklı olduğunu hatırlayıp bu dileğine katılmamak mümkün değil. Meav Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda Isabel Otter ile Clara Anganuzzi imzasıyla çıkan “Sevgili Dünya” adlı resimli kitabın küçük yaştakiler kadar onların anne-babalarına, teyzelerine amcalarına ve tüm diğer yetişkin bireylere ilaç gibi gelmesi de bundan.

Sayfalar arasında Tessa ile birlikte yeryüzünün dört bir yanında, bu gezegeni paylaştığımız canlılarla iç içe ve eşitler arasında dolaştıktan sonra hepimizin bu Dünya’ya bir aşk mektubu borçlu olduğumuzu ve onu korumayı onu sevebilmekten geçtiğini hissediyoruz.

Ne ki sevgimizi ifade etmek güzel bir başlangıcın ötesine geçmez. İyi ki Tessa ve dedesinin,  insanlar Dünya’nın ne kadar özel bir yer olduğunun farkına vardıklarında onu tehlikelerden korumak için ellerinden geleni yapacaklarına dair umutları var. Bu yüzden fark yaratmak isteyip de ne yapabileceğini bilemeyenler için bir dizi sağlam öneriyi kitaba eklemeyi de unutmamışlar…

Gezegenimize özen göstererek yaşamak zor değil

Sondaki sayfalarda bir yanda eriyen buzullar, türü tehdit altında olan canlılar, plastik çöpler, yok olan yağmur ormanları gibi Dünya’nın önemli sorunları hakkında bilgi verilirken, bir yanda da her bireyin yapabileceklerine değiniliyor.

Bayram dönüşü çöpleriyle haber olan sahillerin temizliğiyle işe koyulmaya ne dersiniz? Yoksa çoktan eve mi döndünüz, o zaman balkonda arılar için mis kokulu çiçekler ekmeyi deneyebilirsiniz. Kitapta çocuklarınızla birlikte tartışıp geliştirebileceğiniz bunun gibi daha bir dizi öneri yer alıyor. En son cümle ise kitabın iç mantığını sorgulamaya davet ediyor. Sahi, siz de Tessa gibi, gezegenimizin ne kadar özel olduğunun farkına vardıklarında, insanların ona daha iyi bakacağına inanıyor musunuz?

*

Isabel Otter 

Herefordshire kırsalında büyüdü. Çamurlu botlarla dağlara tırmanmaktan büyük keyif alan Otter, hikâyeler kurgulamaya ve etrafındaki dünya hakkında yazmaya bayılıyor. Aynı zamanda çocuk kitapları editörlüğü yapıyor.

Isabel Otter.

Clara Anganuzzi 

Çocukluğunu Seyşeller’de geçirdi. Burada aklına eseni istediği yere çizebiliyordu. Kendini bildi bileli denizle ve çizimlerini süsleyen canlılarla arasında derin bir bağ vardı. Clara günlerini Bristol manzaralı, her yanı bitkilerle kaplı evinde karalama yaparak geçiriyor.

[1] Yeni Türkü

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Çevreci çocuk kitapları ve sorumluluk

Nereye baksak neye dokunsak her taraf plastik ile dolu. Ambalajlarda, giysilerde, oyuncakta, makyaj malzemelerinde ve aklımıza gelen her türlü sanayi ya da tarım ürününde karşımıza bu madde çıkıyor. Gelinen noktada plastiksiz bir hayatı hayal etmek dahi zor. Oysa plastiğin üretiminden kullanımına, çöpünden plastik atık ticaretine dek tüm süreçleri insan sağlığıyla birlikte, bu gezegeni bizimle paylaşan diğer canlıları tehdit eden kalıntılar bırakıyor.

Mikroplastik partiküller ve plastik üretiminde kullanılan zehirli kimyasallar soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, tarım yaptığımız topraklarda mevcut ve bizi hasta edecek kadar çok. Plastiğe artık gezegenimizin en ırak bölgelerinde bile rastlanıyor. Bu maddelerin çevreye verdikleri kalıcı zararlar giderek daha net anlaşılmasına karşın plastik üretimi dünya çapında yıldan yıla artmaya devam ediyor.

Plastik çöp cehennemi

Uluslararası çıkar ilişkilerine dayanan bu kör sorumsuzluğun ceremesini ise özellikle deniz canlıları ve deniz bitkileri çekiyor. Sahillerde ve okyanuslarda her türlü çöp birikmeye devam ediyor. Bunların en az yüzde yetmiş beşi plastik atıktan oluşuyor. Plastik kirlilik, suların ısınmasıyla da birleşince birçok hayvan popülasyonunun kitlesel ölümüne ve türlerin tükenmesine neden oluyor.

Ama çokça propaganda edildiği gibi sadece çöplerin ayrıştırılması ve geri dönüşümle bu sorunu çözmek mümkün değil; aksine plastik atık ticareti giderek daha kirli ve kârlı bir işe dönüşüyor. Gelişmiş ülkeler plastik çöplerinin büyük bölümünü (çevreye verdiği zararla birlikte) Güneydoğu Asya ülkelerinin yanı sıra bize de ihraç ediyor. Türkiye’nin 2020 yılında Avrupa Birliği ülkeleri ve İngiltere‘den toplam 659,960 ton plastik atık ithal ettiği söyleniyor.

Dahil olduğumuz bu ülkelerin çoğunun işlevsel bir atık arıtma sistemlerinin olup olmadığı tartışmalı. Mevcut sistemlerin sorunlu olduğu ise apaçık. Yani plastik çöpler eninde sonunda doğayı özellikle de denizleri boyluyor.

Bu çerçevede plastik konusunun global çevre hareketlerinin baş gündeminde olması şaşırtıcı değil. Dünyanın birçok yerinde “Zero-Waste” ya da “Break Free From Plastic” hareketleri örgütlenmeye çalışılıyor. Sorunu kökünden çözmek ve plastik kirliliğin olmadığı bir dünyayı hayal olmaktan çıkarmak, bu ucuz maddeden hiç de vazgeçme niyetinde olmayan kapitalist sanayiyi ve üretimini yıldan yıla artıran dünya plastik sektörünü hedefin odağına oturtmayı zorunlu kılıyor.

Bireysel çabalar önemsiz değil

Ama baş sorumlu üreticiler olsa dahi biz tüketicilerin de rolü büyük. Bu ucuz maddenin mümkün kıldığı ve dayattığı “kullan-at” kültürünü çocuklarımıza ne kadar erkenden sorgulatabilir, plastik kirliliğin gezegenimiz için teşkil ettiği tehlike konusunda genç zihinleri ne kadar aydınlatabilirsek o kadar iyi…

Elif Yonat Toğay ile Gamze Seret ikilisinin yeni eseri “İncecik, çubuk değil zararı az buz değil” işte bu noktadan hareket ediyor. Büyük boy rengarenk resimli kitap, en küçüklerimize hüzünlü olduğu kadar da düşündürücü bir hikâye anlatıyor.

Bir yanda doksan üç yaşına basmasına az kalmış Bay Lupa ile tanışıyoruz. Sayfanın diğer köşesinde ise çok yakında anne olmaya hazırlanan Bayan Caretta var.

Her ikisi de gerçekleşiyor. Bay Lupa, sürpriz bir partiyle lunaparkta kutluyor yeni yaşını.  Pasta kesiliyor, dans ediliyor ve kullan-at bardaklarda sunulan içecekler plastik pipetlerden höpürdetiliyor. Bu sırada Bayan Caretta yumurtlamakla meşgul. Yumurtalarını kuma gömdükten sonra enerjisi de tükeniyor. Tekrar güç toplamak için her şeyden önce uykuya sonrasında da yiyeceğe ihtiyaç duyuyor.

Ama besin peşindeki uzun yolculuğunun sonunda neredeyse bir felaket gerçekleşiyor. Neyse ki son anda karşısına bir penguen çıkıp kaplumbağanın ot niyetine bir plastik pipet yemesini engelliyor.

‘Penguen sözü’

Acaba Bay Lupa, bu gezegende geçirdiği 93 uzun yılda kaç plastik pipet, bardak, poşet vb. kullanmış sonra da bir köşede unutmuş ya da çöp bidonuna attıktan sonra aklından çıkarmıştır? Ortalama kullanım süresi 20 dakika olan bir plastik pipetin yok olma süresinin 200 yıl olduğunu vurgulayan kitap kafiyeli metni ve renkli çizimleriyle önemli bir konuyu küçüklerin gündemine taşırken hem düşündürtüyor hem de okuma keyfini ihmal etmiyor. Kitabın sonunda küçük okurlar bir “penguen sözü” vermeye davet ediliyor. “Penguen sözü”nün 2011 yılında başlatılmış bir farkındalık yaratma kampanyası olduğunu da kitaptan öğreniyoruz. Buna göre gündelik alışkanlıklarımızda yapacağımız küçücük bir değişiklik bu eşiz gezegen için müthiş bir fark yaratılabilir. Açıkçası ben, gündelik küçücük değişiklikleri küçümsememekle birlikte daha ziyade kocaman politik hareketlere inanıyorum!

Neyse ki kitapta plastik pipetin sorumlusu çocuklar değil yetişkinler. Çünkü daha çocuk yaşta çevre duyarlılığı oluşturmak ne kadar doğru ve önemliyse, suçu genç kuşağa atıp sorunu çözme sorumluluğunu onların omuzlarına yükleyip aradan sıyırmak da o kadar yanlış.

Kısacası çocuklarınıza çevreci kitaplar okuyup sorumluluk alın. Tersini yapmayın!

Yazar: Elif Yonat Toğay

Sabırsızdır. Ama sincap aşkına, bir ağacın altında saatlerce bekleyebilir. Dikkatlidir. Ama uçan balık görünce sevinçten öyle çok zıplar ki sonunda kanodan düşebilir. Dakiktir. Ama bir ibibiğin peşine takılıp zamanı unutabilir ya da egzotik balıkların arasında elleri ve ayakları buruş buruş olana kadar yüzebilir. Hesap kitap yapabilir. Ama uzak ülkelerde ne zaman deniz kabuğu ve kozalak toplasa bavulu kapanmaz.

Asya fillerini, Afrika penguenlerini ve denizatlarını çok sever. Ne yazık ki yirmi sekiz yıldır bir tane bile denizatına rastlamadı. Oysa eskiden, bir günde tam üç tanesiyle burun buruna gelmişliği var.

Ara sıra cips yemek dışında kötü bir alışkanlığı yok.

Öyle, kendi halinde biri işte…

Çizer: Gamze Seret

Hacettepe Üniversitesi GSF/ Grafik Tasarımı bölümünden mezun olduktan sonra reklam ajansında sanat yönetmeni olarak çalıştı. Birkaç karma sergiye katıldı ve yazdığı radyo spotu, Kristal Elma Bronz ödülü aldı. Yaratıcı endüstriler alanında, gelecek nesilleri ve onların hayal dünyasını geliştirmeyi, yazdığı ve çizdiği resimli kitaplarla gerçekleştirmeyi hedefliyor.

Bol bol dans ediyor, geziyor, yazıyor ve çiziyor. Bu enerji patlamasını dengelemek için de yoga yapmayı ihmal etmiyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] İstanbul’un doğal yüzü henüz varken…

İstanbul denince aklımıza genellikle doğa gelmiyor. Bu kocaman şehirde yaşayanların gördüğü gri manzara,  soluduğu puslu hava, duyduğu gürültü, ayak bastığı ya da dokunduğu yüzeyler “doğal”dan anladığımız şeyden kesinlikle çok farklı.  En kötüsü de tüm bunların duyularımızı köreltmesi, bizi doğal olanı tanıyamaz, seçemez hale getirmesi. Büyük kentlerde renkli, canlı, kıpraşan, yapay seslerden farklı sesler çıkaran, cıvıl cıvıl bir şeye rastladığımızda çocuklarımız bile yabancı bir olguyla karşılaşmış gibi tepki veriyor gelinen noktada.

31 yıldır sadece İstanbul’un değil Türkiye’nin pek çok kenti, kasabası ve köyünde doğayı korumak için çalışmalar yapan Çekül Vakfı ya da açık ismiyle Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı, özellikle çocuklara dönük atölyeler, fidan dikim etkinlikleri ve festivaller düzenliyor.

Gökçen Hazen’in yazdığı, Canan Barış’ın resimlediği Doğan Egmont tarafından yayımlanmış olan Doğanın Peşinde, İstanbul’un Doğal alanlarına Yolculuk kitabı da Çekül Vakfı işbirliği ile çocuk ve gençler için hazırlanmış. Ama yetişkin okurların da faydalanabileceği bir rehber niteliğinde.

Her şeyden önce İstanbul’un da bir doğal hayatı olduğunu ve bu doğal mirası korumamız gerektiğini hatırlatıyor. Tabii koruyabilmenin yolu öncelikle keşfetmekten, öğrenmekten ve sahiplenmekten geçiyor.

12 bin bitki türünün 2.500’ü İstanbul’da

Kitabın konuya, “Türkiye’de doğal olarak yetişen 12 bin civarındaki bitki türünün yaklaşık 2 bin 500’ünün İstanbul’da olduğunu biliyor muydun?” sorusuyla girmesi hiç de boşa değil. Bırakalım genç kuşağı, biz yetişkinlerin büyük bölümü de İstanbul’un doğal zenginliği ve eko sistemleri hakkında pek az bilgiye sahip, doğrusu.

Bu kitap bu boşluğu bir nebze olsun doldurmak için bizi İstanbul ve çevresinde bulunan doğal alanlarda birbirinden ilginç ve heyecan verici ayrıntılarla dolu bir seyahate çıkarıyor.

Kızılgerdan.

Belgrad Ormanı, Terkos Havsazı, İstanbul Adaları Kızılçam Ormanları, Polonezköy Ormanı, Arnavutköy Fenertepe Ormanı, Elmalı Havzası,  Çilingoz Koyu, Garipçe Köyü Makilikleri ve Beykoz Göknar  Ormanı’nın her birine ayrı bir bölüm ayrılmış.

Alt başlıklarda bu alanlar tanıtılmakta; maki, havza, tabiat parkı, muhafaza ormanı, mesire alanı vb. gibi isimler almalarını sağlayan ayırt edici özellikler açıklanmakta, burada yaşayan canlı çeşitliliği ile ilgili şaşırtıcı bilgiler verilmektedir.  Farklı ağaç türlerine ise özel birer sayfa ayrılmış. Örneğin Polonez Ormanı bölümünde o çevrede sık rastlanan ıhlamur, Çilingöz Ormanı bölümünde ise bu ormanın en önemli ağaç türü olan Karaçam tanıtılırken, bu ağaçları Türkiye’de başka nerelerde bulabileceğimiz hakkında da bilgi sahibi oluyoruz.  İstanbul’un doğal alanlarında su samuru görebileceğimizi, dünyanın en güzel kelebeklerden sayılan tavus kelebeğine rastlayabileceğimizi,  kızılgerdan gibi bir dizi kuş türünü gözlemleyebileceğimizi ve daha birçok ilginç hayvanla aslında aynı ortamı paylaştığımızı da heyecan ve hayretle öğreniyoruz.

Gökçen Hazen.

Eserin güçlü yanlarından biri de kuru dersler vermekten kaçınması. Çocuk okura doğrudan hitap eden sade dili ve renkli çizimleri buna hizmet eden önemli unsurlar. Tabii genç okuru keşfetmeye ve maceraya çağıran etkinlik önerileri de kitabın eğlenceli yanına katkı sunuyor. Doğa yürüyüş ve kampları, kültür gezileri, bisiklet turları ve müze ziyaretleri … İstanbul’un doğal alanları, Doğanın Peşinde’n giden ve onu koruma bilincine sahip genç yaşlı herkesi bekliyor!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Küçük bir çocuk ve pelüş şempanzesi: Ben, Jane…

Çocuk ve ona her yerde eşlik eden biricik pelüş oyuncak imajı klişe olduğu kadar da gerçektir.  Çocuğun ergenliğe evrilişini birinci elden ve herkesten yakın izleyen bir varlıktır pelüş oyuncak ve sahibi ile aralarındaki bağ sessiz gibi görünse de çocukluğa dair çok şey anlatır. Sonunda kulağı kopmuş, tüyleri yolunmuş, orası burası yamulmuş, üstüne bolca tükürük ve gözyaşı yapışmış, başına gelmeyen kalmamıştır…

Çocuğun oyun arkadaşı ve sırdaşı olmuş, dertlerini dinlemiş, en güzel hayallerine ortak olmuştur. O kadar duygu emmiştir ki içindeki dolgu malzemenin bunca masumiyete, bunca önyargısız sevgi ve şefkate yer açıp patlak dikişlerinden fırlamasına şaşmamalıdır. Kısacası hayatımızın erken evresinde bir ayı, tavşan, fil ya da yumuş tüylü başka bir hayvanla kurduğumuz dostluk eşsizdir ve bazen tüm hayatımıza yön veren izler bırakır.

Jane Goodall’ın arkadaşı Jubilee

Tam bu noktada sizi Jubilee ile tanıştırmak istiyorum. Aslına bakılırsa bu pelüş şempanzenin, 1940’lı yıllarda henüz kısaca Jane diye çağrılan, günümüzde ise tüm dünyada şempanzeler hakkındaki çalışmalarının yanı sıra gençlere, dünyanın çevre sorunları konusunda inisiyatif vermek için hayata geçirdiği Roots & Shoots programıyla tanınan Dr. Jane Goodall’ın en yakın çocukluk arkadaşı olduğunu ben de yeni öğrendim.

Pelüş maymun, geçtiğimiz günlerde Meav Yayınları’ndan çıkan resimli kitap Ben… Jane’in kapağında karşıma çıktı. Eski zamanlara ait vesikalık bir fotoğraf misali Afrika ormanı manzarasının içine yapıştırılmış kentli ürkek bir kız çocuğunun kucağındaydı.

Meğer o kız çocuğu hiç de ürkek değilmiş. Sır ortağı Jubilee’nin yüzündeki bilmiş gülümsemeye biraz dikkat kesilseydim küçük Jane’nin yüzündeki ifadenin aslında kararlılık yansıttığını daha erken fark edebilirdim. Ama kapaktaki çizim tadının bende uyandırdığı iştahla hemen kitabın içine dolayısıyla da hikâyeye daldım.

Birkaç cümleyle özetlenebilecek, üstünden masumiyet ve naiflik akan bir çocukluk hikâyesiydi bu. Tarzan kitabını okuyup da Afrika’da hayvanlarla birlikte yaşamayı kafasına koymuş hayalci küçük bir kızı anlatıyordu. Çizimlerin nostaljik havasına da sinmiş o eski yıllarda alışılmış olmayan bir hayalin peşinden gidiyordu…

Aslında masumiyet ve hayalcilik kavramları genelde zayıf, kırılgan bir izlenim uyandırır. Oysa bu hikâyede tersi oluyor. Çocuk masumiyetinin ve hayal gücünün barındırdığı güç, okuru hemen etkisi altına alıyor.  Bunda kuşkusuz ödüllü karikatürist, yazar, çizer ve senaryo yazarı Patrick McDonnel’in bu resimli kitapta konuşturduğu ustalığının da büyük payı var.

McDonell, bir bilim insanı ve çevre aktivisti olarak tüm dünyada hayranlık uyandıran Jane’i bildiğimiz çocuk olarak son derece samimi ve inandırıcı bir şekilde resmediyor. Küçük okurların kendini, evin arka bahçesinde doğayı ve hayatı keşfeden Jane ile özdeşleştirmesi, ondan ilham alması işten bile değil. Jane, yumurtaların tavuktan nasıl çıktığını, örümceklerin ağlarını neyle ördüğünü ve daha nice “mucizeyi” gözlemlediği bu bahçede kendini doğaya ait, onun parçası hissediyor. En sevdiği ağaca tırmanıp yanağını kabuğuna yasladığında, “Tüm hayvanlarla bir arada olduğu ve onlara yardım ettiği bir hayat…” düşlüyor.

Her gece Jubilee ile aynı yastığa baş koyup bu rüyaya dalıyor. Ta ki bir gün uyanıp da hayallerinin gerçekleştiğini görünceye dek.

İşte burada, hikâyenin son sayfasında Patrick Mc Donell kalemini bir kenara koyup sözü fotoğraf gerçekçiliğine bırakıyor. Dr. Jane Goodall’ı -belki de en tanınmış fotoğraf karesinde-  Afrika ormanlarında bir şempanze yavrusuna el uzatırken görüyoruz. Daha doğrusu tersi oluyor, genç bilim kadını, şempanze yavrusunun ona güvenle uzattığı ele, saygı ve eşitlik yansıtan bir edayla dokunuyor.

2011 The New York Times En İyi Resimli Çocuk Kitabı ile 2012 Caldecott Onur Ödülü alan “Ben… Jane”, kahramanının çocukluk hikâyesine ek olarak hayvan hakları aktivisti Jane Goodall’ın biyografisini de içeriyor. Kitabın çıkış tarihi ayrıca dikkat çekici. Çünkü Goodall’ın 1991 yılında Tanzanya’da 12 öğrenciyle birlikte kurduğu Roots & Shoots inisiyatifinin 131 ülkeden sonra Türkiye’de açılmasıyla neredeyse çakışıp hemen sonrasına denk geliyor.

Türkiye şubesinde Aslıhan Niksarlı’nın Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yaptığı derneğin en ayırt edici özelliği,  insanların çevre ve hayvanlarla uyum içinde yaşaması için çocuk ve gençlere “dönük” çalışmalar yapmak yerine inisiyatifi doğrudan onlara verme yoluna gitmiş olması, bizzat gençlerin projelerine destek  vermesidir.

Roots & Shoots’un yanı sıra Dr. Jane Goodall Enstitüsü’nün Kurucusu ve Birleşmiş Milletler Barış Elçisi olan Jane Goodall’ın çevre sorunları ve hayvan hakları konusunda neden çocuklara n özel bir rol biçtiğini anlamak aslında hiç de zor değil. O içindeki pelüş oyuncaklı çocuğu koruyabildiği, bu çocuğun gözünden dünyaya bakmakta ısrar ettiği için hayallerini gerçekleştiren bir bilim kadını ve  Ben… Jane bu mesajı güçlü bir şekilde yeni nesillere iletiyor.

Yazan ve resimleyen: 

Patrick McDonnell pek çok çocuk kitabının yaratıcısı.  Ödüllü karikatürist, yazar, çizer ve senaryo yazarı McDonnell, daha önce yazdığı beş kitaptaki karakterlerin yer aldığı MUTTS adlı çizgi roman ile dünya çapında tanındı. Hayvanlar ve çevre için çalışan birçok yardım derneğine destek veren ve bir dönem Humane Society of the United States’te yönetim kurulu üyesi olan McDonnell, Fund for Animals’ın yönetim kurulunda çalışmaya devam ediyor. McDonnell eşi, kedisi ve evlat edindikleri köpekleriyle birlikte New Jersey’de yaşıyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Rengi, şekli, kıvamı… her öbeğin hikâyesi farklı!

Çağdaş çocuk edebiyatı kakadan geçilmiyor! Hemen yanlış anlamayın; bu, “dışkı ne zamandan beri resimli kitapların gözdesi oldu? Tu kaka!” türünden bir eleştiri değil! Hatta övgü olarak bile ele alınabilir. Sonuçta kaka hem son derece doğal bir olgu hem de dışkının en sevimli hali. Üstelik bu konu, gündelik olarak büyük küçük hepimizin birkaç dakikasını alırken, çocuklarına tuvalet eğitimi vermeye çalışan ebeveynleri neredeyse gün boyu meşgul ediyor.

Zaten Teo’nun Kaka Kitabı / Yağmur Artukmaç & Pınar Çakır Aksu (Bilgi Yayınları), Güle güle kakalar / Sergi Camara (Altın Kitap) ya da Kaka Yaparken Acıtıyor / Howard J. Bennett (Okuyan Us Yayınları) türü kitaplar, tuvalet eğitimi sırasında çocukları desteklemek, yetişkinlere ise rehberlik etmek için hazırlanıyor.

Bunda yeni ya da şaşırtıcı bir yan yok. Çocuk gelişimi kapsamında değerlendirilebilecek benzeri başvuru eserlerine her dönem ihtiyaç var ve bu ihtiyaç nicedir yayıncılar tarafından karşılanıyor.

Yeni ya da ilginç olan, tam anne babalar şu sıkıntılı lazımlık mevzusunu nihayet arkamızda bıraktık diye sevinirken, bezlerden görece kısa süre önce kurtulmuş yaş grubunun neredeyse ortaokul çağına kadar sıvı, gaz ya da katı haldeki tüm vücut ifrazatlarını ilgilendiren meselelere bayılması da değil.

Tabular kırılırken…

Toplumda bunlar hakkında konuşmak belki artık katı tabu sınıfına girmiyor. Ama her lafı geçince çocuklarımızda kıkırdama ile başlayıp gülme krizine kadar varan hallere yol açması, suskunlukla geçiştirilince de iyice merak konusu olması yine de bir gerçeğe işaret ediyor: Biz henüz bu mevzuda, doğallığının gerektirdiği rahatlığa kavuşamadık tam anlamıyla.

Yenilik burada devreye giriyor. Çünkü çocuk kitapları yazarları ve yayıncıları bu alandaki verimli boşluğu keşfedip hızla doldurmaya koyulmuş görünüyor. Aslında her şey, Kafasına Edeni Bulmaya Çalışan Küçük Köstebeğin Hikâyesi / Werner Halzworth Wolf Erlbruch (İletişim Yayınları) ile başladı. Bu resimli kitap, sadece alışılmadık konusu ile değil, olağanüstü resimleri ve çarpıcı hikâyesi ile de uluslararası çocuk edebiyatında tüm dikkatleri üzerine çekti.  Layık görüldüğü ödüller, birçok dünya diline çevrilmesi ve farklı ülkelerde hep büyük bir ilgiyle karşılanması, adeta yayıncılara bu işte keramet var dedirtti.

‘Karakterli kakaloglar’ 

Kakalar Günü / Fatih Erdoğan (Mavi Bulut Yayınları), Kaka, İsmi Lazım Değil / Nicola Davies (Can Çocuk), En Havalı Kaka Benimki / Elif Yonat Toğay (Doğan Egmond) benim ilk akla gelen kitaplarken, buna geçtiğimiz aylarda bir de Elma Yayınları’nın bir markası olan Turta Kitap’tan çıkan Kaka Kitap Seti eklendi. Kakademi, Kakazoo ve Kakaloji adlı üç resimli kitaptan oluşan seri, akademisyenler; Saniye Bencik Kangal, Merve Solak Arabacı ve Ceren Solak ile çizer Berk Öztürk’ün ortak üretimi ve 3-6 yaş grubuna hitap ediyor.

Baskı kalitesi ve kaka öbeklerine bir yüz ve karakter kazandıran “kakalog” çizimleriyle her biri dikkate değer olsa da burada özellikle Kakazoo üzerinde duracağım. Alt başlığı Bir Kakadan Çok Daha Fazlası: Ekolojik Denge, seçimimin nedenini açıklıyor.

Hitap ettiği kitleye uygun olarak çok az metinle yetinip çizimlere ağırlık veren eser, farklı farklı hayvanların birbirlerinden kakaları itibarıyla da ayrıldığı temel önemdeki saptamayla başlıyor. Beyaz önlük ve büyüteçlerle donatılmış kakaloglar, bunun nedeninin peşine düşüyorlar. Acaba, “bir hayvanın kakası, bitkiler ya da diğer hayvanlar için besin kaynağı olabilir miydi?” diye düşünürken küçük okura da fikrini sormayı ihmal etmiyorlar.

Kitaptaki bilgilere eşlik eden “sen ne dersin?”, “inanabiliyor musun?”, “ne ilginç, değil mi?” gibi doğrudan okura seslenen sorular, çocuğun merakını kışkırtıp onu öğrenme sürecine aktif olarak dâhil ediyor. Elbette eğlenceli illüstrasyonlar da kakanın gübreye dönüştüğünü, sadece bitkilerin değil gübre böceği ya da yavru koalalar gibi hayvanların da onunla beslendiğini öğrenmeyi küçük okurlar için keyifli hale getiriyor.

‘Kaka’nın ekolojisi

Oysa bir yetişkin olarak, kitabın alt başlığında yer alan “ekolojik denge” tabirinin bende yarattığı beklentiyi karşıladığını söyleyemem. Ama bu doğal. Ne de olsa Kakazoo’nun hedef kitlesi kitabın henüz okul çağına gelmemiş çocuklar. O yaş grubunun ihtiyaç ve özellikleri göz önüne alındığında, metnin karmaşık bilgiyle dolup taşmak yerine dikkati çarpıcı bir birkaç olguya odaklayıp daha fazlasını merak ettirmesi doğru karar.

En güzeli de bu kitapları küçük büyük birlikte okumamızda. Hele de bize epey sınırlı ve biraz da kuru gibi gelen bilgi cümlelerin arkasından gelen heyecan dolu, sınırsız çocuk sorularına gereken vakti ayırdığımızda… 

Çünkü asıl o zaman, pandaların kakalarından tuvalet kâğıdı yapıldığı; fil kakalarından da kâğıt üretildiği; beyaz sahillerin kumunun papağan balığının kakasından oluştuğu; planktonların, balina kakası ile beslenerek suyu temizlediği ya da misk kedilerinin kakalarının fabrikalarda kahveye dönüştürüldüğü ile bir solukta özetlenebilecek içerik, ailemizin en küçük üyeleriyle ekolojik denge hakkında  sonu gelmeyen sohbetler yapıp dünyamızın önemli meseleleri hakkında birlikte düşünmek için değerli bir fırsata dönüşecek.

Bu fırsatı kaçırmayın!

Yazarlar:

Saniye Bencik Kangal: Sosyal medyada akademisyen anne olarak tanınan Doçent Dr. Saniye Bencik Kangal 1980 yılında Ankara’da doğdu. 

Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi bölümünde okuyan Bencik Kangal mezun olduktan sonra üniversitesine dönerek öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi bölümünde doçent olarak görev yapıyor. 

Ceren Koçak: 1984 yılında Almanya’da doğdu. 2007 yılında Hacettepe Üniversitesi Okul Öncesi Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 2007-2018 yılları arasında birçok özel okulda anaokulu öğretmeni olarak görev yaptı. Alanda çalıştığı süre içerisinde Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi programında Yüksek Lisans eğitimini tamamlayarak 2018 yılında Bilim Uzmanlığı derecesini aldı. Aynı yıl Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi bölümünde doktora eğitimine başladı.

2019 yılında Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi bölümünde öğretim elemanı olarak başladığı görevini sürdürüyor. 

Merve Solak Arabacı: Üniversite eğitiminin ardından Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Anabilim Dalı’nda yüksek lisans yaptı. Halen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığında Çocuk Gelişimi Uzmanı olarak çalışıyor. 

 

 

Kategori: Hafta Sonu