Köşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

KirliTuna, GüzelMarmara, Sevr, Montreux vesair meseleler -2

İlk bölüm için tıklayın

*

Geldiğimiz noktada tehdidin yönü tersine döndü: Eğer bir risk varsa, artık Marmara. Karadeniz için risk oluşturuyor. Eğer müsilaj basmış Marmara, Karadeniz‘in ekolojik dengeleri üzerinde etkili olursa, bu iş canımızı sıkabilir. Çünkü Marmara’dan farklı olarak Karadeniz, kıyılarını altı (Abhazya’yı da sayarsak yedi) ülkenin paylaştığı uluslararası bir iç deniz. Sorun uluslararası hukuk sorununa dönüşebilir.

Bugün kendisi hızla bir ölüm sarmalına yuvarlanmakta olan Marmara, özünde Akdeniz ile Karadeniz arasında bir ekolojik geçit. Bir dizi deniz canlısı iki deniz arasında Marmara ve boğazlar üzerinden yıllık periyodlarla geçiş sağlıyor, bu göç her iki denizin de canlı yaşam döngüsü açısından kritik önemde. Ama her şeyden önce, Marmara ve Boğazlar Karadeniz’e oksijen sağlayarak buradaki canlı yaşamını ayakta tutan başlıca kaynak. Karadeniz’in özgün ve kırılgan ekolojisini anlamak için jeolojik tarihine bir göz atmak gerekli.

Karadeniz özünde bir tür “kalıntı deniz”. Gezegen üstündeki varlığının milyonlarca senesini de göl statüsünde geçirmiş. Çok basitleştirilmiş bir anlatımla gidersek bundan birkaç yüz milyon yıl önce bugünkü Avrasya‘nın öncülü olan kıta ile  Afrika + henüz güney yarımkürede bulunan Hindistan kıtası arasında Tethys Okyanusu yer alıyor. Tethys, güneydeki plakaların kuzeye hareketi sonucu yükselttiği Alpin dağ silsileleri ile [1] ikiye bölünüyor, kabaca 35 milyon yıl önce okyanusun kuzey parçasını oluşturan Paratethys denizi biçimleniyor. Plakaların dansı durmuyor, kuzeydeki denizi iyice sıkıştırıp dış denizler ile bağlantısını 11,5 milyon yıl önce kopartıyor. Bugünkü Fransa‘nın Rhon bölgesinden Orta Asya‘da Aral gölüne kadar uzanan devasa bir iç deniz, “Pannon gölü” ortaya çıkıyor. Göl tabanının yükselmeye devam etmesi ve suların çekilmesi sonucu bundan yedi milyon yıl önce Pannon’dan geriye bugünkü dünya haritamıza tutunabildiği kanıtlanmış dört parça su kütlesi kalıyor: Batıdan doğuya Ohrid, Pontus , Hazar ve Aral gölleri. Son biçimlenme ise hayli yakın zamanda. Dünya son buzul çağından çıkarken buzullarda tutulmuş sular eriyip okyanusların seviyesini yükseltiyor. Avrupa buzulları eriyip doğrudan Pontus gölünü doldururken, güneyden gelen Akdeniz suları da Sarayburnu Harem arasındaki eşiği aşıyor.[2] Böylece jeolojik anlamda bir an kadar yakın zamanda Akdeniz ile Pontus gölü Marmara ve Boğazlar üzerinden birleşiyor, Pontus gölü/Karadeniz 11buçuk milyon yıl sonra yeniden bir denize dönüşüyor. [3]

Açık denizle iğne deliği kadar bağlantının özgüllüğü

Ancak bu “gölden bozma deniz”in dışarısı ile bağlantısını sağlayan İstanbul Boğazı, özünde kabaca on bin yıl önce deniz suyunun istila ettiği Cendere/Alibey deresi vadisinin alt bölümünden başka bir şey değil ve toplam hacmi Karadeniz’in 550 bin kilometreküplük devasa kütlesi ile oransız ölçüde minik: Yılda sadece 300 kilometreküp oksijenli dip suyu Marmara’dan Karadeniz’e geçiş yapıyor, buna karşın 600 kilometreküp Karadeniz yüzey suyu ters akıntı ile güneye geçiyor. Başka deyimle her yıl toplam su kütlesinin  %0,002’sinden (yüzbinde iki) azını dış denizler ile değiş tokuş edebiliyor

Açık denizlerle iğne deliği kadar bağlantının Karadeniz’i dünya üstündeki diğer denizlerden ayıran, ekosistemini özgün ama özellikle kırılgan da yapan bir sonucu var: Suda çözülmüş serbest oksijen, dolayısı ile oksijen temelli canlı yaşamı sadece az tuzlu yüzey tabakasında var olabiliyor. Derinliği 2200 metreye varan, ortalama derinliği 1300 metre olan Karadeniz’in kabaca 150 metreden aşağısında Paratethys zamanlarından jeolojik kalıntı niteliğinde tuzlu “ağır su” kütlesi bulunuyor. Başka deyişle Karadeniz’de oksijen temelli canlı yaşam alanı ya da biosfer kabaca İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e döküldüğü noktanın derinliği ile sınırlı. Karadeniz için İstanbul Boğazı dış denizlerle değiş tokuş yapabildiği oksijen can damarı.

Karadeniz’in oksijen temelli canlı yaşam barındıran üst tabakası ya da biosferi, bir tür kapak gib, alttaki devasa ağır su kütlesini örtüyor. Az tuzlu, hafif üst tabaka ile ağır alt kütle arasında akıntı, dikey hareket ve geçişkenlik yok. İnsan etkisi olmayan koşullarda üst tabakaya Boğaz üzerinden oksijenli deniz suyu, büyük nehirler üzerinden ise bol besin maddesi geliyor ve sonuçta bu görece ince üst tabaka yoğun bir organik üretime, zengin bir bio-kütleye dolayısı ile büyük bir deniz canlısı popülasyonuna ev sahipliği ediyor.[4] Dip kütlede ise anaerobik bakteriyel bir yaşam var, buranın ürettiği mesela metan gazı özellikle oksijenli tabakanın yer yer çok inceldiği doğu tarafında zaman zaman yüzeye vuruyor, hatta alev alabiliyor. Karadeniz’in ince biosferi zengin, ama deniz çanağının doğal yapısı gereği hayli de kırılgan. İnsan kökenli etkiler bu kırılganlığı arttırıyor.

Özetle Karadeniz’de alt kütlede yaşam olmaması burasının “kirli” olması nedeni ile değil, bu denizin jeolojik tarihi itibariyle bir kalıntı deniz, anaerobik bir su kütlesi olması nedeniyle. İnsan kaynaklı “kirli”lik bu doğal özellik ile birleştiğinde ise en attaki anaerobik kütle şişebilir, üsteki oksijenli / balıklı / hayatlı tabakayı inceltebilir, sonuçlar ölümcül olabilir.

Karadeniz biyosferinin sürdürülebilirliği açısından Marmara ve boğazları üzerinden deniz canlısı ve oksijen girişleri temel öneme sahip. Akdeniz’in  suyu Karadeniz’e boğazın dip akıntısı ya da balıkçıların deyimi ile ‘kanal’ ile ulaşıyor. Yılda 300 km3 tuzlu, oksijenli sıcak su ile birlikte ciddi bir deniz canlısı popülasyonu da kanalı kullanarak Karadeniz’e geçiş yapıyor. Baharda havalar ısınırken yumurtlamak için bol besinli Karadeniz’e çıkan balıklar, yavrularını Karadeniz’in sentezlediği zengin biyokütle ile besleyip semirtiyor. Bir başka deyişle Karadeniz’in biyokütle fazlasını kendi bedenlerinde absorbe ediyor, balıketine dönüştürüyorlar. Daha sonra soğuk mevsimde Akdeniz’e göçmekle biyokütle fakiri etobur Akdeniz ekosisteminin besin zincirine dahil olup Akdeniz’e can veriyorlar. Akdeniz ile Karadeniz arasında Marmara ve Boğazlar üzerinden son buzul çağının bitiminde kurulmuş olan ekoloji koridoru gezegendeki canlı yaşamının en incelikli, en nadide hadiselerindendir.

Eko-koridor’dan eko-tıkaç’a…

Yeşillerin 21 Haziran’da yaptığı müsilaj konulu online forumda [5] Sarıyer’li balıkçı Nejla Yazıcı‘nın sahadan verdiği güncel bilgi bu bağlamda okununca çok kritik bir eşikte olduğumuza işaret ediyor: “Bu sene, … deniz buz gibiydi, buna rağmen balık erken vakitte kıyılara indi” (1:13:58). Şöyle ki, balıklar, normal koşullarda Marmara’dan Karadeniz’e fazla enerji harcamadan kendilerini sıcak dip akıntısına bırakarak çıkarlar. Yazıcı, balıkların artık 100-150 metrelerdeki müsilajlı kanaldan kanaldan kaçtığını, yüzeye veya koylara vurduklarını, buralardaki ters ve soğuk akıntıya karşı yüzerek Karadeniz’e ulaşmaya çalıştıklarını söylüyor. Nedenini anlıyoruz:  Müsilajlı kanalda oksijen tükenmiş, balıklar ölmemek, nefes alabilmek için kaçıyor o kanaldan, son takatleri ile Karadeniz’den gelen serin yüzey ve kıyı suyundaki oksijene sığınıyorlar. Marmara’dan Karadeniz’e artık oksijen değil ölüm akıyor.  Karadeniz açısından eskiden KirliTuna’nın oynadığı rolü artık Marmara devralmıştır. Bu, ciddi bir alarm zilidir.

* * *

Müsilaj ile görünür hale gelen, Türkiye insanı kaynaklı sorunlar silsilesinin gidişatı şunu gösteriyor: Marmara  Akdeniz ve Karadeniz ekosistemleri arasında bir besin, enerji ve oksijen, kısacası yaşam koridoru olma niteliğini büyük hızla kaybetmekte. Bu durum, Marmara’nın hızlı ve radikal önlem alınmazsa bir eko-koridor olmaktan çıkıp bir eko-tıkaç’a dönüşme riskini akla getiriyor.

Başka deyişle Bugün Türkiye insanı tuvaletindeki haceti, bulaşık suyunu, tarladaki gübresini, ekmek teknesinin, fabrikasının pisliğini Marmara’ya bağlamakla, 11 buçuk milyon yıl önce plaka tektoniğinin Anadolu ve Balkanları okyanus tabanından yükselterek yaptığı şeyin aynısını yapıyor: Kuzeydeki büyük denizi kendi içine kapalı bir göle çeviriyor. Antroposen etkiyi bu kadar iyi anlatacak örnek bulmak önümüzdeki birkaç yüz binyıl mümkün olamayabilir.

Mesele Karadeniz’i tıkaçlamak, göle çevirmek gibi kağıt üstünde masum duran bir eylemden ibaret değil: Marmara etkisi ile Karadeniz biosferi üzerinde kalıcı dönüşüm ve hasarlar oluşmaya, buradaki yaşam döngüleri kırılmaya başladığında zincirleme sürecin nereye varabileceğini kestirebilecek durumda değiliz. Karadeniz ile bağlantısı kopacak, ancak kendi besin zinciri açısından oraya tam bağımlı Akdeniz için etkilerinin de hayli yıkıcı olacağını düşünebiliriz. Tarih kitaplarımızın iyi anlatmadığı konu, uygarlıkların beşiği Doğu Akdeniz’in Karadeniz’i kolonileştirerek bu yöre ile kurduğu simbiyotik ilişki sayesinde bu konumu edindiğidir.

Marmara’ya başkasının kıyısı yok deyip aile içi mesele muamelesi yapmaya kalkışabilirsiniz. Bu politika, ‘bir yer’e kadar giderdi: Şimdi tam ‘o yer’e geldik, dayandık. Kötü senaryonun gerçekleşmesi halinde olabilecekleri ise kestirebiliriz: Akdeniz zaten hiç değil, ama Karadeniz de Montreux’ye rağmen arka bahçeniz değil, burası bir uluslararası su, bizzat kurduğunuz bir zamanlar büyük umutlar bağladığınız Karadeniz İşbirliği Örgütü’nün de başlıca meselesi. Bu teşkilatın üç üyesi Tuna Komisyonu, üç üyesi AB üyesi.

Marmara koridorunun tıkanması, Kuzey/Güney eko-geçişin kopması, uzun vadeli sonuçları itibari ile yavru vatan açıklarında sopa gösterip gaz çıkarma sevdasından daha belalı hale gelebilir. Gaz işi gelecekteki olası bir pastayı paylaşım meselesi idi, bir tür bilek güreştirmece. Fazla oyunbozanlık ederseniz, oyun dışı kalırsınız, son tahlilde olup biteceği beklediğiniz kardan zarar etmektir, o kadar.  Size “yedirmemiş” olurlar ama son tahlilde çok büyük maliyet değil. Gururlar kırılır, küskünlükler olur, ama doğru politikalarla tamir edemeyeceğiniz bir zarar oluşmaz. -bizzat gazın çıkartılması dışında tabi.

Marmara işi daha komplike: Mahalleyi ateşe vermiş, komşulara biilfiil zarar vermiş oluyorsunuz. Gündeme gelecek sorular sırasıyla şunlar olacaktır: Bu zararın bedeli nedir ? Nasıl hesaplanır nasıl tahsil edilir ? Bunlar zararın sürmesini engelleyebilecekler mi ? Bu zarar nasıl tamir edilir? Türkiye hasarı tamir edebilecek mi? Edemeyecekse ne yapmak gerekir? Bu türden soruların gaz dalaşından çok daha baş ağrıtıcı olacağına emin olabiliriz.

*

[1] En batıda Pireneler ve Atlas dağları ile başlayan, Alpler, Karpatlar, Dinarlar, Rodoplar, Kaçkarlar, Toroslar, Zagroslar yolu ile Himalayalar‘a ve ötesine uzanan, son milyon yıllarda hayli yavaşlasa da hala süren yükselme hattı.
[2] Marmara, önce karaların yükselmesi ile Tethys’den koparak gölleşen, daha sonra suların yükselmesi ile Çanakkale Boğazı üstünden artık Akdeniz’e dönüşmüş olan su kütlesi ile birleşen bir diğer iç deniz. 
[3]  Bu işin tam olarak ne zaman ne kadar sürede ve hangi şiddetle gerçekleştiği konusunda tartışma sürüyor. Günümüzden 17 bin ila 7500 yıl öncesine farklı tarihlemeler var, Hızlı oldu diyen jeolog ve arkeologlar, bir ay gibi bir süreyi öngörüyor ve Nuh Tufanı‘nın gerçekte bu olay olduğunu ve insanlığın kolektif hafızasında iz bıraktığını düşünüyor. Ancak bu tez sorgulandı ve sürecin uzun yıllara yayıldığını öneren bir ikinci tez de rakip çıktı.
[4] Tuna, Dnjepr, Dnjestr gibi büyük nehirlerden gelen besleyicilerin çokluğu sayesinde, Karadeniz’in balık nüfusu yoğunluğu biyosferinin inceliğine rağmen, Akdeniz’den daha yüksek. Akdeniz’e yarı kurak iklim gereği çok az besleyici tatlı su geliyor. Sadece tropiklerden gelen Nil biraz dengeliyor.

BİTTİ…

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

KirliTuna, GüzelMarmara, Sevr, Montreux vesair meseleler -1

Yeşiller Partisi Eş sözcüleri Emine Özkan ile Koray Doğan Urbarlı, 29 Haziran’da T24’te, Murat Sabuncu’nun konuğu idiler. Programın ana teması partinin resmen kurulamamasıydı. Laf daldan dala atladı, Kanal İstanbul’a geldi.

Bir galat-ı meşhurumuz var: “Tuna’nın pisliği Marmara’yı basacak, bizi mahvedecek!” 80-90’lardan beri tedavüldedir, kanal vesilesi ile rönesans yaşıyor. Kanal karşıtı hemen her toplantıda çıkar birisi dillendirir bu KirliTuna‘nın ne yaman tehdit olduğunu. Amentü gibidir, söylenir geçilir, ama mutlaka bir kez zikredilmesi toplantıya muska gibidir. Orada asılı durur. Bir sonraki toplantıda yine çıkar bir kutudan.

T24’ün video röportajında da aynı işlevi gördü KirliTuna. Uygun anda (20:55) malum ilan edildi. Sabuncu Kanalİstanbul sorusunu formüle ederken, KirliTuna’yı zikretmekle kalmadı, bu “bilgi”yi  “çok (iyi) bilinen”, artık tartışılması bile gerekmeyen hakikat mertebesinde sundu. Misafiri de malumun ilanına özel bir dikkat sarf etmeksizin, bu ifadeye “sokağa çıkarken üstümüze bir şeyler geçiririz” kabili bir cümle duymuş muamelesi yaptı, banal gerçeğin üstünde bile durmadan, sözüne hazırlandığı yerden devam etti. “Kışkışlanmayan” KirliTuna hayaleti bir kez daha ortama çöreklenip kaldı:  Bu bilgi hakkındaki toplumsal konsensüsümüz, bir kez daha onaylanıp geçilmiş oldu.

Apokaliptik tınılı KirliTuna söylemi, bugün vardığı noktada bildiğimiz zenofobik dış mihrak söyleminin çevreci versiyonuna dönüşmekte. Her fırsatta geçerken bir de Batı’ya vurmaktan hazzeden ulusalcı muhalefet için muteber bir ezber kalıbı olabilir. Avrasyacılar, Cumhurcular için de kanal taraftarı olsalar bile, bu argümanın yeri geldikçe dillendirilmesinin rahatlatıcı bir yanı olduğu su götürmez. Kırk yıl uğraşıp yapamayacakları ideolojik propagandayı muhalefet kendi kendine yapıyor, fena mı ? Bu mitin “beynelmilelci”, “bilim insanları ağırlıklı” Yeşillerin söz aldığı programa destursuz sızması ayrı konu, girmeyeceğiz.

***

Bu KirliTuna karakteri, sanırım “kendini Marmara hedefine kilitlemiş bir tür kamikaze AI” gibi tasavvur ediliyor. Bir dijital savaş oyununun kötü karakteri. Mega-Kurbağalıdere. Anti-kahraman.

Karaormanlar’dan doğuyor, Avrupa’yı kat edip Boğaz girişinden 800 kilometre uzakta Karadeniz’e kavuşuyor. Bizim için orada, Karadeniz’e döküldüğü yerde doğuyor. Çünkü bizimle alakası o noktada başlıyor.

Hiç dağılmadan seyrelmeden, demir disiplinli yürüyüş kolu nizamında Karaummanı bir hamlede aşıp, nokta lazer atışı ile bizim Boğaz’ın girişini tam tutturuyor. Çanakkale geçilmezdi, ama KirliTuna sinsi düşman, moleküler düzende içimize sızıyor, tüm yoğunluğu ve habaseti ile Boğaz’ımızdan geçip GüzelMarmara’mızın canını alıyor. Bu olası Marmara cinayeti son otuz yıldır karabasanımız, ufkumuzu karatıyor.

‘Kuzeyden gelecek yeni gayri milli tehdit’ miti

Daha eskilerde Gümüşdere Kilyos sahillerimize tankları ile çıkartma yapacak, içerdeki beşinci kolla birleşerek “bu kış” komünizmi getirecek bir  korkunç Iwan’ımız vardı. KirliTuna, hakkını vermek lazım, soğuk savaşın bitmesi ile birlikte, “kuzeyden gelecek gayrı milli tehdit” kategorisinde onun yerini pek güzel doldurdu.

KirliTuna karakterinin ana güzergahı Boğaz’ımız. Ama eğer olur da gaflete düşer, kanalı açarsak tam yanarız: KirliTuna bu sefer, Boğaz’ın yüzde bir hacmindeki kanal girişini de tutturup GüzelMarmara’mızı sırtından hançerleyecektir. Uyanık kalmalıyız ! Bu Tuna karakterinin ruhu ve niyeti kötüdür, çünkü kökü dışardadır. Sevr badiresi atlattık. Kül yutmayız.

***

En kirli yıllarında hiç dağılmadan seyrelmeden Karadeniz’i boydan boya kat edip tam Boğaz girişini tutturup GüzelMarmara’nın canını almayı becerememiş olan KirliTuna’nın, aynı işi bugün kanal güzergahından nasıl becereceği sorusu üstünde belli ki kafa yormaya hiç yeltenmiyoruz. İnanç ve korkularımız aklımızdan bir adım önde. Her vesile ile ne kadar uyanık olduğumuzu bir tekrar edelim: Muskasız iş olmaz.

Doğrudur, Tuna’nın 90’lı yılların başında doruğa çıkmış bir kirlilik sorunu vardı. Kıtanın iki düşman bloka bölünmüş olması,  90 milyon insanın yaşadığı havzanın gezegen üstünde -şaşırtıcı gelebilir buna Nil dahil- en fazla devlet barındıran[1] nehir havzası olması, yani işbirliği yapması gereken siyasal aktör sayısının çokluğu, denize kavuştuğu noktanın kaynağa uzaklığı, Batıdan bakınca Karadeniz’in bir tür arka avlu olması. vs. sorunu katmerlendirdi.

Aradan 30 yıl geçti, köprülerin altından sular aktı. Tuna havzasında bulunan ülkeler o esnada savaş halindeki eski Yugoslavya devletleri hariç 1994’de Tuna Nehri’nin Korunması için Uluslararası Komisyon/ International Commission for the Protection of the Danube River (ICPDR) i kurdu. Komisyon’un hazırladığı Tuna nehrini koruma sözleşmesi 1998’de yürürlüğe girdi. Net hedef, Avrupa Su Yönergesi kriterlerinin tüm Tuna havzası kapsamında, taraf ülkelerin AB üyesi olup olmadığına bakılmaksızın uygulanmasını sağlamak. Tam aynı dönemde İstanbul Su Girişimini oluşturmuş, o vesile ile dahil olduğumuz uluslararası ağlar vasıtası ile süreci az çok izleme imkanı bulmuştuk. Bölünmüşlüğünü aşan Avrupa vızıldanmayı bırakıp dersini çalışmaya koyuldu. Savaştan çıkan Eski-Yugoslav devletçiklerini da katıp sınır ötesi bütünleşik havza yönetimini devreye soktular. Bugün Tuna, Avrupa’nın sessiz bir başarı hikayesi olma yolunda.

Eşitler arası sürecin başarısı

Doğu Politikası’nın hemen her alanında hayli bocalayan, hatta çuvallayan Avrupa, Tuna dersinden yüzünün akı ile çıkıyor. Nasıl oluyor da oluyor ? Öncelikle Tuna herhangi bir nehir değil, havzası boyunca ulusal kimliklerin inşasında rol oynuyor: Avusturya, imparatorluk zamanları ana nehrin 1300 kilometresine hükmederdi, bugün bu mesafe 350’ye inmiş olsa da bu ülke milli marşında kendini “Nehrin Ülkesi” olarak tanımlar; Macaristan, Hırvatistan ve Bulgaristan‘ın da milli marşları Tuna’ya hayat damarı olarak referans verir. İleride tarihçiler daha iyi değerlendirecektir, daha 80’lerde demir perde yıkılmadan önce Tuna nehrini uluslararası siyasetin ufkuna ilk kez Macar sivil toplum hareketi sokmuştu. Hareket, eski-Çekoslovakya ve Macaristan’ın giriştiği nehrin doğal akışına sert müdahale eden bir mega projeyi durdurmayı becermiş, mühendis devlet aklına daha 80’lerde sokulan bu ilk çomak, sorunları yığılan Tuna’yı diplomasiye konu etmenin ötesinde kısa sürede demir perdenin çöküşüne giden siyasal süreci tetiklemişti.

Tuna’nın tam da Macaristan’ın orta havzasından başlayan, eski siyasal doğu kaynaklı bir inisiyatifle sahiplenilmesi, yüz yüze, göz hizasında bir işbirliğine kapı açtı. Avrupa’nın klasik ‘işin doğrusunu bilen’ Batıdan bindirme politikalarından farklı, eşitler arası bir süreç yaşandı. Bu durum, aktörlerin işe eşit motivasyonla sarılmasını sahiplenmesini sağladı. Aralarında ciddi siyasal uyuşmazlık olan komşular iş can damarlarına gelince daha olumlu yaklaşabildiler: Havza yönetimi diplomasinin de lokomotifi oldu.

Bir “Tuna sorunu”nun varlığını Türkiye’den fark etmemiz, her şeyden önce havza boyunda yaşayan halkların bu sorunlarını dillendirmesi ile oluştu, meseleyi zaten onlardan öğrenmiştik. Ancak ilgimizi tam da o noktada kestik. Batımızdaki bir yerin “sorunlu” olduğunu öğrenmenin hazzı bize yetti, gerisini takip etmekle pek ilgilenmedik. Tuna’nın fiziken toparlanma yoluna girdiği  yıllar, Türkiye’nin de Avrupa’ya sırtını döndüğü yıllara denk gelince, birbirimizden haberdar kalmak, bilgimizi yenilemek için motivasyon da bitti; bizim ezberler 80’lerde takıldı. Gerçekte-var olan-Tuna her gün biraz daha sağlığına kavuşurken, bizim kafamızdaki Tuna “kategorik olarak kirli, arınması imkansız” çekmecesinde tıkılı kaldı.

Uzun lafın kısası, bize Tuna’dan tehdit mehdit yok. Oysa tam da Tuna deneyiminden öğreneceğimiz şeyler olabilir. Marmara/Trakya havzalarının yönetimi konusunda ders çalışmaya Tuna’dan başlayabiliriz.

Devam edecek…

*

[1] Tuna havzasındaki 15 siyasal taraf: Almanya, Avusturya, Çek Cum, Slovakya, Macaristan, Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Romanya, Moldova, Ukrayna. Ve AB. Nil havzası 11 Siyasal taraf: Tanzanya, Ruanda. Burundi, Kenya, Uganda, Demokratik Kongo Cum, Güney  Sudan, Etiyopya, Eritre, Sudan, Mısır.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Almanya’da iklim satrancı: 1.5 derece neyimiz olur?

Almanya’da federal iktidarı hedefleyen Yeşiller, böyle bir taban hareketine hasretti: İki Almanya birleşirken bile ana akım gündemi pas geçip  “Herkes  Almanya’dan bahsediyor,  biz havalardan” diyerek iklim krizine dikkati çeken, bu “zamansız çıkış”ın bedelini 1990 seçimlerinde baraj altı / parlamento dışı kalarak ağır ödeyen Yeşiller tam da bunu bekliyordu: Bir iklim hareketi.

Nihayet 30 yıl sonra çıktı çıkmasına ama, rüzgarı Parti’nin yelkenlerini şişirmek bir yana, getirdiği hayli sert eleştiriler ile ‘can sıkıyor’: Aktivistler memleketler [1] düzeyinde partileşip kendi adaylarını çıkarmaya soyundu bile. Süper seçim yılında iklim pilavı daha çok su kaldıracak gibi duruyor.

1.5 derece krizi 

Almanya Birlik90/Yeşiller Partisi, Kasım ayındaki Kongre’de parti tarihinin “önümüzdeki on yılı taşıyacağı” ilan edilen dördüncü  programını kabul etti. Kongre öncesinde, programın iklim krizi hedeflerine dair paragrafının tek bir cümlesi üzerinde fırtınalar kopmuştu:

“Yüzyıl sonuna kadar ısınmayı 1.5 derece ile sınırlamak boynumuzun borcu ve temel varlık nedenimiz” midir, yoksa “Bu hedefe varmak için çok radikal önlemler alınması gerektiğinin altını çizen parti” mi olacağız ? Vurgu farkı ilk okuyuşta dikkate alınmayacak kadar ehemmiyetsiz görünüyor, oysa tipik bir “yukarı tükürsen bıyık aşağı tükürsen sakal” durumu sözkonusu ve tercih, Almanya’nın gelecek siyasi dengeleri üzerinde etkili olacak.

İyi düzenlenen kongre, beklendiği üzere üst yönetimin tercihinden yana davranarak ikinci, yani “yumuşak” formülasyonu tercih etti.[2] Bu elini taşını altına daha az koyan tercih, Parti yönetiminin 26 Eylül 2021’deki Federal Meclis (Bundestag) seçimleri için öngördüğü potansiyel hükümet ortaklığı stratejisi ile uyumlu. Son yılın kamuoyu yoklamaları sandıktan bir Hıristiyan Demokrat / Yeşiller koalisyonu çıkması ihtimalini güçlü kılıyor. Bu koalisyon modeli an itibari ile Almanya federasyonunu oluşturan 16 memleketin ikisinde, Baden Württemberg ve Hessen’de denenmekte. Bu ihtimal gerçekleşirse, federal ölçekte bir ilk olacak. Yeşil Parti yönetimi, muhalefet rahatlığı ile davranacak durumda olmadığı varsayımı üzerinden ilerliyor.

Yeni program, devletlerin Paris’te “ısınmayı 2 derecenin altında tutmayı ve 1.5 derece ile sınırlamak için çaba göstermeyi” taahhüt ettiği okuması üzerinden şekilleniyor: Programa göre, devletler bir “nokta hedef”ten çok bir “aralık” belirledi.

Yumuşak formülasyon, Parti üst yönetimini merkez basının bitmez tükenmez “Yeşillerin, Paris Anlaşması’nın ruhuna mı sadık olduğu, yoksa, uluslararası hukuk açısından bağlayıcı uzun ve kompleks bir anlaşma metni içinden bir ibareyi (1.5 derece !) cımbızlayan parti olmayı mı tercih ettiği” yollu kinayeli sorgulamalardan da kurtardı.

Partinin ‘düşünce havuzu’, olarak çalışan ve tabandan gelen, iklim meselesine hakim partililerden oluşan  Federal İklim Çalışma Grubu raporu da net 1.5 derece hedefini savunuyor. Ancak Parti kurullarının programı yazması ve kongreden geçirmesi hayli sancılı bir süreç oldu ve sonunda ‘aralık’ formülü geçti.

Bu kararla, genç iklim aktivistleri nezdinde Parti’nin “meşrebinin geniş”liği de onaylanmış oldu. Yeşiller tabandan gelen iklim hareketinin kendi yelkenlerini şişireceğini beklerken, işler giderek tersine dönmeye başladı. Zira iklim hareketinin etkinliklerinde, Paris’in “2100 yılına kadar ısınmayı net olarak 1.5 derece ile sınırladığı” yorumu tavizsiz bir biçimde yer alıyor.

Wuppertal Enstitüsü ve kabus rapor

Peki 1.5 derece hedefini siyasete tahvil etmek ifade edildiği kadar kolay mı ? Yeşillerin uykularını kaçıran dokümanı 13 Ekim’de dönüşüm araştırmaları konusunda saygın bir kurum olan Wuppertal Enstitüsü yayınladı. “2035’e kadar Karbon-nötr: 1.5 derece hedefine Almanya’nın katkısı” [3]  raporu, Almanya’nın 1.5 derece hedefini tutturmak için neler yapması gerektiğini listelemiş: Tüm iç hat uçuşlara veda, otomobilli yolculukların yarıya indirilmesi, şimdikinin dört misli binanın enerji yenilenmesinden geçmesi (eşittir ciddi kira artışları),  ton başına CO2 fiyatının 2025 için planlanan 55 euro yerine 180 euroya yükseltilmesi, dört ila beş misli daha fazla rüzgar türbini,  fuel oil yakmanın yasaklanması…

Hayata geçirilmesi zor hedefler belirleyen raporu sahiplenen aktivistler, partiyi ekim ayından beri sert eleştiriyor. Yeşillerin yönetimi ise bu raporu sahiplenmenin, 2021’de hükümete gelmek şöyle dursun, siyasi intihar niteliğinde olduğunu düşünüyor.

Kritik seçim yılında ‘İklim Listesi’ ve ‘Radikal: İklim’ etkisi

 26 Eylül 2021’deki Federal Meclis seçimlerinden önce 14 Mart’ta Baden-Württemberg‘de (BW) Memleket Meclisi (Landtag) seçimleri yapılacak. Bavyera ile birlikte Almanya’nın en zengin iki memleketinden biri olan, otomotiv sanayiinin merkezi BW, iki dönemdir Yeşiller tarafından yönetiliyor.  Tüm siyasi partiler federal seçimler için Şansölye adaylarını nisan ayında, Yeşiller’in kalesi sayılan Baden Württemberg seçimlerinin sonucuna göre belirleyeceğini açıkladı. Yeşillerin eşbaşkan Habeck‘i Federal Şansölye adayı göstermesi ihtimali konuşuluyorsa kartlar  BW seçimlerinden önce açılmayacak. Almanya’da parti başkanları otomatikman Başbakan (memleketlerde) veya Şansölye (federasyon düzeyinde) adayı olmuyor.

Yıl içinde farklı tarihlerde dört ayrı memleketin daha meclisi ve hükümeti yenilenecek.[4] Süper seçim yılında bir diğer kritik seçim, Federal seçimlerle aynı gün Berlin‘de.

BW’de üçüncü dönem Yeşil hükümeti hali hazırda çantada keklik değil ve buradaki yeşil sürecin sekteye uğraması federal dengelere olumsuz etki edebilir: İklim aktivistleri, 2020 baharında tekil belediye seçimleri düzeyinde başladıkları Yeşiller’den ayrı bir “İklim Listesi” çıkarma stratejisini geliştirdi. Kendini “öğrenciler, bilim insanları, çıraklar, iş çevreleri ve her yaştan aktivistlerin adem-i merkeziyetçi taban oluşumu” olarak tanımlayan hareket[5] daha oluşma halinde iken  belde (Gemeinde) ve yöre (Landkreis) meclislerine hızlıca yerel listeler ile aday oldu, doğaçlama kampanyalar işe yaradı, hemen nerede aday oldularsa meclislere girdiler.  Erlangen gibi orta boy bir şehrin ötesinde Düsseldorf gibi bir metropolün meclisine de temsilci sokunca ses getirdiler.

İklim Listesi 20 Eylül 2020 itibari ile ilk kez BW’de parti statüsü aldı [6] ve burada 14 Mart 2021’de yapılacak memleket seçimlerine gireceklerini deklare ederek kamuoyu önünde “Düzen partileri”ne, ama besbelli ki öncelikle Yeşillere “Hodri Meydan” dedi. Listede yer alanlar hali hazırda 16 memleketin 10’unda bu ad altında [7], Berlin’de ise “Radikal:İklim” adı altında partileşti; [8] Radikal:İklim, 26 Eylül’deki Berlin Temsilciler Meclisi seçimlerine aday göstereceğini açıkladı. Pandeminin ikinci dalgasında Hıristiyan Demokratların ciddi bir çıkış yakaladığı Yeşillerin oy oranının Berlin kamuoyu yoklamalarında eylülden aralığa %26 dan %18’e gerilediği, Parti’nin ikinci sıraya düştüğü, üçüncü SPD ile arasında çok az fark kaldığı bir ortamda Radikal:İklimcilerin karın ağrılarına neden olduğu açık.

BW’de son iki dönemdir başbakanlığı yürüten ve Yeşillerin kurucu kuşağının son temsilcilerinden ve tipik bir “realo” (“gerçekçi”) siyasetçi olan Winfried Kretschmann ise özellikle partinin Berlin ve kuzeyde örgütlü yenilikçi kanadının boy hedefi haline gelmiş durumda.  Daha üç ay önce, “Seçimleri alması garanti” denilirken, şimdi kendisi “koyu yeşil” muhalefetin “ciddi bir mesele” olduğunu, “oyları bölerek yeşilleri iktidardan indirebileceğini” açıkça beyan etti. Seçime üç aydan az kala, ‘muhafazakar Yeşiller’in kalesinde alarm zilleri çalmaya başladı.[9]

İklim hareketinin yıl içinde kalan beş memlekette de partileşmesi ve bunların bir federal çatı partisine evrilmesi an meselesi. En geç o aşamada uluslararası ses getireceği ise kesin gibi.

İpleri koparan ‘Danni direnişi’

Federal hükümete bağlı otoyol idaresinin, Hessen‘deki Dannenröde (“Danni”) ormanını tıraşlayarak otoyol geçirmeye girişmesi üzerine Hessen’de Hristiyan Demokratlarla birlikte iktidarda bulunan Yeşiller’in ormanı işgal eden aktivistlerle birlikte davranmak şöyle dursun, hükümet ortağı sıfatı ile direnişe polis eliyle sert müdahalesi tabanda büyük tepki toplamıştı. Otoyol karşıtı aktivistler Yeşilleri ‘polis terörü’nün sorumlusu olarak gördüklerini her fırsatta dile getiriyor.

Hessen izciler birliği  yayınladığı açık mektupta, Yeşilleri “yeşilliğini bilmeye” çağırıyor: “Birlik90Yeşiller geriye kalmış inanılırlıklarını da tümden yitirmek istemiyorlar ise inşaatı durdursunlar.”

Baden Württemberg: Yeşil Kale’den kritik seçime

BW, Federal Almanya’nın kuruluşundan beri sadece iki parti; Hıristiyan Demokratlar ve Liberaller tarafından yönetilmiş, Sosyal Demokratların geleneksel olarak çok zayıf olduğu muhafazakar bir memleket. Ama aynı zamanda Yeşiller’in 80’lerde  ilk kez meclise  girdikten sonra düzenli olarak ülke ortalamasının üstünde oy aldığı, bir hükümete ilk  kez girdiği ve tarihinde ilk kez en büyük parti haline geldiği yer de burası. BW, ayrıca Yeşillerin ‘realo’  kanadının biçimlendiği ve muhafazakarlar ile ortak iktidar modelinin test sürüşlerinin de yapıldığı memleket de.  

BW’de son iki dönemdir başbakanlığı yürüten Kretschmann, Yeşillerin kurucu kuşağının son temsilcilerinden. 68 hareketinde Maocu olan, Yeşillerin kurucu döneminde eko-liberter çizgiyi savunan Kretschmann, mütedeyyin bir Katolik olarak  Yeşillerin Berlin Başbakan adayı Bettina Jarasch gibi, Almanya Katolikleri Merkez Komitesi‘nin yönetim kurulunda yer alıyor. Federal düzeyde siyasete hiç soyunmayan Kretschmann, partinin daha çok Berlin ve kuzeyde örgütlü yenilikçi kanadının da boy hedefi: Özellikle göç politikası konusunda parti içinde sert eleştiri aldı.

Kretschmann, 2011 de ikinci gelen partisini, o dönemdeki taze Fukuşima faciası nedeni ile izole olan Hıristiyan Demokratları ekarte ederek üçüncü SPD ile koalisyona sokmuş ve Yeşillerin çıkardığı ilk Başbakan olmuştu. Bu rüzgarla 2016’da birinci konuma yükselen Yeşiller, bu kez ikinci sıradaki Hristiyan Demokratlar ile hükümet kurmuştu. Sarsılmaz konumu ile üçüncü dönem başbakan adaylığına parti içinden muhalefet çıkmadı ise de, rakipsiz girdiği aday yoklamasından beş yıl öncesine göre 5 puan eksiği ile çıktı.

Daha üç ay önce, “Seçimleri alması garanti” denilirken, şimdi kendisi “koyu yeşil” muhalefetin “ciddi bir mesele” olduğunu, “oyları bölerek yeşilleri iktidardan indirebileceğini” açıkça beyan etti. Seçime üç aydan az kala, muhafazakar Yeşillerin kalesinde alarm zilleri çalmaya başladı.[10]

Fridays for Future partileşiyor mu ?

 Hayır, FFF veya XR “partileşmiyor”.  Hareketler partiler üstü konumlarını muhafaza konusunda son derece titiz. Ama bu örgütlenmelerde iklim aktivizmi yapanlar, şimdiye dek siyaset dışı kalmış bilim insanlarını yanlarına alarak, bulundukları yerlerde siyasi örgütlenmeye girişti. Yerleşik partilerin hiçbirini iklim hedefleri açısından yeterli bulmuyor, baskı yapmayı zorunlu görüyorlar.

BW kanunları gereği, Memleket Meclisi’ne aday olmak için parti statüsü almak gerekli oldu. Bu adımı çok da içlerinden gelmeksizin attıklarını gizlemiyorlar. “Şimdi tüzük ve program yazmakla uğraşmak yerine sahada Danni’de olmayı tercih ederdim” diyor Jessica Stoltenberger[11]. Luisa Neubauer de  “Bana kalırsa, Yeşiller panik yapıyor” diye konuşuyor: “Anlaşılır da, çünkü kaç kere ‘daha fazla ekoloji istedikleri için’ son dakikada bir iki puan kaybettiler. FFF’nin ‘kutsal yüzde yirmi’lerine zarar verdiğini düşünüyorlar”.

Neubauer genç iklim aktivisti kuşağın vitrinde duran yüzlerinden. TAZ yazarları Bernhard Potte ve Ulrich Schulte Yeşiller’in 1.5 derece formülasyonunu tartışmalarına yer verdiği yazıları kapsamında Neubauer ile görüşmüş: “Kendisiyle konuştukça hareket ile parti arasındaki uyuşmazlğın giderek büyüdüğü hissine kapılmamak imkansız. Olay, artık Dannenröde ormanı kavgası ile de sınırlı değil.” [12]

Yazılarının başlığı da iklim aktivisti hareket ile parti arasındaki ilişkiyi tanımlıyan bir bir kelime oyunu: Almancadaki Gratwanderung (bıçak sırtında yürümek) ifadesini Gradwanderung (derece üstünden yürümek) olarak dönüştürmüşler. Neubauer, “ekolojiden anladığı” varsayılan partisinden hayal kırıklığına uğramış durumda: “Eğer Paris Anlaşması ile uyumlu politika önermeyi bile beceremeyecek ise, neye yarar ki bu parti ?” Üyesi olduğu partiye olabilecek en sert eleştiriyi getirerek, “Yeşil göründüğünü ama öyle olmadığını,” ve “ısınmayı 1.5 derece ile sınırlama hedefini ciddiye almadığını” söylüyor. Gerçekten de öyle mi? Bu zor sorunun yanıtı, muhtemelen çok katmanlı.

Güven bunalımı büyüyor

2019’da Bielefeld’de yapılan Yeşil Parti Kongresi’nin kabul ettiği “Eylem, şimdi !” dökümanında ise yok yok [13]: 2030 yılında 100% yenilenebilir kaynaklardan elektrik, kömürden çıkışı öne -hemen 2022’ye- çekmek, fuel oil’in yasaklanması, bir dizi kanun ve yönetmelikte değişiklikler,  CO2 fiyatınının yükselmesi, tüm kanunların taranarak iklim etkisi açısından yeniden değerlendirilmesi ve akla gelebilecek başka ne varsa: Paris Anlaşması tüm bakanlıkların eylemine yön veren birinci düstur olacak. Hatta Almanya için en zor konu olan; otomotiv lobisinin ve geleneksel popülist siyasetin bir numaralı direnç noktası,[14]  hız sınırı tanımayan otoyolları yavaşlatmak da var.  

Aktivistler açısından, bu listeden heyecanlanmak bir yana, güven bunalımı büyüyor. İklimi kimse konuşmazkan ısrarla gündeme taşıyan Yeşiller buruk.  Parti yönetiminin ruh halini Genel Sekreter Michael Kellner‘in tabana basın yolu ile verdiği mesaj özetliyor: “Eğer şimdi Paris’in lafzı ile oynamaya başlarsak anlaşmayı ve böylelikle iklim krizi ile mücadeleyi zayıflatmış oluruz. Zaman daralıyor: Artık işleri ele almalı, bunun için iktidara gelmeliyiz”.

Federal Parti, Paris Anlaşmasını radikal bir şekilde yorumladığı takdirde, siyasi saldırılara açık olmaktan çekiniyor. Kellner, seçim kampanyasında daha çok tüm devletlerin ortak çizgide davranmasını, insanlığın ortak inisiyatifi temasını ön plana çıkarmaktan yana. ‘İnsanlık olarak tüm gücümüzle, hep birlikte başaracağız”.[15]

Gerçekçi ol imkansızı iste: Almanya Yeşilleri yol ayrımında

Süleyman Demirel, Almanya’da yaşamadı. “Siyasette dün’ün dün, bugün’ün bugün olduğu”nu hatırlatan ses de yine BWden yükseldi, görev Kretschmann’a düştü. ‘Oy bölme’ hayaldi, Aralık ayında yapılan BW Başkenti  Stuttgart seçimlerinde gerçek oldu: Yeşiller, Sosyal Demokratlar ve İklimciler toplam oyları daha fazla olmasına rağmen, bir çatı adayında anlaşamadı. Belediye Hıristiyan Demokratlara gidince, siyaset kurdu Kretschmann, ikiletmeden 14 Mart seçim manifestosuna “tavizsiz birbuçuk derece!” düsturunu yazdı, ‘Kömürcü’ Sosyal Demokratlar ve Sol Parti de birebir taklit edince İklim Partisi’nin yegane özgün argümanı boşa düştü, parti orta yerinden çatladı.

Parti kurucularından iki genç kadın Jessica  Stolzenberg ve Jessica Hubbart, “Partinin gerekli baskıyı oluşturarak misyonunu gerçekleştirdiğini, düzen partilerini yola getirdiğini, sırf arıza çıkarmış olmak için iklim oylarını bölmenin gereksiz olduğunu” söyleyerek adaylıktan çekildi ve partiden ayrılarak FFF’de aktivizme devam edeceklerini açıkladılar.[16]

Kalanlar gidenlere “Yeşillere satılmışlık”, gidenler kalanlara “akıldışılık” sıfatını layık buladursun, Federal Yeşiller  önümüzdeki on yılı taşıyacağını öngördükleri yeni programı daha altı ayı çıkmadan delip eylül seçimlerine  hazırlık sürecininde “net 1.5 derece” düsturunu taşa kazırlarsa sürpriz olmayacak. İklim Partisinin Yeşiller için bir tür “dışarıdan Parti kongresi” işlevi gördüğü bu olağanüstü yol ayrımında, doğru realo çizgi belki de fundi (‘köktenci’) tarafa hamle etmektir, kim bilir? Bahara kokusu çıkar.

*

[1]Türkçede yanlış olarak Eyalet olarak yerleşmiş olan şey karşılığı Memleket kullanıyorumç
[2]Paragrafın bütünü şöyle: “Siyasetimizin temelini Paris İklim Sözleşmesi ve Dünya İklim Konseyi’nin 1.5 derece sınırı oluşturur. Bunlar, iklim sisteminin çökmesinde anahtar rolü oynayacak eşikler açısından her bir ondabir derecenin dahi önemine işaret etmektedir. Bu nedenle bizi 1.5 derece hedefine ulaştıracak bir yola girmemiz önemlidir. Bu amaçla önümüzdeki yıllarda doğrudan hedefe yönelik ve temelden önlemler alınması kritik önemdedir. Daha çok yenilenebilir enerji kullanımı, sadece daha ucuz ve daha sürdürülebilir değildir: Yüzyıl ortasından önce yakalamak zorunda olduğumuz Avrupa ölçeğinde iklim nötrlüğü hedefine varmanın yolu da budur.”
[3]https://www.wupperinst.org/a/wi/a/s/ad/5169/
[4]Almanya/nın (yerel seçimler hariç) 2021 seçim takvimi şöyle: 14 mart Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz, 25 Nisan Thüringen, 6 Haziran Sachsen-Anhalt, 26 Eylül Federal Meclis, Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern
[5]https://www.klimaliste.de/
[6]https://klimaliste-bw.de/FAQ/
[7]https://www.klimaliste.de/
[8]https://www.radikalklima.de/
[9]https://www.swr.de/swraktuell/baden-wuerttemberg/kretschmann-klimaliste-gruene-100.html
[10]https://www.swr.de/swraktuell/baden-wuerttemberg/kretschmann-klimaliste-gruene-100.html
[11]https://www.suedkurier.de/baden-wuerttemberg/klimaliste-will-auch-in-suedbaden-den-gruenen-stimmen-abjagen;art417930,10673773
[12]https://taz.de/Fridays-for-Future-und-die-Gruenen/!5727724/
[13]https://www.gruene.de/service/beschluesse-der-bundesdelegiertenkonferenz
[14]  Otoyolları paralı hale getirme gibi basit bir talep ise, “muhafazakar” Yeşil parti bir yana, radikal iklimcilerin bile ufkunda değil. Dillendirilmesi aforoz nedeni olabilir. Kent merkezine otomobilli girişi paralı hale getirme ise iklim listelerinin sıkıca sahip çıktığı yaygın bir talep.
[15]https://www.zeit.de/politik/deutschland/2020-06/klimakrise-die-gruenen-grundsatzprogramm-fossile-energie-klimaneutralitaet-autoverkehr?utm_referrer=https%3A%2F%2Fwww.ecosia.org%2F
[16]https://taz.de/Vor-Landtagswahl-in-Baden-Wuerttemberg/!5744124/

 

Kategori: Hafta Sonu

DünyaKöşe YazılarıManşetYazarlar

Berlin’de ‘kiralara üst sınır’da ikinci aşama başladı: Koalisyon ortaklarının işi zor

Almanya’nın başkenti Berlin’de toplam nüfusun %85 i kiracı. Son yıllardaki orantısız kira artışlarına müdahale etmek için kabul edilen, halk arasında “Mietendeckel”/“kira kapaklama” kanunu olarak adlandırılan, kiralara üst sınır getirme uygulamasının ikinci aşaması 23 Kasım’da başladı.

Berlin Temsilciler Meclisi’ndeki Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller/Birlik90 ve Sol koalisyonu tarafından önerilen “Kira Sınırlamasına İlişkin Kanuni Hükümlerin Yeniden Düzenlenmesine Dair Kanun” 23 Şubat 2020’de yürürlüğe girmişti.

Söz konusu yasanın 23 Şubat’ta uygulamaya konulan dokuz aylık ilk aşamasında kiralar 18 Haziran 2019 tarihindeki düzeylerinde dondurulmuş, mal sahiplerinin yeni kiralamalar dahil olmak üzere, bu tarihteki kirayı aşan kira talep etmeleri yasaklanmıştı.

Kira indirimi ve zam yasağı

Yasanın 23 Kasım tarihinden itibaren uygulamaya giren ikinci aşaması ise ev sahiplerinin resmi kira üst sınırlarını yüzde 20’den fazla aşan konutların kirasını azaltmasını gerektiriyor. Ayrıca kiralara beş yıl boyunca zam yapılamayacak.

Berlin’de yer alan 1,5 milyon konutun uygulamadan etkileneceği ve yaklaşık 340 bin konutun ise kira indirimine gitmek zorunda kalacağı belirtiliyor. Yeni yasaya uymayan ev sahipleri ise ağır para cezalarıyla karşı karşıya kalacak.

Kira üst sınırı nedir, nasıl hesaplanır?

Resmi kira düzeyi hesabı (“Mietspiegel”) Berlin’de kamunun sunduğu bir hizmet. Kiracılar, belediyenin web sitesi üzerinden ilgili sayfaya ulaşarak ev adreslerini girmek suretiyle, kiraladığı dairenin içindeki donanıma ve diğer özelliklerine bağlı olarak m2 bazında minimum ve maksimum kira rayicini bulabiliyor. Kontrat, başka bir bedel üstünden bile imzalanmış olsa, eğer kiranız buradaki üst sınırı %10’dan fazla aşıyor ise. daha sonra mahkeme yolu ile kiranızı indirtmeniz mümkün.

Ancak söz konusu değerler daha çok “tavsiye” niteliğinde ve bireysel şikayete tabi. Çok göç alan ve kiralık konut pazarı hayli daralmış bir şehirde bu imkan kağıt üstünde kalıyor. Yeni kanun bunu bireysel başvuruya ve hakim takdirine bağlı bir keyfiyet olmaktan çıkarıp üst sınırın %20 üstünü herkes için bağlayıcı kanuni “kapak rayiç” haline getirdi ve cezai müeyyideler öngördü.

Kira ve gelir arası uçurum

Yeşiller Partisi tarafından paylaşılan verilere göre Berlin’de arsa değerleri 2008 yılından bu yana yüzde 870 arttı. Bu artış kiralara yansıdı: Şehirde kiralar ikiye katlanırken, gelirler ise yalnızca yüzde 25 civarında artış gösterdi. Son iki yılda yeni kiralanan dairelerin ortalama kira artışı yıllık %35 ortalamasında. Bu durum  Berlin’i dünya üstünde kiraları en hızlı artan şehir konumuna getirdi.

Berlin’deki her altı haneden biri konut giderleri için net gelirinin yüzde 40’ından fazlasını veriyor. Kabul edilen resmi sınırlara göre bu oranın maksimum 1/3’ü aşmaması gerekiyor. Şehirde yaşayanların neredeyse yarısı düşük gelirli, hane geliri 2 bin Euro’nun altında. Özellikle düşük gelir grupları için kira yükünün 1/3’ün üstüne çıkması kabul edilebilir bulunmuyor.

Sorun nereden kaynaklanıyor?

Soğuk savaşın bitimiyle birlikte genellikle Sosyal Demokratların yönetiminde olan Berlin Senatosu kamuya ait olan yüzbinlerce kiralık konutu bloklar halinde büyük yatırımcılara satarak özelleştirdi. Emlak pazarında kartel oluşturan büyük yatırımcıların spekülatif davranışları gayrimenkul fiyatlarını ve kiraları uçurdu: Soylulaşma süreçleri giderek orta gelir gruplarını bile şehrin dış çeperlerine göç etmeye zorladı. Toplumda biriken öfke çeşitli tepkilere yol açtı.

Berlin: Tarihsel kira mücadelesi geleneği ve kamulaştırma talebi

Kira üst sınırı uygulaması ev sahipleri tarafından tepkiyle karşılanırken yapılan bir anket ikametgahı Berlin’de olan vatandaşların yüzde 70’inin bu uygulamayı desteklediğini ortaya koyuyor.

Yeni uygulama Berlinliler tarafından yürütülen uzun soluklu kira mücadelesinin yarattığı baskı ortamında kızıl-kırmızı-yeşil koalisyon tarafından kabul edildi. 19’uncu yüzyıl ortalarına kadar uzanan mücadele tarihinde Berlinliler defalarca protestolar düzenlemiş, kira grevlerine çıkmış ve konut işgalleri gibi eylem stratejileri geliştirmişti.

Bu ortamda “DW kamulaştırılsın!” halk inisiyatifi ortaya çıkarak 3000’den fazla konuta sahip tüm mal sahibi firmaların kamulaştırılmasını talep etti.  Kiraları kapaklama kanunu Sosyal Demokratlar tarafından bu ortamda gündeme getirildi. Almanya’nın diğer şehirlerinin sakinleri Berlin’den gelecek haberlere kulak kesilmiş durumda.

Uygulamayı durdurma girişimleri

Ev sahipleri birlikleri ise kiralara üst sınır getirmenin Berlin’deki konut sorununu çözmeye yetmeyeceği gibi sonunda konut kıtlığına yol açacağını ve yatırımcıları da korkutacağını ifade ederek uygulamaya karşı çıkıyor. Ayrıca şu anda birçok kiracının ev sahiplerine yönelik yaptırımlar sebebiyle “gölge kira” seçeneğine zorlandığı belirtiliyor.

Hıristiyan Demokratlar ve Hür Demokratlar da yasanın malsahiplerinin temel haklarını ihlal ettiği gerekçesi ile yasanın iptali için Berlin Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme, başka memleketlerdeki* benzer yasal gelişmeleri de göz önüne alarak konuyu Federal Anayasa Mahkemesi’ne havale etti. Karlsruhe’deki federal mahkeme konuyu önümüzdeki bahar aylarında esastan görüşerek Federal memleketlerin bu nitelikte bir yasa çıkarmaya yetkili olup olmadığını karara bağlayacak.  

Partilerden bağımsız olarak bir grup mal sahibi mağdur oldukları gerekçesi ile ekim ayında acil yürütmeyi durdurma talebi ile Federal Anayasa Mahkemesi‘ne başvurdu. Konuyu değerlendiren yüksek mahkeme mağduriyet oluştuğu iddiasını abartılı bularak, müştekilerin talebini reddetti ve esas kararın beklenmesini istedi.  Yüksek Mahkeme yasa esastan iptal edilirse, birikmiş alacaklarını geriye rücu ederek tahsil edebileceklerini hatırlattı.

Uygulama nasıl gidiyor?

Bugünlerde pek çok kiracı oturdukları kiralık konutu yöneten firmalardan şöyle mektuplar alıyor: 

“Berlin temsilciler meclisinin kabul ettiği, kira üst sınırı kanunu bildiğiniz gibi kasım itibarıyla yürürlüğe girmiştir. Öncelikle bildirmek isteriz ki Federal Anayasa Mahkemesi bu kanunun Anayasaya uygunluğunu incelemeye almıştır. Mal sahibiniz ne geçmiş ne de gelecek itibari ile, kira talebinden vazgeçmiş değildir. Kanunun anayasaya aykırılığının tespiti halinde, eksik ödenmiş kiralar mahkemenin öngörüsüne uygun olarak kısman veya tümü ile tarafımızdan geriye doğru geçerli olmak üzere talep ve tahsil edilecektir. Ancak an itibari ile geçerli kanuna uyum sağlamak adına kiranızda indirim yapmağa ve bu bildirimi tarafınıza iletmeye yükümlüyüz. İndirimli kira, işletme ve ısınma masrafları hesabınızı aşağıda bulabilirsiniz. Aralık ayından itibaren bu indirimli kiranın ötesinde bir kira almamız yasaklanmıştır.. Lütfen bankanıza düzenli ödeme emirlerinizi buna uygun olarak ayarlayınız. Fazla ödediğiniz meblağlar olursa tarafınıza iade edilecektir”

Siyasi arka plan ve olası gelişmeler

Kanun öncelikle koalisyonun hali hazırdaki büyük ortağı Sosyal Demokratların siyasi tercihini yansıtıyor. Sol (Parti) ve Yeşiller ortaklarına destek vermekle birlikte farklı seçenekleri de gündemde tutuyor.

Önümüzdeki 26 Eylül’de hem genel seçimler hem Berlin seçimleri var. Berlin seçimlerini belirleyecek temel konu arazi, gayrimenkul ve kiralık konut politikaları. Sosyal Demokratlar, kira kapaklama’yı halk inisiyatifinin önerdiği kamulaştırma kanununa alternatif olarak, Sol ve Yeşiller ise bunun tamamlayıcısı olarak düşünüyor. Sosyal Demokratlar sağ muhalefetle aynı çizgide, kamulaştırmaya karşı. Sol, inisiyatifin talep ettiği gibi ölçek üzerinden, 3000 konut ve üstüne sahip tüm mal sahiplerinin kamulaştırılması politikasını desteklerken, Yeşiller ölçek yerine davranış kriteri getirmeyi, “büyüklerin değil kötülerin kamulaştırılması”nı savunuyor.

Halk inisiyatifi gerekli sayıda imza toplayarak kendi kanun teklifinin Temsilciler Meclisi‘nin önüne gelmesini sağladı, konu ocak 2021 de Meclis’te görüşülecek. Şu anda koalisyon partileri inisiyatif ile pazarlık yürütüyor. Meclis’in inisiyatifi tatmin edecek bir karar çıkarmaması durumunda, inisiyatif dört ayda 170 bin imza toplama yoluna gidebilir. Bu takdirde kamulaştırma kanunu 26 eylül seçimleri ile aynı günde halkoyuna sunulacak. Seçimlerden az önce Anayasa Mahkemesi de kapaklama kanunu konusunda kararını açıklamış olacak.

Yeşiller işi mecliste çözmek ve halkoylamasına bırakmamak, Sol ise halkoylamasına bırakmak stratejisi güdüyor. Halkoylaması ile kanun koymak mümkün, ancak halkın koyduğu kanunu Anayasa Mahkemesi’nin Anayasaya aykırı bulması olasılığı da var.

Üç hükümet ortağının bakış açıları Berlin’de en temel siyasi mesele olan barınma sorununda temelden ayrışıyor. Toplam oylarını arttırarak koalisyonu sürdürmelerine kesin gözü ile bakılan üç koalisyon partisi arasındaki iç dengelerin belirlenmesinde bu iki kanun çerçevesindeki gelişmeler başrolü oynayacak.

(*) “Memleket” kavramı, yazar tarafından Amerika Birleşik Devletleri, Federal Almanya Cumhuriyeti… gibi federal siyasi üstyapıların temelini oluşturan siyasi yapıları tanımlamak için, Türkçede yanlış yerleştiğini düşündüğü “eyalet” sözcüğüne alternatif olarak önerilmektedir. 

Kategori: Dünya

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Thüringen ve Hamburg seçimleri, Alman merkez siyasetine ne diyor? – Orhan Esen

Federal Almanya‘da iki merkez partili sıkıcı tahterevalli yılları biterken, her yeni seçim yeni bir siyasal depreme denk geliyor. Federal Meclis (Bundestag) seçimleri, yerel seçimler ve Avrupa Parlamentosu seçimlerinin yanı sıra, Federasyonu oluşturan 16 devletin her biri kendi anayasası uyarınca farklı tarih ve periyodlarla ve farklı seçim yöntemleri ile kendi parlamentolarını yeniliyor. Yakın tarihli Thüringen ve Hamburg seçimleri ortamı hayli hareketlendirdi.

Almanya’da bildiğimiz merkez, Antarktika buzulları hızıyla eriyor.

Ekim 2019’daki Thüringen seçimleri sonrası sembolik açıdan anahtar önemde bir siyasal kriz patlamıştı. Aylar süren pazarlıklar sonucu kriz, 21 Şubat 2020’de aşıldı ve dört parti (Sol  [Parti], Sosyal Demokratlar (SPD), Yeşiller ve Hıristiyan Demokratlar (CDU) ) Nisan 2021’de erken seçim ve seçimlere kadar mevcut başbakan Bodo Ramelow‘nin önderliğinde üç sol partinin Hıristiyan Demokrat destekli azınlık hükümeti formülünde uzlaştı. Thüringen krizinde kabak, görünürde sürekli yalpalayan ve kriz yönetiminde berbat performans gösteren CDU’nun tepesinde birden fazla kez patladı: Seçmen bu partiden hıncını geçtiğimiz pazar günü yapılan Hamburg şehir devleti parlamentosu (”Bürgerschaft”) seçimlerinde dibe vurdurarak aldı. CDU daha 2004’de 121 koltuktan 63’ünü elde ederek tek başına iktidar olduğu Hamburg’da, pazar günü 123 koltuktan 15’ine razı geldi.[1] Angela Merkel‘in yerini elcağızı ile emanet ettiği veliaht prensesi AKK, Annegret Kramp Karrenbauer, bu hezimeti yaşayacak kadar bile tutunamayıp, genel başkanlıktan krizin orta yerinde sinir krizleri içinde istifa etmişti. Partisi, başsız tavuk misali, ama kalan gövdenin de tek parça olduğu su götürür. Tahterevallideki eşleri SPD, durumdan kazanç sağlayacak halde değil, an itibari ile belki daha da sert düşmekte. Bildiğimiz merkez, Antarktika buzulları hızıyla eriyor.

Doğu’daki ‘gole’ kuzeyden cevap

Thüringen ve Hamburg Almanya siyasetinin iki atipik ve belki de aşırı görünümünü temsil ediyor. Sosyo-ekonomik koşullar, dolayısı ile siyasal aktörlerin dizilimi birbirinden çok farklı. Eski Doğu’nun merkezindeki Thüringen, radikal sağ AfD’nin kalesi ve seçimlerden sonra yaptığı bir oylama manevrası ile CDU ve liberallerin (FDP) basiretsizliğini kullanarak Anayasal düzeni ters köşeye yatırdı. Savaş sonrası tarihin en sembolik krizini yaratmayı becerdi, düzene çok tehlikeli bir gol attı. Tepki Kuzeyden, Atlantik kıyısından gelmekte gecikmedi: Hamburg’da sol cenah toplamda 94 koltuk ile tulum çıkarırken, üç sağ parti; AfD, CDU FDP ise 27’de kaldı. 

Önce Thüringen’e bakalım. Buranın iki büyüğü, oylarını istikrarla arttırarak federal devleti [2] üç dönemdir yöneten Sol ile son seçimde oyunu %12,8 arttırarak ikiye katlayan aşırı sağ AfD. Her ikisini de ulusal düzeyde tanınan karizmatik liderler taşıyor. AfD’nin lideri Björn Höcke, etrafında yarattığı kişi kültü ile partisi için bile rahatsızlık kaynağı. Kendisine tapınan Höcke Gençliği, Almanca kısaltması ile HJ üzerinden gayet net bir referans veriyor. 90 koltuktan 22’sini aldı, ikinci parti oldu.

Thüringen’de AfDnin lideri Björn Höcke.

29 koltukla en büyük parlamento fraksiyonu olan Sol Parti’nin Thüringen lideri Bodo Ramelow ise çok köklü, tarihte teologlar ve girişimciler yetiştirmiş protestan bir familya olan Fresenius‘lardan geliyor. Kültürel kodları ile merkez sağ seçmene de hitap eden pragmatist bir karakter; ideolog, hiç değil. Sol’un çıkardığı şimdilik ilk ve tek başbakan. Teşbihte hata olmaz, Ekrem Bey için ‘bir nevi İstanbul’un Bodo’sudur’ dense yeri. İki dönem başbakanlığın ardından oylarını %2,8 arttırdı ancak koalisyon ortağı Sosyal Demokratların %4,2  oy kaybederek yenilmesi ile o da “yenilmiş sayıldı”. Almanya’nın Orta Anadolusu’nda “yükselen yeşil hareket” gibi fantezilere zerrece yer yok: Yeşiller burada %0.2 oy kaybı ile %5lik barajı ucu ucuna tutturabilmişti. Art arda ikinci seçimdir oy kaybetmiş oldular. Sonuçta üçlü sol koalisyon parlamentoda 90’da 42 koltuk elde ederken Parlamento’nun toplam dengesi küçük sol çoğunluktan cüz’i sağ çoğunluğa geçmiş oldu.

Buralarda Akdeniz güneşi parlamıyor, bu iklimin seçmeni bu kadar yalpalamayı kaldırmıyor.

AfD ile sağ koalisyon gündem dışı

Ancak yeni Almanya’nın siyasal amentüsü AfD ile işbirliği yapmama ve istikrarla görmezden gelme. Bu ilke gereğince Sağ koalisyon tartışılmadı bile. Sol’un Hıristiyan Demokratlar ile sayısal açıdan yeterli koalisyonu tarihsel bir ilk ve düğümü çözecek sihirli formül idi, CDU’nun yerel lideri Mike Mohring ve fraksiyon çoğunluğu buna sıcak da baktı, ama basit matematik hesabı yapmaktan aciz, şaşkın genel başkan AKK “Sol ile AfD aynıdır !” diye zılgıtı çekince sindiler. CDU için Hamburg’da perçinlenen düşüşün başlangıcı bu sözde tespit oldu. Anayasal düzene bağlılıkları konusunda aralarında fersah mesafe bulunan sol ile AfD’nin aynı kefeye konmasını özgürlükçü aydınlanmış liman kenti Hamburg seçmeni daha sonra CDU’nun oylarını %22’den %16’ya çekerek ağır cezalandırdı. Kamuoyu araştırmaları CDU’yu Thüringen günahı yüzünden cezalandırma eğiliminin yaygın olduğunu ortaya koyuyor.

Thüringen Parlamentosu sonuçsuz koalisyon görüşmeleri ardından kanun gereği başbakan seçimine geçti. Üçlü azınlık sol koalisyon CDU veya FDP’den gelecek üç vicdanlı ödünç oya bakıyordu, bütün Almanya nefesini tutup bekledi, ancak o üç oy gelmedi. Bu noktada Almanya’da bir Güneş Motel bulunmadığını, parlamenter siyasal kültürün üç oya üç bakanlık verecek inceliği yakalayamadığını, üç vicdanlı gizli oy sahibi dışında çözümün akıl edilemediğini hatırlatalım.[3] Sistem teamüllerin esiri olurken, AfD kendi adayını çıkardı ve 22 oyunu verdi, Hıristiyanlar ve Liberaller pas geçti. Sadece basit çoğunluk gereken üçüncü tura Liberaller (5 koltukla en küçük fraksiyon)  ‘şan olsun diye’ aday çıkardı, sonuçta üç aday yarıştı. En çok koltuğa sahip olan sol blok 42 oyla başbakan seçilecekti. AfD grubu beklenmedik stratejik golü burada attı: Kendi adayı yerine topluca liberal adaya oy verince liberal aday Thomas Kemmerich Hıristiyan Demokratların ve radikal sağın desteği ile 48 oyla seçilmiş oldu.

Ancak sorun seçilmesi değil, görevi kabul etmesi oldu. Höcke’nin kendisini tebrik eden fotoğrafı ertesi gün tüm basında 8 sütuna manşet verildi; yanında Hitler’in Hindenburg’un elini sıktığı fotoğraf ile birlikte tabii. Bütün Almanya ayağa kalkınca liberal Kemmerich “yuh” tezahüratları altında istifa ederek siyasi kariyerini de bitirmeye yaklaştı. CDU dağıldı, tükürdüğünü güzel yaladı, kriz üç ayın sonunda geçen gün üçlü sol azınlık hükümetine dışarıdan CDU desteği formülü ile çözüldü. Bu görüşmelere FDP çağrılmadı bile. Hıristiyan demokratlar 4 Mart’ta üçlü azınlık hükümetine verecekleri güven oyu ile bu kez de Sol ile faşist partiyi aynı görmediklerini, sınırlı süre için de olsa Sol başbakan Bodo Ramelow’a güven oyu vereceklerini kamuoyuna resmen ilen etmiş olacaklar. Aynı adımı atmayı dört ay önce becerseler, demokratik düzenin bu kadar yara almasına mahal vermeyeceklerdi. Partinin Thüringen örgütü içinde ciddi bir kanat ise AfD ile yakınlığını iyice açık etti, onların da kopması ve radikal sağı daha da büyütmeleri artık an meselesi. Buralarda Akdeniz güneşi parlamıyor, bu iklimin seçmeni bu kadar yalpalamayı kaldırmıyor.

Yeşil listeden meclise giren 33 milletvekilinin 22’si kadın, yaş ortalaması 41. Üçü Türkiyeli olmak üzere en az dördü  göçmen kökenli.

Sosyal Demokrat -Yeşil koalisyonu 

Thüringen tartışmaları, liberal liman şehir devleti Hamburg seçim kampanyalarına denk geldi ve derinden yankı buldu. Seçmen AfD’yi de onu meşrulaştıran CDU ve FDPyi de affetmedi.

Hamburg Federal Şehir Devleti Parlamentosu (Hamburger Bürgerschaft)  seçim sonuçları 2004-2020

2020 seçimlerinde SPD %39’un üstünde oyla hala birinci parti, ancak 2011’den beri süregiden düşüşü durduramıyor; dört koltuk kaybettiler. Ülkesel ölçekten  bakınca, Hamburg hala az sayıda kalan kalelerinden biri. Yeşiller  %24,2 ile oylarını ikiye katladı ve merkez konuma oturdu. Sol ise %9,1 ile Hamburg’daki en iyi tarihsel sonucunu elde etti, çıkışları istikrarlı. Thüringen sabıkalılarının durumu hiç iyi değil: Hıristiyan Demokratlar %11,2 ile sadece Hamburg’da değil tarihsel olarak en kötü sonuçlarından birini aldılar. AfD ve FDP seçim akşamı ciddi baraj (%5) korkusu yaşadı. Biri kılpayı geçti diğeri kılpayı altında kaldı. Ancak FDP bireysel oylar üzerinden kendi seçim çevresinde en yüksek oyu alan bir adayını bağımsız olarak sokabildi.

Yeşil listeden meclise giren 33 milletvekilinin 22’si kadın, yaş ortalaması 41. Üçü Türkiyeli (Filiz Demirel, Sina Demirhan, Yusuf Uzundağ) olmak üzere en az dördü (muhtemelen altısı) göçmen kökenli. Hükümeti muhtemelen yine Sosyal Demokratlar ile Yeşiller kuracak. Ancak sayısal olarak Hıristiyan Demokratların oyu da yeterli olduğundan onlarla da görüşeceklerini bildirdi SPD.

Yeşillerin yükselişinden sözederken, Hamburg çerçevesinde iki değinme daha yapmak zorunlu: Hamburg aynı zamanda Almanya’nın iklim krizi merkezi. Tam seçim öncesinde 10-12 şubatta şehir merkezi “Sabine fırtınası” ile taşan Atlantik okyanusu ile Elbe nehrinin 2,5 metre kadar altında kalmıştı. İnkarcı FDP ve AfD hariç diğer dört parti, “iklim krizi ile mücadele”yi devletin Anayasal görevi haline getirmek konusunda uzlaştılar ve böylece Hamburg, bu adımı atmış ilk Alman devleti olmuş oldu.

‘Al gülüm ver gülüm’ rejiminin son perdesi

Almanya siyasetinde savaş sonrası oluşmuş ve iki Cumhuriyetin birleşmesini de taşımış olan iki devlet partisinin “al gülüm ver gülüm” rejiminin son perdelerine şahit oluyoruz. Bu değerlendirme artık abartı sayılmıyor. Thüringen krizinde kabak, görünürde Hıristiyan demokratların, özünde rejimin tepesinde patladı. AfD oy verdiği Başbakan adayının görevi kabul etmesi skandalı ile ayağını kapının arasına koymuş oldu. Buna karşın CDU, dört aylık nazlanma ve bedel karşılığında Sol’un siyasal itibarını teslim etmek zorunda kaldı.

Tehdit ciddi: Yoğurttan ağzı ciddi yanmış Almanlar, sütü çok dikkatle üflüyor.

Geleneksel merkez siyasetin taşıyıcıları olan, Sosyal ve Hıristiyan Demokratlar birlikte tepetaklak giderken, merkez sol siyaseti ise temsil edecek yeni güçler belirginleşiyor: Geçmişten çıkıp gelmiş bir bürokratlar ve sendikacılar kulübü görüntüsü veren, kendini kömürcü politikalardan kurtaramayan SPD erirken, Yeşiller ve uygun ortamı ve adayı bulduğunda Sol da merkez sol seçmen nezdinde SPD’nin yerini doldurabilir görünüyor. Hamburg’da oyunu ikiye katlayarak %24e oturan Yeşiller’in bu rolünü artık kanıksadık. Thüringen’de ise merkez solu temsil rolü Sol’a düştü. Bu özgün hikayeyi başka yerlerde tekrarlama ihtimalleri şimdilik çok muhtemel olmasa da, rüştlerini ispat ederek, güvenilir kilit parti, olası koalisyon ortağı, devlet emanet edilir parti imajlarını netleştirdiler. Bu partinin köklerinin eski Doğu’nun devlet partisi SED ve onun devamı PDS’e de dayandığı ve sıra dışı yerel lideri Bodo Ramelow faktörleri hesaba katılmalı.

Almanya’da ciddiye alınabilir bir merkez sağ ise, an itibari ile artık yok sayılır. Hıristiyan demokratlar erirken FDP/Hür Demokratlar siyasal liberalizmle ilişkisini kesmiş bir patronlar lobisi görüntüsü veriyor. Eriyen CDU şimdilik kendi konumunun emanetçi kayyımı gibi duruyor. Göçmen krizi esnasında CDU içinden çıkan, ama dışındaki radikal sağla da zaman geçirmeden flörtleşmeye başlayan AfD, işte tam da o pozisyona, merkez sağa hamle ediyor. Türkiye’de Amerika’da, Macaristan’da olanı zorluyor. Tehdit ciddi: Yoğurttan ağzı ciddi yanmış Almanlar, takdir etmek lazım, sütü çok dikkatle üflüyor. Radikal sağ pozisyonların başka yerlerde olduğu gibi ana akımlaşmasına karşı ciddi direniş var.

Taşların yerine oturması zaman alacak

Bir ülkede merkez sağın mutlaka var olması şart mı ? Çoğu ülkede merkez pozisyona sağ, hatta popülist ve radikal sağ çöreklenmiş durumda, solun esamesi okunmuyor. Almanya’da merkez politikaların bundan sonra bir dönem üç alternatifli sol politikalarca domine edilmesi ve sağ kanatta ise merkezde bir boşluk, buna karşın merkeze erişimi kapalı, ancak hatırı sayılır irilikte bir popülist sağın var olacağı bir yeni pozisyonlanma, olası senaryolardan biri gibi duruyor. CDU’nun daha uzunca bir süre fetret döneminden çıkamaması, toparlanamaması, sağ kanadı popülizme kaptırması, kalan gövdenin ise küçülüp etkisizleşmesi ihtimali gözardı edilmemeli.

Taşların yeniden yerine oturmasına daha zaman var. Bağlarken, federalizmin nimetlerinden hisse çıkarmak farz oluyor: Farklı anlarda farklı periyodlarla seçilen 16 federal devlet parlamentosu, Federal Meclis’in dışında da çok farklı yerel siyasi koalisyonları test etme imkanı sağlamakla, siyasi aktörleri esnekliğe, sürekli değişen koşullarda dinamik diyaloğa zorluyor. En sert siyasi krizleri bile taşıyacak, yumuşatacak tampon zaman aralıklarını ve siyasal zeminleri açıyor. Her siyasal sorunu yeniden farklı zamansal ve mekansal bağlamlarda düşünme imkanı sağlıyor.

***

[1] Almanya’daki seçim sistemleri genellikle dar bölge ve nispi temsilin karışımı oluyor: Her bir federal devlette ve federasyon düzeyinde sistemler farklı olsa da genelde her seçmene 2 (Hamburg’da:10) ayrı oy hakkı veren seçim sistemlerinde hem doğrudan adaylara hem de listelere oy veriliyor. Karmaşık bakiye hesapları ve mahsuplaşmalar sonucunda meclislerin toplam koltuk sayıları her seçimden sonra farklı oluşuyor. Kanunlar, asgari koltuk sayısını belirliyor. Üst sınır değişken.

[2] Bundessaat, Türkçedeki yerleşik yanlış kullanımı ile ‘eyalet’. Almanya Federasyonu 13 arazi+3 şehir devletinden oluşuyor. Her birinin ayrı anayasası, parlamentosu, hükümet, farklı idari yapılanma düzeni ve farklı seçim kanunu var. Kaplumbağanın sincapla alakası ne kadarsa, Alman Federasyonun oluşturan federal devletlerin Osmanlı merkeziyetçiliğinin ürünü “eyalet’ler ile alakası da o kadar.

[3] Thüringen anayasasına göre Başbakan gizli oyla seçiliyor. İlk iki turda salt çoğunluk gerekli, üçüncü turda ise birinci gelmek yeterli. Başbakan, seçildikten sonra federal devlet kabinesini kuruyor. Pazarlıkları daha önce yapılmış oluyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuManşet

Siyasi bir özne olarak YSK, rejim müteahhitliğine soyunurken (3/3) – Orhan Esen

Yazının ilk bölümü için tıklayın

Yazının ikinci bölümü için tıklayın

***

İki no’lu kervanbaşı: YSK

%10 barajlı seçim sistemi, seçmen ile ince ayarlı bir dans çerçevesinde evrilmiş, 7 haziran 2015’de bir koalisyon olarak HDP’nin de barajı geçmesi ile ilk kez toplumsal karşılığı net, 4 partili demokratik bir siyasal omurga oluşmuştu. 7 Haziran, dört eğilime de kendi şemsiyeleri altında geniş bir sosyal ve siyasal yelpazeyi meclise taşıma imkanı sağlamıştı. Parlamenter siyasal tarihteki en çoğulcu, en yüksek oranda temsiliyet ve kapsayıcılık sağlayan meclisti denebilir.  HDP ve MHP’nin eşit sayıda, 80’er sandalye alması da önemli bir semboldü. İdeal koşullarda kurucu bir meclis olarak çalışmaya aday bir yapı ortaya çıkmıştı. Beklendiği gibi en kısa ömürlü ve en etkisiz meclis oldu, gelişmeler normal her ülkede olması gerekenin tam tersi yönde oldu. Bu meclisle birlikte barış süreci ve en önemlisi, bir başkanlık ya da benzeri sistemde en önemli unsur olan karizmatik lider adayı Demirtaş, CHP’nin başat katkısı ile iki yıl içinde  tasfiye edildi. Bu tasfiyenin AKP, MHP, CHP ve devletin ortaklığında gerçekleştiğinin altı çizilmeli.

İmamoğlu’nun çıkış zamanlaması ve konumlanması ideal. Önce olamayacaklar görüldü ya da işleri görüldü: Demirtaş derdest edildi, İnce kendi kendini diskalifiye etti. Erdoğan’la aynı kumaştan onun tersten karbon kopyası bir polemikçi olarak çapının birleştirici siyasete yeteceği şüpheli, yürütme erkine sahip çıkacak kalitesi olup olmadığı muamma idi. Sadece seçmen nezdinde değil, devlet katında da ikna edici olamadı, adama verdi.

İmamoğlu, başarılı bir icraatin içinden gelmesi, 23 Haziran’ı kazanması halinde başkanlık için ideal bir staj imkanı bulacak olması ve siyaseten birleştirici kalitesi ile toplum ve devletin post-Erdoğan restorasyon süreci için ortaklaşabileceği bir aday. 2015’den temel bir fark; o dönem bağımsız varlığı, duruşu ve kendi gündemi olan HDP’nin 2019 İstanbul’unda kendisinin şemsiyesi altına girmiş olması. Üstelik bunu koşulsuz ve sesini çıkarmadan, talepte bulunmadan, pazarlık konusu etmeden yapıyor oluşu. CHP, bir dizi benzemezden oluşan bir “%50 yi bulan malı götürür” koalisyonunun önderliğine soyunmuş durumda. İstanbul seçimleri, Erdoğan’ın da sahaya inmesi ile tam bir başkanlık yarışı provasına dönüştü.

Bu noktada İmamoğlu, bir İstanbul belediye başkan adayından ve muhtemel bir başkanlık stajyeri ve müstakbel başkanlık adayından başka bir şeye dönüşüyor: Kendisi artık 16 Nisan rejiminin revize edilerek oturtulmasını ve işlerliğini sağlayacak lider pozisyonuna aday. Bu nedenle üzerinde her zaman tepinilecek ve şaibe oluşturacak birkaç binlik bir fark yerine net, tartışmasız bir zaferle gelmesi, meşruiyetinin pekişmesi iyi olurdu. Demirtaş’ın karizması tarafından domine edilen olası bir demokratik kurucu meclis kabusu daha dün savuşturulmuşken, yerine ikame edilebilecek uygun fırsat çıktı: Toplumun pasladığı yeniden birleştirici bir tür kurucu başkan abi. TCyi restart/yeniden başlat komutu için tuşa basabilecek karizmatik lider. Nesebi, kimliği,  fiziği, statüsü, kariyeri, … gibi özellikler ama hepsinden önemlisi bir politikacı olarak kişisel ulusalcı duruşunun ötesinde kurabildiği esnek ve kapsayıcı dil, kendisini devlet açısından 12 Eylül misyonunu tamamına erdirmek bakımından beklenen ideal aday haline getiriyor. Devletin donanımı, sokağın yaptığı ortaya hayli spontane bir hamle ile ve YSK eliyle dalmayı mümkün kıldı. Hukuğun anayasal bir kurumca katli ve bir yargı kurumunun siyasallaşması, bildiğimiz siyaset mühendisliğinden başka bir şey değil. Meşruiyeti sağlayan, iyi bildiğimiz bir motif: Rejimin bekası.

Bu noktada seçimden mazbataya, ordan iptale geçen sürede arkaplanda ne pazarlıklar döndüğü üzerine spekülasyonlar yapılabilir. Tam gerçeği muhtemelen ancak yıllar sonra hatıratlardan öğrenebileceğiz. Seçimlerin kaybı halinde İstanbul’dan kontrollü çıkış konuşuldu mu, vekalet eden vali başkan döneminin tasarrufları neler olacak ve ötesi. İmamoğlu’nun  yolsuzluk sözünü ağza almaktan kaçınması, kaynakların çarçur edildiği çizgisinde ısrarı, devri sabık yapmayacak, sorumlu politikacı profili veriyor. Bu profil, 23 Haziran için AKP seçmenine açılmış bir krediden mi ibaret, yoksa fair play kapsamında daha büyük bir devir teslimin mi işaretçisi ? Yaşayarak göreceğiz.

Ulusa zimmetlenmek

Erdoğan, devlet ve toplum kısa vadeli bir hedefte, 23 Haziran’da seçimleri yenileme konusunda ama gönüllü ama kerhen uzlaştı. Bu yazı 23HaziranHan’a sürülen iki numaralı kervana, devlet kervanına dairdi. YSK’nin siyasi tasarrufunun 12 Eylül Anayasası’nın ruhunda tezahür eden siyaset alanını kalıcı olarak iki millici blok etrafında dizayn etmeyi hedefleyen uzun vadeli bir devlet stratejisinin içine oturduğu, bunun Erdoğan çevresinin kısa vadeli çıkarları ile taktik olarak çakıştığı, ancak 23 Haziran kararının tek aktörlü bir tasarruftan ibaret olmadığı tezi işlendi. 1 no’lu kervana, Erdoğan kanadının zaten çok tartışılmış ve iyi bilinen motivasyon ve stratejisine bu konuya değmedikçe pek girilmedi.

Asıl ilginç hikaye aynı hana doğru yol alan üçüncü kervana, toplumun kervanına dair. Toplum YSK kararı karşısında (a) çaresizlik, (b) karşı tarafı da kısmen ikna edecek net bir zafer tablosu ihtimalinin şehveti ve (c) bir kez daha tongaya basma kuşkuları gibi üç karışık ana duygunun girdabında, 23 Haziran’a ezici çoğunlukla evet dedi; boykot etmeyip sandığa gidecek. Boykotu etkin bir siyasal araç olarak örgütleyebilecek siyasal öznelerin yokluğunda, olası tek siyasi seçenek bu idi.

Türkiye’nin kelimenin gerçek anlamı ile çoğul sosyal ve politik gerçekliğini iki siyasi bloğa kilitleyerek törpüleme mühendisliği, sonuç her ne çıkarsa çıksın 23 Haziran “ikinci turu” sayesinde meşruiyet kazanacak. YSK gündemi bu kadar basit. İmamoğlu ister net bir sonuçla, kimi araştırmaların iddia ettiği gibi beşyüzbin ve üstü farklarla kazansın ister “oyumuzu çaldılar” post-gerçekliği ile gaza gelmiş küskün AKP’li oyları ile kaybetsin. İkinci kampanya çoktan ulusal nitelik kazandı. Erdoğan bizzat sahada, olay tüm Türkiye’den naklen izlenmekte: İmamoğlu, “muhalif siyasi bloğun karizmatik ve birleştirici lideri” olmanın ötesinde, karşı tarafla eşit ağırlık sahibi bir iktidar adayı kimliği ile tanınırlığını arttıracak.

Seçilmesi ile seçilmemesi arasındaki temel fark, belediye başkanlığını bir tür toplumun gözü önünde duracağı bir tür başkanlık stajı olarak geçirmek ile bu imkana sahip olmamak arasındaki fark. Kaybederse, kendisi için gözönünde kalacağı uygun bir başka bir icracı konum bulunacaktır. Sonuçtan bağımsız, varlığı ve ağırlığı ile iki bloklu bir yeni rejim denkleminde, terazinin karşı kefesini dengeleyen bir rol modeli olarak duracak ve ağırlığı ile siyaset sahnesinde yerini alacak.  Zihinlerde iki bloğu dengeleyecek.

Sorun şu ki iki blok, mevcut halleri ile çok farklı niteliklerde: İktidar bloğu sosyo-kültürel ve siyasal olarak hayli homojen. Bu anlamda daha sorunsuz. Ne kadar bölünse de toparlanmayı becerebileceğini Erdoğan ile öğrendi, bu örnek her zaman önünde duracak. Muhalefet bloğu ise alabildiğine heterojen ve devlet stratejisinin püf noktası, tam da bundan ibaret. İki bloklu siyaset dizaynı, Kürt, kadın, LGBT, emek, hareketlerini; her türlü özgürlükçü nitelikteki sol, Müslüman, liberal duruş ve akımları seküler ulusalcı politikaya kilitlemek, sözcüğün en soy anlamı ile onlara zimmetlemek anlamına geliyor. Şer’i hukuğun zımni statüsünden hiç farklı değil, bu kesimlerin hayat hakkının siyasi cizye karşılığı güler yüzlü seküler milli bloğa emanet edilmesi. Tüm bu hareketlere “Eğer bu ülkede asgari düzeyde varolmak istiyorsanız zimmetlendiğiniz yerde edebinizle durun, size söz düştüğü kadar konuşun, size tahsis edilecek alanların dışına taşmayın ve herşeyden önemlisi milli amentüye biatı es geçmeyin” ve “Kuralları doğru uygularsanız İmamoğlu gibi uygun adaylar çıkardıkça çoğunluğu elde edebilir, onların öngöreceği ölçüde iktidardan pay sahibi bile olabilirsiniz” denmiş oluyor.

Başkansı rejimin ebedi tek adam versiyonu, benzer bir şeyi sağlamaya artık muktedir değil, istese de beceremez. Barış sürecinden Gezi’ye, oradan 2015 Haziran seçimlerine son krediler harcandı ve bitirildi. Bu noktada çıkışı aklınca devlet veriyor, YSK eliyle gösteriyor. Erdoğan’dan -ikili bir düzene geçmek üzere- kurtulmak bir kabus senaryosu mu ? Üçüncü yol alternatifi yok değil. Amerikan Yeşiller Partisi ile örnekleyelim: Yıllardır milyonlar mertebesinde seyreden oylarına rağmen iki bloklu düzen içinde sıfırlanarak görünmezleşen bu parti, düzenli olarak Demokratların oybölücüsü ve sağın seçim kazandırma aracı olarak suçlanır durur. Şeytanla yemeğe oturanın kaşığı uzun olmalı. Kaşığı nasıl uzatmalı sorusuna hazır reçete yok, ama düşünmeye değer, Erdoğan / İmamoğlu düzeninde başka şans zaten olmayacak. Devamı, burdan.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuManşet

Siyasi bir özne olarak YSK rejim müteahhitliğine soyunurken (2/3) – Orhan Esen

Yazının ilk bölümü için tıklayın

***

Bağımsız bir siyasi özne olarak Devlet

YSK darbesinin 100% Erdoğan kontrolü ve inisiyatifinde düz çizgide ilerlemiş bir sürecin sonucu olmaktan çok, kendisi açısından da heyecan verici ve arzu gıdıklayıcı olduğu kadar, belki de bir tür kerhen rıza karşılığı gerçekleştirilmiş riskli bir işlem olduğunu, sürecin arkasında en azından bir başka aklın daha olduğunu düşünmek için nedenlerimiz yok mu ? Arka planda çoklu çatışmaların varlığı hissediliyor. Önce çatışma, ama ardından konsensüs. Gerek mazbata gerekse yenileme kararı için geçen görece uzun süre, konsensüs oluşumu için gerekli pazarlıklar ile açıklanabilir. Farklı düzeylerde çatışmalar ve uzlaşmalar. En bariz çatışma düzeyi kuşkusuz AKP içi çatışma, kamuoyuna da hayli yansıdı. ‘Rant partisi’nin ikinci tur için çok bastırdığı, karşısında daha rasyonalist düşünen ve İstanbul’dan kontrollü geri çekilmeyi savunan bir kanadın varlığı yazıldı çizildi. İkinci tur sonuçlarına dair riskin parti kanatları açısından farklı hesaplandığı ve risk alma şevkinin her kademede aynı olmadığı hissediliyor.

Kurul’a AKP içinde ağırlık kazanan risk yanlısı kanadın iradesi doğrultusunda bir sufle gittiği yönündeki kamuoyunda yaygın olan kanaat, meclis kürsüsünde de en yüksek perdeden dillendirildi. Kurulun yaptığı işin tutulacak tarafı yok. 3’ü asil 4’ü yedek, 7 tekil üyenin bireysel imzası ile alınan kararın prosedür itibari ile de sorunlu hatta anayasaya aykırı olduğu da iddia edildi. Kompleks bir hukuksuzluk zemininde alınmış karar için darbe sıfatı, yakışır. Ancak hukukçu cübbesi taşıyan imzacılarının sırtına haylice bir tarihsel yük bindiren bu kararın ardındaki tek saiki bir sufleye indirgemek, işi en azından fazlaca basitleştirmek, gereksiz bir komplo abartısı ve Erdoğan’a da sahip olduğu gücün ötesini vehmetmek anlamına gelir. Bunun ötesindeki anlamlarına ise aşağıda değinilecek.

Argümanın bundan sonrası, bir başka rasyonelin daha devreye girmiş olduğu, en azından bir kervanın daha yola düzülmüş olduğu, kendinin farkına varır ise bir üçüncüsünün de muhtemel olduğu varsayımı üzerine inşa olacak. Bir kısım YSK üyesinin kendilerine bu somut tarihi anda bir tür doğal tarihsel misyon vehmettiklerini, somut durumu özgün bir rasyonelle analiz ederek, hızlı ve içgüdüsel bir refleksle siyasal bir özne olarak davrandıklarını düşünebiliriz. Bu iradenin iktidar partisi içinde oluşan baskın irade ile anlık ve pragmatik bir kesişme oluşturduğunu ve bu tarihsel kesişme anının gerekli kıldığı pazarlıkların olası senaryolara göre yapıldığını düşündürecek nedenler var.

YSK’nin siyasallaşması geleneğe dayanıyor

İlk tespit şu: Kurulun inisiyatif alarak kendini siyasallaştırması tesadüfi ve havada bir tasarruf değil, bir geleneğe dayanıyor,: Bir zamanlar, 10 yılda bir durumdan vazife çıkarma biçiminde tezahür eden bu tavır, 12 Eylül Anayasası ile kurumsallaştırılmış ve MGK’ye zimmetlenmişti. MGK, bin yıllık düzen kurma hamlesinden sonra etkisizleştirilince nöbet yüksek yargıya devrolunmuş, Anayasa Mahkemesi anahtar bir anda ikiletmeden görevi üstlenmişti. Abdullah Gül’ün arpa-boyu-yol-tweet’i sürekliliği doğru yakaladı.

Kısacası bu rasyonel, bildiğimiz devlet refleksinden başka bir şey değil. Dileyen başına “derin” sıfatını da eklesin. Yola düzülen kervan, kadim bir kervan. Refleks kolektif, içselleşmiş, içgüdüsel. Kendi makulünü bulmak için sufleye ihtiyacı yok. Kurul tasarrufu elbette bariz bir anayasal yetki aşımı, ama zaten tam da böyle anlarda bu aktörler fiilen anayasa haline gelmiyorlar mı? Tasarruf, bizzat Kılıçdaroğlu tarafından en üst perdeden eleştirildi ve tam etkisiz kaldı: Tam da bu hal geçmişte MGK’nin ya da Anayasa Mahkemesi’nin çektiği kırmızı çizgilere benzer bir toplumsal algıya işaret etmiyor mu? Öyleyse yanıtlanması gereken soru şu: Devlet aklı bu tarihsel anda kendi rasyonelleri açısından mantıklı hangi fırsatı gördü? Gördü de, Erdoğan ve bir kısım çevresinin İstanbul’a ihtiraslarının dikte ettiği, kendileri açısından riski zorunlu kılan tavırla pratikte uzlaştı, kervanını şimdilik aynı kervansaraya sürdü?

Ve birlikte düşünülmesi gereken ikinci soru: Bu pragmatik kesişme devlet rasyoneli açısından da nasıl bir senaryo varsayımına dayanıyor? Bu senaryonun gerçekleşmemesi, bir riske işaret ediyor mu?

Toplumun yürütme ile ilişkisinde kalıcı dönüşüm

Tam bu noktada ikinci bir sufle devreye giriyor. Kurula yapılmış “gollük bir orta”, belki daha doğru teşbih. Sahibi “sokak”. Sokağın atağı, Ekrem İmamoğlu’nun yükselen karizması ile orantılı, birbirini karşılıklı besleyerek hayli hızlı bir biçimde gelişti. Politik kariyeri, kuşkusuz 16 Nisan anayasal düzeninin dayattığı zihinsel yapıların da etkisiyle, ender siyasetçiye nasip olacak bir hızla inşa oldu.

Sokak, 31 Mart yolunda ve sonrasında, mümkün her fırsatta İmamoğlu’nda “başkan kumaşı” gördüğünü belli etti. Sokağın ötesinde, aydın çevrenin de kendisiyle henüz hukuken olası bir belediye başkanı sıfatı taşıdığı aşamada ilişkileniş biçimi, İmamoğlu’nun kişisel karizması üzerinden başkanlık rejimi ile kurulmuş pozitif bir ilişki olarak okunmalı.

Demokratik bir düzenden yana olanların bu pası doğru okuması, gelecek adımları sağlam atmak açısından faydalı: 16 Nisan mayası bir anlamda tuttu. Şöyle ki; Türkiye’de yürütme organının artık parlamento aracılığı ile değil, seçmenin doğrudan oyu ile seçilmesinin güçlü bir sosyo-politik meşruiyet tabanına sahip olduğu ortaya çıktı. Bu durum karizmatik bir belediye başkan (aday)ı üzerinden görünür hale geldi. Bunu söylemek, güçler ayrılığını ortadan kaldıran Türkiye tipi başkansı rejime muhalif olan ve referandumda hayır vermiş cevrelerin mevcut rejime angaje olduğu anlamına elbette gelmiyor; tutan şey hukuk devletini ortadan kaldıran anti-demokratik bir paket olarak 16 nisan rejiminin bütünü değil. Ama seçmenin yürütme organını doğrudan seçmesi, onunla parlamento dolayımı olmaksızın ilişkilenmesi fikri hızla benimsendi ve sağlam bir meşruiyet tabanı buldu. An itibarıyla eğer seçmenin kabaca yarısı yürütmeye ilişkin özlem ve beklentilerini Erdoğan’ın şahsında yansımış buluyor ise, öbür yarısı da İmamoğlu’nun şahsını kendi siyasal özlem ve beklentilerinin yansıma alanı olarak görmeye başladı. 16 Nisan anayasasının güçler ayrılığı ve hukuk devletine ilişkin tüm sorunları bir yana, bir tür fiili “Sizin varsa, artık bizim de var!” durumu oluştu.

Sonuçta 3 kervan, 3 ayrı kapıdan girerek 23HaziranHan’da buluşmuş oldu. İlki malum, “Tek adam/sonrası tufan” kervanı. Bunun hakkında çok yazıldı çizildi, konunun uzmanı olmayanı dövüyorlar. Oraya girmeyeceğim.Yazının buradan sonrasında diğer ikisini okuma denemesi yer alıyor. Önce devlet aklının orta vadede yatırım yaptığı senaryo ve bunun bağlandığı stratejiye dair bir okuma. Adını da baştan koyalım: Devletin kervanı, “iki adam” ya da “ebediyen tahterevalli” kervanıdır. Son olarak devlete gollük ortayı yapan toplumun kendi demokratik çıkarı için geliştirebileceği olası stratejinin imkanları ya da koşullarına bakacağız. Tekrarlanan seçime “varız” deyip boykot etmemekle toplum da kervanını 23HaziranHan’a sürmüş bulundu. İyi organize olup buradan bir çoğulcu katılımcı demokratik rejim kervanını yola çıkarma şansı var mı?

Bir beka stratejisi olarak Tahterevalli rejimi

31 Mart ve sonrasında İmamoğlu’nu yükselten toplumsal dalgayı bir tehdit olarak algılayan Erdoğan ve bir kesim çevresinden farklı olarak, devlet aklının aynı olguyu olası bir tarihsel fırsat olarak okuduğunu teslim etmezsek YSK kararını anlayamayız. Devlet toplumun ortaladığı topa sezgisiyle hızlı girdi, burada santrafor rolü YSK’ye düştü, bayrağı MGK ve Anayasa Mahkemesi’nden devralmış oldu.

YSK kararında etkin bir damar Erdoğan faktörü idiyse, diğer damarın da devletin öz beka kaygısı olduğunu görmek gerekiyor. Devleti önce parti, giderek karizmatik tekadam ile özdeşleştiren, iki yüzyıllık devlet kurumsallaşmasını tarumar eden, bir öteki safhada kendi yetişmiş parti kadrolarını da tasfiye eden bir anlayış, bir tekadam rejimi dahi değil, bir benden sonra tufan rejimidir. Bu noktada bürokrasinin ayakta kalabildiği ölçüde kendi bekasını, kendisini özdeşleştirdiği devletin sürekliliğini sağlayacak en basit ve garantili görünen formüle hamle etmesi mantıklıdır. Bu çerçevede devlet aklı, orta ve uzun vadelere ilişkin strateji ve taktik geliştirmeyi önceleyecektir. Erdoğan sonrası dönem, Erdoğan’a bırakılamayacak kadar ciddi meseledir.

YSK üyeliğini bir tür emir kulluğuna, verilen kararı itaatkarlığa indirgeyen – başta Kılıçdaroğlu’nunki olmak üzere – bakış, bu çerçeveden bakınca hayli sorunlu: YSK’nin tek adam senaryosunu gerçekleştirecek bir araca indirgenmesi, sorunun da tek adamın kendisinden ibaret görülmesini pekiştiriyor. Bu söylem, tek adamdan “kurtulma”yı kendi başına yeterli bir siyasal hedefe dönüştürüyor. Bir sonraki adıma dair toplumun bugünden başlatması gereken tartışma gözden kaçıyor. Üstelik toplumun tam da bu tartışmayı fiilen başlattığı anda, kendisine kıskançlıkla sakladığı son aracı, seçim mekanizmasını kullanarak dönüşümü gündeme aldığı tarihi anda temelden bir rejim tartışması imkanı YSK ile kayıkçı kavgasına tutuşan Kılıçdaroğlu eliyle kapatılıyor.

Söz düzeyinde sert YSK polemiğinin gözden kaçırdığı, gerek CHP gerekse YSK’nin tek adam sonrası için aslında aynı modele oynadıkları ve bu modelin toplumun uzun vadeli çıkarları açısından sorunlu olabileceği: Ebedi tahterevalli ya da iki parti rejimi. İktidarın biri daha dini/muhafazakar diğeri daha seküler/muhafazakar tonlu her ikisi de gayet milliyetçi iki partinin tekelinde durduğu bir rejim. Her ikisinin birden, kendi çeperlerindeki sosyal hareketleri ve marjinal siyasetleri, yerellikleri, … içerdiği ve absorbe ettiği bir rejim. Bunların iktidar mahfillerine yaklaştıkları oranda seçilmişlerle atanmışlar arasındaki ince dengelerin etki alanına girerek törpülenmesini kalıcı olarak garantileyen bir rejim. Etnik, kültürel ve dini açılardan benzeşen bir çok parçalılığı bir arada tutan Amerikan sisteminin TC’ye uyarlaması olarak da okunabilir. Bunda hem devletin hem de kadim devlet partisi CHP’nin ayrı ayrı yapısal çıkarları var.

Gizli bir gündem söz konusu değil, 12 Eylül darbe iktidarı iki partili rejim hedefini açıkça ifade ve ilan etmişti. Ancak yöntem naifti; hedefe parlamenter rejim içinde varmanın mümkün olabileceği varsayılmıştı: Parlamenter rejim içinde eleme aracı olarak tasarlanan %10 barajı, CHP ve AKP dışındaki tüm partilerin baraj altı, %40+ oyun ise temsil dışı kaldığı 2002 seçimleri hariç tutulursa, istenen sonucu vermemiş, hemen her seçimde 3 ila 5 parti TBMM çatısı altında yer bulabilmişti. 1983’te fiyaskoyla sonuçlanan MDP/HP farsının altından çok sular aktı. Yerleşik devletin siyasal alana etki için know how birikimi -her türlü belalatı yöntem dahil- bugün çok daha zengin, bu alana incelikli müdahaleler için çok daha mücehhez. Bugün, koşullar bu tarihsel hedefe varmak için önemli bir merhalenin daha geçilmesini hem zorunlu hem mümkün kılıyor. Zorunlu, çünkü hala rotası ve sonrası belirsiz bir Erdoğan, mümkün, çünkü artık İmamoğlu var.

Özal, 12 Eylül ruhunu bizzat icra edenlerden daha iyi kavramış politikacı olarak, başkanlığı ilk söze döken olmuştu. 16 Nisan 2017’de MHP marifeti ile türktipi başkansı rejime geçiş -riskli de olsa- bir ön adımı oluşturdu. İktidarın oluşması artık %50 çoğunluk gerektiriyor, bu durum parti bloklaşmalarını teşvik etmenin ötesinde zorunlu kılıyordu. 16 Nisan 2017 rejim uyarlamasının % 35/45 oy aralıklarında rahat çoğunluklar elde etmeye alışkın bir AKP’den çok ikili rejim içinde kanatları törpülemeye odaklanmış bir devletin projesi olduğunu görmek lazım. 16 Nisan’da şaibeli bir şekilde geçirilen başkansı rejimin 1983 Anayasası’nın içine üç beş madde değişikliği ile rahatlıkla monte edilebilmiş olması ve bütün bir rejim değişikliğine rağmen, özünde aynı anayasa ile yola devam ediyor oluşumuz kendi içinde tutarlı ve açıklayıcıdır: 12 Eylül Anayasası’nın kastı ve ruhu 16 Nisan uyarlaması ile nihayet kendine bir de vücud bulmuştur. Bu geçişin Erdoğan’a denk gelmiş olması, yaygın kanının aksine başlıca çelişkisi, bu anlamda riskidir. Erdoğan gibi karizmatik bir figür ortada olmasaydı, arzulanan rejim geçişi asla mümkün olamazdı. Geçişin Erdoğan kadar nevi şahsına münhasır bir politikacı üzerinden mümkün olmuş olması, rejimin sürdürülebilirliğini riske atıyor:  Erdoğan’ın polarize edici, kendine oy vermeyeni şeytanlaştırıcı politikaları, “%50’yi toparlayan alır” kuralını al gülüm ver gülüm tahterevallisinden ölümcül bir ötekileştirme oyununa çeviriyor. Devlet aklı, yeni rejimin normalleştirilme ihtiyacına çalışıyor.

(Devam edecek)

(Yazının tamamı, Birikim Dergisi’nde de yayımlanmıştır.)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuManşet

Siyasi bir özne olarak YSK, rejim müteahhitliğine soyunurken (1/3) – Orhan Esen

‘6 Mayıs 2019 YSK darbesi, demokrasi itibari ile toplumun elinde kalmış son mevzi olan seçimlere vurmakla çok partili düzene geçilen 1946’dan bu yana -tüm askeri darbeler dahil- tarihsel bir ilk’tir.’

Kurul, hukuk bir yana temel mantık ve izan sınırlarını zorlayan bir “ikinci tur” kararı aldı. Aynı zarfa atılmış dört pusuladan birini geçersiz sayan hüküm “beyin yakıyor”, garabetini muhakeme edebilmek için hukukçu olmaya gerek yok. Kurulun bizzat kendisi dahil, hiç kimsenin kararı savunmaya yeltendiği de yok zaten. Kararın “siyasi bir zaruretten doğduğu” ve meseleyi siyasete havale etmenin makul olduğu konusunda toplumsal anlaşma hızla hasıl oldu, konu mizaha havale edildi. Hukuki tartışma bir yerlerde sürecektir, ama genel ilgi alanının dışına çıktı bile. Şimdi herkes meşrebince işine bakıyor: Kozlar 23 Haziran’da siyaset meydanında paylaşılacak.

Kararın demokrasi adına toplumun elinde kalmış son enstrümanı tarumar ettiği yorumları yaygın ve haklı, ancak yetersiz: 16 Nisan 2017 anayasa uyarlaması ile Türkiye tipi ‘başkansı rejim’ yerleştirilirken hukuk devletinin alamet-i farikası olan olan güçler ayrılığı yerle yeksan edilmiş, denge ve denetleme mekanizmaları ortadan kaldırılmıştı. 16 Nisan referandumunda bunu belli belirsiz bir çoğunlukla evetleyen seçmenin tercihi şu şekilde okunabilir: Eğer seçtimse bir bildiğim vardır, seçtiğime güvenirim. İcraati her gün kurcalamaya gerek yok, bıdı bıdı uğraşacak kafam ve donanımım zaten yok, ama beğenmezsem de değiştiririm. Seçimli diktatörlük bana uyar; diktatörümü seçme hakkım baki kalmak kaydı ile.

Türkiyeli seçmen çoğunluğunun seçilmişlerin icraatini takip ve denetim anlamında siyasete katılımda çok titiz olduğu iddia edilemez, ancak seçme hakkı ve buna bağlı seçim güvenliği gibi konularda hassas olduğu teslim edilmeli. Oy hakkını ciddiye alır, seçimlere katılım oranlarının yüksekliği  işe yarar bir göstergedir. Bunu açıklayacak faktörün, fiili yaptırımı olmayan ve çoğu yurttaşın haberdar dahi olmadığı oy verme zorunluluğundan çok, seçimlerin diğer nitelikli izleme ve katılım mekanizmalarını ikame etmesi olduğu savlanabilir. Gelişmiş demokrasilerde seçim katılım oranları Türkiye’ye kıyasla hayli düşük olabilir: (Oralarda) Temsili iktidar konumlarını kimin işgal ettiğinden bağımsız olarak aktivizm ve sivil toplum pratikleri, gündelik icraate yönelik denetimi ve katılımı mümkün kılan siyasal mekanizmalar olarak güçlü ve etkindir.

Oy’un meşruiyeti

6 Mayıs 2019 YSK darbesi, demokrasi itibari ile toplumun elinde kalmış son mevzi olan seçimlere vurmakla çok partili düzene geçilen 1946’dan bu yana -tüm askeri darbeler dahil- tarihsel bir ilk’tir. 27 Mayıs, 12 mart, 12 Eylül darbeleri ve 27 Şubat “postmodern darbesi”, kendilerince telakki ettikleri anlık zaruretler nedeniyle fiilen seçilmiş iktidarları sonlandırmışlar, ancak hiçbiri son YSK kararında olduğu gibi genel oy ilkesini bizzat karşısına almamış, bizatihi oy vermenin mesruiyetini sorgulatmamıştı. Bunun sağ politikanın oy çoğunlukçuluğuna dayanan klasik meşruiyet zemininin de altını oyduğunu bu noktada kaydedip geçelim.

31 Mart yerel seçimlerinin YSK eliyle iptali, sened-i ittifaktan bu yana 200 yıllık anayasal tarihte benzersiz bir kırılma noktası teşkil etti. 200 yıllık süreç içinde oluşmuş önemli bir siyasal teamül olarak “oy verme”ye toplumun atfettiği özel önemden ötürü, nitelik itibari ile Hrant Dink cinayeti sonrasına benzer bir tepkiye yolaçtı: Dibe vurmuş demokratik siyasal düzenin olası U-dönüş noktasını açığa çıkardı. Toplum, an itibarıyla vurduğu dipte “neşesini bozmadan” direncini örgütlüyor. Bunda İmamoğlu’nun ‘sinirleri alınmış’ gibi duran kişisel özelliklerinin payı var. Bizzat bu durum, siyasi kültürün gelişmesi açısından başlı başına kaydadeğer bir olgu, ancak bu yazının kastını aşıyor.

Tek irade ?

Kararın kendisi tartışıldı, tartışılacak. Bu yazının amacı, arkasındaki tarihsel rasyoneli anlamak. Çıkış noktamız üzerinde konsensüs olan iki basit varsayım: Karar siyasidir ve ardında sufle vardır. Öyle ise hangi siyaset, hangi sufle? Bunun yanıtının ilk ağızda görünenden biraz daha komplike olduğunu düşündürecek nedenler var.

Yaygın yorumların adresi tek adamlık müessesesi. Bunun sonucu olarak 23 haziran, Türkiye tipi başkansılık ya da Bonapartizmin kalıcı yerleştirilmesinden önceki son çıkış imkanı olarak değerlendiriliyor. Bu çerçevede, haklı olarak “ikinci tur seçim”in “İstanbul’a bir belediye başkanı seçmek”ten çok, bir plebisit anlamı kazandığı vurgusu yapılıyor. Bu kuşkusuz bir plebisit, ancak neyin oylanıyor olduğuna, plebisitin orta ve uzun vadede hangi anlam ve imkanları barındırdığına yönelik ikinci bir bakış da anlamlı.

YSK kararının arkasındaki saikin “Başkansı rejiminin yerleştirilmesi” olduğu vurgusu, zorunlu olarak şu senaryoyu varsayıyor: YSK’ya sufle tek irade’den gitmiştir ve o irade 23 Haziran’ı her ne pahasına olursa olsun kaybetmeyecektir. Oysa mevcut siyasal eğilim “normal koşullarda” İmamoğlu’nun daha net bir sonuçla kazanma ihtimalinin yüksekliğine işaret ediyor. İkinci tur, çantada keklik değil. Bu mantıksal çelişki ancak “ikinci bir 2015” varsayımı ile çözülüyor. 7 Haziran / 1 Kasım 2015 arası benzer felaket senaryolarının olası her versiyonu dolaşıma girdi bile.

Endişeli sekülerlerin standart ezberi seçim hileleri. Sosyal medya seçim öncesinde toplu seçmen listesi hileleri bekliyor. Polisin kimin ne olduğunu, ne oy verdiğini bildiği ve buna uygun olarak topluca listeden düşürmeler yaşanacağı, aynı zamanda yeni seçmenler icat edilip listeye kaydedileceği düşünülüyor. Buna paralel sandık başı ve sayım manipülasyonlarına dair envai çeşit senaryo dillendiriliyor. “Hakiki hikayeler” dolaşımda; bunların bir yıldırma/ moral bozma taktiği olarak aktroller tarafından bilinçli dolaşıma sokulduğu, itibar edilmemesi gerektiği bilgisi de revaçta. CHP listelere, sandıklara ve sonrasına hakimiz mesajını bolca geçiyor. Bu alan gerçek bir realite bulanması.

Ulusalcı kanat, YSK kararı ile aynı güne denk getirilen ve “adeta bekliyor oldukları” yeni İmralı açılımı üzerinden “HDP seçmeninin ihanet edeceği” temasını ikiletmeden ve en yüksek perdeden dolaşıma soktu. Bu temanın alıcısı her zaman bol, ilgili kesim için bir tür iman tazeleme alıştırması işlevi görüyor. HDP’den gelen ısrarlı “31 mart stratejisine bağlıyız, değiştirmek için bir neden yok” açıklamalarının bu çevrede hükmü yok mertebesinde, genel CHP’li seçmenden çok HDP-CHP arasında kalmış dar bir kesime cılız bir şekilde ulaşabiliyor ancak. Ama sonuçta durumu HDP seçmeninin fiili tavrı belirleyeceğine göre çok ciddiye de alınmayabilir.

İmralı teorisi

Daha ciddi yorumcular İmralı etkisi  teorisine kulak asmıyor, ancak HDP ile CHP seçmeninin birbirlerine yabancılaşmasını sağlayacak, HDP’lileri sandığa gitmekten net alıkoyacak bir tavşanın şapkadan çıkartılması ihtimalini gündemde tutuyorlar.

Şu soru sorulmalı: Gerek CHP’nin gerekse HDP’nin 2015’e benzer bir seçim sonucu verecek  tavşanın şapkadan çıkmasını her an beklediği, buna fikren hazırlıklı ve idmanlı olduğu bir noktada, bu mantıkta bir ‘tezgah’a girişilse bile bunun Türkiye çapında değil, 16 milyonun üst üste yığıldığı bir metropolde seçim aritmetiğini değiştirecek bir blok seçmen kaymasına yol açması gerçekten muhtemel mi  Gerek CHP gerekse HDP’nin -malum ve burada konu dışı zaaflarına rağmen- 31 mart sürecini iyi yönettikleri ve aynı aklın 23 Haziran’a giden süreçte de görev başında bulunacağını hesaba katalım: Şapkadan hangi sevimsiz tavşan çıkarsa çıksın kalan beş haftada şu anki pozisyonlarını ya da seçmen kontrolünü kaybedeceklerini düşünmek için neden yok.

İlk turda gitmeyenleri mobilize etmeye gelince, AKP’nin “oyumuzu çaldılar” kampanyasının kuşkusuz alıcısı var, ama ağırlıkla oy vermeye gitmeyen ekonomi mağduru esnafa ve iş insanlarına öncelikle hitap edecek bir argüman olduğu su götürür.

Bu sorunun yanına bir gözlem ve izlenim demeti bırakalım: Gerek seçim ile mazbata, gerekse mazbata ile YSK kararı arasındaki süreçte RTE bu konuda belirgin bir ağırlık koymadı, niyet belli etmedi. Kamuoyuna parti içinde görüş ayrılığı olduğu yönünde kulis haberleri sızdı, yalanlanmadı. RTE görüş belirttiği durumlarda her türlü senaryoya açık, parti içi kanatlararası dengeleri gözeten bir noktada durdu. Tek bir senaryoya angaje olmuş görüntüsü vermedi. Bizzat belediye başkan adayı olan Binali Yıldırım seçim gecesi kerhen verdiği anlaşılan ‘kazandık’ mesajından sonra hatırı sayılır bir süre Muharrem İnce’leşerek yeraltına indi. Erdoğan gibi kendisinin ve partinin de yenilgiyi beklemediği ve bir B planının olmadığı aşikar oldu. Kaybetmesi göze alınmış bir ikinci tur kararının, öncelikle aradaki kayyım döneminde olası bir 23 Haziran belge temizliği hazırlığı için gerekli olduğu kuşkuları dile geldi.

Karara en çok angaje duranlar, AKP içindeki İstanbul rantı çevresi dışında, RTE ile arasını soğutmakta olan Bahçeli oldu. AKP içinden türeyen muhalifler eskiden davaya zarar vermemek adına görece suskun ve pasif kalırken, ilk kez sert muhalefetin de ötesinde AKP’nin karşısında konumlanan adaydan yana seçim tercihi bildirmeye başladılar. YSK, her iki karar için de kendine epey zaman bırakmakla yetinmedi, bizzat kararın kendisini de 4 asli üyenin çekilmesiyle ve yedekler marifetiyle ancak alabildi. Kurul, kararını kamuoyu önüne çıkarak savunma ihtiyacı dahi hissetmedi. Yazılı gerekçe uzun süre açıklanmadı.

Olgular demeti, çeşitçe zenginleştirilebilir. İşaret ettiği ise kabaca şöyle bir şey: Kararın arkasında tek aktörün iradesine bağlı, önceden tasarlanmış bir stratejiden başka bir şey olmadığı iddiası sağlam değil. Farklı iradelerin kesiştiği ve perde arkasında müzakere ya da basitçe pazarlık edildiği daha kompleks bir süreç hayal etmek lazım. Birden fazla kervan düzüldü, yola çıktı. Yolları seçimiptalhan’da kesişti. Her bir kervanın varmayı umduğu birer nihai menzil var, ancak yola bir kez çıkıldıktan sonra yük, mürettebat ve güzergah biraz da içgüdüsel, karine ile belirlenecek, koşullara uyarlanacak gibi duruyor. Kervanlar bu kez kelimenin hakkını tam vererek “yolda” düzülüyor. Toplum, Erdoğan’ın bu tür yol maceraları ile beslenmekten hoşlandığını öğrenmişti zaten.

İstanbul’un Erdoğan ve çevresi için ekonomik, siyasal ve sembolik önemi ve bu anlamda vazgeçilmezliği motifi, bu tarihsel anda kesişen iradelerden ya da yola düzülen kervanlardan yalnızca birini açıklar. Çıkan karar öncelikle bu iradeye işaret ediyor olsa da, aynı karar başka iradeler açısından da kabul edilemez değil, hatta belli senaryolar çerçevesinde bir fırsat olarak değerlendirilmesi muhtemel. Giderek, tekrar senaryosunun asli sahibinin Erdoğan olmadığı da savunulabilir.

2019 baharındaki “ikinci tur” kararının, 2015 modeli bir ‘ya herru ya merru’dan başka bir duruma işaret ettiğini düşünmek ve bu çerçevede farklı iradelerin de kendileri açısından kabul edilebilir, ancak farklı olası senaryo varsayımları ile gündeme ağırlık koyduğunu düşünmek mümkün.

Pratikte her türlü bel altı vuruşa hayli açık bir mobilizasyon yarışı yaşanacak. Asıl kavga,  geçmiş seçimler ortalamasına göre hayli yüksek olan ilk turda sandığa gitmemiş bezgin ve kırgın seçmen üzerinden olacak. İlk turda sandığa gitmemiş seçmenini mobilize edebilecek, karşı tarafın bezgin ya da kırgın seçmenini ise pasif tutmayı becerebilecek taraf kazanacak. Kamuoyu araştırmaları İmamoğlu’ndan Yıldırım’a tercih değiştirecek seçmen tespit edemiyor, tersi ise vaki.

Kısaca, Erdoğan ikinci raunda bir sıfır geriden geliyor, ancak böyle zor ev ödevlerine bayıldığını, bu tür mücadelelerden beslendiğini biliyoruz. Yenilmiş pehlivana bir daha güreşsin diye er meydanı tahsis edilirken, bizzat o alanı açanların bir bölümü tarafından farklı senaryo ihtimalleri hesaba katılmış, hatta arzulanmış olabilir mi? Bu senaryo, basitçe, “normal koşullarda görünen her ne ise o” olabilir mi? İmamoğlu’nun bu kez çok net ve hiçbir olası sandık ve sayım manipülasyonu tarafından engellenemeyecek şekilde kazanması? (Devam edecek) 

Yeşil Gazete

(Bu yazı Birikim Dergisi‘nde de yayımlanmıştır) 

Kategori: Hafta Sonu

EkonomiHafta SonuManşet

Berlin kiracıları: Talepleri yeni bir ekonomik rejimin mi habercisi? – Orhan Esen

Grossdemo Mieterprotest Großdemonstration unter dem Motto Widersetzen - gemeinsam gegen Verdrängung und Mietenwahnsinn . Über 10.000 Menschen protestieren auf einer Großdemonstration von über 200 Mieterinitiativen gegen steigende Mieten, teure Modernisierungen und die Verdrängung einkommensschwacher Mieter aus den Innenstadtbezirken. Demonstrantion mit Schild: Ganz Berlin hasst die Deutsche Wohnen. Berlin Berlin Deutschland *** Grossdemo Tenant Protest Large demonstration under the slogan Oppose together against repression and rent madness Over 10,000 people protesting at a large demonstration of renters against rising rents expensive modernization and the displacement of low income tenants from inner city districts Demonstration with shield All Berlin hates Deutsche Wohnen Berlin Berlin Germany

Kapitalizmin üretimle sınırlı kalması ancak sistemi temel ihtiyaçlara bulaştırmamak gerektiği fikri, yeni bir konsensüs oluşturmaya yatkın gibi duruyor.

Kapitalizm insanoğlunun ufkuna dahil olalı, tarihte ikinci kez böylesine etkin ve topyekün bir muhalefet ile karşı karşıya. İlk muhalefet çalışma üzerinden idi; şimdi konu, barınma. Bu sefer, mesele daha ciddi. Olay mahalli, Berlin.

Barınma, herkesin meselesi: ‘Başını sokacak bir dam’dan öte, asgari hane içi konforu, emek pazarına makul koşullarda ve mesafede erişimi, barınma güvencesini, gerekli sosyal çevreyi, makul mesafede  gerekli sosyal donatıyı sağlayan; diğer temel ihtiyaçları riske atmaksızın finanse edilebilir, kentin bütünü ile uyumlu ve güvenli bir konuta herkesin ihtiyacı var. Kentin, ama özellikle barınmanın finans sermayesinin oyun alanı haline gelmesi, yaşanan ülke ya da şehrin özgün koşullarına bağlı olarak bu kriterlerden en az birini, genellikle de birden fazlasını riske atıyor.

Soruna Istanbul’dan aşinayız, yakın zamanda Fransız taşrasından şahit olduk, oluyoruz. Berlin’de ise özgün koşullardan ötürü hiç bir yerde olmadığı ölçüde kristalize oldu. Alttan alta süren tartışma Fransa’daki kadar medyatik değil, oysa burda en radikal öneriler bile marjinalleşmek bir yana, ana akım siyaset ve medya gündeminde rahat ve geniş yer buluyor. Kapitalizmin güncel haline konut sorunu üzerinden bakma işi toplumu birleştiriyor, çünkü barınma herkesin meselesi ve Berlin’de konutu ile bağdaştırdığı avantajları kaybetme riski artık sadece dar gelirlileri değil, toplumun tüm kesimlerini tehdit eder hale geldi. Karşıt kamplar elbette var, ama tartışma kökten olduğu kadar, açık ve meşru da. Kısacası, bu kez iş ciddi.

Tartışma, hayli dolaysız bir dille yürütülüyor: Kapitalizme gerçekten ihtiyacımız var mı? Anayasa ve legal yapımız bize kapitalizmi dayatıyor mu? Yaşını başını almış muhafazakar beyler ve hanımları bu soruları prime time tartışma programlarında sıkça “Hayır, öyle değil efendim” diye yanıtlarken görüyoruz bugünlerde: “Anayasamız toprağın ve gayrımenkulün kamulaştırılmasına cevaz vermektedir ve bu işin zamanı da gelmiştir”. Kapitalizmin üretimle sınırlı kalması ancak sistemi temel ihtiyaçlara bulaştırmamak gerektiği fikri, yeni bir konsensüs oluşturmaya yatkın gibi duruyor.

Kamunun sonu

Berlin ve Almanya’nın buralara nasıl geldiği ve olası gelişmelerin ne yönde olabileceğine ilişkin önce biraz arka plan bilgi vermek yararlı olabilir. Berlin, Alman Federasyonu’nu oluşturan 16 devletten biri, bir şehir devlet; ama daha önemlisi Berlin bir kiracı şehri. Nüfusun kabaca %80’i kirada yaşıyor. Mal sahipliği oranı çok yavaş artıyor, kendi evinde oturanlar ise ağırlıkla üst ve üst-orta gelir gruplarına mensup.  Mal sahipliği yapısı da Türkiye’dekinden farklı, genellikle kurumsal, ve ölçekler çok büyük. Mal sahiplerinin düzinelerce, yüzlerce, binlerce hatta yüzbinin üstünde konutu bulunuyor. .

90’ların sonuna dek konut stoğunun çok büyük bölümü Berlin devletine aitti. Berlin sakinleri 1920lerden beri 6 Belediye İktisadi Teşekkülü (BİT) üzerinden kamunun kiracısıydı. Kira düzeyleri piyasanın altında, sosyal kira statüsünde ve barınma statüleri de güvencedeydi. Geniş bir diğer kesim ise üyesi oldukları kooperatif evinde kiracıydı. Her iki model de, 21.yy’a kadar, şehir halkına piyasanın spekülatif çalkalanmalarından korunmuş barınma güvencesi sağlıyordu. Ancak birleşmeden sonra, özellikle 90’ların sonu 2000’li yılların başındaki sol parti/sosyal demokratlar koalisyonu döneminde, BİTlerin elindeki konut stoğu “sat kurtul” mantığı ile peyderpey özelleştirildi, kamunun elindeki arsa stoğu da geniş ölçüde elden çıkarıldı. Thatcher’in İngiltere ya da Doğu Avrupa’nın soğuk savaş sonrası, kamu konutlarının daire sakinlerine satılması şeklindeki özelleştirmeden farklı olarak, Berlin’de kamu konutları finans kökenli büyük sermayeye ya da yatırım fonlarına satıldı. Bu şirketler daha sonra sıklıkla borsaya kote GYO’lara dönüştürüldüler veya portföylerini bu nitelikteki firmalara devrettiler.

Bu politikaların etkisi 10 yıldan kısa sürede hissedildi. 2010’lu yıllarda hızlı bir büyüme eğilimine giren Berlin’e sermaye ve emek göçünün artışının da etkisiyle, 2017 ile 2018 yılları arasında kentteki tüm konutların ortalama kirası yüzde 13 arttı. Bu, tüm Almanyadaki en yüksek artış oranı. Yeni kiraya verilen dairelerin kiralarındaki 2011-2016 yıllarındaki 5 yıllık artış ise, Almanya enflasyon oranı yüzde 1 olmasına rağmen, yüzde 75,9 olarak gerçekleşti.

Bugün mal sahipleri genellikle kanundışı yöntemler kullanarak mevcut kiracıları çıkarıp mülklerini daha yüksek ücretlerle kiralamanın peşinde. Ancak fahiş kira artışlarını karşılayacak ya da haklı çıkaracak bir gelir artışından söz etmek mümkün değil. Konutu, dolayısıyla muhiti kaybetme ya da işsizlikle birleştiğinde sokağa düşme riski Demokles’in kılıcı gibi alt gelir gruplarının başının üzerinde sallanıyor. Yoksulların sürekli daha dış mahallelere göçü ve merkez mahallelerin soylulaşması giderek rutinleşiyor. Ancak sürekli kira artışlarının her gelir grubundan hane halkının bütçesi üzerinde katlanılamaz bir yük oluşturması ve bütçelerin artan bir oranının diğer temel gereksinimler aleyhine barınma için harcanmak durumunda oluşu toplumun tamamında giderek daha büyük bir rahatsızlık yaratıyor. Bunun siyasi bir sorun olduğuna dair farkındalık da her geçen gün artıyor.

GYO imparatorluğu 

Bu arka planın en sembolik yüzü olarak 110.000 bin konutla, şehrin en büyük mal sahibi olan Deutsche Wohnen (DW) adlı gayrımenkul yatırım ortaklığına (GYO) bakmak gerekli ve yeterli. Başta Deutsche Bank’ın gayrımenkul işlerine bakmak üzerine kurulan DW, sonradan bankadan bağımsız, borsaya kote ve uluslararası bir GYO’ya dönüştü. Büyük hissedarları arasında ABD’li BlackRock Asset Management ve Norveç Emeklilik Fonu da bulunan şirket, Berlin’deki en büyük alımını GSW adlı Berlin BIT’ine ait konut stoğunun özelleştirilmesi sayesinde yaptı. GSWye ait toplam 61 00 konut topluca özelleştirildi. Hepsini alan DW’nin Berlin portfolyosunun gerisi ağırlıkla GEHAG adlı bir diğer BITin özelleştirilmesinden geldi. DW, GEHAG üzerinden kentteki dünya kültür mirası listesinde yeralan ve koruma altındaki 30 000 kadar konutun da sahibi. Tamamen veya kısmen özelleştirilen bu iki kuruluşun kısaltma adlarındaki “G” harfi “Gemeinnützig” yani “kamu yararına” kavramına karşılık geliyor.

DW’nin binalara bakım ve tamirat yapmaksızın standartları düşüren, buna rağmen kiracıya yüklenebilir kalemleri gereksiz şişirip sürekli kira arttırma yolu ile eski kiracıları çıkmaya teşvik eden politikaları; yeni kiralamalarda fahiş artırımlara başvurarak karlılık ve borsa değerini arttıran,  yatırımcılarına maksimum karı sağlamakla sınırlı saldırgan iş kültürü, giderek artan tepkilere yol açtı. DW’nin farklı yerleşimlerindeki kiracılar önce kendi aralarında, giderek yerleşimler arasında örgütlendi. Başka büyük gayrımenkul ağlarının kiracı ağları, şehir çapında örgütlü iki büyük kiracı birliği ve en önemlisi kent siyasetine müdahale alanında çalışan sivil-siyasi girişimlerle bağlantılar güçlendi.

Yurttaş inisiyatifleri yine sahnede

Halihazırda Sol Parti/Yeşiller/Sosyal Demokratlar üçlü sol koalisyonu tarafından yönetilen Berlin şehir devletinde, çok yakın geçmişte yurttaş inisiyatiflerinin girişimi ile barınma meselesine ilişkin iki başarılı kanunlaştırma süreci yaşanmıştı. 6 Nisan 2019’daki “Çılgın kiralara son!” mottolu yürüyüş ile Berlinliler üçüncü bir girişimi başlattı: “DW kamulaştırılsın! Kamulaştırma, 3000’den fazla konut sahibi tüm büyük şirketleri kapsasın.”

Berlin Anayasası parlamenter demokrasi ile doğrudan demokrasinin bir karışımı olarak, sivil-siyasi yurttaş girişimlerine kanun girişiminde bulunmak, kanun yazmak, bunları Şehir Meclisi ve Senato’da müzakere etmek, önerilen politikalar için bütçeler ayırmak vb. yetkisi verir. Berlin Anayasası’nın kendilerine tanıdığı kanun yazmak, kanun girişiminde bulunmak, bunları Şehir Meclisi ve Senato’da müzakere etmek, bütçe ayırmak vb.  kullanan Berlinliler, yatırımcıların apartman dairelerini satın alarak airbnb gibi kısa dönemli kiralık kullanmasının yasaklandığı Amaç Dışı Kullanım Kanunu ve sosyal konut politikalarına geri dönüşün dayanaklarını tanımlayan Konut Temini Kanunu’nun çıkarılmasında etkili olmuştu. Ancak geminin yönü, üstelik sol bir koalisyon tarafından piyasadan yana çevrilmiş ve piyasa aktörleri ‘barınma sektörü’ne net ağırlıklarını koymuş durumda. Geminin burnunun yeniden sosyal politikalara çevrilmesi için daha somut önlemlere ihtiyaç olduğu görülüyor.

Yeniden kamulaştırmaya doğru

DW ve diğer büyük mal sahiplerine kiracı olanların girişimleri ile geçmiş iki yurttaş inisiyatifinin sivil aktörlerinin ilişkilenmesi ile oluşan tartışma ortamı şu sonuca ulaşmıştı: Şehir halkının barınma ihtiyacı ile küçük/büyük yatırımcıların borsadan gelir beklentilerinin ilişkili olması hatalı bir durumdur, düzeltilmelidir. Bu aktörler bilinçli politikaları ile kira düzeylerinin yükselmesinde birincil müsebbip konumundadırlar. Buradan çıkan sonuç, bir GYO’nun borsaya girmesi için rasyonel ölçeği temsil eden 3000 konuttan daha büyük ölçeğe sahip tüm mal sahibi şirketlerin yeniden kamulaştırılması talebi oldu. İmza toplama 6 Nisan’da başlamasına rağmen, konu neredeyse bir yıldır gündemden düşmüyor.

Girişimin Eylül 2018’de düzenlediği Alternatif Konut Zirvesi ana hatları tanımlamıştı. Ocak 2019’da yapılan bir kamuoyu araştırması şehir halkının %54.8 inin kamulaştırma için çalışan bir Yurttaş Girişimini desteklediğini açıkladı.

Alman Şehir ve Bölge Planlama Akademisi DASL’in toprak mülkiyeti gündemi ile Berlin Kızıl Belediye’de Mart ayında düzenlediği “Avrupa Kentine Toprağını….” yarım-adlı konferansta uzmanlar bu konuyu tartıştı. Lafı tamamına erdirip “… Geri Verin !” kısmını açıkça ifade etme görevi ise meslek dışından bir isme düştü. Konferansın etkileyici keynote‘unu Potsdam’daki Mercator Küresel Müşterekler ve İklim Değişikliği Araştırmaları Enstitüsü (MCC) başkanı, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) nin eski yöneticilerinden Ottmar Edenhofer verdi.

Konut, sadece konut değildir

Edenhofer arazi meselesini, iklim değişikliği ve kentleşme süreçleri ile bağdaştırdığı konuşmasında aynen atmosfer ve su gibi toprağın da, miktarı sabit küresel müşterekler olarak neden özel mülkiyete konu olamayacağını, güncel krize referansla anlattı; sadece konut sorununa değil iklim değişikliğine de bir çözüm stratejisi olarak Amerikalı iktisatçı Henry Georga’a dayanakla, toprak rantı ya da arazi değer artışı vergisi önerisini getirdi.

George’un 1870’lerde tespit ettiği, Edenhofer’in de altını çizerek önerdiği üretken ve rantiye  ayrımı, neo-liberal deneyim sonrası Almanya’da popüler tabana sahip görünüyor: Allensbach ve Ipsos Mori’nin 4 ülkede (USA- UK- FR- DE) zenginler üzerine yaptığı karşılaştırmalı bir araştırmanın Almanya ayağı, Alman halkının %60 ının girişimci ve serbest meslek sahibi zenginlere “servetlerini helal ettiğini” ortaya koyuyor. Bu oran, zenginliği mirastan ve üst düzey yöneticilikten gelenlerde  %20ye düşerken, bankacı ve finans yatırımcılarında %10 ile dibe vuruyor.

Talepler

“DW kamulaştırılsın!” sloganı ile ortaya çıkan yurttaş inisiyatifinin taleplerine, toplumsal ortam cerçevesinde baktığımızda şunları görüyoruz:

“Senato burada tarif edilen içerikte bir kanunu hazırlamalı, meclisten geçirmeli ve uygulanmasını sağlamalıdır:

* 3000’den fazla konuta sahip tüm özel konut şirketleri, federal Anayasa’nın 15. ci maddesi uyarınca kamulaştırılmalı, portföyleri kamuya devredilmelidir.

* İlgili kuruluşlar rayiç piyasa değerinin altında bir bedelle kamulaştırılmalıdır.

* Konut stoğunun yönetimi için, yeni bir kamu kuruluşu oluşturulmalı ve bu kuruluşun yönetmeliğinde özelleştirme yasağı yeralmalıdır.

* Yeni kamu kuruluşu üzerinden kamu mülkiyetine devredilecek konut stoğu demokratik katılımla hemşehriler ve kiracılar tarafından bizzat yönetilmelidir.”

15.ci Madde, otoyol geçirmek için tarla kamulaştırma gibi bir şey değil. O tür işler için 14. madde var. 15.ci madde, çok daha köklü ve ilkesel “felsefi” bir madde: Gereğinde, üstün kamu yararını tesis amacı ile, arazi, doğalkaynaklar ve üretim araçlarının mülkiyetinin tazminatın türü ve kapsamını belirleyen bir kanun çerçevesinde halka devredilebileceğini ifade ediyor. Federal Cumhuriyet kurulalı bu madde henüz hiç uygulanmamış. Kamuoyu yoklamaları eğer siyasal üstyapı, inisiyatifin baskısını ıskalar da iş bir halk oylamasına kalırsa, kamulaştırma kanununun halkoyundan çıkma ihtimalinin güçlü olduğuna işaret ediyor. Ancak son sözü federal Anayasa mahkemesi söyleyecek.

Girişim ayrıca özel sektörün bizzat bilinçli spekülatif eylemi ile yükselttiği rayiç bedeller üzerinden kamulaştırılmasının bir tür mükafatlandırma anlamına geleceğinin, ve bunun kamulaştırma eylemini tümü ile anlamsızlaştıracağını savunuyor ve yaygın destek buluyor. Senato 27 Mart’ta verdiği yanıt ile pazar değeri altından kamulaştırmayı ilkesel olarak kabul ettiğini açıkladı. Girişimin talep ettiği çerçevede çıkacak bir olası kanundan etkilenecek 10 büyük kurumsal mal sahibinin bir bölümünü de temsil eden gayrımenkul yatırımcıları birliği GdW ise, imza kampanyası açılmadan önce tüm siyasi partilere dağıttığı ve kamuoyuna da sızan raporda, “kamulaştırma ister piyasa değerinden ister bunun çok altında bir değerden gerçekleştirilsin…” ibaresi ile rayiç bedel altında kamulaştırmayı zımnen kabul ediyor.  Girişim, senato çevreleri ve basında telaffuz edilen toplam fatura bedeli 7 ila 50 milyar euro arasında oynuyor. 20’nin üstündeki rakamların kamulaştırma öncesinde rayiç bedeli bir kez daha şişirme ve spekülatif el yükseltme stratejisinin ürünü olduğunu düşünmek için neden bol.

Talepler listesindeki yeniden özelleştirme yasağı ve bundan böyle sitelerin bizzat bu binalarda oturanlar tarafından yönetilmesi talepleri ise girişimin ruhu ile uyarlı.

Siyasi sürecin daha epey yolu var, öneri detaylarda tökezlese de bir biçimde somutlaşacağı görülüyor. An itibarıyla Sol Parti Berlin Kiracılar Girişimi’ne desteğini açıklamış durumda. Sosyal Demokrat ve Yeşiller’in tabanları harekete destek veriyor. Bu iki partinin Berlin örgüt yöneticilerinin ilk demeçleri kamulaştırmanın tek başına çözüm olmadığı, kompleks paketler üzerinde çalışıldığı yönünde. Sınırlı bir kamulaştırma ile başka somut önlemleri içeren bir paket kanun çıkması beklenebilir. Ancak tartışmaların gündeme getirdiği topyekün kapitalizm tartışması, bu noktada sonuçlanmasa da yaptığı hatırlatma çok güçlü. Yerleşik siyasetten gelmeyen sivil aktörlerin ortalığı kırıp dökmeden, sakin bir tonla sistemin tam kalbine yönelik sağlam tek bir atışla gündemin ortasına oturması tarihe sıkı bir dipnot olarak geçecek.

Yeşil Gazete

(Birikim Güncel’den kısaltılarak alınmıştır. Yazının referansları içeren tam versiyonuna buradan ulaşabilirsiniz )

 

Kategori: Ekonomi

DuyurularKöşe YazılarıYazarlar

Almanya’da Yeşil Dalga: Ortanın solu ile solun ortası arası hareketlilik ve ötesi – Orhan Esen

Avrupa’da Yeşil Dalga yükseliyor !” cümlesini sıkça işitir olduk. Peki ne anlamalıyız bundan ? Neye işaret ediyor ? Almanya özelinde yorumlamaya çalışacağım. Bavyera’da (referans şehrimiz: Münih) memleket seçimleri1 taze geçti, Hessen (Frankfurt) seçimleri bu Pazar. 16 federal memleketten oluşan Almanya’da herbirinin vadesi geldikçe ayrı ayrı yenilenen 16 memleket parlamentosu seçimlerinde ortaya çıkan eğilimler, siyasetin nabzını sürekli bir akış içinde tutmak açısından harika bir imkan sağlıyor.2

Güncel barometre, geleneksel merkez sağ (Hristiyan Demokratlar CDU/CSU) ve geleneksel merkez sol (Sosyal Demokratlar, SPD) için serbest düşüş eğilimi veriyor: Bavyera’da kardeş kardeş %10-11 kaybettiler, Hessen’de yine kardeş payı %10-12 aralığında kayıp bekliyorlar. İkisinden gayrı kim varsa yükselişte. Özgür Seçmenler (Bavyera’ya özgü merkez sağ yerel liste), Liberal Demokratlar, ve Sol’un herbiri %1 ila 3 arası oy arttırdı. Sol kılpayı %5 baraja takıldı, ama oyunu ikiye katladı. Asıl kazanan ekipler ise, Almanya için Alternatif AfD,yani faşizan popülist sağ, ile Yeşiller. Bavyera’da ilk kez seçimlere katılan AfD, %10 dan fazla aldı, Hessen’de kabaca %7-9 artış ile %11-13 bekliyor. Yeşiller: Bavyera’da %9 artış ile %17.5 a ulaştı, Hessen’de %10-12 artış ile %21-23 bandına yerleşmesi şaşırtmayacak. Buraya kadarı,“siyasette deprem!” tespitini yapmaya yeterli.

Oyların temel olarak sağ ve sol blokların kendi içinde kaydığı görülüyor. Sol cenah içi hareketliliğe bakınca oyların blok halinde sosyal demokratlardan Yeşillere; sağ cenahta ise, aynı oranda CDU/CSU’dan AfD’ye kaydığı görünüyor. Bunun görünür ilk okuması, geleneksel merkez erirken, toplumsal/siyasal polarizasyonun güçlendiği, Yeşiller ile AfD’nin karşılıklı kutuplara yerleştiği gibi bir şey. Bunu, yazının ikinci bölümünde irdeleyeceğim.

“Sandık sandık” analizler arkadan gelecektir, ama Yeşillerin merkez sağdan oy koparmış olma ihtimalleri kısıtlı: Yeşiller ve Sol’un toplam artışı, SPD’nin kaybından bir puan düşük. Tersine, muhtemelen AfD, SPD’den de oy kopardı. Bu geçişkenliğin gelişmesi ihtimali yabana atılır değil. Her yöne birden seçmen kaybedebilen SPD’nin “önlenemez” düşüşü belki de (dünya) siyaset sahnesinde bir devrin kapandığının tescili.

Sosyal Demokratlardan Yeşillere kitlesel oy kayması, ve bunun ötesinde Yeşillerin -muhtemelen kalıcı olarak- ikisi arasında daha büyük parti konumuna yerleşmesi, nasıl yorumlanmalı ? Son haftalarda öne çıkan Hambach Ormanı işgalcilerinin trajik tahliyesi, zamanlaması ile, kritik bir eşiğe işaret ediyor. 16 memleketin altısında koalisyon ortaklığı eden bu iki partinin pozisyonları Hambach tahliyesinde çok sert çelişti: Ormanın kesilerek linyit alanının genişletilmesini sendikal tabanın iş güvencesi kaygısı ile onaylayan sosyal demokrat çevreler, işgalciler için “Eko-çapulcular” tanımlamasını kullandı. Bu tonu, kömür lobisinin has temsilcisi geleneksel merkez sağ bile tutturamamıştı. “Tahliye”nin ucu can kaybına varınca, mahkeme acilen yürütmeyi durdurdu, koca ormandan onyıllardır dozerlene dozerlene geriye kalan cücük şimdilik kurtuldu; Sol içi dengelerdeki kırılma ise iyice görünür oldu. SPD’nin tarihsel ezberi istihdam, kömürcü-sendikalist politikalarda zerre esnekliğe izin vermiyor: Bu duruşu an itibari ile “kendini mezara yollamakta ısrar” diye de okuyabiliriz. İşgalcilere karşı bu kadar sert ve dıştalayıcı bir dil, tabanı AfDye kaptırmama can havline yorulabilir mi ? Trump’ın rust belt’deki oy tabanı düşünülürse, uzak ihtimal değil.

Özetle, Almanya’da merkez solun yeniden tanımlanması süreci başlamıştır, diyebiliriz. Bunun kalıcı bir eğilime mi işaret ettiğini anlamak için, sol içi değişen dengelere, ve genel resme bakmak gerekli. Kısa yanıt hem evet, hem hayır. Sıra ile gidelim.

Almanyada solu 3 parti 3 ayrı geleneksel damar üzerinden temsil ediyor: SPD, birinci dünya savaşı öncesinde ulusalcılığa yatan işçi sınıfı geleneğini aynı sosyal demokrasi markası altında kesintisiz sürdürmekte. Faşizm ve yolaçtığı büyük yıkım sonrası Federal Almanya’nın yeniden kuruluşu esnasında SPD devletin iki ana direğinden biri olmuştu: soğuksavaş boyunca ulusal Keynezyan konsensüs’ün sendikal kanadını taşıdı. Neoliberal devirde hayli gelgit ve çalkantı yaşadı; kendini sağlam bir makropolitik mecraya konumlandırmakta zorlandı.

Düşüş eğilimine rağmen halen 16 Federal Memleketin 11’inde koalisyon ortağı. Ya da, “Almanya Federasyonu’nda en çok devlet sorumluluğu taşıyan parti, hala SPD” demeli: Hristiyan demokratlar 10, Yeşiller 9, Liberaller ve Sol ise 3er memleketin yönetimine katılıyor. 3 Bu tablo Memleket Meclislerinin vadeleri gelip de sırayla yenilendikçe Yeşiller lehine değişecek gibi duruyor.

“Die Linke” ya da basitçe “Sol”,4 bir tür yeni harman. Baskın damar 1. dünya savaşı öncesinde ayrıştığı SPD ile tüm Weimar cumhuriyeti boyunca kanlı bıçaklı kalan KPD, ve onun geleneğini savaş sonrası reel sosyalist doğu Almanya’da devlet partisi olarak sürdüren Almanya Sosyalist Birlik Partisi. -İki parti Sovyet işgal bölgesinde tepeden inme birleştirilmiş, ancak SPD etkisi süreç içinde tasfiye edilmişti. Yeniden birleşme sonrası, Gysi ve Lafontaine gibi karizmatik ve parlak iki beynin de katkısı ile, kendi geçmiş bürokratik sosyalizm mirası ile araya mesafe koymayı; SPD’den neoliberalizmle flört etmeyi içi kaldırmayan bir miktar sol kanat koparmayı; ve batı kökenli bağımsız ve genç bir sol ile aynı potada erimeyi becerdi. Halihazırda merkeze hamle niyeti de yok, şansı da: Sistemin ‘bir tık’ içinde, yelpazenin en solunda yeralıyor. Sağ ile karşılıklı doku uyuşmazlığı nedeniyle yalnızca Yeşiller ve SPD ile soliçi koalisyon ortaklığı kurabiliyor; Berlin dahil, 3 memlekette hükümete ortaklar. Aktivist genç tabanının sosyal profili itibari ile Yeşillerle; ortayaş üstü seçmen kitlesinin profili, tarihi ideolojik genetiği ve devlet/bürokrasi yönetmişlik geleneğiyle ise SPD ile akrabalık ve geçişkenlik ilişkisi var.

Yeşil damar üçlünün içinde en genci. Sosyopolitik ve ideolojik kökleri 19 yy işçi hareketine değil, 1968’e, iyi eğitimli orta sınıfın kalkışmasına dayanıyor. 70lerin anti-nükleer radikalizmi içinden doğmakla birlikte, 90lardaki hükümet pratikleri içinde daha pragmatik ve gerçekçi bir çizgiye kaydı. 9 federal memlekette hükümet ortağı, ve iki sol partinin dışında Hristiyan Demokratlar ve Liberaller ile de koalisyon kurabilecek esnekliğe sahip. Sol içi dengeler açısından, güncel Yeşil dalgası, “Yeşil olmayanın sol olamayacağı” kanaatinin ana damar sol nezdinde tarihsel onay aldığına delalet eder görünüyor. Yeşiller bugün, 20 yıl önce geçirdikleri ve ‘realo’ kanadın üstünlüğü ile sonuçlanan idealizm/gerçekçilik tartışmasının siyasi meyvalarını merkez oyları biçiminde devşirmekte. Yeşillerin merkez seçmen tarafından sözü dinlenir hale gelmesinde iklim değişikliğinin ana akım medyanın gündemine artık iyice oturmuş olmasının kuşkusuz büyük payı var: İklim felaketi haberleri sıradan yurttaşın gözüne giderek daha çok batıyor. Ancak yeşil dalgayı sadece ‘felaket korkusu’na bağlamak yeterli değil.

Daha yapısal trend ve göstergelere de gözatmak işe yarayabilir: Yeşillerin “kırdan kente dönmesi”, “itirazcılıktan projeciliğe evril”erek “somut alternatifler üretme”ye odaklanması, toplumun tümüne hitap edebilir daha ufuk açıcı daha vizyoner bir alana kaymasına dikkat edilmeli. Ilk döneme damgasını vuran, ve hazzetmediği her şeyi arkada bırakmaya yeminli, “kırsala, küçüğe, güzele” sabitlenmis kafalar “kentli, büyük ve çirkin” şeylerin onlardan kaçmakla ortadan kalkmadığını algıladı artık, da denebilir. Kafalar, mevcut hakim realitesi ile nasıl başedilebileceğine yorulmaya başlandı. Klasik sol, o realiteyi (‘kapitalizm’) veri kabuledip, ya topyekun ortadan kaldırmak (‘devrimcilik’), ya da regüle etmekle, zararını asgariye indirmekle, gereğinde yönetmekle uğraşmıştı (‘sosyal demokrasi’). Yeşiller ana akım hayatı beliryleyen temel dinamikleri baştan farklı kurgulamak, ve kapitalizmi kendi içindeki dinamikleri aktif kullanarak dönüştürmek mümkün olabilir mi sorularını ciddiyetle soran ve bunun heyecanını geniş kesimlere de belli oranda geçirebilen bir harekete dönüştü. Bu eksendeki çabalar, özellikle kent merkezlerinde yoğunlaşan hemen her branş ve disiplinden eğitimli orta sınıflarla somut fikir ve iş üzerinden ilişki ve bağlaşıklık kurma kapasitelerini arttırdı. Seçim sonuçlarına da açıkça yansıyor: Bütün dinamik metropolitan alan merkezleri çoktandır ya yeşillendi, ya da yeşillerin nefesini artık ensesinde hissediyor.

Sosyal demokratlar ise, özünde muhafazakar bir bürokrasi. Sorun şu ki, 90ların çılgın özelleştirme ve deregülasyon dalgasından sonra ortada sosyal devletten geriye muhafaza edilecek pek bir şey de kalmadı, böylece bu bürokrasinin tarihi misyonu da ortadan kalkmış oldu. 90lardaki koalisyon ortaklıkları esnasında neoliberal politikaların sorumluluğuna birinci elden ortak olmuşlardı. Hantal devletin yerine etkin yönetim, daha kaliteli servislerin daha makul fiyatlara elde edileceği masalının geniş toplum kesimlerine anlatılmasında baş rolü SPD oynamıştı. 20 yıl sonra masal pul pul dökülüyor, hiç bir inandırıcılığı kalmadı: sosyal demokratların inşasında başat rol oynadığı neoliberal rejim, en başta seçmenin iliklerine dokunan barınma hakkı konusunda rezil bir biçimde çöktü; enerji, telekomünikasyon, sağlık, emeklilik gibi alanlarda da durum vahim. Geçmişteki kazanımlar için silbaştan mücadele gerekecek, ve seçmen açısından bu mücadelenin hem suçlu hem idare-i maslahatçı sosyal demokratlar ile yapılamayacağı belli oldu. Kazanım diye bula bula kömürdeki istihdamı korumaya kalkışınca, siyaseti iyice yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. On puan ceza yediler.

Yeşiller içi mücadelede azınlığa düşen, sosyal demokratlarda ise esamesi pek okunmayan idealist ve mücadele geleneğini ön planda tutan sol duruş giderek Sol tarafından temsil edilir hale geldi; bu parti de yükseliş trendinde. Bunda Partinin kurucu kanatlarından birinin “bir devlet kaybetmiş olma”yı avantaja çevirerek kendi bürokratik bagajını üstünden silkeleyebilmesinin, ve daha genç bir kuşak ile ilişki kurarak kendini yenileyebilmesinin payı büyük.

“Ortanın solu”nu Yeşillere, güncellenmiş dünya ahvali çerçevesinde yaratıcı ve dinamik mücadele işini ise Sol’a kaptıran SPD giderek 3 partili ‘solun ortası’na sıkışacak; sendikal gelenekten geriye ne kalmışsa onu, yani özünde sosyal bir çevre olarak kendisini muhafaza etmenin partisi olarak daha mütevazi bir mevziye çekilip silikleşecek gibi duruyor. Bir tür marjinalizmin partisine dönüşerek, Berlin, NRW gibi kemik seçmen sahibi oldukları geleneksel işçi memur eyaletleri dışında %15 in altına alışacaklar.

Sol içi denge ve duruşları anlamak için, Berlin’de süren hayli amansız kent hakkı mücadelesi ilginç bir örnek sunuyor. Enflasyonun %1 civarında seyrettiği ülkede, bu şehirde son bir yılda konuta uygun arsa fiyatı artışları %100leri, satılık konut fiyat artışları %20leri, kira artışları ise %35leri gördü. Sonuncunun yükü doğrudan hane bütçelerinin üstüne biniyor. Sadece yeni kiralamalarda değil, mevcut kiracıların da kira yüklerini izansızca arttıracak taktikler ayyuka çıktı, dar gelirliler kent merkezinden kitlesel olarak sürülüyor, çok ciddi bir soylulaşma süreci yaşanıyor. 5 Konut darlığı ve kira artışları meselesi ırkçılık sorunu ile birlikte son bir yılda büyük hızla siyasal gündemin en tepesindeki iki konudan biri haline geldi. “Kent kimindir ?” sorusu üzerinden kelimenin gerçek anlamı ile bir savaş yaşanıyor, sıcak savaş’a dönüşmesine ramak kaldı. Şehrin hemen her köşesinde pıtrak gibi muhalif hareketler, gruplar inisiyatifler belirdi. Daha geniş grup, semtler bazında kiracılık konumu çerçevesinde hak mücadelesini sürdürüyor. Sayıca daha küçük olan ikinci grup inisiyatif ise mevcut mevzuatı, siyasal ve sektörel teamülleri sorgulayarak, değişime zorlayarak, doğrudan toprak ve gayrı menkul mülkiyeti konularını gündeme getiriyor, bildiğimiz pazar mekanizması dışında yeni alternatif barınma ve yaşama modellerini hayata geçirmenin imkanlarını araştırıyor. Gerek mevcut konut stoğunu pazarın dışına çıkarmak, gerekse de barınma güvencesi sağlayacak pazar dışı yeni konut üretim politikaları oluşturmak için kafa patlatıyor.

Berlin şehirdevletinin başbakanı aynı zamanda belediye başkanlığı görevini yürütüyor. Burası, hali hazırda Sosyal Demokratlar önderliğinde, Sol ve Yeşiller’den oluşan üçlü sol koalisyon tarafından yönetiliyor.6 Şehirdevlette anahtar konumundaki iki güncel siyasi meseleden biri olan İmar ve Konut işleri koalisyon protokolü gereği ne Yeşillerin ne de SPD’nin, ama Sol’un elinde, nedeni de aşikar: Gayrımenkul karteli, çok güçlü şekilde örgütlü olduğu Berlin-SPD içinden de çalışıyor, lobicilik yapıyor, bir şekilde dizginlenmeleri konusunda en azından söz düzeyinde siyasal konsensüs oluştu. Öyle ise bu mesele kuzuyu kurda emanet eder gibi, SPD’ye delege edilemez. Yeşillerin handikapı da, aşağı kalır değil: Karbon emisyonlarını azaltma Yeşillerin ana temalarının önde geleni, ancak bu gerekçe ile yapılan bina modernizasyon işlerinde maliyetler, malsahipleri oligarşisi tarafından oldukça haksız bir şekilde ve oranda kiracıların üstüne yıkılıyor: Teşbihte hata olmaz: “Deprem riski”nin İstanbul’da kentsel dönüşümde oynadığı rolü Berlin’de iklim krizi oynuyor ve oyunun kaybedeni belli: Yerinden yurdundan edilen kiracılar. “Emisyon azaltma”nın ‘nasıl yapılmalı’sı konusunda ikna edemedekleri, iklim değişikliğine uyumun sosyal maliyetinin adil dağılımı konusunda akla yatar söylemler üretmedikleri sürece, Yeşiller de geniş seçmen tabanı tarafından en azından kurdun akıl vericisi olarak görülmekten kurtulamayacaklar. Berlin’in şehir hakkı ve konut sorunu çerçevesinde oluşan, siyasi yapılar ile yakın işbirliği içinde çalışan, geniş çaplı sivil hareketin kompleks parametreleri böyle.

Tabandaki semt hareketleri, yerel inisiyatifler doğrudan siyasi angajmanlara girmemek konusunda son derece hassas. Farklı siyasi renklerden bireyler bu hareketlerde çalışıyor, hatta inisiyatiflere önayak oluyor olsalar bile, taban hareketleri sorun ve çözüm temelli, siyaseten bağımsız duruşlarını koruyor. Ne kendileri herhangi bir siyaset tarafından araçsallaşıtırılmaya izin veriyor, ne de siyasier buna yelteniyor. Sorun temelli çalışmaların siyasi bayrak gösterme yeri olmadığı konusunda genel bir etik konsensüs var ve buna riayet ediliyor. Bu nedenle yukarda tanımlanan iki tür hareket (reel kira mücadelesi / uzun vadeli model geliştirme) çevresini siyasi partiler ile birebir ilişkilendirmek hatalı olur. Ancak ortam içinde yeralan ortalama profilleri gözlemleyip, söylemleri takip edince ilk grupta yeralan bireylerin daha ağırlıkla Sol’a, ikinci grupta yeralanların ise daha ağırlıkla Yeşillere eğilim gösterdiği belirli bir ihtiyat payını da bırakmak kaydı ile, pekala söylenebilir. Yeşil seçmen de kiracı ve evinden edilmemek için direniyor, Sol aktivist de “başka nasıl olabilir” in hayalini kuruyor. İşbazında yapıcı işbirliğinin ve dayanışmanın rekabetten çok daha ön planda olduğu bir siyasal kültürden sözediyoruz.

Bir sonraki Berlin şehirdevlet seçimlerinde (2021), mevcut trendler sürere ise, sol koalisyonun sürmesi, ve üç sol partinin oylarının birbirine çok yakın çıkması beklenebilir. Bu çerçevede Yeşillerin burun farkı ile birinci parti haline gelmesi, yani sandıktan başkente Yeşil bir başgan çıkması, artık konuşulabilir ihtimal menziline girdi. Sol koalisyonun mevcut dönemde Berlindeki olası başarısı, yani ırkçılık ve konut açığı konularında görünür yol katetmesi, bir sol koalisyonun gelecekte Federal Cumhuriyeti yönetecek olgunluğa gelip gelmediğinin de göstergesi olacak, bu nedenle yüksek stratejik öneme sahip. Ancak 30 yıllık neoliberal politikalarla çok bozulmuş olan adalet dengelerini yeniden rayına oturtmak hiç kolay değil. Yollar sert taşlarla döşeli,

Yeşillerin merkezde uzun vadede kalıcılaşması kendi klasik çekirdek konularından olmayan metropollerde derinleşen konut krizi ve ırkçılık ayrımcılık gibi konularda ikna edici alternatifler geliştirebilmelerine ya da bunları çekirdek konuları olan iklim ve enerji gibi konularla tutarlı bir biçimde bağdaştırabilmelerine, bir başke deyişle vadeler arası uyumu sağlayabilmelerine bağlı.

Yeşillerin populist sağla aynı anda yükselmesi meselesini bir sonraki bölümde ele alacağım.

1.    “Memleket”  terimini Almanca “Bundesland” veya Amerikanca “state” karşılığı öneriyor ve kullanıyorum. Tünrkçe’de federasyonları oluşturan siyasal yapılar için kullandığımız “eyalet” terimi, sorunlu. Kavramı Osmanlı’dan bakarak algılıyoruz, aklımız Osmanlı’nın merkezden yönetilen idari alt bölümlerine gidiyor. Bunların, Almanya gibi federatif cumhuriyetleri aşağıdan yukarıya oluşturan özerk siyasal yapılar hiç bir alakası yok: Federal Almanya 16 özerk siyasal birimden oluşur. Her birinin  kendi anayasası, bayrağı, meclisi, hükümeti, başbakanı, kendi kanunları, ve kendine özgü farklı idari örgütlenmeleri bulunur. Bu yapılara ”eyalet” demekle, federal bir cumhuriyette siyasetin nasıl oluştuğunu anlama imkanımızı kendi elimizden alıyoruz. Sanıyoruz ki Angela hanım, Bavyera “Eyaleti Valisi”ne esip gürleyebilir “filancanın kellesi tiz urula” türü talimatlar verebilir. Bu yapıları Amerikanca’ya yaslanıp “Federal Devletler” olarak adlandırmak da mümkün (ve özünde doğru), ancak bu sefer bütünü oluşturan Federasyon veya “Federal Devlet” ile  karıştırma riski var. Türkçe’de siyasal ya da idari yapı anlamında çağrışımı olmayan, boşta duran, “memleket” terimine siyasal yapı anlamını yüklemek ise mantıklı: Memleket Almanca ‘Land’ın karşılığı, bizim “memleket nere hemşerim” deki memleket’e tam denk geliyor; Sözcüğe siyasal birim anlamı, çeşitli “Reich” dönemlerini merkeziyetçi düzende geçiren Almanya, bu kez bir federasyon olarak yeniden kurgulanırken ilave olunmuş. Türkiye’ye özgü bir federalizm tartışması açılırken, kitaplarda kalmış eyalet’i hortlatmaktansa, dilde biilfiil kullandığımız memleket’in boyutunu genişletebiliriz: memleketlerimizin siyasal karar yapıları da olabileceği fikri cazip gelebilir, “memleket seçimleri” düzenleme, memleketlerimizi içinde siyasal kararlar aldığımız yapılara dönüştürme gibi bir olasılık Türkiye’ye özgü bir olası federalizm tartışmasını ilginç ve çekici kılabilir. 16 dan üçü, Bremen, Hamburg ve Berlin ise birer büyük şehirden oluşan “eyalet”ler. Bunları memleket yerine “şehirdevlet” olarak adlandırmak daha doğru.

2. Federal Memleketler 4 ya da  5 yıllığına, kendi anayasalarının belirlediği periyodlarla kendi meclislerini seçer. Memleket hükümetleri, meclislerin içinden parlamenter yöntem ile oluşturulur. Geçen haftaya kadar Bavyera hariç diğer 15 memleket birer koalisyon hükümeti tarafından yönetilmekte idi. Son sonuçlar uyarınca, artık Bavyera da bir koalisyon ile yönetilecek. 70 yıllık tek parti iktidarı sona erdi.

3. Memleket hükümetleri, parlamentonun ikinci kanadı olan Federal Konsey’e – ‘Bundesrat’, türkçede yanlış yerleşmiş adı ile Eyaletler meclisi-  nüfusları oranında 3 ila 6 arası sayıda bakanlarını temsilci gönderir. Federal Konseyin memleketler ve partiler bazında üye dağılımını ve oturum düzenini gösteren grafik  https://www.bundesrat.de/DE/bundesrat/verteilung/verteilung-node.html  herbir memleketteki birbirinden farklı güç dengelerini ve bunlara uyarlı koalisyon modellerini gözler önüne seriyor.

4. Partinin adı basitçe ve sadece “Die Linke” yani,“Sol”, ilaveten “Parti” lafzını içermiyor. “Yeşiller”in isimden başlayarak parti olmayan parti olma çabası, Almanyada giderek siyasal kültür oluşturdu denebilir. Yeşillerle başlayan, fikirsel hısımlık müştereğini formel örgütsel aidiyetin önüne geçiren bu tavır, parti disiplini kavramı yerine aynı akım içinde farklı yan duruşların da varolabileceğini ima eden giderek bunların varlık alanını savunan bir duruş. Siyasal arenayı renklendiren, heterojenleştiren ve demokratikleştiren, bu tavrın genç kuşak ile ilişki kurmakta ciddi bir avantaj sağladığı söylenmeli. Aynı zamanda da ideolojik/fikri bazda oluşmuş kitle partilerinden oluşan bir siyasal arenanın netliğini sağlayan bu kültür, siyasal çeperden merkeze hamlelerde de avantaj sağlıyor. Son örneği, yeni bir yüz edinmeye çalışan popülist sağ: Kendini Almanya için Alternatif (AfD) olarak adlandırdı.

5. Kentsel neoliberal dönüşüm Almanya’da Anglosakson dünyadan farklı yaşandı. 2. dünya savaşı sonrasında oluşan sosyal kira düzeni hane bazında değil, topluca özelleştirildi, kamunun elindeki devasa kiralık sosyal konut stoku, önce hedgefonlara aktarıldı. İkinci aşamada Vonovia, Deutsche Wohnen gibi yeni kuşak borsaya kote peşindeki kiralık gayrimenkul devleri ortaya çıktı. Berlin’de kiracı oranı hala %80 ve bunun 4te üçü, herbirinin portföyleri 5 ya da 6 haneli sayıda konut barındırdan bir avuç şirketin oluşturduğu kira kartelinin eline bakıyor. Ortaklarına karşı kar maksimizasyonu taahhüdü bulunan kartel spekülasyonu destekliyor, yeni konut üretimini engelliyor, modernizasyon uygulamalarını bahane ederek oransız ve kanunsuz kira artışlarını zorluyor, sonuçta hızla göç alan şehirdeki kira maliyetlerinin resmen makul kabul edilen “hane toplam gelirinin %30’u” sınırının hayli ötesine geçmesini sağlıyor. Bu, Nisan 2018 de 50 bin kişilik bir yürüyüşe yolaçan çok ciddi bir mücadele alanı. Malsahibi şirketlerin ya da ellerindeki konut stoğunun yeniden kamulaştırılması dahil talepler gündemde.

6. 18 Eylül 2016 da yapılan son seçimlere göre Sosyal Demokratlar %21,6 Hristiyan demokratlar %17,6 Sol %15,6 Yeşiller %15,2 AfD%14,2 Liberaller %6,7 aldı.

 

 

Orhan Esen

 

 

Kategori: Duyurular