Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Yaşasın sevgi, kardeşlik ve de hayvanlık!

Meşhur bir Kızılderili atasözü vardır: “Benim hayatımı yargılamadan önce benim ayakkabılarımı giy ve benim geçtiğim yollardan, sokaklardan geç. Benim takıldığım taşlara takıl; yeniden ayağa kalk ve aynı yolu tekrar git benim gittiğim gibi. Ancak o zaman beni yargılayabilirsin.”

Bu çok tekrarlanan atasözü aslında tam da empati kavramından bahsediyor. Empati başkalarının duygularını hissedebilme, onlarla hemhal olma ve uygun tepkiler verebilme anlamına geliyor. Kaynağı ayna nöronlar olan bu olgu sayesinde insan türü evrimleşebildi. Empati bebeklerin çevrelerindeki uyaranlara tepki vererek taklit edebilmelerini de sağlayarak çocuk gelişiminde de çok önemli bir rol oynuyor. Peki şu meşhur Kızılderili atasözüne sıkça atıf yapsak da bu kadar önemli olan, pek popüler empati olgusunu duygusal yaşantılarımıza ne kadar yansıtabiliyoruz? Diğer insanların duygularını anlama ve onların yanlarında olabilmede ne derece başarılıyız?

Çocukve kedi kahramanların empati hikayesi

İnsan bencilliğinin zirveye ulaştığı bu çağda bu soruya maalesef iç açıcı bir yanıt veremiyoruz. Konu özellikle insan-dışı hayvanlarla ilişkilerimize geldiğinde ise, yanıtımız daha da karamsarlaşıyor. Cemile Özyakan, NotaBene Yayınları’ndan çıkan, Devrim Ömer Ada’nın resimlediği “Dikkat Kedi Var!” kitabında sadece kedilerin değil, hayvanları çok seven çocukların da hikayesini anlatmış.

Aslında bu, kitap kahramanının çocuklar ve kediler olduğu bir empati hikayesi… Küçük Maya ve arkadaşları Bulut, Güneş ve Gece hayvanları çok seviyorlar. Ama bu edilgen bir sevgi değil. Sokak hayvanlarıyla empati kuruyorlar ve mahallerindeki sokak hayvanlarına yardım edebilmek için Gizli Hayvan Kurtarıcıları adlı bir grup kuruyorlar. Maya’nın annesi, Nilgün Hanım’ın “Yaşasın Sevgi, Kardeşlik ve Hayvanlık” sözü bu grubun da temelini oluşturuyor. Her şey iyi, güzel giderken yavru, hasta bir kediyi iyileştirip sahiplendirmeye karar verdiklerinde işler karışıyor. Maya bir sabah kediye dönüşüyor. Ve bu yolla yaşadığımız dünyayı kedilerin gözünden görmeye başlıyor. İnsanın dünyayı yorumlayışının nasıl da tek-taraflı olduğunu daha iyi anlıyor. Ve bu dönüşümde yalnız olmadığını görüyor.

Maya tekrar insana dönüşebilecek mi? Ve daha önemlisi, yaşadıklarıyla çevresinde olumlu bir deneyim yaratabilecek mi? Cevabı yetişkinlerin değil, çocukların ve kedilerin birer özne oldukları kitabımızda…

Künye

Yazan: Cemile Özyakan
Resimleyen: Devrim Ömer Ada
Yayınevi: NotaBene

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Zekanın farklı yolları

Zeki olmak günümüzde –belki de çok uzun zamandır böyle– özellikle ülkemizde, matematiksel zekâyla, yani sayısal zekâyla özdeşleştiriliyor. Bunun çocuklar üzerindeki baskısı ise daha büyük. Bilirsiniz, matematik problemlerini çözen çocuk “zeki”, güzel resimler yapabilen çocuk ise sadece “resme yetenekli” diye adlandırılır. Matematik notlarının iyi olması bir çocuğu bütünüyle zeki yapmaya yeterken, resme kabiliyetli olması ise sadece resme kabiliyetli yapmaya yeter. Hangi çocuk daha makbuldür? Tabii ki matematik sorularını şıp diye çözen, fen bilgisinden 100 alan çocuk…

Yanlış anlaşılmasın; sayısal zekâyı, matematik ve fen alanındaki kabiliyeti küçümsemiyorum. Derdim, Her Çocuk Zekidir kitabının yazarı Davina Bell’in kitapta yapmaya çalıştığı gibi, zeki olmanın, yani zekâyı ortaya koymanın farklı yolları olduğunu söyleyebilmek… Zaten kitabımızın orijinal ismi de All The Ways To Be Smart. Türkçe birebir çevirisiyle “Zeki Olmanın Farklı Yolları”…

Bu kitabı özellikle sevdim. Çünkü şu meşhur tek-tip zekâ dayatmasından çocukken ben de çektim. Sayısala ilgisi olan bir çocuk olmadım hiç… Daha çok sözel zekâya sahiptim. Ama notları iyi olan bir öğretmen çocuğuydum. O yüzden istemeye istemeye de olsa Fen Lisesi sınavlarına girmek zorunda kaldım. Oysa ben Fen Lisesi’nde okumak istemiyordum ki! Ama dersleri iyi olan, çalışkan çocuklar Fen Lisesi’ne giderdi! Peki, ben ne yaptım? Sınavı sabote ettim! Sınava geç girdim. Soruları doğru düzgün cevaplamadım. Ve sonuç olarak Fen Lisesi’ni kazanamadım. Yaşasın!

Haa, bir de şunu net olarak hatırlıyorum. Lisede okurken alan seçimleri zamanı geldiğinde ben sözel alanı seçmek istemiştim. Arkadaşımın annesinin tepkisi ise şuydu: “Aa, ben onu zeki zannediyordum!” Yani sözelciler tembel ve daha az zeki, sayısalcılar ise çalışkan ve çok zeki oluyordu.

Zeka, sadece ‘saymak’ değildir..

İşte bu gibi toplumsal önyargılardan ve dayatmalardan çocuklar çok musdarip olabiliyor. Davina Bell, Her Çocuk Zekidir kitabında bu gibi önkabuller ve baskılar karşısında çocukları güçlendirmeye dönük şahane bir anlatı sunuyor. Zekâ yalnızca sorulara doğru cevaplar verebilmek, sayı sayabilmek değildir diyor yazar. Zekâ aynı zamanda hayal gücüdür; saatlerce sessizce oturabilmek ya da gündüz düşlerine dalabilmektir. Hayatın her anını doya doya yaşayabilmektir. Ejderhalara binebilmek, denizkızı olup sularda süzülmektir. Zekâ çocukluğunu yaşayabilmektir. Aynı zamanda duygusal zekâdır. Paylaşabilmektir. Empatidir. Utanan ya da ağlayan birini fark edip yanında olabilmektir. Kısacası, Davina Bell’in deyimiyle “zeki olmak için birbirimize benzeyip aynı şeyleri yapmak zorunda değiliz”.

Kitabın çizeri Allison Colpoys’un da hakkını vermek gerek. Mürekkep, kömür ve kara kalemle çizilip dijital araçlarla birleştirilen resimlemeler kitabı adeta bir şölen haline getiriyor. Siyah, beyaz, melez olarak resimlenen türlü ırklardan çocuklar kitabın kahramanları. Sadece çocuklar mı? Yarasalar, dinazorlar, çeşit çeşit hayvanlar; vampirler, cadılar… Ama durun bir dakika! Vampirler, cadılar şu bildiklerimizden değil! Vampirimiz korkunç korkunç değil, meraklı meraklı bakıyor. Cadılarımız ise Yeşilçam filmlerindeki kötü karakterler gibi etrafa kötülük değil, gülücükler saçıyor. Bu gibi klişelerin yer değiştirmesinden ötürü yazar da, çizer de tebriği hak ediyor.

Son olarak, küçük bir eleştiri… Kitabın bir sayfasında zeki olmanın sorular sorabilmek olduğunu anlatırken, mekân olarak bir sirk kullanılmış ve bu sahnede meraklı çocuğumuza bir aslan eşlik ediyor. Hayvan sömürüsünün doruğa çıktığı yerlerden biri olan sirklerin bu güzel kitaba yakışmadığını düşünüyorum. Bu küçük not dışında hepimizin kendimizce zeki olduğunu anlatan bu güçlendirici kitabı küçük, büyük tüm okurların keyifle okuyacağından eminim!

Künye

Yazan: Davina Bell
Resimleyen: Allison Colpoys
Çeviren: Müge Akbulut
Yayınevi: Vakıfbank Kültür Yayınları

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Yaşasın farklılıklarımız, yaşasın eşitliğimiz!

Teneffüste herkes oyun oynarken, Zita kitap okuyor. Okul arkadaşı Logan yanına gidip Zita’ya normal olmadığını söylüyor. Hikâyemiz böyle başlıyor.

Bu hikâyeyi okurken aslında bir parça kendi hikâyemi de okudum. Okul yıllarında boş derste herkes muhabbet eder, şakalaşırken ben arka sırada şiir kitapları okurdum. Halimden gayet memnundum, ama bir arkadaşımız okula kocaman bir yaş pasta getirdiğinde hepimiz ağzımızı şapırdatıp pastadan tatmak için sıraya girerken, “Ben pasta sevmiyorum” diyen arkadaşımızla dalga geçmekten de kendimi alamamıştım. Anlayacağınız ben de ‘normallik’ takıntısından payımı almıştım.

Normal ne, normal kişi kim?

Normal Çocuklar kitabının yazarı Michaël Escoffier de bir nevi, “normallik/anormallik denen ikiliğe takıntı, kendimizi uzak tutamadığımız bir yalan” diyor. Ama bu yalan maalesef bizi incitmekten de geri durmuyor. Zita da Logan’ın kendisine söylediklerinden etkilenip o güne kadar halinden hiç şikâyet etmediği halde, “Ben de normal olmak istiyorum” diyor. Normallik fikri onun da kafasına yerleşmiş oluyor. Normalin ne olduğunu, normal çocuğun neye benzediğini, kim olduğunu sorguluyor. Okul arkadaşlarının davranışlarını, görünüşlerini incelemeye koyuluyor. Gözlemlerini de defterine not ediyor. Ama çıkan sonuç hiç de beklediği gibi olmuyor! İşte bu da kitabımızın sürprizli sonu!

Kitabımızı okurken, aklıma Seren Yüce’nin yönetmenliğini yaptığı, 2010 yapımı Çoğunluk filmi geldi. Filmi de bu kitap gibi çok beğenmiştim. Filmdeki karakterimiz Mertkan, kendi benliğinin peşinden gitmektense çoğunluğa uymayı, ‘normal’ olanı yaşamayı, yani çoğunluk nasılsa öyle olmayı tercih ediyordu. Galiba Zita, Mertkan’dan daha akıllı. Hemencecik ‘normal’e uyup teneffüste kitap okumayı bırakıp diğerleri gibi oyun oynamaya yönelmiyor. Soruyor, sorguluyor. Ve ‘normal’den yana tavır almaktansa, farklılıkların yanında yer alıyor.

Michaël Escoffier.

Yoksa sanırım hayatımızın her döneminde, hepimiz en az bir defa ‘anormal’ hissettiriliyoruz. Tıpkı çocukken kitap okumayı seçtiğim için, herkesin saçı düzken benim saçlarım kıvırcık olduğu için hissettiğim gibi… Ya da arkadaşımıza sırf pasta sevmiyor diye takındığımız tavır gibi. Görüyorsunuz ya, ‘normal’ kavramı hiç masum değil. Oradan akran zorbalığına uzanan kısa bir yol var. Oysa ha düz saçlısın, ha kıvırcık… Ha pasta seversin, ha simit… (Ya da ikisini de sevmeyebilirsin!) Ha kitap okursun, ha top oynarsın, ha koşmaca… Hepimiz farklı ve eşit değil miyiz? Ne dersiniz, böyle düşününce dünya daha güzel ve hatta daha eğlenceli değil mi?

Künye

Yazan: Michaël Escoffier
Resimleyen: Laure Monloubou
Çeviren: Korkut Erdur
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bostancı Burcik: Sebzeler Nasıl Yetişiyor?

Son zamanlarda pek çok insanın rüyası şehirden kırsala göçmek. Göç trendi neredeyse tersine döndü. Artık şehre göç yerine köye göç popüler oldu. Özellikle çocuklar şehirlerde oyun oynayacak yer bile bulamıyorlar. Sokak artık taşıtların…

Oysa köyle, doğayla ilişki yalnızca çocukların değil, yetişkinlerin bile hayat kaliteleri ve kendilerini bulmaları açısından çok önemli. Ama pek çoğumuz ne yazık ki bundan mahrumuz.

Bostancı Burçik-Sebzeler Nasıl Yetişiyor kitabının kahramanı Burcu, dedesinin ona taktığı isimle Burcik, şanslı çocuklardan biri. Burcik de şehirde yaşıyor ama yaz tatillerini köyde dedesi ile ninesinin yanında geçiriyor. Sadece yazın değil, sonbaharda da dedesi ile ninesine yardıma köye gidiyor. Dedesi ile ninesi çiftçi. Bir bostanları var. Burcik bu bostanda sebzeleri tanıyor, sebze yetiştirmeyi öğreniyor. Doğanın döngüsüne tanıklık ediyor; bir bitkinin tohumdan fideye, fideden sebzeye bir bebek gibi nasıl büyüdüğünü bire bir gözlemliyor. Burcik’in de sebze yetiştirmek için kendi boyuna göre aletleri var. El tırmıkları, fide dikiciler… Burcik de artık küçük bir çiftçi…

Sebzelerin dünyasına giriş

Biz okurlar da kitaptaki bilgiler ve kitabın sonundaki sözlük aracılığıyla Burcik ile beraber sebzelerin dünyasına giriyoruz. Sebzeleri tanıyoruz. Onların büyüme serüvenine, bir mevsimden öteki mevsime, kuşlarıyla, böcekleriyle, bitkileriyle, doğanın döngüsüne şahitlik ediyoruz. Bu anlamda kitap da kendi bostanımızı kurmak için biz okurların yüreklendiriyor. Zaten Burcik’in de serüveni eve, şehre dönünce bitmiyor. O da arkadaşlarıyla evde küçük bir bostan kuruyor.

Kitabımız sebzelerin ve bir bostanın dünyasına giriş niteliğinde olduğundan olsa gerek, dili bir miktar didaktik. Bu nedenle yaşı bir parça büyük çocuklara hitap ediyor. Tabii ki yetişkinler içinde oldukça faydalı ve okuması zevkli bir kitap. Yalnızca Burcik’in doğanın döngüsüne, sebzelerin dünyasına tanıklığına okur olarak bizler de katılırken, Burcik’in hayvanlarla birebir ilişkisine pek tanıklık edemiyoruz. Bunu kitabımızın eksik bıraktığı küçük bir nokta olarak not düşelim. Ama bu da göz ardı edilebilir bir eksiklik. Özetle, küçük, büyük, sevgili okur, var mısın Burcik ile beraber sebzelerin büyüme serüvenine, doğanın döngüsüne dahil olmaya?

Künye

Yazan: Gerda Muller
Çeviren: Meltem Özataç Cebecioğlu
Yayınevi: Sinek Sekiz Yayınevi
Yayın yılı: 2019

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Yaşasın tohumların özgürlüğü!

Su, hava, toprak gibi tohumlar da müşterek doğal varlıklardan… Hintli çevre aktivisti ve gıda egemenliği ve küreselleşme konularında sayısız eser vermiş olan Vandana Shiva’nın yazdığı Tohumun Hikâyesi kitabında dediği gibi “tohum yaşamın başlangıcı ve kaynağı”… Tohumlar, sadece insan için değil, çeşitli organizmalar için de besin kaynağı… İçinde binlerce yılın deneyimini barındıran bir kültür mirası. Tohum hasatları sadece tarıma dair bilgilerin değil, o yöreye ait hikâyelerin de nesilden nesile aktarıldığı bir kültürel şölen aslında…

Böylesi bir canlılığı içinde barındıran tohum tüm gezegene ait bir doğal varlık. Ama Vandana Shiva’nın senelerdir bizlere anlatmaya çalıştığı, her platformda karşısında durduğu şekilde küresel şirketler, gerek patent haklarıyla, gerek GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) ürünlerle bu canlılığı yok etmeye çalışıyor. Fikri mülkiyet haklarının bir sonucu olan patent haklarıyla tüm gezegene ait olan, hiç kimsenin üzerinde diğerlerini dışlayıcı bir hak iddia edemeyeceği tohumlar küçük bir azınlığın malı haline geliyor. Çiftçilerin bu kadim değerlere erişimi imkânsız hale geliyor. GDO’lü ürünlerle beraber ise, hem toprakta yaşayan küçük organizmaların, hem de bizlerin sağlığı bu ürünlerin içerisindeki toksinler nedeniyle ciddi şekilde bozuluyor. Verimliliği arttıracağı iddiasıyla ortaya çıkan Yeşil Devrim ise sadece ticari değeri yüksek ürünlerin ekimini teşvik ederek tohum çeşitliliğinin altını oyuyor. Binlerce yılın çeşitliliğinin yerini tek tip ürünler alıyor.

Tohum diktatörlüğünün karşısında tohum özgürlüğü

Tüm bu sorunların karşısında Shiva, Tohumun Hikâyesi kitabında endüstriyel tarım değil, yerel tarım diyor. Tohum diktatörlüğünün karşısına tohumların özgürlüğünü koyuyor. “Şirketler tarafından tohumlara el konulması bir insan hakkı ihlalidir” diyor. Tohumu savunmanın, kültürel mirası, kadim değerleri ve haklarımızı savunmak olduğunu gözler önüne seriyor. Tohumları serbestçe değiş-tokuş edebileceğimizi savunuyor. Hatta kitabımızda bu amaçlar doğrultusunda tohumların sesi olan çeşitli insanlara kulak kabartıyor. Ve Vandana Shiva’nın kendisi de tohumların sesi olmak için kurulmuş olan Uluslararası Navdanya Derneği’nde yer alıyor. Hatta kendisi bu derneğin kurucusu…

Kitabımız sadece sorunları sıralamakla kalmıyor; bizlere neler yapabileceğimiz konusunda fikirler sunuyor. Ama en başta tohumlara sahip çıkmaya bu kitabı okumakla başlayalım. Sonra, kimbilir kendimizden başlayarak belki biz de tohumların sesinden biri oluruz?

Künye

Yazar: Vandana Shiva
Resimleyen: Allegra Agliardi
Çeviren: Ayşe Caner
Yayınevi: Yeni İnsan Yayınevi

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Mantova’nın Cüceleri: Küçük insanların büyük hikayesi

Kitabımızın yazarı Gianni Rodari’ye öğrencilik yıllarında yazdığı bir kompozisyonda “İnsanlığın büyük insanlardan çok, iyi kalpli insanlara ihtiyacı var” cümlesinden ötürü öğretmeni en yüksek notu vermiş. Rodari de kitabımızda bize boyu küçük ama yüreği iyilikle dolu Mantova Cüceleri’nin hikâyesini anlatıyor.

Mantova’daki Düklük Sarayı’ndaki bu cüce kahramanlarımız boyları diğerlerinden farklı olduğu için esaret altında yaşıyorlar. Özgürlüklerinden mahrumlar. Saraylılar ne derse onu yapmak zorundalar. Cücelerimiz günün birinde bu koşullara dayanamıyor ve saraydan kaçıyorlar. Sarayın dışına adım atmalarıyla birlikte cücelerimiz için her şey değişiyor. Başka bir dünyayı ve başka iyi insanları keşfediyorlar. En önemli keşifleri ise içlerindeki cesaret ve değiştirme gücü oluyor.

Ezilenin ‘özne olduğu’ bir dünyanın ipuçları

İnsanlığın ve dünyamızın bugünkü haline baktığımızda genç Rodari’nin “İnsanlığın büyük insanlardan çok, iyi kalpli insanlara ihtiyacı var” cümlesine hak vermemek elde değil. İnsanlık yüzyıllar boyu ellerindeki tek zenginlik statüleri olan büyük insanlara öykündü ama belki de en büyük zenginlik iyi bir insan olmaya çalışmaktı. İnsanların fiziksel özelliklerinden ve diğer farklılıklarından ötürü aşağılanmadıkları, ezilmedikleri bir dünya için çabalamaktı.

Rodari Mantova’nın Cüceleri kitabında bize bir ütopya anlatmamış ama ezileni özne kılarak başka bir dünyanın mümkün olduğunun da ipucunu vermiş. Zaten kitabın en beğendiğim tarafı da bu… Rodari kitapta koşulları değiştirme gücünü başka iyi insanlara bahşetmiyor. Kitabımızda bizzat yaşadıkları koşullara karşı çıkanlar ve dünyalarını değiştirmeye çalışanlar ezilenlerin, cücelerin kendileri… Evet, başka iyi insanlar da onlarla dayanışma gösteriyor ama bu keşif ve değişim hikâyesinin esas kahramanı Mantova’nın cüceleri…

Kısacası Rodari bizlere “cesaret esas içeriden gelir” diyor. Galiba dünyamızın iyi olduğu kadar cesur insanlara da ihtiyacı var. Bu yüzden umut veren bu masalsı hikâyeyi okumanızı, paylaşmanızı dilerim. Cücelerin kitabın sonundaki selamını da almayı unutmayın!

Künye

Yazar: Gianni Rodari
Resimleyen: Margherita Micheli
Çeviren: Filiz Özdem
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Masallarla konuşmak: Bir varmış bir yokmuş

Çocukken ilk masalımı beş yaşında iken babamdan dinlemiştim. Babam çok çalışırdı. Üstüne üstlük iş için hafta içi şehir dışına giderdi. Onu ancak cuma gecesi ve hafta sonları görebiliyordum.

Cuma gecelerini sadece babamı göreceğim için iple çekmezdim. Aynı zamanda babamın masal günüydü o geceler. Ne kadar yorgun olsa da kardeşlerim ve bana uyumadan masal anlatmayı hiç atlamazdı. Hangi masallardı bunlar? Sıkı durun! Babam masalları kendisi uydururdu. İtiraf edeyim, hayal meyal hatırlıyorum. İsimlerini bile hatırlamıyorum. Hatırladığım masalların biri bir gemide geçiyordu. Fakirleri ezen zenginlere karşı bir maymun hiç şiddet kullanmadan adaleti sağlıyordu. Ayrıntıları hatırlamıyorum ama duygusu hala sabit: Ezilenin yanında olma ve adalet. Sanırım bir hikâyede, hatta başka kurgusal türlerde de önemli olan bu; duygunun yüreklerdeki kalıcılığı…

Masallar küçük yaşta başka dünyalarla, başka kurgularla, başka fikirlerle ve insan türünün ortak duygularıyla ilk karşılaştığımız mecralardan biri. Sezai Ozan Zeybek de, “Masallarla Konuşmak: Büyükler için Masalları Anlama ve Anlatma Kılavuzuadlı kitabında bu büyülü sahneye dalıyor. Okuyucuyu da sahneye davet ediyor. Kitabın bana göre en güzel kısmı da bu zaten. Okuyucu pasif kalmıyor. Kitabı okurken, bir masalı nasıl yeniden kurgulayabileceğinize dair ipuçlarını keşfediyorsunuz. Hatta yazar sizi de kendi kurgunuz için teşvik ediyor. Benim de her bir masalı okuduğumda aklımdan “ben olsam şöyle anlatırdım” türünden cümleler geçti. Bu önemli çünkü masallar – her ne kadar güncel masallar bulunsa da – genelde kadim kültürün bir parçası. Ve masal anlatırken kendinizi yalnızca aktarıcı konumunda bulmanız çok olası. Oysa masal, hem anlatana hem dinleyene yeni bir yaratıcılık alanı açıyor.

Anlatanın da katıldığı masallar

Sezai Ozan Zeybek de bu yaratıcılık alanının altını çiziyor ve masal anlatmanın aktarmaktan ibaret olmadığını; anlatanın da, dinleyenin de duygusuyla ve aklıyla masala bizzat katıldığını söylüyor. Ve bir masalı dinleyenin ilgisini canlı tutacak şekilde anlatmanın yolları konusunda okuyucuya fikirler, tüyolar sunuyor.

Yıl 2019 yazı… Antalya, Olimpos’da Kozmik Anafor’un düzenlediği Gökyüzü ve Bilim Festivali’ndeyiz. Antalya sıcağı… Bir yaz akşamı çocuklara masal anlatacağım. Ama öncesinde ne provalar yaptım! Önce masalı kendime göre güzelce yorumladım, kırptım, kestim, kendi biçimimi yarattım. Bir de bizimle etkinliğe katılamayacak olan küçük Nehir’e bu masalı etkinlikten önce okudum. Onun da fikirlerini aldım. Nerelerde dikkati dağılıyor, nerelerde heyecanlanıyor? Sonunda hayal kurma oyunuyla başlayan güzel bir masal etkinliği yaptık Olimpos’da. Zeybek’in anlatmaya çalıştığı gibi masal anlatmak tek yönlü bir aktarım değildir. İşte benim de tüm çabam etkileşimli bir masal gecesi içindi.

Masallara kendimizi katmanın bir nedeni de kadim kültürdür diye masalları dokunulmaz saymamak. Bir çocuk olarak sadece hayal gücümü geliştirip benimle adalet duygusunu paylaşmadı masallar. Erkeklerin her zaman kurtarıcı olduğu, kız çocuklarının tek emelinin doğru kişiyle evlenmek olduğu, farklı olanların, canavarların, devlerin, ‘çirkin’ olanların kötücülleştirilip ötekileştildiği bir evreni de paylaştı benimle masallar.

Sezai Ozan Zeybek de buna dikkat çekiyor. Evet, masalları ve hikâye anlatıcılığını bir kenara itmeyelim, geçmişteki ve günümüzdeki değerini bilelim ve fakat masalları kendi kültürümüze yahut insanlığın kadim kültürüne ait olduğu için dokunulmaz, kutsal, eleştirilmez ilan etmeyelim. Çünkü ne kültürler eşitsizliklerden muaf ne de onların ürünü masallar. Ama onları yeniden üretebiliriz. Bu yaratıcılık gücü bizim elimizde! “Niye masallardan vazgeçelim ki?” diye soruyor Sezai Ozan Zeybek… Madem ki türümüzün geçmişiyle, gelecekle ve kadim sorunlarımızla kurduğumuz bağda hikâye anlatıcılığının, masalların eşsiz bir payı var; neden bu bağdan vazgeçelim ki? Ama kitaptaki masallardakinden birinde yer alan üç gözlü çocuk gibi, üçüncü gözümüzü, eleştirel gözümüzü hiç kaybetmeden!

Haydi, bakalım, iyi okumalar! Ve kâh yıldızlı bir gecede, kâh herhangi bir evin herhangi bir salonunda bol masallı geceler!

Künye

Yazan: Sezai Ozan Zeybek
Resimleyen(ler): Canan Barış, Elif Meryem Aktaş, Esra Uçmak, Fatma Sevde Uçmak, Seda Antlı
Yayınevi: Nito Kitap
Yayın Yılı: 2021

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bu Sindirella bildiğiniz gibi değil!

Bu Sindirella başka bir Sindirella! Çok çılgın, çok cesur ve de çok becerikli! Bu Sindirella kendisini kurtaracak prensini beklemek yerine kendi hayallerinin peşinden koşmayı tercih ediyor. Yazar Deborah Underwood,Yıldızlar Arası Sindirella’da,  klasik masallardan Külkedisi Sindirella’yı yeniden yorumluyor; bilindik hikâyeden alternatif bir masal yaratıyor. Kitapta Sindirella kız çocuklarına ve kadınlara biçilen ev işleri rollerinin aksine, erkeklerle özdeşleştirilen tamirat işlerine merak salıyor. Bu konuda da çok yetenekli! Uzay gemilerini bile tamir edebiliyor. En büyük hayali de birbirinden güzel roketleri tamir edebilmek…

Sindirella’nın hayali gerçek olacak mı? Hayaline giden yolda hayat ona başka bir sürpriz yapıp Prens’le tanışacak mı? Ve sonunda ne olacak? Şaşırtıcı bir sürpriz son ve Sindirella’nın hikâyesinin kalanı bu kitapta!

Sindirella’ya bir de bu gözle bakın

Sindirella hayallerine giden yolda kurtarıcı olarak ne Prens’i bekliyor ne de Peri’yi. Evet, Peri’nin ufak bir dokunuşu oluyor ama kendisini kurtaran da hayallerini gerçekleştiren de Sindirella’nın kendisi. Çocukken klasik masalları çok severdim, defalarca okudum. Ama büyüyünce biz kız çocuklarını eğlendirmenin yanında bize çok da zararları dokunduğunu düşünmeye başladım. Bir yandan da bize kendisine biçilen rolleri pasif biçimde kabul etmeyi, kaderini değiştirmek için hep başkalarından, bilhassa erkeklerden yardım beklemeyi öğretti bu masallar.

Ama Yıldızlararası Sindirella bildiğimiz masalı tersine çeviriyor, kahramanımız pasif biçimde beklemek yerine kaderini kendisi değiştiriyor ve çiziyor. Hayatında aktif bir rol üstleniyor. Çizer Meg Hunt da bu uzay masalına çizgi filmvari, animasyon türünü andıran, hatları belirgin, güçlü çizimleriyle eşlik ediyor. Okurun hayal dünyasına hitap eden bu resimler bizi bir uzay macerasının içine çekiyor.

Sevgili kız çocukları ve erkek çocukları, Sindirella’yı bir de bu gözle tekrar okuyun ve bu uzay serüveninde ona eşlik edin! İyi okumalar!

Künye

Yazan: Deborah Underwood
Resimleyen: Meg Hunt
Çeviren: Ayşe Düzkan
Yayınevi: Güldünya Yayınları

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Hayvanlar adına bir haykırış: Herkesin Evine Döndüğü Gün

Aslı Tohumcu’nun yazıp Hüseyin Sönmezay’ın resimlediği Herkesin Evine Döndüğü Gün, hayvanlar adına bir yaşam hakkı, yurt hakkı haykırışı. Yaşamları, yurtları ellerinden alınan hayvanların haykırışına kitabımızda çocuklar kulak veriyor. Hatta diyebiliriz ki; yazar Aslı Tohumcu kitaba oldukça özgün bir giriş yaparak kitabın hemen başında çocuk okuyucuyu kitaba davet ediyor; kitabın öznesi, hatta kahramanlarından biri yapıyor.

O tuhaf gecede şehir, bir tuhaf sanatlar müzesine dönüyor. İnsandan heykellerle dolu bu müzede bir tek çocuklar yok. Onlar hazır etrafta derileri için onları öldüren, hayvanat bahçelerine kapatanlar heykele dönmüş kıpırtısız dururken evlerine, ormana dönme telaşındaki hayvanlara eşlik etmekle meşguller. Saçlarının arasına iki bukalemunun gizlendiği bir oğlan çocuğu, sepetinde bir sincap ailesini taşıyan bir kız çocuğu… Ve daha nice çocuk hayvanlarla beraber yerini bir tek çocukların bildiği ormana gidiyorlar. Sincapları, panterleri, fokları evlerine kavuşturmak için çabalıyorlar. Ve bilin bakalım, bu kavuşma günü hangi günmüş? 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü!

‘Dünyayı güzellik kurtaracak’

Bu özgün hikâyeye canlı, hikâyeyle birlikte yaşayan resimler eşlik ediyor. Öyle ki; hayvanlara ormana kadar eşlik eden çocukların gözünde değerli bir iş yapmanın ciddiyetini ve içlerindeki huşuyu hissediyorsunuz. Böylece bu ütopik hikaye resimlerle birlikte yeniden canlanıyor. Hikayemiz ütopik olmasına ütopik ama, çareyi uzak bir geleceğe de ertelemiyor. Aksine umut veriyor. Sokak hayvanları için evimizin önüne koyacağımız bir kap su için şevk veriyor örneğin.

Ama acaba çocukların omzuna çok mu yük yüklüyor kitabımız? Evet, ben de yazarken çocukların düş gücü adına, en azından mahallesindeki köpekle, kediyle dostlukları adına yazıyorum. Ama biz büyüklere de hiç iş düşmüyor mu acaba? En azından içindeki çocuğu henüz yitirmemiş büyüklere… Evet, çocuklar bize ilham verecek, belki iklim direnişçisi Greta Thunberg örneğinde olduğu gibi bir parça önde olacaklar ama dünyayı güzellik kurtaracaksa, çoluk çocuk bunu hep beraber yapacağız.

Künye

Yazar: Aslı Tohumcu
Resimleyen: Hüseyin Sönmezay
Yayınevi: Can Çocuk

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Küçük insan: Esaretin bedeli

Çocukken hayvanat bahçesine çoğumuz gitmiştir. Sadece belgesellerde gördüğümüz hayvanları karşımızda görmek ilgimizi çekmiştir. Peki, kaçımız o hayvanların gözlerinin içine bakmıştır? İtiraf edeyim ben bakmadım. Baksaydım güven içinde yaşayan mutlu hayvanlar yerine muhakkak esaretin acısını görürdüm. Evinden koparılmanın dayanılmaz acısını…

Hayvan Hakları Federasyonu’nun (HAYTAP) aktardığı üzere Türkiye’de akvaryum ve dolphinariumlar (yunus akvaryumu) hariç olmak üzere tahminlerine göre 41 adet hayvanat bahçesinde ortalama 23 bin hayvan yaşıyor. Esasen HAYTAP’ın da ifade ettiği gibi bu hayvanlar hayvan hapishanelerinde esaret altında tutuluyor. İşte Alain Serres, “Küçük İnsan” adlı kitabında aslında bu esir etme merakına dair biz insanlara ışık tutuyor.

Hikâyemizde vahşi hayvanlar ilkokuluna giden su aygırları Tim ve Tom, bir gün ormanda bir sürprizle karşılaşıyorlar. Karşılarına küçük bir insan çıkıyor. Bu küçük insanı kaybolmasın ve üşütmesin diye bir bez çuvalın içerisine koyup arkadaşlarına sürpriz yapmak üzere sınıfa getiriyorlar. Öğretmen ve arkadaşları bu sürprize hem çok şaşırıyorlar, hem de çok seviniyorlar. Küçük insan’ımız sınıfta elden ele dolaşıyor. Tüm sınıf bu küçük insan’ı çok benimsiyor ve kaçmasın diye her akşam okulun bütün kapılarını kilitleyerek ona sınıfta bakmaya karar veriyorlar. Küçük insan’ımızın karnı tok, sırtı pek ama mutlu mu? Devamı kitapta…

Alain Serres, bu çok katmanlı kitapta bizden farklı olana, alışılmadık olana, yeni olana eşya gözüyle bakmanın ne demek olduğuna dikkat kesilmiş. Özgürlüğün refah anlamına gelmediğini biz gözleri kör küçük-büyük insanlara anlatmaya çalışmış. Yeri geldiğinde insan-hayvanın empati ve vicdan konusunda diğer hayvanlara göre nasıl da sınıfta kaldığını göstermiş bizlere.

Hayal et, sorgula…

Anne Tonnac da yer yer fantastik öğeler içeren, sayfalarda anlatılanları birebir takip etmeyen resimler aracılığıyla hikayeyi düz bir çizgi şeklinde ilerlemekten alıkoymuş; okuyucuya hayal etme imkanı tanımış. Zaten bu resimleme tekniği de Alain Serres’ın 1996 yılında Rue du Monde Yayınevi’ni kurarkenki amacıyla birebir örtüşüyor: Çocukların “dünyayı hayal etmelerine ve sorgulamalarına yardım edecek” kitaplar yayımlamak…

Haydi, bu kitabı okuyan bizler de bir hayal kuralım… Hayvanların hayvanat bahçesi denilen hapishanelerde hapsedilmediği, esaret altında değil de elbirliğiyle koruduğumuz doğal ortamlarında özgürce yaşadıkları bir dünyanın düşünü kuralım… Ne dersiniz?

Künye

Yazan: Alain Serres
Resimleyen: Anne Tonnac
Çeviren: Korkut Erdur
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Kategori: Hafta Sonu