Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Sezen Aksu ve linç rejimine karşı durmak

Adım adım hayatın her alanı, farklı, renkli, eğlenceli ve demokratik seslere dar edilmeye çalışılıyor. Çalışılıyor diyorum, çünkü bunu hiçbir zaman istedikleri manada başaramayacaklar. Siyasi iktidar ne zaman sıkışsa, eleştirilerin hedefi haline gelse ve toplumsal hoşnutsuzluk yükselse, hemen linç kampanyasına dönüştürebileceği bir olay örgütlüyor. Bunu, zaman zaman direkt olarak kendi kanalından yapsa da çoğunlukla milliyetçilik adı altında örgütlediği paramiliter güçlerine yaptırıyor.

Bu konudaki son hedef, ünlü şarkıcı Sezen Aksu oldu. Sezen Aksu’ya yapılan tehdit ve sonrasında gelişen hukuk parodisi söylediklerimizi birebir ispatlar nitelikte. Milli Beka Hareketi Başkanı Murat Şahin, “Yarın 20.30’da kapındayız” diye sosyal medyadan tehdit edip, insanları Aksu’nun evinin önüne çağırıyor. Sonra da Sezen Aksu’ya haddini bildireceklerine dair bir açıklama yapıyor. Murat Şahin’in, Adem ve Havva’ya hakaret edildiğini iddia ettiği, “Şahane Bir Şey Yaşamak” şarkısı 2017 yılına ait. Şarkı üç hafta önce, sosyal medyadan eğlenceli bir kliple paylaşılınca beklenen fırsat doğmuş. Belli ki şarkıdaki sözleri cımbızlayıp kullanmak şimdi lazım olmuş. Kaldı ki Adem ve Havva hikayesini, kutsal kitaplardan ya da ezoterik metinlerden okuyan herkesin bileceği gibi Sezen Aksu’nun kullanımında hakaret değil, olanı aktarmak var. Ayrıca, sözler hakaret içerse bile, bunun tepkisi şarkıcıyı tehdit etmekle değil, teolojik bilgiye dayanarak sözle ya da yazıyla verilir. Öyle ya dolar uçmuş, ekonomi zorda, her gün zam haberleri, Sedat Peker’in açıklamaları, yolsuzluk haberleri… Gündemi değiştirmek ve arka planda işlerin rahat yürümesi için dini duygular üzerinden manipülasyon yapmak şart.

Milli Beka Hareketi denilen gurup, AKP ve Süleyman Soylu’ya yakın. Gazeteci Barış Terkoğlu’na göre, bu hareket Süleyman Soylu’nun “Siyah Gömleklileri” yani sokak milisleri. Lazım olduğunda devreye sokuluyor. Bütün bu gelişmeler sonrasında, Murat Şahin’in, Sezen Aksu’yu hedef gösterdiği için hukuki bir yaptırıma uğraması gerekirken, Aksu hakkında suç duyurusunda bulunuluyor. Yargının içinde bulunduğu durum düşünülürse, bu duyurunun ciddiye alınmayacağını düşünmek zor. İşin bu noktasında, yirmi kişilik kendini bilmez bir grubun açıklaması deyip geçmemek lazım. Tıpkı çok sayıda sanatçının hızla yaptığı gibi Sezen Aksu’ya sahip çıkılmalıdır. Aksu’yla aynı hayat anlayışını paylaşmayabilirsiniz, hatta onu hiç sevmeyebilirsiniz bile, ancak burada söz konusu olan bir sanatçının sanatını icra edebilme özgürlüğü ve daha genelde toplumun her bireyinin söz söyleme özgürlüğüdür. Ve sözünden, sanatından dolayı kimsenin hedef gösterilemeyeceği ve hayatının tehlikeye atılamayacağı  gerçeğidir.

‘Yetmez ama evet’çiliğin sırası mı?

Zeka seviyesi düşük bir kısım medya mensubu, geçmişte Hrant Dink’in sözlerini anlamayıp üstüne bir de çarpıtarak verdiği için Hrant’ın ölümüne giden yolu açmıştı. Hrant’ın öldürülüşünün yıldönümünde olduğumuz şu günlerde, buradan onu sevgi ve özlemle anmak isterim.

Sezen Aksu’nun tehdit edilmesine verilen, sosyal medya tepkilerine yapılan yorumlarda, artık klasikleşen Devlet Bahçeli misali kin kusan yorumlardan çok, “yetmez ama evet” üzerinden eleştiren insanlar rahatsız etti beni. Devlet Bahçeli misali tepkilerin sahiplerinin, tanımlanmış görevi var zaten. Ancak tepki veren diğerlerini, iki boyutuyla tartışabiliriz ve tartışmalıyız. Herhangi bir olay karşısında, ezberlenmiş tepkiler vermek iktidar kadar “muhaliflere” de atfedilecek bir sorun. Birincisi, böyle vahim ve hayati bir konu tartışılırken “yetmez ama evetçilik” eleştirisi çok yersiz. Bu eleştiriyi, kişi saldırı altında olduğu zaman ve ortamda değil, başka bir zaman yapmalısınız. Ki bu eleştiriler daha önce defalarca yapıldı ve muhatabı olan insanlar da cevaplarını verdi. Şu anda Sezen Aksu’ya sahip çıkan birçok sanatçı da bu eleştiride bulunmuştur belki de. Ancak şimdi dayanışma zamanı olduğunu düşünüyorlardır.

İkincisi, her kişi siyasal alanda ya da başka bir mecrada hata yapabilir. Önemli olan şimdi nerede durduğudur. İnsanlara, hatalarını düzeltme şansı vermeyip onları hatalarıyla sürekli yaftalarsanız, buradan elde edilecek sonuç kimseyi mutlu etmez. Ayrıca, sanatçı tehdit altındayken dahi, bu denli sert eleştiri getiren “muhalifler” siyaseten her konuda kapsayıcı, etik ve “doğru” kararlar mı veriyorlar? Mesele Kürt sorunu, Ermeni sorunu olduğunda ne yapıyorlar acaba? Sezen Aksu kadar kapsayıcı ve cesaretli olabiliyorlar mı? Empati kuruyorlar mı aşağılanan etnik köken mensubu insanlarla? Mültecilerle ilgili ne düşünüyorlar? Ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu gibi, davulla zurnayla evlerine mi gönderecekler iktidara geldiklerinde mültecileri? Yeri gelmişken, Kılıçdaroğlu’nun söyleminde anlayamadığım bir şey var. Zorla gönderdiğiniz insanı, nasıl davul-zurna ile uğurlayacaksınız? Yoksa hepsinin gönüllü gidebilmesi için dünya ülkelerindeki mülteciliğe sebep olan sorunları anında çözecek bir sihirli değneğiniz mi var? Bolu Belediye Başkanı’nın mültecilere karşı tutumu ve CHP’nin suskunluğunu da düşünürsek iyimser olmak imkansız görünüyor.

Linç girişimlerinin hemen hepsi örgütlü

Konya’da öldürülen ve hepsi aynı aileden Kürt kökenli insanlar, Ankara Altındağ’da boyutları  pogroma varan, mültecilere yönelik kitlesel saldırılar, İzmir’de yakılarak öldürülen sığınmacılar, tehdit edilen, dövülen hatta  öldürülen yazar, gazeteci ve sanatçılar, topluca öldürülen sokak hayvanları, taciz ve tecavüze uğrayan kadınlar, özgürlük isteyen öğrenciler ve gençler, kentine ve doğasına sahip çıkan yaşam savunucuları ve ekolojistler… Bu kadar çok alandan insan ve insan olmayan hayvanlar nasıl linç edilebilir diye sorabilirsiniz. Linç sahibi kişi ya da grup, düşman ve istenmeyen öteki arar kendisine. Yukarıda saydığımız her birey, iktidarın elinde bulundurduğu medya ve sokağa sürdüğü örgütlü militanları tarafından kolaylıkla linç nesnesi haline getiriliyor. Etnik kökenlerle ilgili yapılan aşağılama ve nefret söylemleri, mültecileri potansiyel suçlu ve ekmeğimize göz dikenler olarak göstermek –bu konuda muhalefet daha atak-, özgürlükçü kadınları ve öğrencileri toplumun ahlakını bozmakla nitelemek, sokak köpeklerini medyada sanki her gün insanlara saldırıyormuş gibi göstermek, toplumda yabana atılmayacak bir algı yaratıyor.

Aslına bakarsanız, toplumsal manada kendiliğinden gelişen linç girişimi yok denecek kadar az. Bütün girişimlerin arkasında siyasi ve örgütlü bir kötülük gücü var. Dolayısıyla bu kötülük grupları, alabildiğine fütursuz ve cesaretli olabiliyorlar. Ayrıca siyasi iktidarın sürekli kamplaştıran söylemi bu gruplara sivil katılım da sağlayabiliyor. Ancak unutulmamalı ki linç, uzun vadede linçe uğrayan birey ve gruplarda büyük bir hınç doğurur. Hınçla dolan bireylerin çoğaldığı bir toplumda ise ortaya çıkan öfke patlamalarını hiçbir güç kontrol edemeyebilir. Bu, herhalde iktidar dahil kimsenin istemeyeceği bir şey olmalıdır.

Peki, gerek bireylere gerekse topluluklara karşı yapılan linç girişimleri nasıl önlenir? Hele de bizdeki gibi, egemen siyasi anlayışlar bu konuda bırakın sorunun çözümünü, tam tersine kaynağıysa? Yapılacak en güzel şey, nerede yalnız kalmış, sistemin çarkları arasında sıkışmış, hedef gösterilmiş, incitilmiş, dışlanmış birey ve topluluk varsa, onlarla dayanışmak ve sahip çıkmaktır. Eğer bunu yaşamımızın her alanında büyük bir özen, mücadele ve empatiyle yapabilirsek ve çoğalabilirsek – ki bunun önünde hiçbir engel yok- hem kendimize saygımızı koruruz hem de vicdani ve insani sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz.

Almanya’dan iki örnekle bitirelim çok anlamlı olacaktır: Hepimizin bildiği gibi Almanya’da işlenmiş ırkçı nefret cinayetleri var. Mültecileri ve farklı dini inanç mensuplarını orada istemeyen Neo-Nazi’ler gösteri yapıp şiddet uygulayabiliyor. Almanya’da bundan birkaç yıl önce sağcılar, mülteci istemiyoruz gösterisi yaptıklarında, solcular ise onlara cevaben çok daha kitlesel bir şekilde, mültecilere sahip çıktıklarını göstermek için sokağa çıkmıştı. Yine biliyoruz ki Hamburg’un efsane futbol takımı St. Pauli, binlerce taraftarıyla hem maçlarda mültecilere sahip çıkıp pankartlar asıyor hem de bu minvaldeki her gösteriye kitlesel olarak katılıyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Yukarı bakma, önüne bak!

“Tuhaf zamanlarda yaşayasın!” Çin’de kullanılan bu beddua, insanlığın geneli için gerçek oldu. Tüm gezegeni ilgilendiren en temel konularda bile, bilim insanlarının değil siyasetçilerin dinlendiği, hayatın sanatı taklit ettiği, doğruların ortak nesnel deliller yerine, duygu ve inançlarla belirlendiği, hakikat sonrası bir çağda yaşıyoruz. Ekonomistlerin, bilim insanlarının, sisteme muhalif siyasetçilerin, sosyologların ve psikanalistlerin şaşıp kaldığı bir şov dünyasındayız. Yönetmenliğini Adam McKay’in yaptığı, Don’t Look Up filmini izlediğimde, bir süredir zihnimde dönüp duran yukardaki düşüncelerle çok paralel giden bir kurguyla karşılaştım.

Dikkat! Yazının bundan sonrası spolier içermektedir.

Umurumda mı dünya?

Saygın bir üniversitede astronomi alanında doktora yapan Kate Dibiasky, dünyaya çarpma ve onu yok etme olasılığı %100 e yakın bir kuyruklu yıldız keşfeder. Kate’in, kuyruklu yıldızın dünyaya çarpacağı konusundaki netliği, Greta Thunberg’in iklim krizinin gezegeni mahvedeceği netliğindekiyle aynı seviyededir. Kate ve hocası, bu kadar acil ve ölüm kalım içeren bir mesele karşısında çağrıldıkları Beyaz Saray’da saatlerce bekletildikten sonra, otele dinlenmeye gönderilmelerini anlamakta güçlük çekerler.

Beyaz Saray’da, görüşme nihayet başladığında ise başkanın ve aynı zamanda özel kalemi olan oğlunun şovunun içinde bulurlar kendilerini. Olayın bilimselliğine son noktayı, başkanın “Hadi ihtimal %70 diyelim” sözü koyar. Onun için, şu anda daha önemli olan birkaç hafta sonraki kongre seçimleridir. Kuyruklu yıldızın tehlikesinin bilimselliği her ne kadar saygın bilim insanları tarafından kabul edilse de kuyruklu yıldıza doktora öğrencisinin ismi olan Dibiasky bile dense de şimdi onunla mı uğraşacaktır. Hem ona göre, bilimselliği yine de şüphelidir durumun.

Merly Streep’in oynadığı başkan tiplemesinin o kadar çok karşılığı var ki dünyada. Ekonomiden ekolojiye, sosyal hayattan özgürlük anlayışına, bilimden sanata hepsini, herkesten daha iyi biliyor bu başkanlar. “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” diyerek batı felsefesine yön veren filozoflardan Sokrates’in kemikleri sızlıyordur mezarında… Bildiğini okumak, galiba cehaletin en büyük göstergesi ve dünya şu sıralar cahillere cennet iken hassas kalplere ve entelektüellere cehennem durumunda.

‘Dünyayı sen mi kurtaracaksın?’

Beyaz Saray’dakilerin kafayı yemiş olduğunu düşünen Kate ve Dr Mindy’nin tek çaresi bu gerçeği televizyonda halka anlatmaktır. Gezegeni Savunma Koordinasyonu Başkanı da onlar gibi düşünmektedir ve o da bilim insanlarını örgütleme görevini üstlenir. Kate ve Dr. Mindy, Brie Evante’nin (Cate Blanchett) sabah programında anlatacaklardır dertlerini. Ancak öncelik pop starın yaşadığı aşk krizini anlatmasına verilir. Sonrasında programa alındıklarında ise alabildiğine sulandırılır kuyruklu yıldız mevzusu ve Kate bağırıp ağlayarak stüdyoyu terk eder. (Gerçek hayatta da George Monbiot’nun  bir tv programında ağladığını acıyla biliyoruz.)

Arkasından sosyal medyada, Kate’in çatlak bir Marksist olduğu dolaşıma sokulur. Bu durum, yıllarca fosil yakıt şirketi sahiplerinin ve düzen siyasetçilerinin iklim krizini Marksistlerin uydurduğu söylemini anıştırmaktadır. Kate, toplumun gözünde iyice itibarsızlaştırılır. Bu arada Cate Blanchett, her şeyi sulandıran magazin programı sunucusu rolünde çok başarılı.

Her şey para için!

Başkan, seçimlere yönelik buradan bir kahramanlık hikayesi yazabileceğini düşününce birden fikir değiştirir ve kuyruklu yıldızın yörüngesinden saptırılması için çalışmalara başlanması emrini verir. Kuyruklu yıldıza dronlarla atom bombası bırakılıp patlatılacaktır. Bunun için de Rambo tipli bir subay projenin kahramanı haline getirilir. İşi tamamen dronların yapacak olmasına rağmen bu subay üzerinden bir kahramanlık hikayesi de yazılır.

Durun, son anda Elon Musk tipli bir iş insanı çıkıp kuyruklu yıldızın teknoloji üretiminde kullanılabilecek 140 trilyon dolar değerinde mineral barındırdığını söyler. Bunun için kendi planını önerir. Başkanı zaten avucunun içine aldığı için kamusal görev iptal edilip kuyruklu yıldızın küçük parçalara bölünerek denize indirilerek minerallerin toplanması planı devreye sokulur. Bash şirketinin sahibi Peter Isherwall, Dr Mindy hakkındaki her türlü istihbarata sahiptir ve önüne çıkmaması için onu tehdit eder. Jeff Bezos’un da işçilerin sendikalaşmasının önüne geçmek için onları, sanki kendi özel güvenlik şirketiymiş gibi FBI’a takip ettirdiğini biliyoruz.

Kamu kurumunun yokluğu

Dr Mindy ve Kate, görevin kamusal alanda üstlenilmesi gerektiği ve özel bir şirkete verilmemesi için çağrıda bulunurlar. Bu arada NASA’nın başında eski anestezi uzmanı bir kadın bulunmaktadır. Tıpkı bizde de kurumların başına, liyakat sahibi insanlar yerine, konuyla alakasız insanların getirilmesi gibi. Otoriteryanlığın yaygın olduğu ülkelerde, sonucunda yaşanacak felaketler hiç düşünülmeden kamu kurumlarının nasıl çökertildiği çok rahat gözlenebiliyor. Beğenmediğimiz temsili demokrasi bile işlemiyor. Kararları, hiçbir denetime tabi olmadan bir kişi verebiliyor.

Yukarı bakma!

Çabaları sonuç vermeyen bilim insanları, artık gökyüzünde çıplak gözle görülebilen kuyruklu yıldız tehlikesine işaret edebilmek için insanları yukarı bakmaya çağırır. Beyaz Saray ise bu çağrıyı yapanların Marksistler ve mültecilerin ABD’ye gelmesini isteyenler olduğu yönünde ırkçı bir propaganda yayar. Yönetmen burada, ABD sınırına dayanan iklim göçmeni ve yoksul Meksikalılara karşı duvar örülmesine atıf yapmaktadır bence. Yönetimin çağrısı “yukarı bakma önüne bak” şeklinde olur. Bu durum bana ironik bir şekilde, Boğaziçi Üniversitesi‘ne atanan kayyum rektöre karşı eylem yapan öğrencilere ve akademisyenlere polisin “aşağı bak” demesini hatırlattı. Bunun sonrasında ise özellikle sosyal medyada “aşağı bakmayacağız” eylemlilikleri yapılmıştı.

Seçkinlerin bencilliği ve kaçışı

Bash şirketinin sahibi, görevin başarısız olma ihtimaline karşı 2000 kişi alan bir gemi ayarlar. Bu gemiyle başka gezegenlerde yaşam aranacaktır. Bu durum bana, iklim aktivistleriyle kendi aramızda yaptığımız espriyi hatırlattı. “Bu zenginler başka bir gezegende yaşam buldular ve dünyayı tüketince oraya kaçacaklar herhalde” diyorduk. Gerçi gezegenin diğer taraflarını mahvedip Yeni Zelanda’dan toprak alanların, bunu yapması da beklenir sonuç alıp almamalarından bağımsız olarak. Filme dönersek, evet içlerinde başkanın da olduğu bir grup, yeni bir gezegene inmeyi başarırlar ancak oradaki biyolojik hayat daha iner inmez onları yok eder.

Film amacına ulaşmış

Film, geneli itibarıyla tam bir kara mizah örneği. Gezegenin yok olacağı ana adım adım hızla yaklaşılırken, bu gerilimi yansıtmaktan çok, toplumun, yöneticilerin ve bilim insanlarının ne yaptığının politik ve trajikomik kısmına odaklanılmış. Ben, bu yaklaşımı çok önemli buluyorum.  Çünkü film, Hollywood yapımı olmasına rağmen, seyirciyi ekrana kilitleyecek bir atmosfer yaratmak için gerilimi sürekli tırmandırmayı tercih etmemiş. Tabi bu, filmin Hollywood işi olduğunu üzerinde taşımıyor anlamına gelmiyor. Seçtiği ünlü oyuncu kadrosundan ve belli teknik yöntemlerinden dolayı fazlasıyla belli ediyor bu yönünü.  Filmin tüm dünyada konuşuluyor ve üzerine sayısız yazılar yazılıyor olmasını da ayrıca önemli buluyorum. Çünkü sinema, edebiyat ve sanat aracılığıyla ortaya konulan ekoeleştirel bir yapıt, makaleye oranla duygulara hitap eden bir öyküleme tarzına sahip olduğu için çok geniş kitlelere ulaşıp yine çok da etkili olabiliyor.

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Işık Latin Amerika’dan yükseliyor

Şili’deki başkanlık seçimlerini,  geçtiğimiz günlerde yapılan ikinci turun sonucunda, sol koalisyonun ortak adayı Gabriel Boric kazandı. 35 yaşında ve dünyanın en genç başkanı olacak Boric, oyların %56,5 ini aldı. Sağcı aday J. Antonio Cast ise %44’te kaldı. Birinci turda, daha yüksek oy almasına rağmen ikinci turda kaybeden Cast’ın seçim sonuçlarına itiraz edeceğinden korkuluyordu ancak korkulan olmadı. Cast, seçim sonuçlarını tanıdığını söyleyerek Boric’i tebrik etti.

Başkent Santiago’ya hukuk okumaya gelen Gabriel Boric, 2011’deki gençlik eylemlerinin de öncülerindendir. Boriç, daha sonra klasik sol sosyalist partilerin dışında olan radikal sol grupların ortak adayı olarak parlamentoya girmiş. Eşitsizliğe karşı 2019 yılında başlayan toplumsal hareketin Şili’deki bu sonuçların ortaya çıkmasının temelini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ve yıllardır Şili halkının kamusal değil özel emekliliğe mahkum edilmesi yeni arayışlarda çok etkili olmuştur. Dünyanın en güneyinde yer alan kentlerden Punta Arenas doğumlu Boric, şehrinin Antarktika’ya olan yakınlığından dolayı da uzun zamandır iklim krizinin farkında olanlardandır. Onun içindir ki seçimlerdeki vaatlerinde demokrasi ve adaletsizlikle mücadelenin yanında hep ekolojiyi de vurgu yapmıştır.

Rüzgar soldan esiyor!

Latin Amerika halklarından bazıları, sağ siyasetçileri ya da otoriteryan liderleri iş başına getirmişti ancak şimdilerde bu eğilim tersine dönmüş durumda. Örneğin, Bolivya’da Eva Morales’in yaptığı hatalarla iktidarı bir süreliğine kaybeden sosyalistler yeniden iktidara doğru ilerlerken, Brezilya’da İşçi Partisi, faşist Bolsonaro’yu yaklaşan seçimlerde devirecek gibi duruyor. Kolombiya’da ise eski bir gerilla liderinin seçimleri kazanması bekleniyor. Maduro ve Daniel Ortega’yı örnek göstererek yürütülen “bu solcular diktatörleşip ülkeleri mahvediyor” propagandası ise pek tutmayacak gibi. Boric, demokrasi anlayışıyla bu liderlerden çok farklı bir yerde durduğunu her fırsatta ortaya koymaya çalışıyor. Zaten bir koalisyon adayı olduğu için de tek başına hareket etmesi  oldukça zor. Boric, daha seçimlerden önce, yeni ve bağlayıcı demokratik  bir anayasa oluşması sürecini desteklediğini de söylemişti.

Yeni anayasa süreci

Şili, uzun zamandır neoliberal politikalar doğrultusunda oluşturulmuş ve diktatör Pinochet’in döneminden kalma bir anayasa ile yönetiliyor. Bu anayasa, toplumun isteklerini hiçbir şekilde yansıtmamasına rağmen yürürlükteydi ve çok tartışılıyordu. Bu nedenle daha seçimlerden önce Şili halkı, yeni bir anayasa yazım süreci başlatmak için referanduma gitti. Halkın, “Referandumda yeni bir anayasa istiyor musunuz” sorusuna cevabı %78 evet oldu. Diğer soru ise anayasayı kimlerin yazacağıyla ilgiliydi. O sorunun cevabı da yine aynı oranda, anayasayı halkın seçtiği geçici bir meclis – buna konvansiyon da diyebiliriz – yazsın şeklinde oldu.

Evet oylarının ezici bir çoğunluğa sahip olduğunu düşünürsek, Pinochet’nin izinden gitmeyi düşünen Cast’ın anayasa konusunda halkın büyük bir kısmıyla ters düştüğünü de görebiliyoruz. Çünkü, bu oran onun oy oranının neredeyse iki katı. Sürecin nasıl işlediğine gelirsek: 2021’in Mayıs ortasında bu anayasayı yazacak konvansiyon için seçimler yapıldı. Bu seçilecek heyette özellikle cinsiyet eşitliği ve yerli temsiliyetine önem verildi. 155 kişilik konvansiyonun yarısı kadınlardan oluşacaktı. Ülke nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan Mapuçe yerlilerinin temsiliyeti ve cinsiyet eşitliği sağlanması çok güzel gelişmeler oldu. 155 kişilik konvansiyonun başkanlığına ise delegelerin %96’sının oyunu alan bir Mapuçe yerlisi 58 yaşındaki kadın Elisa Loncon seçildi. Loncon, seçildikten sonraki konuşmasında hem Mapuçe dili Mapudungun hem de İspanyolca olarak “ Bu ülkenin tarihini değiştirmek için bir kadına oy verdikleri için herkese teşekkür etmek istiyorum” dedi. Dahası, şimdiden başlamış olan yazım sürecinde yer alanların büyük bir çoğunluğu kamuda çalışmamış, sol eğilimli, feminist ve ekolojist yaklaşımlı bireylerden oluşuyor. Anayasanın, bu oluşan meclisle dokuz ayda yazılması gerekiyor. Yazım süreci dokuz ayda bitmezse üç ay daha uzatılacak. Anayasayı yazacak olan meclis yedi alt birimden oluşup altta sıraladığım konuları çalışacaklar:

  • Siyasal sistem, hükümet, yasama organı ve seçim sistemi.
  • Anayasal ilkeler, milliyet ve vatandaşlık.
  • Devlet biçimi, yerel yönetim, eşitlik, arazi adaleti, vergi sistemi.
  • Temel haklar.
  • Çevre ve doğa hakları, ekonomik model ve müşterekler.
  • Adalet sistemi, özerk denetim organları ve anayasa reformu.
  • Bilgi sistemleri, bilim ve teknoloji, kültür-sanat ve Şili’nin mirası.

Adım adım doğrudan demokrasiye

Anayasayı direkt olarak halktan seçilen insanların yazacak olması ve üzerinde çalışılacak konu ve kavramlara baktığımızda heyecan verici bir tablo çıkıyor ortaya. Burada temsili demokrasi uygulamasından çok farklı bir durum var. Farklı bölge, cinsiyet ve etnik kökenlerden insanlar, yaşamak istedikleri bir toplumun anayasasını kendileri yazıyor. Yazım süreci tamamlandığında metnin bu 155 kişinin 2/3 ünün oyuyla kabul edilmesi gerekiyor. Eğer böyle bir çoğunlukla kabul edilirse, metin halkoylamasına sunulacak. Bu çalışmanın tam anlamıyla bir doğrudan demokratik süreç olduğunu söyleyemeyiz ancak bu yönde atılmış adımlar içeriyor. Örneğin yerel yönetimlerin güçlendirileceği, ekonominin eşitlikçi ve ekolojik bir bakış açısıyla ele alınacağı vurgusu, müşterekler ve “arazi adaleti” gibi yeni ve önemli bir kavramla karşı karşıyayız.

Ve sonrası!

Boric’in yüksek bir oyla seçim kazanması, ilk konuşmasında Greta Thunberg’e de atıf yapıp, ekolojik bir süreç başlayacağını duyurması ve adalet, eşitlik vurgusuyla Mapuçe dilinde de seslenmesi çok olumlu gelişmeler. Ancak işinin çok kolay olmayacağı da kesin. Çünkü, koalisyonu oluşturan her güç kendi isteklerini dayatacaktır. Bütün bunları uzlaştırırken, bahsettiği şeyleri gerçekleştirmesi ne kadar mümkün olacak süreç gösterecek. Boric ve onun gibi düşünenler, Yunanistan’da birkaç yıl önce Syriza’nın yarattığı hayal kırıklığının farkındadır diye düşünüyorum. Hepimiz, neoliberalizmin ilk deney alanı Şili’den yıkılışını da görmek istiyoruz. Ancak Şili’de halen çok güçlü olan muhafazakar sağ milletvekili sayısını düşündüğümüzde bu o kadar da kolay olmayacaktır. Bunun için, Şili’de oluşacak yönetimin çok kararlı ve uluslararası bir desteğe sahip olması gerekir.

Buradan karamsar olduğum sonucu çıksın istemem. Ben, seçilen liderin özelliklerinden çok, halkın kendi anayasasını yapmaktaki ısrarından umutluyum. Bu halk, bu iradeyi gösteriyorsa neoliberalizmin uygulamalarına zaten dur diyecektir ki yıllardır eylemlilik içerisindeler. Eşitlik ve adalet için 2019’dan beri devam eden gösterilerin yanında feminist grup Las Tesis’in eylemleri de tüm dünyaya yayılmıştı. Son olarak şunu söylemek isterim: Ortaya çıkmış müthiş bir potansiyel ve eylemlilik var. Şimdi, hem Şili insanlarının hem de tüm Dünya insanlarının hiyerarşisiz bir siyaset ve yaşam anlayışını hayata geçirmek gibi bir sorumluluğu var ve bunun için elimizden ne geliyorsa yapmalıyız. Çünkü, uluslararası sermeye nasıl Yunanistan’da gelişen Syriza Hareketi’ni seçim başarısına rağmen boğduysa Şili’de de aynısını yapmaya çalışacaktır. Bunu yapabilirsek hep beraber, belki Allende mezarında bir nebze olsun rahat uyur.

*

Not: Yazımı kaleme alırken, uluslararası siyasi gelişmeleri çok iyi takip eden Cengiz Aktar’ın Açık Radyo’daki verdiği bilgilerden yararlandığımı şükranla belirtmek isterim.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

19’ncu yüzyıl insanlarından 21’inci yüzyıldakilere sorular

Geçen gün bir arkadaşımla muhabbet ediyorduk. Çok ihtiyacımız varmış. Neyimiz var neyimiz yok paylaştık, dertleştik.

Anlayamıyorum dedim. Nedir bu kadınların erkeklerin elinden, erkeklerin kadınların elinden çektiği? Neden bir insan, başka bir insana, bu kadar dar eder dünyayı, şu kısacık yaşamda? Bütün sorun başkasında mı? Neden, çoğu insan bu kadar ben merkezci? Bu kadar vurdum duymaz? Başkasının acısına nasıl bu kadar rahat bakılabiliyor? Yoksa büsbütün yitti mi bu empati, bu diğerkamlık?

Nedir bu hayvanların ve doğanın insanın elinden çektiği? İlksel insandan günümüze süregelen karşılıklı yardımlaşmaya ne oldu? Bu kadar mıydı beraberliğimiz? Gerçekten istiyor muyuz bu kadar yalnızlaşmayı? Yoksa teslim mi olduk bir haydut kapitalist kültüre? Ne olacak haysiyetimiz, onurumuz? Birileri, şirketlere karşı yaşam alanını savunuyor diye üzerine kurşunlar yağdırılırken biz seyir mi edeceğiz? Ya da ah edip ağlayacak mıyız konforlu evlerimizde?

Fikirler, devrimler ve ütopyalar yüzyılından metavers’e

Bu nasıl bir ekonomi, nasıl bir adalet? Herkes neden bu kadar tepkisiz ve isyansız? Bunca insan yalnızca durum tespiti yaparken, nereye gider bu öfkeler? Yoksa, o klavyelerden mi yayılıyor evrene tepkiler? Nasıl bu kadar macerasız bir hayat yaşayabiliyor insanlar? Bütün maceralar sanal alemde mi yaşanıyor? Nedir bu metaverse? Yoksa yaşayan son canlı kanlı insanlar biz mi olacağız? Kazancakis‘in Zorba‘sı, hayretler içinde kalmıştı ya hani, Basil’deki hayata geçmeyen entelektüelliğe? Bizim hayretimiz de yetişemediği ve anlam veremediğimiz yapay zeka dünyası gidişatı mı olacak? Ya da şu metaverse dünyasından bir sanal arsa da biz mi alsak, yatırım olur geleceğe diye kafamız mı karışacak? Varlık, biçim mi değiştiriyor? Sanal alemde varsan varsın yoksan yoksun durumunda mıyız? Onulmaz narsisizmimizi, böyle mi doyuracağız?

Niye bu kadar uyumsuzuz? Yoksa biz Fourierlerin, Mary Wollstonecraftların, William Godwinlerin, Mary Shelleylerin, Bakuninlerin, Kropotkinlerin, Marxların, Elisee Recluslerin, Andre Leo‘ların, Elizabeth Dmietriefflerin, Louise Michellerin, Emma Goldmanların, Thomas Hardylerin, Kazancakislerin, Henry David Thoreauların, Tolstoyların dünyasında mı kaldık?

Cevap arkadaşımdan geldi: “Evet Erol. Biz 19.yüzyıl insanıyız galiba.” Gerçekten de ne güzeldir şu 19.yüzyıl. Fikirler, filozoflar, mücadeleler, devrimler, ütopyalar ve düşler yüzyılı…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Edebiyat bize ne söyler: Ölen hayvan

İnsan ölebilen bir hayvandır. Her dem, adım adım öldüğünün bilincindedir. Bu yüzden de ya ölümü sürekli ötelemeye ve unutmaya çalışır ya da ölmeden önce, ileride hatırlanacağı eserler ve izler bırakmak ister.

Tom Robbins’in, yaşam-ölüm üzerine yazdığı Parfümün Dansı romanının kurgusu müthiştir. Ölüm-yaşam diyalekti ortadan kalkmış, Alobar ile Kubra sürekli yaşamaktadır. Romanın kadın karakteri, yaşamının 600.yılına geldiğinde halen yaşamak isterken, bir zamanlar ölümsüzlük peşinde olan Alobar, “Artık ölelim, bu anlamsız tekrarlara bir son verelim, daha yaşamak istemiyorum” der. Bu bana, 97 yaşında ölüp, yaşamının büyük bir kısmını coşkuyla geçiren babamı ve annemle arasında geçen bir diyaloğu hatırlattı. Bir gün üçümüz otururken annem “keşke hep yaşasak hiç ölmesek” dedi. Bunun üzerine, aslında yaşama büyük bir tutkuyla bağlı olan babam,  şu cevabı verdi: “get gız get* ölüm olmasa yaşamın dadı mı olur.”

Okuma yazma bilmeyen babamda, yaşam söz konusu olduğunda an-lara çok önem veren Nietzsche ve George Bataille’i gördüm o anda. Öyle ya herkes yaşamının ve ölümünün şu veya bu biçimde felsefesini yapıyor. Galiba düğüm de burada çözülüyor. Mesele, uzun yaşamak değil, bir gün öleceğimizin bilinciyle, nasıl yaşadığımıza odaklanmak. Ben de, yaşamı bütün zamanlarda anlamlı ve coşkulu süremeyeceğimiz öngörüsüyle, an-ların ve anlamların çoğaltılıp biriktirilmesini elzem bulanlardanım. Bu da yalnızca düşünmekle değil bedenin, zihnin ve olanakların elverdiği ölçüde, düşündüğünü eylemekle mümkün. Örneğin, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanının yaşam kaçkını başkarakteri, bir gün Petersburg sokaklarında gezerken bir kahvehanenin camından dışarı fırlatılan insanı görünce şöyle ah çeker: “Şu adamın yerinde olmayı öyle çok isterdim ki.”

Philip Roth’un Ölen Hayvan’ı

Yakın zamanda okuduğum ve çok etkilendiğim Philip Roth’un, Monokl Yayınlarından çıkan, Ölen Hayvan romanı, yukarıda yazdıklarımı ve daha bir çok şeyi düşündürttü. Bir önceki yazımı da yine bu etkilenmişlik sonucunda, yaşlı ayrımcılığı üzerine kaleme almıştım. Roth’un temel derdi, hayatınızın hangi çağında olursanız olun, yaşamı bırakmayın. Onu da romanda, kendisi 62 yaşında olup, 24 yaşındaki Consuela’ya aşık olan David’in ağzından şu cümlelerle ifade ediyor:

“Gençliğin farkını asla daha fazla hissetmezsiniz. Onun enerjisinde, şevkinde, o genç bilemeyişinde, genç bilişinde, farkı her an iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Onun değil de sizin 24 yaşında olduğunuz gibi bir kafa karışıklığına kapılmanıza olanak yok. Kendinizi tekrar genç hissetmek için budala olmalısınız. Genç hissetmeniz acelecilik olur. Genç hissetmekten ziyade, sizin sınırlı geleceğinizin aksine, onun sınırız geleceğinin acısını hissediyorsunuz; kaybedilen son güzelliklerin her birinin acısını normalde hissettiğinizden daha fazla hissediyorsunuz. Yirmi yaşındakilerle beyzbol oynamak gibi bir şey bu. Onlarla oynadığınız için yirmi yaşında hissetmezsiniz. Oyunun her saniyesinde farklı yaşarsınız. Ama en azından yedek kulübesinde oturmuyorsunuzdur. Olan şudur: Ne kadar yaşlı olduğunuzu ızdırapla hissedersiniz, ama yeni bir biçimde.” [1]

Ölen Hayvan romanının ana karakteri David’in yaşadığına benzer örnekler, edebiyat ve felsefe dünyasından da var. Goethe, ününün doruklarda olduğu, yaşayan en bilge insanlardan birisi olarak kabul edildiği bir dönemde, yani 74 yaşındayken 19 yaşındaki Ulrike’ye tutulur. Yakın zamanda geçirdiği hastalığı atlatmış ve kendisini inanılmaz derecede dinç hissetmektedir. Ve hiç tereddüt etmeden, en eski dostu Grandük’ten kızı istemesini rica eder. Grandük, Bayan Levetzow’dan, Goethe’ye, Ulrike’yi ister ancak ertelemeci ve kibarca olumsuzluk içeren bir cevap alır. Goethe’nin buna rağmen Ulrike’yi görme çabaları devam eder. Oğlu ve gelini, biraz kendilerine kalacak servetin bölüneceği kaygısı biraz da ayıplanacakları düşüncesiyle, Goethe’yi bu sevdadan vazgeçirmeye çalışırlar. Fakat Goethe, onları dinlemekten çok, Ulrike’nin hiçbir vaat vermeyen belirsiz cevabı ve yaz bitince bulundukları yerden ayrılması üzerine acı gerçekle yüzleşir. Goethe, bu acısını şiirle sağaltacaktır. Marienbad Ağıdı şiirleri böyle ortaya çıkar ve  arkasından 60 yıldır uğraştığı Faust’u tamamlar.

Bakunin ve Antonia.

Yine ünlü anarşist kuramcı ve devrimci Mikhail Bakunin, ellili yaşlarındayken, kendisinden 27 yaş küçük Antonia’ya aşık olur ve Antonia da ona. Aslında babası Antonia’yı bir polis şefiyle evlendirmek istemektedir. Sürekli konar- göçer halde yaşayan devrimci Bakunin’le evlenmesini istemez. Ancak Antonia’nın tercihi Bakunin’den yanadır ve evlenirler. Bu evlilik anarşist camiayı bile şaşırtacaktır. Bu genç kadının bu yaşlı adamla ne işi vardır ya da Bakunin gibi sürekli gezgin birisi nasıl evlenir? Ama her ikisi de bu zorlu birlikteliği ve yolculuğu göze almakta tereddüt etmezler.

Önyargılar, tabular…

Burada bir parantez açmak istiyorum sevgili okurlar. Yaşlı erkek, genç kadın ilişkisi, gerek edebiyatta gerek sinemada ve toplumsal hayatta daha çok yer alabilirken, bunun tam tersi bir durum maalesef pek yer almıyor. Patriark zihniyete göre, genç erkek yaşlı kadın ilişkisi daha bir önyargıyla karşılanıyor. Ancak, kısmen sinemada yer alabiliyor. Toplumsal yaşamda ise bu tür bir ilişki iyice kendini gizlemek zorunda kalıyor. Toplumun önyargıları, bazen yaşlı erkek, genç kadın dostluğunu ya da tam tersini bile dışlayacak kadar çekilmez olabiliyor. Bu insanlar dost-arkadaş oldukları zaman bile işin içinde bir bit yeniği aranıyor.

Gerçi, topluma kalsak Ece Dağıstan Say ve Fazıl Say’ın evli olup da ayrı evlerde yaşamasını bile kaldıramıyor. Yani bir nevi “siz de bizim gibi aynı evlerde yaşayıp neden birbirinizi yemiyorsunuz, gerçek evlilik budur” şeklinde hasetik bir durum. İnsanların özgürlük alanlarını korumaya çalışıp, içinden geldiği gibi ilişkilenmeye çalışması hep bir tehdit olarak algılanıyor. Öyle ya, normları, ikiyüzlülüğü ve mutsuzluğu yaygınlaştırmak, normdışılığı, özgürlüğü ve mutluluğu yaygınlaştırmaktan daha kolay, daha bulaşıcı…

1971 yapımı Harold ve Maude filminden.

Şunu da belirtmeliyim ki yaşlanmayla birlikte, yaşamda aktif yer almanın dışında kalmama durumu, hayatımızdaki neredeyse tüm mevzular için geçerlidir. Ancak Ölen Hayvan romanı üzerinden ilerlediğimiz ve romanın temel konusu aşk olduğu için böyle ilerledik. Roth, romanın bir yerinde, “Aşk ve seks yoksa hayatınızda, huzurlu ve sakin bir yaşamınız olur, bu alanlar tehlikeli ancak sizi gerçek yaşamın içinde tutan alanlardır” diye seslenir. Romandaki şu sözler ise bu durumu ve ötesini müthiş bir öngörüyle pekiştirir:

“ Yetmiş yaşında bir adam, insanlık komedyasının bedensel suretinde yine de yer almalı mı? Hâlâ insani heyecanlara duyarlı, pişmanlık duymayan, inzivaya çekilmemiş bir yaşlı adam olmalı mı? Diğer yetişkinlerin erdemli bakışlarına güvenemeyeceğimi fark ediyorum. Peki, bildiğim kadarıyla, bir erkek olarak ne kadar yaşlı olursam olayım, hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin kenara bırakılamayacağı gerçeğiyle ne yapabilirim?” [2]

Zorunlu ‘Filler Mezarlığı’

Gerek yaşlı ayrımcılığı gerekse toplumsal, kültürel nedenlerle hayatın dışına itilen insanların, filler mezarlığına gönderilmeye isyan etmesi gerekir. İnsanın her yaşta yapabileceği ve potansiyelini açığa çıkarabileceği faaliyetler vardır. Zen ve Savaş Sanatları’nın yazarı, Joe Hyams 51 yaşındayken, savaş sanatları ustası Bruce Lee’nin evine misafir olur bir gün. Bruce Lee, henüz çok gençtir o zaman. Hyams, onun kütüphanesindeki felsefe kitaplarını görünce şaşkınlık geçirir. Savaş sanatlarından konuşurlarken Hyams, 51 yaşında olduğunu ve artık bu sanatı öğrenemeyeceğini söyler. Lee ise onun sınırlarının zihninde olduğunu belirtip, tüm savaş sanatlarını öğretir. Zen ve Savaş Sanatları kitabı da bunun sonrasında ortaya çıkar zaten.

Gorz ve Dorien. Gençlik ve yaşlılık.

Özgürlükçü sosyalistlerden Andre Gorz da aşkı bütün yaşamın ve yaptıklarımızın merkezine koyar. Örneğin İktisadi Aklın Eleştirisi kitabını “Bir sabah sevgilisinin koynunda yatmayı, işe gitmeye yeğleyenlere” adamıştır. Onun, ağır bir hastalık geçiren karısı Dorien’e yazdığı Son Mektup kitabındaki şu müthiş sözler, aşka olan tutkusunu çok iyi anlatır:

“Seksen iki yaşına yeni girdin. Hâlâ güzel, çekici ve arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum. Son zamanlarda sana bir kez daha aşık oldum ve sadece benimkine değen bedeninin sıcaklığıyla dolan, kahredici bir boşluk taşıyorum göğsümün tam ortasında yeniden… İkimizin de dileği diğerinin ölümünden sonra yaşamak zorunda kalmamaktı. Birbirimize sık sık söylediğimiz gibi, olmaz ya, eğer ikinci bir hayatımız olsaydı o hayatı da birlikte geçirmek isterdim.” [3]

Edebiyat, diğer yazın alanlarından farklı olarak, yaşama dair dile gelemeyenleri en yoğun ve en çarpıcı haliyle dile getirir. Ve bizleri alt-üst ederek, bunları yaşamın içine sokar. Edebiyatla yaşamın zorlukları ve kabalıklarının üstesinden geliriz. Sakin, köşesine çekilen hayatları rahatsız eder, fiile çağırırız. Edebiyatla odaklanır, yoğunlaşır ve derinleşiriz. İşyerlerinde, hayatımızı kuşatan sığ ve banal sohbetlerden edebiyat aracılığıyla kaçarız. Edebiyatla kucaklarız en büyük hayalleri… Bunun için de iyi edebiyatın, sağlam bir felsefi altyapısının olması şarttır. Philp Roth’un da temel derdi benzer olsa gerek ki bakın sanat için ne söylüyor, son sözü ona vererek bitirelim.

“Sanatın en ulu ve en güç başarısı bizi güldürebilmesi ya da ağlatabilmesi, bizde şehvet ya da öfke uyandırabilmesi değil, doğanın yaptığını yapması ve bizi hayretle doldurmasıdır.” [4]

*

*Babamın lisanında, olur mu öyle şey anlamına geliyor.

  1. Philip Roth, Ölen Hayvan, Monokl yayınları 2016, syf.30
  2. Philip Roth, Ölen Hayvan, Monokl Yayınları 2016, syf.32
  3. Andre Gorz, Son Mektup – Bir Aşk Hikayesi, Ayrıntı Yayınları 2007, syf.61
  4. Philip Roth, Bir erkek Olarak Yaşamım, YKY 2020, syf.57

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gözlerimizi kapadığımız ve kaçtığımız geleceğimiz: Yaşlılık

Bu haftaki yazımı, iyice altüst olan ekonomi ve bunun yarattığı bireysel-toplumsal psikolojiyle birlikte, muhalefet üzerine yazmayı düşünüyordum ancak birçok mecrada bu konuda yazılıp – çizilecektir düşüncesiyle ve bir karşılaşma sonucu, yaşlılık üzerine yazmak istedim.

Geçtiğimiz günlerde kitabevine gelen bir okurumuz, oldukça dinamik görünmesine rağmen iyice yaşlılık psikolojisine girdiğini ve bunda ise toplumun pandemi süresince kendilerine, yani 65 yaş üzeri bireylere davranışının çok etkili olduğunu söyledi. Gerçekten de özellikle Covid-19 pandemisinin ilk zamanlarında, insanlığımızdan utanmamız gereken sahneler yaşatıldı insanlara… Yasağı dinlemeyip sokağa çıkanlarla polis kovalamacası, komik bir şeymiş gibi servis edildi. İnsanlara, zorla maske takılıp başlarına kolonya dökülen sahnelere tanık olduk. Sanki hastalığın taşıyıcısıymış gibi muamele gördüler. Toplumdaki konsensüs, öyle yüksekti ki bu uygulamayı beğenmeyen ve hayatları iyice daralan insanlar, karşı çıkmaya cesaret bile edemediler.

Zorla ‘koruma’ olmaz!

Oysa, sizin bu hastalığı ne kadar bulaştırma riskiniz varsa, yaşlı insanların da ancak o kadar vardır. Ve diğer insanlara sokak serbestken o insanları, “sizi koruyacağım” diye eve kapatamazsınız. Koruma faaliyeti gönüllü bir faaliyettir. Zorla koruma olmaz. Ayrıca koruyacağım diye uzun süre evlere kapattığınız insanlarda başka psikolojik ve biyolojik sorunlara yol açmış oluyorsunuz. Tabii toplumun tamamına uygulanan kapanma önlemlerini bunun dışında tutuyorum.

Başlangıçta korumacı bir yaklaşımla hareket edilip sonra tamamen yaş alan insanların hayatını kısıtlamaya, onları aşağılamaya ve psikolojik, hatta fiziki şiddete varan bu ageismin(*) sebebi ne olabilir? Bu ayrımcılığın bir sebebi, toplumsal, kültürel ve geleneksel olarak, yaşlı insanların tamamını aynılaştırıp yaşamdan dışlamaksa eğer, diğer bir sebebi de, Esra Açıkgöz’ün Gazete Karınca’da yaptığı bir söyleşide “sanırım bu nefreti yaşlanma korkusu da tetikliyor” sorusuna Doç. Dr. Özgür Arun’un(**) verdiği şu cevap olabilir: “Bu, yaş ayrımcılığının önemli bir boyutu. İnsanlar hem uzun yaşamak hem de yaşlanmamak istiyor.”

Bilinçdışında oluşan bu korkuyla görece genç olan insanlar, kendi yaş almışlığına ayna tutan bedenleri karşılarında görmek istemiyor belki de. Roland Barthes, bu dışlama ve yok saymayı, bedenimizin giderek hem kendimiz hem de başkaları için seyirlik bir nesneye dönüştüğünü belirttikten sonra şöyle ifade ediyor: “Gençlik ırkçılığı diye adlandırabileceğimiz bir akıma kaptırmışız kendimizi: Çağdaş toplumda gençler, gençlik, ayrı bir ırkmış gibi işlem görüyor, yaşını başını alanlar da bu ırktan ayrılmış sayılıyor” [1]

Sistemin empatisizliği ve zorbalığı

Kapitalist uygarlıkta, teknoloji ve hız, adeta yeni bir dine dönüşmüş durumda. Bunun dışında bir çalışma ve sosyal yaşam düşünmek artık çok zor. Sosyal medyayı iyi kullanamazsanız ticaret yapamazsınız, yine sosyal medyada görünür olmazsanız var olup olmadığınız tartışılır hale gelir adeta. Sosyal medyanın ve genel olarak internetin aktif kullanımı üzerinden bile bir yaşlı- genç ayrımı gerçekleşmiş durumda. Özellikle Z Kuşağı gençleri, orta yaş ve üzeri insanlar için internet mecrasında “boomer” kavramını çok genelleştirerek kullanmakta. Oysa bu kavram, internet ortamında bir yaşlı adamın videosunda “Y ve Z kuşağının Peter Pan sendromuna yakalandıklarını ve hiç büyümek istemediklerini ve gençlik döneminde sahip oldukları ütopik ideallerinin de bir şekilde yetişkinliğe evrileceğini düşündüklerini” söylemesine tepki olarak gelişmişti. Yani aslında genç kuşaktan gelen anlaşılamama konusundaki tepki, giderek interneti iyi kullanamayan orta ve üst yaş insanlar genellemesine dönüştü.

Bu tepki, “gerontokratik” bir yaklaşımla gençleri yargılayan insanlara veriliyorsa, dalga geçme içeriğinde bile olsa haklı bir tepkidir. “Tamam babalık sen haklısın” şeklinde örneğin. Ancak yaş grupları üzerinden genelleme yapılması sorunlu bir kültürel tepki oluşturur. Ayrıca her bireyin genç veya yaşlı olsun, teknolojiden uzak kalma hakkı saklı kalmalıdır. Özellikle de kamusal alan söz konusu olduğunda, yöneticiler bunu sağlamak zorundadır. Ancak bunun böyle olmadığını çok iyi anlatan bir film var. O filmden bahsetmek istiyorum. Yani Ken Loach’ın muhteşem filmi “Ben Daniel Blake”ten. Daniel Blake, New Castle’de yaşayan 59 yaşında bir marangozdur. Ciddi bir sağlık sorunu yaşar ve artık çalışamayacağı için işsizlik fonuna başvurur. Ancak teknolojiyle hiçbir bağı olmayan Daniel Blake’in, gerçekten hasta olduğunu ispatlayıp bu başvuruyu tamamlaması için her adımı internet ortamından gerçekleştirmesi gerekmektedir. Başka türlü gerçekleştirme talebi büyük bir kayıtsızlıkla reddedilip internete yönlendirilir. Devlet dairesinde gördüğü kimi gençlerden yardım alır ama işlemlerini tamamlayacak kadar hiç kimse yardım etmez. Daniel Blake, başka bir kişiden daha yardım isteyememe mahcupluğu ve çaresizliğiyle baş başa kalır. En sonunda bu işleyişe isyan eder ve desteği de bir mülteci kadın ve çocuğundan görür. Sonra aralarında bir dostluk başlar. Daniel Blake’in sonunu, spoiler vermemek için söylemek istemiyorum ancak kayıtsızlığa ve empatisizliğe karşı tokat gibi bir son olduğunu belirtmeliyim.

Saygınlıktan dışlanmaya giden yol

Antropolojik çalışmalar gösteriyor ki ilksel zamanlarda gerontokrasi, topluluklar içerisinde çok yaygındı. Yaşlıların, bilgiye sahip olmasından kaynaklı bir hâkimiyeti ve büyük bir saygınlığı vardı. Ve bu durumda yaşlılar en güçlü insanlar oluyordu. Ayrıca, topluluklardaki gerontokrasiyi, cinsiyet belirlemiyordu. Bu bireyler, anasoylu toplumda kadınken, ataerkil toplumda erkek olabiliyordu. Ancak kültürel evrimleşmenin geldiği noktada yaşlılar tam tersine en kırılgan, dışlanmış ve güçsüz bireyler olarak karşımıza çıkıyor. Ve bir de bu durumun yarattığı psikopatolojiyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar.

Yapılan araştırmalar,” bizim geleneğimizde yaşlılara hürmet vardır” lafının da boş bir sözden ibaret olduğunu gösteriyor. Yalnız şunu da belirtmeliyim ki yaşlı hiyerarşisini hoş göremeyeceğimiz gibi, bir bireye sadece yaşlı olma özelliğinden dolayı da saygı gösteremeyiz. Saygı, genç ya da yaşlı bireyin, yaşamdaki duruşuna gösterilmelidir. Ancak yaşlı bireylere karşı gösterilen geleneksel hiyerarşik saygı veya dışlama paradoksunun dışında bir toplumsal yaşam kurgulamalıyız. Genç insanlar, bulundukları mekânlarda yaşlı görmek istemeyerek, genç veya başka yaşlı insanlar da, yaş almış insanların spor yapma, öpüşme, sevişme ve dans etmelerini garipseyerek yaşamı onlara dar ettiğinin farkında mıdır acaba? Bunun böyle olmayabileceğine dair çok güzel bir örnek yaşamıştım. 2017 yılında, Dünya Sosyal Ekoloji Konferansı’nın ikincisinin yapıldığı İspanya Bask Bölgesi’nde bir yer alan Bilbao Kenti’ne gitmiştim. Konferansın son günü, Bilbaolu arkadaşlar, bizi eğlenmek için bir bara götürmüştü. Gittiğimiz barı, epeyce yaşlı bir kadın ve onun yine yaşlı sayılabilecek iki kızı işletiyordu. Öğrenci olan arkadaşımın üniversiteden hocalarıyla karşılaştık. Sanırım yaşları altmışın üzerindeydi. Ve birlikte dans ettik. Birçok genç ve yaşlı insan birlikte eğleniyordu. Bu durum bana ageismde, kültürün ve siyasal iklimin ne kadar önemli olduğunu düşündürttü. Zira Bilbao, sokaklarında rahatça dans edilen ve anarşist geleneğin olduğu bir kentti.

Şiirin, hemen her konuya dair en güçlü sözü söyleyebildiğini düşündüğüm için Ahmet Erhan’ın şu şiiriyle bitirmek istiyorum.

AĞAÇ

Bir şiire girmek için
yıllarca bekledi
şu yaşlı ağaç.

Kimse onu anlamadı.

Yanından geçen
birini görünce
usulca kımıldanmasını bile
bir şeylere
yormadı…

Yolun kıyısında duran
yapraksız, tozlu ağaç
işte bir şiire girdin.

Artık yalnızca
bir ağaç
değilsin…

(*)ageism: Yaşlı insanlara karşı, yaşlarından dolayı ayrımcılık yapmak
(**)Doç. Dr. Özgür Arun, Senex Yaşlanma Çalışmaları Derneği Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi Gerontoloji Bölümü Öğretim Üyesi
[1] Ömer Faruk, Aşk ve Ereksiyon “Aşk” ı, 6:45 Yayınları 2021, syf.113

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kaçacak bir kuzey olmayacak!

Bu yazıyı kaleme alırken İskoçya’nın Glasgow kentinde devam eden COP26 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nın bitmesine saatler kalmıştı. Yaklaşık iki hafadır devam eden zirvede, takip ettiğim kadarıyla elle tutulur pek bir şey ortaya konulmadı. Sadece, kömürden tamamen çıkılması ve fosil yakıtla çalışan otomobillerin tedavülden kaldırılıp otomobil teknolojisinde tamamen yenilenebilir enerjiye geçilmesiyle ilgili teklifler ve buna kimi ülkelerin imza atması, biraz heyecan yarattı o kadar.

Ancak, şeytanın ayrıntıda gizli olduğunu unutmayalım. Örneğin, kömürden çıkışa imza atan ülkelerin çoğunda, zaten termik santral bulunmazken, otomobil teknolojisinde fosil yakıtın terk edilmesi kararına imza atanlarda ise otomobil fabrikası yok. Bu durum da hevesimizin kursağımızda kalması için yeterli. Ülkelerin gönderdiği yüzlerce delegasyon üyelerinin çoğunun, fosil yakıt temsilcileri olması boşuna değilmiş anlaşılan. 2018’de Polonya’nın kömür üretimiyle meşhur bölgesi Katowice’de gerçekleşen COP24’te, adeta gelenlerle dalga geçer gibi kömür maketleri sergilenmişti. Bu zirveye de BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in  “gezegen bitkisel hayata girdi, radikal önlemler almalıyız” uyarısına rağmen, fosil yakıtçıların çabası damga vuracak gibi görünüyor. Umarım kalan saatlerde büyük değişiklikler gerçekleşir ve ben de yanılmış olurum. COP26’da büyük endüstriyel şirketlerin, ellerinin bu kadar güçlü olmasında, küresel ısıtmadan en çok etkilenen güney ülkelerinin pandemi kısıtlamasıyla fazla yer alamaması da etkili olmuştur. Bu durum aynı zamanda COP26’nın “kuzey” ve “beyaz” bir COP olduğu eleştirilerini de haklı çıkarıyor. Yalnız şunu belirtmek isterim ki söylediğim şey ülke delegasyonları için geçerlidir. Çünkü, zirve için Glasgow’a gelen iklim aktivistleri, çok etkin eylemler gerçekleştirdiler ve ikilim adaletine sürekli vurgu yaptılar. Güney ülkelerindeki iklim krizi kaynaklı yoksulluğa, su, gıda ve temiz hava sorununa dikkat çektiler.

Ya kapitalizm ve ölüm ya devrim!

İnsan merkezci yaklaşımlarla, flora ve fauna üzerindeki tahakkümle birlikte, gezegenin aşındırılması yeni bir olgu değil, ancak kapitalizmle zirveye ulaşmış durumda… Sonlu bir dünyada sonsuz büyüme arzusu içerisinde olan bu sistemin elitleri, kendi sonlarını da getirecek olmasına rağmen bu arzularından vazgeçip ciddiyetli iklim krizi önlemleri alamazlar. Çünkü “ya büyü ya öl” mottosuna bağlı bu sistemin, başka türlü işlemesi mümkün değildir. Krizin, bütün yönleriyle farkında olmalarına rağmen dişe dokunur hiçbir adım atılmamaları bunu yeterince ispatlıyor.

Okuduğumuz kimi kaynaklardan zenginlerin, özellikle Yeni Zelanda’dan toprak satın aldığını, herhangi bir iklim adaletsizliği ve açlık isyanında güvenli olur diye çölün ortasında bile büyük yerler aldığını öğreniyoruz. Yüksek teknolojilerle güvenlikli bölgeler oluşturmayı düşündükleri geliyor insanın aklına. Ancak gözden kaçırdıkları bir şey var. Gezegenin ısınmasındaki her yükselişin, nerede ne etki yapabileceğini tam olarak bilim insanları bile kestiremiyor. Almanya’da büyük seller ve can kayıpları yaşanabiliyor. Dünyanın en soğuk yerlerinden Yakutistan’da yangınlar çıkıyor. Kutuplarda sıcaklık 20 derecelere ulaşabiliyor. Ayrıca her bölgenin kendine has bir bitki örtüsü var ve bunun sıcaklık değişiminde hangi aşamada gıda krizine yol açabileceğini de düşünmek lazım. Bir de Mars’ta yaşam kurma hayalleri var tabii… Bu uzay gezileri için harcadıkları paralar, dünyadaki açlığı bitirebilir büyüklüktedir.

Öfkelenin!

Yoksulların acısına bakmaktan gizli bir haz duyan sermayedarlardan, kendi bireysel konumunu korumak dışında bir faaliyet bekleyemeyeceğimiz, hemen her gün türlü olaylarla ispatlanıyor. Bu durum, özellikle de iklim krizi söz konusu olduğunda paradoksal bir tablo ortaya çıkarıyor. İklim adaletsizliğinden direk sistemi sorumlu tutup “ikimin değil sistemin değişmesini” isteyen aktivistleri hariç tutarsak, dünyadaki çevreci hareketin önemli bir kısmı, halen hükümetlerin bu konuda çözücü adım atacağı iyimserliğini koruyor. Aslında bu beklentinin, yıllardır BM düzeyinde yapılan zirvelere ve konunun öneminin sürekli vurgulanmasına rağmen gerçekleşmediği bireyler tarafından içten içe biliniyor. Birçok insan bu durumdan etkilenerek eko-anksiyete sorunu yaşıyor. Gerçekleşmeyen beklentilerden doğan çaresizlik durumu yani… Her sosyal adaletsizlik ve eşitsizlik konularında olduğu gibi bu konuda da belki sistem bunu istiyor. Melankoli, kötümserlik, boğulan hayallerimiz, duygularımızın işgal altında olması, başka bir dünyanın ve bir geleceğin olmadığı hissine kapılmamız. Bu durumda, olması gereken bir duygu varsa o da öfke olmalıdır. Yaşamımızı distopyaya çevirip , pişkin pişkin sırıtanlara karşı öfke, milyonlarca insanı ölüm sınırında yaşamaya iten sisteme öfke, Covid-19 aşısını bile büyük bir gelir kaynağı olarak görüp insanların ölümünü seyreden düzene olan öfke, mezbahalarda hayvan öğüten endüstriye öfke…

Ne demişti yüzyıllar önce büyük ozan Pir Sultan Abdal: “Bozuk düzende sağlam çark olmaz.” En sert ve olumsuz gibi görünen duygular, üzerine iyi düşünülürse büyük bir olanağa kapı aralayabilir. Bizim öfkemiz de sevdamıza hizmet edecek bir gücün kaldıracı olabilir.

‘Başka bir son mümkün’

George Floyd’un polis tarafından vahşice katledilmesinin ardından, “ DÜNYANIN BAŞKA BİR SONU MÜMKÜN” sloganı, büyük harflerle Minneapolis’te bir duvarın üzerine püskürtülmüştü; 2000’lerin küreselleşme karşıtı hareketi sırasında ünlenen gelecek odaklı “ Başka Bir Dünya Mümkün” sloganının uyarlamasıydı bu.” [1] Kapitalizm, kendi krizini bize çözümsüzlük gibi yutturmaya çalışırken, bu örgütlü sınıfsal kötülük filmine başka bir son yazabiliriz. En büyük krizler aynı zamanda en büyük fırsatların da zamanıdır. Toplumdaki rahatsızlığın arttığı ve bir araya gelme ihtiyacının yükseldiği dönemlerdir böyle ekonomik, sosyal ve ekolojik kriz ortamları… Distopyaya karşı, ütopyayla bitecek bir senaryonun bütün potansiyellerine sahibiz. Ömrünü, olması gereken geleceği bir düş olmaktan çıkarıp gerçek olmasını sağlamaya adamış, anarşist antropolog ve aktivist David Graeber, 2011’deki Wall Street’i İşgal Et (Occupy Wall Street) hareketinin mottosu olan “Biz yüzde doksan dokuzuz”u dostlarıyla birlikte üretirken çok haklıydı. Üzerimizden atmamız gereken “yapacak bir şey yok”  ruh halinin yanında, çoğunluk olduğumuzu da görmemiz ve anlamamız gerekiyor.

Tek sorun bir araya gelebilmek olmalı. Bunun yolları araştırılmalı. Bunun için de “küresel düşünüp yerel hareket ederken” sınır ötesi dayanışmanın her imkânının değerlendirmeliyiz. Sistemin mağdur edip acı çektirdiği insanlar ve insan olmayan hayvanlara baktığımızda, bunca gücümüze rağmen bir şey yapamıyor olmak, bizde bir haysiyet sorunu yaratıyor olmalı. Hem ulusal hem de ulusaşırı kolektif eylemlerle özgür-ekolojik yaşam adacıkları oluşturmaya çalışan insanlarla buluşalım ve birlikte eyleyelim. Hayatta kalmanın ötesine geçelim. Herhalde şu konjonktürde yapabileceğimiz en büyük devrim bu olacaktır.

*

[1] Srecko Horvat, Gelecekten Gelen Şiir, Kolektifkitap 2021, syf.14 çeviri: M.Taha Tunç

 

Kategori: Hafta Sonu

COP26İklim KriziManşet

[COP26] Antalyalılar iklim adaleti çağrısı için sokaktaydı

6 Kasım İklim Adaleti İçin Küresel Eylem Günü’nde, dünyanın birçok kentinde olduğu gibi Antalya’da da bir eylem vardı. Eylem, 6 Kasım Cumartesi günü Antalya Ekoloji Meclisi’nin çağrısıyla saat 14.00 de Attalos Heykeli önünde gerçekleştirildi.

COP26 Türkiye Koalisyonu’nun diğer kentlerde de duyurulması için hazırladığı basın açıklamasında, tüketim kültüründen beslenen kapitalizmin ekolojik krizin müsebbibi olduğu dile getirildi.

Açıklamada, Dünya’nın hemen her yerinde, felaketlere sebep olan bu gidişattan en çok küresel güneyin ve yoksulların etkilendiği söylendi.

Radikal dönüşüme ihtiyaç var

Bu iklim adaletsizliğin giderilmesi için “yeşil badana” anlamına gelebilecek “yeşil devrim” adıyla sunulan makyaj önlemlerin, ciddiyetten uzak olduğu ve tam bir radikal dönüşüme ihtiyaç dillendirildi.

Gezegenin en büyük kirleticileri arasında yer alan ABD, Çin, Hindistan, Rusya gibi ülkelerin ardından, Türkiye’nin de dünya karbon salınımında 16.sırada olduğu ve bu oranla büyük bir sorumluluğa sahip olduğu açıklandı.

Mücadele çağrısı

Basın açıklamasının sonunda, iklim adaleti için gerekli radikal dönüşümün kapitalistlerin inisiyatifiyle  kendiliğinden olmayacağı öngörüsüyle şu cümlelerle mücadele çağrısı yapıldı:

“Gezegenin ve türlerin geleceği için, yoksullara, yerlilere, kadınlara, canlılara ödetilen bedellerin daha da ağırlaşmasını engellemek için, dünyanın dört bir yanından gelen sesleri ortaklaştırıp büyüterek ekolojik sorunların en önemli göstergesi olan iklim krizine karşı hükümetlerin sorumsuzca davranışlarının ve ekolojik suçların üstünün örtülmeye çalışılmasını teşhir ediyoruz! Bugün bu koalisyonu kurmamıza ve harekete geçmemize neden olan iklim krizinin nedeni; insanın emek gücü de dahil, doğanın her parçasını metalaştıran kapitalizmdir! Bizleri; açlık, savaş, yoksulluk, göç, eşitsizlik ve ekolojik yıkıma maruz bırakan kapitalizmin krizine dair çözümü, halkların dayanışması ve birlikte mücadelesi ile bula cağımıza inanıyoruz. Ve iklim adaleti için mücadele eden herkesi enternasyonal dayanışmaya çağırıyoruz.”

Umut günleri

5-6-7 Kasım günleri iklim adaleti mücadelesi açısından tam anlamıyla umut günleri oldu diyebiliriz. Bu üç günde de dünya ve Türkiye çok hareketliydi. Örneğin, COP26 Dünya İkilim Zirvesi’nin devam ettiği Glasgow’da 5 Kasım günü Fridays For Future ( Gelecek İçin Cumalar) üyeleri 30 bin kişilik bir gösteri yaptı. Bu eylemin organizatörleri ve katılımları gençlerden oluşuyordu.

6 Kasımda ise yine Glasgow’da aşırı yağmura rağmen uzun sürece yayılan 100 bin kişiyi aşan bir eylem gerçekleşti. Birleşik Krallık’ta kimi bilim insanları, iklim krizine dikkat çekmek için kendilerini köprülere zincirlediler. Böylece Yokoluş İsyancılarına bilim insanları da eklenmiş oldu.

6 Kasım’da Dünya’nın birçok kentinde gerçekleşen kitlesel eylemlerin yanında Türkiye’de yapılan eylemlere de coşku hakimdi. 7 Kasım’a gelindiğinde ise İstanbul’daki maratonda, iklim aktivisti gençler sloganlarla bulunurken, İkizdere Direnişçileri de pankart ve flamalarıyla yer aldı.

Kategori: COP26

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Beraber

İnsandaki yalnızlaşmanın, içe kapanmanın, atomize olmuşluğun ve bireyciliğin en üst boyutlarda olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Adeta kamusal alanı gönüllü bir şekilde çökertip apartmanlarımızdaki dairelerimize hapsoluyoruz. Bu durum, kamusal alanlarımızı koruyup geliştirmenin, etik ve estetik bir boyutta var edebilmenin ve bu çılgınlık çağında, bu alanları devrimci bir dönüşüme uğratmamızın önündeki en büyük engeldir. Bireyin özgürleşmesi anlamında değil ama kapitalizmin yutturduğu bireycilik, insanın kaderi değildir. Birçok antropolojik çalışma, ilksel zamanlarda karşılıklı yardımlaşmanın yoğunluğunu ortaya koyarken, ortaçağda ve yakın zamanın kimi ülkelerinde, kanton, meclis ve komün gibi oluşumların azımsanmayacak bir varlığını teyit ediyor.

Beraberliğimiz bu kadar yara almışken ne yapabiliriz?

Büyük anlatıların siyaset krizi içerisine girdiği, sisteme karşı, bütünlüklü alternatif sosyal, ekolojik ve özgürlükçü herhangi bir ideolojinin, teoride var olsa da politik olarak etkin olmaması, maalesef insanlarda kapitalizm nihai zaferini ilan etti havası doğuruyor. Kapitalizmin farklı bir yüzü olan totaliter rejimlerin farklı ülkelerde boy gösterdiği böyle bir dönemde, insanların neden alternatif majör siyasetlere teveccüh etmediğinin sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutlarını düşünmek zorundayız. Buralardan siyaset yapma tarzımız üzerine çıkaracağımız dersler olacaktır.

Kaybettiğin gücü yeniden fark etmek…

Eğer toplumsal plandaki siyaset alanlarında bir sıkışma ve daralma varsa, öncelikle iktidarın yaratma potansiyelimizi nasıl sakatladığını anlayıp buna bir çomak sokmanın yolunu bulmak zorundayız. Kaybettiğimiz gücümüzü yeniden fark etmekle başlayabiliriz işe… Çünkü güçsüz olduğumuz ve çok da bir şey yapamayacağımız, gerek sistem gerekse pesimist muhalifler tarafından sürekli tekrarlanır ya da hissettirilir. Yaşadığımız dünyayı böyle algılamamız beklenir. Oysa insanlık tarihi bize çok iyi gösteriyor ki yıkılmaz zannedilen nice iktidarlar yerle bir oldu. Tarihin her döneminde insanlar bir araya gelmenin farklı yollarını bulmayı başardılar. Bu kimi zaman majör siyaset olarak kimi zaman da minör siyaset olarak tezahür etti. Buradan hareketle, günümüzde bizlere umut veren, küresel boyutta kadın hakları hareketi ve ekoloji hareketinin yanında küçük toplulukların, otonom oluşumların açığa çıkarabileceği siyaset olanakları üzerine birlikte düşünelim istiyorum.

Eğer politika, yaşamsal konular üzerine söz söyleme ve harekete geçme sanatıysa birçok küçük topluluk hali hazırda bunu yapıyor zaten. Bu bahsettiğimiz minör siyaset olanağını, majör siyasete karşıt olma üzerinden kurmayıp, tam tersine majör siyaseti etkileyip, dönüştüren ve birlikte var olabilen dinamik bir yapı olarak görmek gerekiyor. Minör siyasetin en temel özelliği, iş yaparak politika üretmek ve görünür olmaktır. “Minör siyasetteki insani bir – aradalık, tepkisel olmaktan uzak, daha ziyade üretici, aktif, kendi işine bakan, etkiler üreten bir içerik sergiliyor. Minör siyasette insanlar bir tepkisellik içinde değiller derken, onları çevreleyen dünyaya bir itirazları, bir eleştirileri olmadığını söylemiyorum. Ama siyasal varoluşlarını karakterize eden şey tepki değildir. Varlığa hükmeden bir olumsuzluğun, yeniden başka bir olumsuzluk çağırdığını, böylece bunun insani bir – aradalığı günden güne tahrip ettiğini bilirler.”[1] Bu siyaset anlayışının, Spinoza’nın yaşamı kutlayan ve merkeziyetsiz siyaset anlayışına ek olarak Nietzche’nin hınç ve tepkisellikle hareket etme eleştirisiyle örtüştüğünü söyleyebiliriz. Hınçla hareket ettiğinizde, olumlayıcı ve örnek yaşam pratikleri üretmek yerine, karşı tarafın etkiselliğine hapsolmuş, öfke ve intikama dayalı bir pratik üretebiliyorsunuz.

‘Minör siyaset’in olanakları

Uzun süredir dünya genelinde siyaset, çok büyük ve aşkın ideallerle geleceğe kilitlenen bir göz siyaseti şeklinde gerçekleşiyor. Göz, uzak ufuklara dalmışken, bu -gün tüm hunharlığıyla yaşanıyor. Bedenler ve ruhlar hemen her an tahrip ediliyor. Gezegen mütemadiyen aşındırılıyor. Bu “büyük” siyaset anlayışı, kendi yaşam alanlarında küçük topluluklar kurarak, politik özneler olmaya çalışan insanların etkinliğini küçümsemekten de geri durmuyor. Buralardan elle tutulur bir şey çıkmayacağını düşünüyor. Oysa, insanların kendi yaşam alanlarını, bir beden olarak tasavvur edersek, bedenini korumaya, geliştirmeye ve onun üzerinde söz sahibi olmaya çalışması hiç de küçümsenmeyecek, ertelemesiz ve doğrudan bir siyasettir. Bu tarz örgütlenmeler, hiyerarşik temele dayalı olmadığı için de doğrudan demokrasiye büyük olanak sunar.

En önemli avantajlarından birisi de Michael Hardt ve Antonio Negri’nin kastettiği anlamıyla “çokluk” a kapı aralamasıdır. Her türden bireyin, kendini ifade edip, hayatının siyasetini yapabilmesinin ve aidiyet kurmasının yolu açılır. Bu çokluğun bireyleri, birbirini etkileyip, dönüşerek birlikte iş üretirler. Kardeşlik ve dostluk bağıyla birbirine bağlanırlar. Gelecek düşlerini, şimdiden hayata geçirmeye çalışarak özgürlüğün tadına varırlar. Düşündüğünü hemen eyliyor olmanın vicdani rahatlığını hissederler. Bu çokluk öznelerinden bir vegan, bir anarşist, bir vicdani retçi, bir işçi, bir kadın hakları aktivisti ve bir LGBTİ+ bireyin aynı toplulukta buluştuğunu düşünün, buradan bir dönüşüm çıkmaması mümkün değildir. Ve kurdukları topluluğun bir mahalle meclisine dönüşmesinin önünde hiçbir engel yoktur. Başka doğrudan demokratik topluluklarla koordine olarak toplumsal hayatta söz sahibi olma anlamında güçlenmelerinin önünde de bir engel yoktur. Bu toplulukların en can alıcı yanlarından birisi de siyasetin sokakta gösteri yapıp eve dönmekten ibaret olmadığını çok iyi biliyor olmalarıdır. Zira sonuç almak için süreklilik göstermeyen ve protestoyla sınırlı eylemler, insanlarda bir umutsuzluğa yol açabilmektedir. Hayata değen politikalar üreterek, küçük de olsa sonuçlar alarak oluşturulan hareketlilik, insanlar için bir moral ve motivasyon kaynağıdır. Bu anlamda minör siyasetin bulunamayacağı bir alan yoktur diyebiliriz. Çünkü bu siyaseti hayata geçirmek için sizi tam anlamıyla ifade eden büyük oluşumları beklemeniz gerekmez. Birkaç kişiyle bile bulunduğunuz habitatta siyasete başlayabilirsiniz. Bunun büyüyüp gelişip gelişmeyeceğini zaman ve o bireylerin çabası gösterecektir.

İktidara karşı alan savunması

Dünya solunun çoktan unuttuğu bu topluluk, komün ve meclisler aracılığıyla siyaset yapma tarzının ne kadar önemli olduğunu, sosyal ekolojinin kurucu ismi Murray Bookchin onlarca yıl önce hatırlatmıştı. Bookchin bu tarz siyaset öznelerini, hemen şimdi harekete geçmenin birer enstrümanı olarak görüyordu. Tabii onun siyaset anlayışında bu öznelerin federatif bir yapıyla konfederasyona evrilmesi ve nihayetinde devrim de öngörülüyordu. Yani sistemin izin verdiği ölçüde kalmak ve eylemliliğimizi ona göre sınırlamak bizi ekonomik ya da sosyal cemaat olmaktan öteye götürmeyecektir. Hatta Bookchin, toplulukların bu genişleme ve alan kaplama durumunu “ikili iktidar” olarak adlandırır. Bir nevi iktidara rağmen kendi yaşam anlayışını oluşturup belli bölgelerde hayata geçirmek ve iktidarın buna dokunmasına izin vermemek durumu… Burada kastedilen iktidar, toplulukların kendi siyaset anlayışı için değil, iktidara karşı alan savunması anlamında kullanılıyor. Yoksa Bookchin’in ömrü hiyerarşisiz siyaseti savunmakla geçmiştir. Bu alan savunmasına en iyi örneklerden birisi, katılan her bireyle manifestoları değişebilen Zapatist Hareket’tir sanırım. Ayrıca saymaya kalksak, birçok ülkeden verebileceğimiz otonom bölge örneklerinin sayısı da az değildir. Siyasetin sürekli gündeminde olan Z Kuşağı’nın, hiyerarşik ve gerontokratik dayatmalara oldukça kapalı olduğunu da düşünürsek,  doğrudan demokratik siyasetin önünün açık olduğunu söylemek abartı olmaz.

*

[1] Onur Eylül Kara, Yapabileceğimizi Yapmak, İletişim Yayınları 2019, syf. 39-40

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Acılara baka baka yitirdiğimiz insanlığımız

Geçtiğimiz günlerde Konya Sarayönü İlçe Belediyesi ekipleri, onlarca köpeği iğneyle bayıltıp canlı canlı toprağa gömdü. Bayılmayan bir köpek ise kaçıp kurtulmayı başardı. Duyarlı bir insan, bu görüntüleri kaydedip, sosyal medyada yayınlamasa, kimsenin bu feci ve can yakan olaydan haberi olmayacaktı. Tıpkı başka haberimiz olmayan can kıyımlarında olduğu gibi.

Başkasının acısına bakıp kalmanın dayanılmaz ağırlığı ve sığlığı

Hayvanlara karşı eziyet, işkence ve öldürmelerin sonu, biz görüntüleri izleyip evlerimizde ağlarken gelmeyecek. Ağladıkça dağlarımız yeşermeyecek yani. Evlerimizde geçirdiğimiz öfke nöbetleri, Afganistan’da Taliban’ın kadınları köleleştirmesini engellemeyecek. Yok edilen ormanların, sosyal medyadaki görüntülerine bakıp da altına koyduğumuz kızgınlık emojileri, o ağaçları geri getirmeyecek. Şiddete uğrayan bir kadın ve çocuğun çaresiz bakışları, uzatmadığımız ya da uzatamadığımız ellerimizde asılı kalacak. Çekçeğine el konulan bir kâğıt-plastik geri dönüşüm işçisinin, gözü dönmüş sermayeye karşı, yalnız bırakılan ekmek mücadelesinin yarattığı kırgınlık, kolay kolay durulmayacak. Etnik kökeninden dolayı dışlanan, şivesiyle dalga geçilen ve aynı zamanda ana dilini konuşmasına, kamuya açık olmadığı sürece lütfen izin verilen bir insanın koparılan haysiyeti, empâti kurulmadıkça yerine gelmeyecek. Mülteci olma zorunluluğundan dolayı, ulusal aidiyeti aşağılanan ve son derece insani gerekçelerle savaştan kaçtığı için korkak ilan edilen insanlara, biz sahip çıkmadıkça, insana olan inancını kaybetme psikolojileri düzelmeyecek. Çocukları yeterince beslenemeyecek. Adaletsizliğe uğrayan bir insanın, onu içten içe yakan öfkesi, biz sesine kulak vermedikçe hiç dinmeyecek. Aristoteles’in dediği gibi; adalet en büyük erdem ve adaletin olmadığı yerde diğer erdemlerden bahsedemeyeceksek eğer bu öfkenin ateşi bizi de saracak.

Yazının girişinde dile getirdiğimiz acımasızlığın türevlerini, türlü bahanelerle insanlığın nasıl uzun süredir hayvanlara yaşattığını, mezbahalara olan kayıtsızlık üzerinden düşünelim istiyorum. Ne diyordu Adorno: “Auschwitz’e giden yol mezbahalardan geçer.” Upton Sinclair de Şikago Mezbahaları kitabında, kapitalizmi işçi öğüten mezbahalara benzetiyordu. İnsanın hem bedenini hem de ruhunu yok eden mezbahalardı fabrika sistemleri… Toplumda mezbahaların, kasapların, hayvan çiftliklerinin, avcılığın, hayvanat bahçelerinin ve hemen her yerde kurban kesilmesinin normalleştirilmesi, aslında bugün tanık olup tüylerimizi ürperten Sarayönü’ndeki köpek katliamının temelini oluşturuyor. Hayvanları sevdiğimiz, yediğimiz, yemediğimiz, öldürdüğümüz, avladığımız ve evde beslediklerimiz olarak ayrımlara tabi tutuyoruz. Yani bir nevi tür içinde türcülük yapıyoruz.

Buradan meramıma gelecek olursak; sokaklarda ve evlerimizde beslediğimiz, arada bir okşadığımız hayvanlara bu kadar üzülürken bu kültürün temellerini atan mezbaha ve hayvan çiftliklerine yaşam tarzımızla ne kadar destek veriyoruz? Devasa endüstriyel hayvan hapishanelerindeki canlılar daha mı az acı çekiyor? Kitlesel ve bir darbede gelen ölüm daha mı az acımasız? Hayvan dövüşlerinde yaralanan hayvanlar ciğerlerimizi yakarken, diğer hayvanların acısı “kayıp gönderge”* sistemiyle gözlerden ırak yerde yaşanırken aslında yaşanmıyor mu? Hayvanları öldürüp yemek için hiçbir geçerli sebebimiz yokken, bitkisel beslenmenin olanakları bu denli büyükken, hayvan endüstrisinin küresel ısınmadaki payı, fosil yakıtlardan daha büyükken neden hala et yiyoruz? Cevap çok açık: Zevk için…

Belediyelerin önemli bir kısmının, sokak hayvanlarını, görüntü kirliliği olarak görmesiyle bu insan zevkine, insan keyfiliği de eklenerek zorbalık katlanıyor. Burada, hayvan yeme kültürüne atıfta bulunarak, hayvanlara yapılan işkence ve toplu yok etmelerin ağır suç olma içeriğini hafiflettiğim düşünülmesin lütfen, ancak kötülüğün ve sömürünün dereceleri vardır. Bu da maalesef kültürle oluşur. Bu insanların en ağır cezayı almaları için elimizden geleni yapmalıyız. Bunun için hayvan hakları aktivistleri, yılmadan mücadele veriyor zaten ve hayvanların yaşam hakkını garantileyen yasalar çıkması için sürekli hareket halindeler ama sesleri yeterince duyulmuyor maalesef… Buradan hareketle toplumun genelinin ve devletin kabul etmesi gereken şu diye düşünüyorum:

Hayvanların değeri bizim değer sistemlerimizle “azıcık şöyle azıcık böyle” olsun şeklinde belirlenemez. Onların değeri, kendilerine içkin olarak vardır. Ve yaşam hakları tartışılamaz. Yani temelde etik bir sorundur. Bu söylediklerimizi en güzel biçimde savunurken, girdiği davalarda gördüğü hayvan cesetlerine dayanamayıp psikolojisi bozulan ve daha sonra da genç kalbi bu acıya dayanamadığı için kalp krizi sonucu 2019’da kaybettiğimiz HAKİM ( Hayvan Hakları İzleme Komitesi Koordinatörü) sevgili Burak Özgüner’i saygıyla anmak istiyorum. Amacım suçluluk duygusu yaratmak değil ancak biz yeterince el verseydik sevgili Burak’ı yine kaybedebilirdik belki ama yükünün hafiflemiş olacağı da kesindi. Çünkü terapisti uyarmıştı onu, bu davalara girmeye ara vermelisin diye.

Devrim televizyondan gösterilmeyecek

Evlerimizde az su kullanarak, vegan yaşayarak, otomobile daha az binerek, uçakla seyahata çıkmayarak, organik gıda tüketerek gezegeni kurtaramayacağız. Bu söylediklerimi öz sorumluluğumuz açısından zaten yapacağız. Yapmak zorundayız. Ancak kapitalizm kendi sonuyla birlikte yaşamı yok etme ya da onulmaz yaralar açma aşamasındayken, kendimizden menkul tavırlar çok yetersiz. Yukarıda saydığımız ve her biri eşit değerde toplumsal sorunlarla birlikte flora ve faunanın sorunlarını öncelik sırası vermeksizin birlikte ele almak zorundayız. Hemen her konuda gelecekteki devrimi beklemeden şimdi harekete geçmeliyiz. Aktivizm alanlarının içine girerek potansiyellerimizi açığa çıkarmalıyız. Doğrudan demokratik topluluklar aracılığıyla bir araya gelmeliyiz. Nihayetinde model oluşturan ve hayata değen politikalar üretmek zorundayız. Bizi insanlığımızdan utanır hale getiren, megamakine halindeki kapitalist uygarlığa karşı, devrim dışarıdan gelmeyecek. Devrim sensin, devrim benim ve o…

(*) Kayıp gönderge: Carol J. Adams’ın Etin Cinsel Politikası kitabında oluşturduğu kavram. Gözlerden uzak yerde öldürülmüş hayvanların paketlenip, jelatinlenerek bize sunulmasıyla suça ortak olma durumunun hafifletilmesi. Katilin başkası olma durumuna yönelik oluşturulan algı.

Kategori: Hafta Sonu