Köşe YazılarıManşetYazarlar

[Babil’den Sonra] Yeldeğirmeni’nde festival sevinci!

Gidenleriniz olmuştur, pandemiden önce, pazartesi akşamları Kadıköy’deki Eskici Gizli Bahçe’de ‘Kadıköy Sessison’s’ adlı ücretsiz bir doğaçlama dinleti düzenleniyor ve kamuya açık olan bu etkinlikte farklı ülkelerden müzisyenler kendi müziklerini icra ediyorlardı.

Etkinliğin fikir babaları olan Fransız keman sanatçısı Gabriel Meidinger, Fransız keman sanatçısı ve sinemacı Stephan Talneau, bir süre önce semtin farklı sanat disiplinlerinden yerel sanatçılarını ‘Kadıköy Sessions Festçik’ adlı tek günlük mini bir festivalde bir araya getirmek için yola çıktılar.

Yerel sanatçıların da desteğini alan festival 24 Ekim Pazar günü Yeldeğirmeni’nin pek çok kahvesinde, sanat atölyesinde, kitapçılarında, avlularında ve bahçelerinde gerçekleştirilecek.

Kar amacı güdülmeyen bu organizasyonun gerçekleşeceği mekânlar sanatçılara bağış (şapka) usulü toplanan para üzerinden bir bedel ödeyecek, ayrıca yemek verecek.

Festivalin yerel sanatçılar arasında yeni bağlar kurmayı, işbirlikleri geliştirmeyi, yeni performansları keşfetmeyi, yaratmayı; semtin farklı mekânlarını ve mahalleliyi de sanatla ilişkilendirmeyi amaçlıyor.

 

Videoda da izlediğiniz gibi festivalde müzik, tiyatro, kukla, sirk, dans, hikâye anlatımı, sanatsal enstalasyonlar, mini atölyeler, jam session’lardan oluşan küçük akustik performanslar yer alacak.

Festival, semtin farklı mekânlarında 14.00’de aynı anda başlayacak ve akşam daha büyük konserlerle sona erecek.

 

Festivalin müzik bölümü bu videoda izlediğiniz gibi çok dilli- çok sesli şarkıların geçidine sahne olacak. Bir de cümbür cemaat gün sonu konseri olacakmış.

Ne dersiniz, mevsim kışa doğru ağır aksak da olsa yol alırken hep birlikte mahalledeki şenliğe gidelim mi?

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

[Babil’den Sonra] Bir yol hikayesi ‘Kente Doğru’

Kadıköy Müze Gazhane’de açılan ‘Kente Doğru’ sergisi, kentleşme, taşranın ve kentin dönüşümü̈ ile ekoloji konularını odağına alan, “kentleşme nedir?”, “taşra- İstanbul’un çeperi- meydanları bu dönüşümü nasıl yaşadılar?”, “bizler nasıl etkileniyoruz?” sorularına yanıtlar arayan bir sanat projesi.

Kente Doğru projesinin yaratıcısı Serkan Taycan mühendis kökenli bir sanatçı. Profesyonel olarak fotoğrafla uğraşmış. Sabancı Üniversitesi’nde Görsel Sanatlar- Görsel İletişim konularında yüksek lisans eğitimi almış. Giderek kent araştırmalarına yönelmiş ve bugün Kanada’da mimarlık ve kent araştırmaları üzerine doktorasını yapıyor.

Dünyadaki neoliberal politikaların da etkisiyle Türkiye’de sosyal, politik, mekânsal dönüşümlerin, kırılmaların birbiri ardı sıra baş döndürücü bir hızla yaşandığı günlerde, kentteki dönüşümün etkilerini içeriden ve dışarıdan bir gözle araştıran ve fotoğraf, yürüme, haritalandırma gibi pratikleri bu araştırmanın yöntemi olarak kullanan Serkan Taycan, 2007’den başlayarak bir görsel tarihçi- görsel vakanüvis gibi kente- kentleşmeye dair kişisel yol hikâyesini kurgulamaya başlamış. Aslında bu hikâye kişisel olduğu kadar aynı zamanda toplumsal bir hikâye. Günümüzde kent, aidiyet, sınırlar, ortak kader, göç vs. gibi meseleler hepimizi ilgilendiriyor.

Serginin tümünü saran iki ana eksenden söz etmek mümkün. Bunlardan biri, bölümlerin yoğunlaştığı temalar farklılaşırken fotoğraflardaki –bellek, temsil, fotografi / sinematografi, yürüyüş felsefesi ve aktivizm bağlantılı ortak kavramlara değen– yapının sergi anlatısında da sürdürülmeye çalışılması. Diğeri ise, edebiyattan sosyolojiye, mimarlıktan kent politikalarına çeşitlenen alanlarda düşünen, yazıp çizen, üreten başka seslerin de dâhil edilerek, meselenin dar bir mesleki alana, belirli uzmanlıklara veya salt fotografik belgelemeye ya da sanatsal ifade biçimine yönelik olmadığının ifade edilmeye çalışılması. Zira bu konular hepimizin hayatlarının tam içinde ve farkında olalım veya olmayalım, yaşamsal öneme sahip.

Sergi dört bölümden oluşuyor

Serkan Taycan’ın 2007’de başlayarak halen sürdürdüğü çalışmalarını bir bütünlük içinde sunan Kente Doğru; ziyaretçisini dört bölümlük bir yolculuğa çıkarıyor.

Ağrı Dağı, 2008

‘Habitat’ başlıklı ilk bölüm Taycan’ın 2007-2009 yıllarında mekânın poetikası, bellek ve coğrafya gibi kavramların ışığında taşrayı anlamak üzere yaptığı yolculukların bir ürünü.

Taycan bu bağlamda çocukluğunun geçtiği mekânlarla daha önce hiç görmediği yerler arasında bir anlatı kuruyor.

İstanbul, Sultangazi Taş Ocakları, 2012

Kabuk, 2012

Taycan 2010-2012 yıllarında İstanbul’un çeperlerine doğru yolculuğuna devam ediyor.  Serginin ‘Kabuk’ başlıklı ikinci bölümünde yeni inşa yerleşimler; yeniden yerinden edilecek olanlar, vadedilen yeni yaşamlar ve onların mekânları, bir yanda kazılıp çıkarılanın diğer yanda yeniden kurulması, yer değiştiren mekânlar, kentsel politika, mekânın politikası ve kent hakkı, Taycan’ın zihnindeki arayışların temelini oluşturuyor.

Sultanahmet Meydanı (Atmeydanı), 2014

Serginin ‘Agora’ başlıklı üçüncü bölümünde Taycan’ın 2014-2015 yıllarında kentin meydanlarına yakından, pencere içlerine, kaldırımlara, taşın üstünde oturanlara yakınlaşarak baktığı fotoğraflar bizi karşılıyor.

Taycan için meydanlar; yaşayanlar tarafından nasıl kullanıldığını, yönetenler tarafından nasıl şekillendirildiğini, her ikisinin dönüştürücü etkisini gözlemleyebildiği sembolik yerler. Meydanların kimisi tarihsel kimliğini sürdüren, kimisi dönüşerek yeni bir tür kamusallık vasfını üstlenen mekânlar olarak beliriyor.

İki Deniz Arası

Yazının başlarında bu projenin bir sanat projesi olmasının ötesinde aynı zamanda yürüyüş felsefesi ve aktivizm bağlantılı ortak kavramlara değen bir proje olduğundan söz etmiştim. Serginin dördüncü ve son bölümü Taycan’ın 2013’de İstanbul Bienali için geliştirdiği ‘İki Deniz Arası’ yürüyüş rotasından fotoğraf, harita ve videoları içeriyor.

Frederic Gros ‘Yürümenin Felsefesi’ kitabında yürümenin iki mesafe arasında gidip gelmenin ötesinde yaratıcı bir eylem olduğunu söyler. Ona göre yürümek hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir. Çünkü Yürüyen İnsan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler.

İnsan ayağa kalktığı ilk andan itibaren yürüyor. Evrim tarihinde yürümenin önemi malum. Önce doğaya karşı mücadele etmek amacıyla yürüdük. Sonra Afrika’dan yola çıkıp yeryüzüne yayıldık. Yaşadığım Küçükçekmece Gölü- Sazlıdere vadisi 400 bin yıl önce buralardan geçip Avrupa’ya giden atalarımızın izleriyle dolu.

Sonraki zamanlarda Aristo Okulu’nda insanlar yürüyerek felsefe yaptılar. Çin’de Mao, Hindistan’da Gandi yürüyerek ulusunun varlığını inşa etti. Martin Luther King Amerikalı siyahilerin hakları için yürüdü. Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına mutluluk gözyaşları doldu. Rimbaud tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair düşler kurdu. Düşünceleri ile Fransız Devrimini tetikleyen Rousseau yasaklı günlerinde Alpler’de yürüdü. Sivil itaatsizliğin ve yürüme felsefesinin babası Thoreau Walden’da yürüyüşler yaptı. Şair ve gezgin Nerval kentlerin (ve İstanbul’un) dar sokaklarında aylak aylak dolaştı ve daha niceleri…

Biz aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler, derdi olup da anlatmak isteyenler, hak arayanlar, mülteciler vs. nedeni ne olursa olsun bugün de üzerimize çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözmek ve varlığımızı yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümlemek için yürüyoruz.

Günümüzün hızlı kent yaşamında genellikle evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak için yürüyoruz. Oysaki yürümek evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak için de yapılabilen bir eylemdir. Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi değişime açarak yürümek de mümkün. İki Deniz Arası projesi bizlere tam da bu olanağı sağlayan bir proje oldu.

Taycan yürümenin kurallarını bu projeye aktarabilmek için bir rota bulmalıydı ve işe yürüyerek başladı. Karadeniz’de başlayıp Marmara’da sonlanan bölge tarım alanlarının, sulak arazilerin, köylerin ve toplu konutların yer aldığı bir bölge olarak idealdi. O günlerde Kanal İstanbul rotası henüz gündemde değildi. Rastlantı o ki 2011’den sonra yürüyüş rotası Kanal İstanbul’un rotası olarak konuşulmaya başlandı.

Rehber Harita (3’ncü sürüm)

Taycan 2013 yılında bu projeyi bir sanat projesi olarak İstanbul Bienali’ne önerdi. Dört günlük yürüyüş rotası, Karadeniz’den Marmara’ya uzanarak kentin en dışından merkezine katman katman yaklaşıyor. İki Deniz Arası kent ve doğa ilişkisini sosyal bilimler, politika ve sanat alanlarının kesişiminde sorgulayan, katılımcı, aktivist bir proje.

Aynı zamanda, Taycan’ın tüm çalışmalarında ele aldığı kavram ve olguları bedensel deneyime açan bir davet. Serginin son durağında bu davet; kente dair önemli kavram ve olguların tartışıldığı bir platforma dönüşüyor.

Rehber harita sürekli yenileniyor. Bugün bazı kitapçılardan edinebileceğiniz yürüyüş haritası 3’ncü sürüm. Proje başladığında hava alanı henüz yoktu. İnşaat rotanın ilk bölümünün değişmesine neden oldu. İlk haritada yer alan mandaların yaşadığı göl de bugün yok ne yazık ki! Kaybolan gölün hikâyesi sergide fotoğraflarıyla yer alıyor.

Haritada Kanal İstanbul terimine rastlayamazsınız. Taycan kanal projesinin yıkıcı sonuçlarının farkında olsa da konuya çok daha geniş bir perspektiften bakıyor. Kanal veya Yeni Kent projesinden sonra İstanbul’un neleri kaybedebileceğini bizlere göstermeye çalışıyor. Proje bu bağlamda bireyi kanal meselesinde kendi kararlarıyla baş başa bırakan bir proje.

Yürümeye devam

Toplamda 64 kilometrelik bir rota üzerinde gerçekleştirilen projeyi 4 ayrı etapta yürüyebilmek mümkün. “İki deniz arası” bir önerme ve bir davet; yürümenin dünyayı duyumsamaya yol açan ritmini kutsayan bir eylem. Ve bu eylem Karadeniz ile Marmara arasında bir ‘yol’ açacak belki de en hayırlı ‘proje’ydi. Yürümeye devam!

Bugüne kadar her yaştan, her meslekten ve her milletten yaklaşık 3 bin kişi Taycan’ın davetine uydu ve bu rotada yürüdü. Harvard’dan, Minnesota, Stockholm, Bergen gibi kentlerden okullar yürüyüşe katıldılar. Maratoncular parkuru koştular. Bisikletli gruplar parkuru boydan boya kat ettiler. KOS’dan kalabalık bir grupla bir yürüyüş yaptık. Atlas Dergisi bu projeye ekinde yer verdi.

Sonunda bu rota tıpkı Likya Yolu, Karia Yolu gibi Türkiye Kültür Rotaları Derneği tarafından onaylanan bir yürüyüş rotasına dönüştü. Bu rota İstanbul’da başka yürüyüş parkurlarının keşfedilmesine de ön ayak oldu. Bir grup aktivistin çok sayıda yeni rota üzerine çalıştıklarını biliyoruz.

Ben de birçok kez bu rotayı yürüdüm. Rotanın üçüncü ve dördüncü parkuru çocukluğumun geçtiği ‘Sazlıbosna Köyü-Sazlıdere- Menekşe’ rotasıydı. En çok bu parkuru sevdim. Bu yürüyüş bir anlamda çocukluk günlerime doğru bir yolculuk olmuştu benim için. Yeşil Gazete’ye de yazmıştım bu yürüyüşü.

Temmuz ayında Kadıköy, Hasanpaşa’da yer alan Müze Gazhane’de açılan sergi 2022 Ocak ayında sona erecek. Bu sergiyi görmenizi, özellikle çocuklarınıza göstermenizi öneriyorum.

Ben kişisel olarak Kanal İstanbul’un gerçekleşmesinin kolay olmadığını düşünüyorum ama bir süre sonra ‘İki Deniz Arası’nın Yeni Kent projesinin inşaat molozlarıyla kaplanacağına dair kaygılarım var. Umarım bu sadece bir kaygı olarak kalır ve çocukluğumu yaşadığım bu düş ülkesinin toprakları sizin çocuklarınızın düşlerini de tetikler.

Geçtiğimiz hafta sonu Serkan Taycan’ın rehberliğinde Müze Gazhane’deki sergiyi gezdik. Taycan’la iki saate yaklaşan harika bir yolculuk yaptık. Ses kayıtları aldım. Pazartesi günü 13:00’de 95.0 Açık Radyo’da “Babil’den Sonra” programımda bu ses kayıtlarından kısa kısa dinletilerin ve müziklerin yer aldığı bir program yapmayı planlıyorum.

Sevgili Serkan Taycan’a da 14 yıla yayılan yoğun bir emekle ortaya çıkardığı, kentin tarihine dair çok değerli görselleri- bilgileri bizlere ulaştırdığı için çok teşekkür ediyorum. 

 

 

 

 

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İstanbul Tarım Şenliği başlıyor!

İstanbul su kaynaklarının bolluğu ve bereketli topraklarıyla tarih boyunca insan yerleşimlerine sahne olmuş bir kent. Yarımburgaz Mağaraları’nda yapılan kazılarda 400 bin yıl öncesinin insan izlerine rastlandı. İlk insanın Avrupa yolculuğunda burası önemli bir geçiş noktasıymış. Daha sonra MÖ 3000’de insanlar bu bölgeye yerleşip tarım ve balıkçılık yapmışlar.

Yenikapı’da yapılan kazılar çok daha eskiye, M.Ö. 8500 yılına ait insan yerleşimi izlerini taşıyor. Anadolu yakasında Fikirtepe ve Pendik’te de eski yerleşim izlerini görmek mümkün. Bolluk ve bereket yüzyıllar boyunca insanları bu topraklara çekmiş.

Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Murat Kapıkıran bir söyleşide, İstanbul’un 1950’lere kadar tarımsal gıda üretiminde kendine yetebilen bir kent olduğunu belirtiyordu. Çarpık kentleşme, artan nüfus, toprak ve su kirliliği vb. gibi nedenlerle bugün İstanbul’un tarımsal gıda gereksinimi Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden karşılanıyor.

Pierre de Gigord Collection

Tarım, Gıda ve Su Ürünleri Çalışma Grubu

İBB yönetimi 2019’da iş başına geldiği günden itibaren tarım meselesini yeniden ele aldı ve bugün de bu konuda çalışmalarına devam ediyor. Ayrıca İBB, İstanbul’un tarımsal üretimini yeniden canlandırmak amacıyla göreve gelir gelmez İstanbul Kent Konseyi bünyesinde bir Tarım, Gıda ve Su Ürünleri Çalışma Grubu kurdu.

Çalışma Grubu üreticiler, akademisyenler, sivil toplum temsilcileri, İBB personeli gibi farklı konularda çalışan uzman isimlerden oluşuyor. Özellikle pratik ve teorik bilgilerin kesişmesi, sorunların tespit edilmesi ve bu sorunlara dair ekoloji çerçevesinde çözümler üretilmesi hedefleniyor.

Hedef sadece üretim ya da sadece tüketim değil. Tarım ve gıda sistemini bütüncül bir şekilde ele almak, hem tarladan sofraya hem de atık yönetimi sayesinde sofradan yeniden tarlaya bir sistem önerebilmek, dünyadan örnekleri incelemek, karar alıcılara politika tavsiyelerinde bulunmak amaçlanıyor.

Çalışmalar gıda egemenliği, gıda hakkı, güvencesi ve güvenliği gibi kavramları ve ekoloji perspektifi merkeze alarak yürütülüyor. Ben de kuruluşundan itibaren bu grupta çalışıyorum ve benim için çok öğretici bir deneyim oldu bu çalışma.

İlk kez Tarım Şenliği düzenliyor

Bu yıl 19- 25 Eylül tarihlerinde İstanbul Kent Konseyi, Tarım, Gıda ve Su Ürünleri Çalışma Grubu’nun katkılarıyla İstanbul’da ilk kez “İstanbul Tarım Şenliği” gerçekleştirilecek.

“Tüketen Değil Üreten İstanbul” sloganıyla gerçekleştirilecek şenlikle amaçlanan kentin azalan tarım alanlarını korumak, bin yıllardır devam eden üretim geleneğini ve üreticilerini öne çıkarmak. İstanbul’un arısını, mandasını, çeltiğini, meyve- sebzesini, bostancılığını, balıkçılığını öne çıkarmayı ve desteklemeyi hedefleyen şenliğin önümüzdeki yıllarda kapsamının genişletilerek sürdürülmesi ve gelenekselleştirilmesi amaçlanıyor.

İstanbul Tarım Şenliği, 19 Eylül Pazar günü 13:00’de Kadıköy Salı Pazarı’nda İKK Başkanı Tülin Hadi ve İBB Muhtarlıklar ve Gıda Daire Başkanı Ahmet Atalık’ın açılış konuşması ile başlayacak.

13:45’de başlayacak “Üreticiler ve Tüketiciler Buluşuyor” başlıklı söyleşide İstanbul’un tarımsal üretimi, gıda güvencesi ve yeni çözüm önerileri üreticiler, tüketiciler ve İBB birim temsilcileri ile birlikte değerlendirilecek.

Söyleşi, panayır ve atölyeler

Önümüzdeki hafta içinde İstanbul Kent Konseyi’nin paydaşları, Beylikdüzü Kent Konseyi ve Sarıyer Kent Konseyi ev sahipliğinde çeşitli gezi ve etkinlikler düzenlenecek.

İstanbul Tarım Şenliği, 25 Eylül Cumartesi günü Kadıköy’deki MüzeGazhane‘de 12:30’da başlayıp gün boyu sürecek söyleşi, atölye ve panayır etkinlikleri ile sona erecek.

Ekşi Mayalı Ekmek Yapımı Atölyesi, Tarımda Ekolojik Çözümler Atölyesi, Kompost Atölyesi, Sirke Yapımı Atölyesi ile katılımcılara doğa dostu deneyimler kazandırılması amaçlanıyor.

Atölyeler dışında gerçekleştirilecek ‘Sel ve Orman Yangınlarının Tarıma Etkisi’, ‘Tarım ve Tüketimde Kooperatifçiliğin Önemi’, ‘Marmara Denizinde Balıkçılık’, ‘Tarım, Tüketim ve Gıda Stratejileri’ konulu söyleşiler gerçekleştirilecek.

Kent Bostanları’nın dünü, bugünü ve geleceği

Benim de içerisinde yer aldığım Kent Bostanları Çalışma Grubu üyelerinin katılacağı “Tarım Yapan Kent İstanbul: Bugünden Yarına Müşterek Hayatlar” başlıklı söyleşide kentin 1500 yıllık tarihinde yer alan Kent Bostanları’nın dünü, bugünü ve geleceğine dair sorunları ve çözüm önerilerimizi katılımcılarla birlikte tartışacağız.

Bu kapsamda daha önce hazırladığımız kitapçığı da şenlik alanından edinebileceksiniz. Geçen hafta kitapçıkla ilgili bir yazım Yeşil Gazete’de yayımlanmıştı. Aynı günlerde Kent Bostanları Çalışma Grubu’ndan Kiraz Özdoğan ve Suna Kafadar’ı Açık Radyo’da Babil’den Sonra’da konuk etmiştim.

Program sonrası çok güzel bir geri dönüş aldık. Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden Meral Erdoğan bizi aradı ve 2020-2021 sezonu yılsonu bitirme projesi olarak kitapçığımıza paralel bir konuyu tercih ettiklerini bildirdi. Projede işbirliğimizin devam etmesini konuştuk. Umarım tüm bu çalışmaların toplamı yaşanabilir bir kent, yeşil bir İstanbul düşümüze bizleri biraz daha yakınlaştır.

Atölye ve söyleşiler dışında yapılacak Tarım Panayırı ve çocuklar için düzenlenecek çeşitli etkinlikler festivalin son gününe renk katacak. Katılımcıları bekleyen başka sürprizler de olacak.

İstanbul Tarım Şenliği’nin açılış etkinliğine ve hafta boyu sürecek etkinliklere katılıp hem yaşadığımız karabasan günlerde birlikte olmanın keyfini yaşayalım ve hem de yaşadığımız kente dair sözlerimizi birbirimize ulaştıralım istiyoruz.

İstanbul Kent Konseyi ve paydaşları, İstanbul’un tarımsal üretiminin, gıda güvencesinin ve tarımda yeni çözüm önerilerinin birlikte değerlendireceği İstanbul Tarım Şenliği’ne İstanbulluların katılımını bekliyor.

Bilgi için: https://istanbulkentkonseyi.org.tr/
Tel: (0212) 449 44 22

Kategori: Haftasonu

KentKültür-SanatManşet

Feriköy Organik Pazarı’nda plak festivali

Sonbaharın giderek kendisini hissettirdiği şu günlerde Feriköy Organik Pazarı ilk kez düzenlenecek bir plak festivaline ev sahipliği yapacak.

Festivalde kurulacak plak stantlarının yanı sıra söyleşiler, sergi ve atölyeler, mezatlar, imza günleri düzenlenecek. Festivale giriş ise ücretsiz.

Moğollar ve BaBa ZuLa’dan konser

Moğollar, BaBa ZuLa, Flört ve Kesmeşeker gibi, albümleri plak formatında da basılan Türk rock müziğinin önemli grupları festival kapsamında sahne alacaklar.

18 Eylül Cumartesi günü 13:00’te kapılarını açacak olan festivalin ilk gününde Murat Meriç moderatörlüğünde müzik yazarı ve koleksiyoner Murat Beşer söyleşisi, yine Murat Meriç moderatörlüğünde menajerler Ahmetcan Taşdemir ve Serkan Fidan söyleşileri düzenlenecek. Kesmeşeker ve Moğollar grubu üyeleri albümlerini imzalayacak. Akşam da Moğollar konseri gerçekleşecek.

İkinci günde ise plak kapağı tasarımcısı Betül Atlı ve müzik yazarı Kanat Atkaya söyleşilerinin yanı sıra caz sanatçısı İlham Gencer, Flört ve BaBa ZuLa hayranları için albümlerini imzalayacak. Akşam saatlerinde ise önce Flört, ardından BaBa ZuLa müzikseverlerle sahnede buluşacak.

Plak kapakları Bomontiada’da sergilenecek

Festivalin “Art Zone” adı verilen sergi alanında Güven Erkin Erkal‘ın poster ve afiş koleksiyonundan seçilen eserler sergilenecek. Efsanevi plak kapaklarının yaratıcısı Betül Dengili Atlı’nın tasarımları da festival boyunca Bomontiada’da görülebilecek.

Ayrıca festivale özel 500 adet koleksiyon plağı basılacak. Cemal Reşit Rey’in “10. Yıl Marşı” ve “Lüküs Hayat” eserlerinin yer aldığı numaralı plaklar koleksiyonerler ile buluşacak.

Festival Akışı

18 Eylül

13.00 Kapı açılış
14.30-15.15 Murat Meriç Moderatörlüğünde Söyleşi: Murat Beşer
16.00-16.45 Murat Meriç Moderatörlüğünde Söyleşi: Ahmetcan Taşdemir & Serkan Fidan
17.00-18.00 Mezat
18.00-18.30 Kesmeşeker İmza Etkinliği
18.30-19.00 Moğollar İmza Etkinliği
19.00-20.00 Konser: Kesmeşeker
20.30-21.45 Konser: Moğollar

19 Eylül

13.00 Kapı açılış
14.30-15.15 Murat Meriç Moderatörlüğünde Söyleşi: Betül Atlı
15.30-16.00 İlham Gencer İmza Etkinliği
16.00-16.45 Murat Meriç Moderatörlüğünde Söyleşi: Kanat Atkaya
17.00-18.00 Mezat
18.00-18.30 Flört İmza Etkinliği
18.30-19.00 BaBa ZuLa İmza Etkinliği
19.00-20.00 Konser: Flört
20.30-21.45 Konser: BaBa ZuLa

18-19 Eylül

Exhibition Zone
Güven Erkin Erkal’ın ”Türkiye’de Rock Konserleri Afişleri Sergisi”

Art Zone
Plaklar, ressamlar ve katılımcıların yaratıcılığı ile yeni tasarımlara dönüşecek.

Betül Atlı’nın Sergisi
Plak Kapağı Tasarımcısı / Akademisyen
Bomontiada Akademi

Kategori: Kent

Köşe YazılarıManşetYazarlar

[Babil’den Sonra] Alexandra Gravas ‘Aşk Hayattır’

Yunan mezzosoprano Alexandra Gravas’ın sesiyle ilk kez 2012 yılında tanıştım. İnternette dolaşırken Gravas’ın Alte Oper Frankfurt’ta kaydedilen Ruhi Su’nun “Dursun Bebek” türküsünün harika yorumu ile karşılaştım.

Gravas bu türküyü öğretmeni Sümeyra Çakır’dan aldığı ilhamla söylemiş. Evrensel bir duyguyla seslendirdiği bu türküde kendi kültürümden izleri de bulmuştum. Bu kaydı dinlediğim günden beri Gravas’ın bağımlısıyım. Gravas, Almanya’da Yunan mültecisi bir ailede dünyaya gelir. Henüz 11 yaşında Sümeyra Çakır ile tanışması onun müzik yolculuğunu da derinden etkiler. Sümeyra onun sesini dinler ve çok beğenir. Onu klasik şan eğitimine yönlendirir.

Yunan müziği ile onu ilk tanıştıran da Sümeyra olur. Schuman’ın, Schubert’in liedleriyle ve Ruhi Su’nun sesiyle de onun aracılığıyla tanışır. Müzik kariyeri böylece başlamış olur. Müzik eğitimine Almanya’da başlar. Sonra Londra’da devam eder. Kontralto sesi de o yıllarda belirginleşmeye başlar. Önce küçük konserler verir ve ardından dünyanın en önemli konser salonlarında sahne alır. 2011’de klasik müzik kariyerine kendi isteğiyle son verir. Hayal ettiği müziği yapmak için yola devam eder.

Şarkı söylemek için hayata geldiğinin farkında

Gravas’ı ilk dinlediğimde şarkı söyleme tekniğinin mükemmelliği kadar sesinin sadeliği, içtenliği, yumuşak tınılı koyu-güçlü rengi ve tüm bunlardan kaynaklanan eşsiz güzelliği beni etkilemişti. Bu güç, güzellik söylediği şarkılara olan tutkulu sevgisinden kaynaklanıyor bana göre. Yürekten, aşkla söylenen bir şarkıydı Dursun Bebek.

Son albümünün de adı “El Amor Es Vida/ Aşk hayattır”. Alexandra Gravas için müziğin hayatının aşkı olduğu da bir gerçek. Şarkı söylemek için hayata geldiğinin farkındadır Gravas ve henüz 18 yaşında sanat hayatını bitirebilecek bir ses sorununun üstesinden gelme iradesini gösterir.

Alexandra Gravas klasik batı müziğinin şarkı söyleme tekniklerini, tutkuyla bağlı olduğu Yunan şiirinin ritmik incelikleri ve geleneksel Yunan müziğinin tarihsel kökleriyle ustaca buluşturan bir sanatçı. Çocukken eline geçen bir kasette dinlediği bir Theodorakis şarkısı onu çok etkiler. Şarkının şiiri Seferis’e aittir ve annesine Yunanca öğrenmek istediğini söyler.

Mikis Theodorakis’le ölene kadar süren dostluklarının o şarkıyla başladığını söylemek pekâlâ mümkün. Mikis Theodorakis bir söyleşide onun için “Yorumlarının her biri, çalışmamın en gizli yönlerine derinlemesine nüfuz ediyor” diyordu.

Ağırlıklı olarak Mikis Theodorakis, Mimis Plessas gibi çağdaş Yunan bestecilerin yapıtlarını seslendirse de Rebetiko’dan, Yunan halk şarkılarına, dünyadan farklı türlerde iyi müziklere açık çok geniş, etkileyici bir repertuardan beslenen müziğiyle, etkileyici sesiyle gerek Yunanistan’da ve gerekse dünyanın birçok ülkesinde tanınan bir sanatçı.

Gravas çağdaş Yunan bestecileri dışında Jonnusuke Yamamoto,  Francis James Brown, Dante Borsetto, Otto Freudenthal, Achim Burg ve Harue Kunieda gibi uluslararası üne sahip bestecilerin eserlerine de repertuarında yer veriyor. ABD’den Çin’e kadar birçok kentte önemli konser salonlarında sahne alan Gravas, Türkiye’de de konser verdi.

Son albümünü Meksika’da kaydetti

Gravas albümlerini kendisi yayımlıyor. İstediği şarkıları seçiyor, başında “onu çal, bunu söyle!” diyen bir yapımcı istemiyor. Daha önce Yunanistan’da yayımlanan Mikis Theodorakis’in çalışması olan “Carnaval/ Raven”, “On the Wings of Love/ Aşkın Kanatlarında” ve “#discoveries/ Keşifler” albümüyle ülke çapında büyük başarılar kazanan Gravas’ın son albümü “El Amor Es Vida/ Aşk Hayattır”ı pandemi günlerinde Meksika’da kaydetti.

Albümün yapım hikâyesi de hayli ilginç: 2013’den zaman zaman konser verdiği Meksika’ya bir başka konser için gider. Mexico City’de pandemi nedeniyle dört ay mahsur kalır ve Meksika’daki yapımcısı da ona “Haydi, çalışmaya başla!” der. Albüm bu yıl Mart ayında Meksika’da ve Yunanistan’da yayımlandı. Gravas Meksika geleneksel halk şarkılarına yaklaşımı ve bu şarkıları yorumlamadaki başarısıyla Meksika’da ilgi odağı oldu. Gravas, 4. Kişisel albümünün kayıtlarını tamamlamış ve 2022’de yayımlanacakmış. O albümü de merakla bekliyorum.

Gravas’ın bir başka hayali de Sümeyra’nın yaşarken ona verdiği partisyonlardan yola çıkarak onun türkülerini piyano ve yaylılar eşliğinde Türkçe olarak seslendirmek ve bir albümde toplamak.

Ağırlıklı olarak Meksika’dan halk şarkılarının yer aldığı “El Amor Es Vida/ Aşk Hayattır” albümünde Brezilya, Küba, Arjantin ve İspanya’dan da şarkılar var. Albüm Gravas’ın türler arasında kesişen, onun eşsiz, çok dilli şarkıcı yönünü de ortaya koyan bir çalışma.

Gravas ana dili Yunanca dışında İngilizce, Fransızca, Almanca ve İspanyolca şarkıları da aynı ustalıkla seslendiriyor. Zamanın bize dayattığı dil ve kültür engellerini kolayca aşabiliyor.

Daha önce hiç bilmediği bir dilde şiirin duygusunu anlamaya çalışarak, bu duyguyu ruhunda içselleştirerek dışa vurmaya çalışmak için olağanüstü bir çaba gösteriyor ve sonuçta kusursuz bir yorum ortaya çıkıyor. Böylece aslında daha önce çok kez birçok farklı müzisyenden dinlediğimiz bu Latin şarkıları onun sesinin büyülü tınısıyla çok farklı, taptaze bir boyuta taşınıyor.

Albümü dinlediğinizde sizler de bana hak vereceksiniz, kusursuz bir İspanyolca yorum sizleri karşılayacak bu albümde. Son albümünde ona eşlik eden gitarist Juan Carlos Allende. “Çoğu kişinin yaptığını söylüyor ama bunu başka hiç kimsenin yapmadığı gibi yapıyor… türleri aşan bir tarzla ve bu onu eşsiz kılıyor” diyordu kendisiyle yapılan bir söyleşide.

Albümde iki usta gitarist Gravas’a eşlik etti

12 şarkıdan oluşan albümde sanatçıya daha önce Meksikalı efsane şarkıcı Chavela Vargas ile çalışan iki usta gitarist eşlik etti: Los Macorinos grubu üyeleri Miguel Peña ve Juan Carlos Allende. İkili 2003 yılından Vargas’ın hayata veda ettiği 2012 yılına kadar onunla birlikte çalıştılar.

Daha sonra Lila Downs da dâhil olmak üzere Meksika’nın önde gelen şarkıcıları Eugenia León, Tania Libertad, Olivia Gorra, Eva Maria Santana, Mon Laferte ile çalışan grup 2017’de Meksikalı şarkıcı Natalia Lafourcade ile birlikte En İyi Latin Amerika Müzik Albümü Latin Grammy Ödülü’ne layık görüldüler.

Gravas’ın deyimiyle Meksika folklorunun bu iki yaşayan efsanesi (Allende 79, Peña 81 yaşında) hayatında tanıdığı en şeker, müzik dolu, sevgi dolu insanlar. Gravas yakında albüm konserleri için Meksika’ya gidecek. 2022 yazında iki gitaristle birlikte Yunanistan’da bir dizi konser vermeyi düşünüyor. Umuyorum Alexandra Gravas Meksika’da büyük bir beğeniyle karşılanan son albümü “El Amor Es Vida”da yer alan şarkılarıyla Yunanistan’dan sonra İstanbul’da da bir konser verir.

Gravas yurt dışında verdiği konserlerin bir bölümünü her zaman Yunan müziğine ayırıyor. Bu albümünü Meksika’da ve İspanyolca kaydetmiş olsa da Yunan müziğinin ve Yunan kültürünün elçisi olduğunu bu albümde de unutmamış ve Mikis Theodorakis’in başyapıtlarından Canto General’de yer alan, şiiri Pablo Neruda’ya ait “Y El Hombre Recogió” müzik temasının mükemmel bir uyarlamasına da son albümünde yer vermiş. Albüm bu şarkıyla kapanıyor. Canto General aslında oda orkestrası ve koro için yapılmış bir eser. Gravas önce iki usta gitarcıyla şarkıyı düzenler. Ama albüme koymak için Theodorakis ’den izin almak zorundadır. Çıkan iş Theodorakis’i de fazlasıyla memnun etmiştir. İstisnai bir şey olur ve zor da olsa çalışmayı albüme koymak için gereken izni alınır.

Gravas 2017 yılında sanata katkılarından dolayı Yunan UNESCO Pire ve Adaları ödülüne layık görüldü. 2020 yılında uluslararası kariyeri için Meksika (Fundacion Concamin), Avusturya (Avusturya Helen Şirketi) ve Ocak 2020’de Uluslararası Sanatsal Başarıları nedeniyle Yunan Aktörler Derneği (T.A.S.E.I) tarafından ödüllendirildi.

Gravas 20 Eylül’de İstanbul’da

Etnisite, dil, din, sınır tanımaksızın, küresel bir kültür ve barış elçisi gibi dünyayı dolaşan Alexandra Gravas 20 Eylül’de İstanbul’da Cemal Reşit Rey Konser salonunda Ruhi Su Dostlar Korosu ile birlikte sahne alacak. Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği’nin davetiyle ülkemize gelecek olan Gravas konserde geçtiğimiz günlerde hayata veda eden, çağdaş Yunan müziğinin en önemli isimlerinden Mikis Theodorakis’in bestesi “Omorfi Poli” yi Ruhi Su Dostlar Korosu ile birlikte Theodorakis’in anısına ithafen yorumlayacak.

Gravas bu şarkıyla, bir anlamda ustası Theodorakis’i, 40 yıldan beri dostluk ve barış için mücadele ettiği kardeş topraklarda, İstanbul’da bir kez daha anacak olmanın heyecanını yaşamak istiyor ve o anı sevinçle bekliyor.

Konser öncesi 13 Eylül Pazartesi günü 13.00’de 95.0 Açık Radyo’da Babil’den Sonra programımda Alexandra Gravas’ı konuk edeceğim. Son albümü “El Amor Es Vida”dan şarkılara da yer vereceğimiz programda, Muammer Ketencoğlu’nun eski grubu “Kompania Ketencoğlu”da söylediği Rebetiko şarkılarıyla tanıdığımız arkadaşımız İvi Dermancı bize çeviri desteği verecek. Programı www.acikradyo.com.tr’den dinleyebilirsiniz.

Alexandra Gravas ile daha önce hiç karşılaşmadım ama hakkında okuduklarımdan yola çıkarak diyebilirim ki, başarısının sadece kendisine ait olmadığını, birlikte çalıştığı müzisyenlerle birlikte bu başarıya ulaşabildiğini samimiyetle ifade etmesiyle; sadece yol arkadaşlarıyla değil karşılaştığı her hangi bir insanla da aynı samimiyetle diyalog kurmasıyla ünlüler dünyasında pek de alışılmadık bir portre çiziyor. Radyo kaydını ve 20 Eylül’de İstanbul’da onunla yüz yüze karşılaşacağım anı heyecanla bekliyorum.

 

*Alexandra Gravas’ı alexandragravas.com’dan takip edebilirsiniz.

 

 

 

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Babil’den Sonra] Tarım yapan kent: İstanbul

Yedikule Bostanları, 5’nci yüzyılda Yedikule’den başlayarak Haliç’te son bulan kara surlarının yapımından bu yana varlığını sürdürüyor. II Theodosius’un yaklaşık bin 600 yıl önce inşa ettiği surlar bugün de ayakta duruyor. 1453’de Osmanlı yönetimiyle birlikte kent, belirli bölgelerde tarımsal faaliyetlerin yoğunlaşmasıyla gelişmeye devam etti. 17’nci yüzyılda ise Yedikule- Silivri Kapı bölgesi yoğun tarımsal faaliyetlerin gerçekleştiği bir alana dönüştü. Bizans mimarisinin etkisinde yapılmış olan bu surların yanında bulunan mekânlar, çiftçiler tarafından o zamanlarda depo olarak kullanılmaktaydı. Bostancılar bu mekânları kullanmaları karşılığında duvarların korunmasından sorumlu tutuldular.

Bostancılar, bostanların bugün de sayıca azalsa da yaşamasını, var olmasını sağlayan en önemli etkenlerin başında geliyor. Yedikule bostanlarında birçok farklı etnik gruba mensup bostancı çalışıyordu. Bunlar Bizans, Rum, Ermeni kökenli çiftçilerdi. Zamanla tecrübe ederek öğrendikleri bilgileri birbirlerine aktardılar. İlk zamanlar bostancılık yapan Rumlar ve Ermeniler, bilgilerini Arnavut bostancılara aktardılar. Arnavut bostancılar da şu anda çalışmakta olan Kastamonu Cide’den gelen bostancılara…

Savaş yıllarında Üsküp’den Anadolu’ya gelip Kurtuluş Savaşı’na katılan Arnavut kökenli büyük dedem de çiftçiydi. Cumhuriyet’in ilanın takiben önce Bursa- Nilüfer’de çiftçilik yapıp ardından 1940’lı yıllarda ailesiyle Yedikule’ye yerleşti. Bugün Florya semti sınırlarında kalan eski Nifos Köyü’nde çiftçilik yaptı. Rahmetli Faik dedem her sabah köyden at arabasına yüklediği bakliyatı ve karpuzu yol boyundaki yoksullara dağıta dağıta Yedikule’ye gelir, arabada ne kaldıysa eve boşaltır ve oradan Çemberlitaş’ta işlettiği kahveye gidermiş. Engin gönüllü bu adam, bir gün kahvede otururken geçirdiği kalp kriziyle hayata veda etmiş. Ben ne yazık ki yaşarken onu tanıyamadım. 1960’ların sonunda çocukluğumun önemli bir dönemini Yedikule’de yaşadım. Anımsarım, mahalle aralarında seyyar satıcılar dolaşırdı ve Yedikule- Langa bostanlarının taze ürünlerini aracısız evlerimize ulaştırırlardı. Yedikule’de hala seyyar satıcılar var ama artık sadece halden aldıkları ürünleri, örneğin ithal muzları alabilirsiniz onlardan!

Yedikule Bostanları ve bostancıları hakkındaki en kapsamlı bilgilere 1735 tarihli bir kefil defterinden ulaşılıyor. Defterde sur içindeki 344 bostandan ve Yedikule Kapısı’ndan Silivri Kapı’ya kadar uzanan sur dibi ve çevresindeki dokuz bostandan bahsediliyor. Sur içinde toplam 1381 bostancının 52 neferinin çalıştığı kaydı düşülmüş bu deftere. Bugün ise 30 civarında bostan ayakta kalabilmiş. Kayıtlarda 10’ncu yüzyıldan bugüne bölgede yetişen ürünlerden de söz ediliyor: Roka, pırasa, soğan, pancar, dereotu, kırmızıturp vs. gibi ürünler bugün de üretiliyor.

Tarımsal gıda üretiminde kendine yeten kentten  dışa bağımlılığa

20’nci yüzyılın başlarında kentin batı sınırı henüz kara surlarına dayanmamışken, 1956-1957’de, dönemin başbakanı Adnan Menderes‘in İstanbul’da giriştiği bir dizi imar operasyonu sonucunda önce Vatan Caddesi, ardından da Millet Caddesi açıldı. Bostanlar için sonun başlangıcı bu imar hareketi oldu diyebiliriz. İstanbul Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Murat Kapıkıran bir söyleşide İstanbul 1950’li yıllara kadar tarımsal gıda üretiminde kendine yeten bir kentti” diyor. Bostanların bu bağlamda o gün için çok önemli bir işlevi yerine getirdiğini söylemek mümkün. Kentin plansız imara açılması ve Anadolu’dan aldığı göçlerle hızla nüfusunun çoğalması tarım topraklarının giderek küçülmesine, üretimin artan kent nüfusunun gereksinimlerini karşılamaktan giderek uzaklaşmasına neden oldu. Bugün İstanbul, Antalya gibi Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden gelen tarım ürünlerine bağımlı bir hale geldi.

Devletin çeşitli kurumları ve yerel yönetimler her dönem surların restorasyonuna dair çaba içerisinde oldu, ama mahalleli Sulukule ve Tarlabaşı’nda gerçekleştirilen kentsel dönüşüm sonucu elde edilen rantın, emlak değeri düşük Yedikule Bostanları’nı da bekleyen bir tehlike olduğu konusunda endişeli. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan kara surlarında İBB tarafından 2013 yılında geliştirilen projelerin devamında bugün de zaman zaman yaşanan girişimler bu endişelerinde hiç de haksız olmadıklarını kanıtlıyor. İlk olarak Yedikule sur içindeki bostan alanlarının yıkılması ile gündem gelen bostanlar, sonrasında Fatih Belediyesi’nin “bostan alanlarının yerine büyük bir şehir parkı yapılacağı” açıklaması ile tepkilere neden olmuştu. Anıtlar Kurulu tarafından da onaylanan Yedikule-Belgradkapı Arası Rekreasyon Alanı Projesi’ne gerekçe olarak, alan olarak oldukça büyük olan bostanlarda güvenliğini sağlamanın güç olması ve çevre halkın da o alanların işlevselleştirilmesini talep etmeleri gösterildi.

Tarihi Bizans Dönemi’ne uzanan bostanların yıkımı, bu dönemde bostanda çalışan ailelerin tüm itirazlarına rağmen devam etti. Çevre semtlerin pazarlarında da yer bulan bostan ürünleri, toplanmasına fırsat verilmeden yıkıntılar altında kaldı. Ve onlarca aile maddi ve manevi açıdan mağdur bırakıldı. Ayrıca uzman arkeologlar, dünya mirası olan tarihi kara surları boyunca denetimsiz yürütülen çalışmaların, tarihi dokuya zarar verdiğini tespit etti. Buna ek olarak bostanların yıkımının, çevre dokusunun da yıkımını makul hale getiren bir kentsel dönüşüm projesine dönüşmesiyle ilgili endişeler de söz konusuydu.

Bostanlar otoparka mı dönüşüyor?

Daha önce iki defa otopark yapmak için asfalt molozu dökülen Yedikule bostan alanına geçtiğimiz günlerde yeniden asfalt molozu döktüler. Kamuya ait bostanı tahrip ederek üzerine otopark inşa edilmek isteniyor. Konuyla ilgili Fatih Belediyesi’ne, İBB’ye ve koruma kuruluna bilgi edinme dilekçesi veren mahalleliye henüz bilgi verilmedi ve gelişmeleri yakından takip ediyorlar. İBB’nin geçtiğimiz günlerde “Katılımcı Bütçe” projesi kapsamında kentte yaşayan sivil aktörlerin kente dair fikir ve önerilerini geliştirmek ve kabul edilen projeleri bütçelendirmek amacıyla başlattığı girişime, İnanç Kıran aracılığıyla “Yedikule Kapı-Belgradkapı Arasındaki Suriçi Bostanlarındaki Molozun Kaldırılması ve Alanın Yeniden Bostana Dönüştürülmesi” projesiyle katılan yerel aktörlerin önerisinin komisyonda kabul görmemesi de kaygıları artıran bir gelişme oldu. Mahalleli bu işin peşini bırakmaya niyetli değil. Bostancılar da İBB’den gelecek yanıta göre bostanların varlığını korumak ve sürdürmek konusunda da kararlılar.

İstanbul Kent Konseyi bünyesinde bir süreden beri çalışan İstanbul Kent Bostanları Çalışma Grubu hazırladıkları bir yönergeyle yıllardan beri sürüncemede kalan bostanların ve bostancıların sorunlarına dikkat çekmek amacıyla “Tarım Yapan Kent İstanbul: Bugünden Yarına Müşterek Hayatlar” başlıklı bir yönergeyi kısa bir süre önce kamuoyuna duyurdu. Burada ifade edilen  “Kent tarımı, basitçe tarımın nerede yapılacağı meselesi değildir; öyle bir yerde durur ki ekolojik krizden gıdanın adaletsiz dağılımına, doğanın ve kültür varlıklarının yok edilmesinden otoriterleşmeye kadar kangrenleşmiş birçok soruna dokunur. Tüm bunlara karşı çözüm geliştirmede çare olabilecek, birlikte yaşamanın yollarını açacak anahtarlardan biridir. Bu yönerge, tam da bu krizleri başka bir kuşağa daha miras bırakmaktan kendimizi azade kılabilme arayışının sonucudur…” cümleleriyle yola çıkış nedenlerini özetleyebileceğimiz grup, kent tarımında karşılaşılan sorunlara ve kent tarımına neden gereksinim duyduklarına değiniyor; kent ile kıra bütüncül bir yaklaşım geliştirmedikçe yaşadığımız bu krizler karşısında başka bir çıkış yolunun görünmediğini savunuyor.

Bu bağlamda, yönerge öncelikle tarımı kentten koparan neoliberal kent anlayışına ve içinde bulunulan krizlerin tam ortasında İstanbul’da tarım yapmanın günümüzdeki ve gelecekteki önemine odaklanıyor ve yönergenin devamında İstanbul’da kent tarımını yaşatmaya ve yaygınlaştırmaya yönelik taleplerini içeren maddeler sıralanıyor.

Ayrıca yönergede iki ek yer alıyor: Eklerin ilkinde İstanbul’daki tarihi ve kolektif kent bostanları ve diğer tarım alanları hakkında bilgilere, bostanları ortadan kaldıran yerel yönetimlerin müdahalelerine, bostanların korunması ile ilgili temel sorunlara ve bu alanların geleceğini tehdit eden projelere yer verilmiş. Ek içinde özellikle İstanbul kent merkezindeki Yedikule (Altınkapı) – Mevlanakapı arasındaki bostanlar ve Piyalepaşa Bostanı, tarihi arka planıyla daha fazla ayrıntılandırmaya çalışılmış. Ayrıca İstanbul genelinde yok edilme tehdidi altındaki bazı tarım alanlarına, bostanlara, tarım yapmaya uygun olduğunu düşünerek önerdikleri bazı alanlara ve yok edilen bazı bostanlara harita üzerinde yer verilmiş.

İkinci ekte ise Tokyo’dan (Japonya) ABD’ye, Milano’dan (İtalya) Hong Kong’a (Çin) dünyanın farklı yerlerindeki tarihi ve yeni kent bostanlarına değinen bir seçki yer alıyor. Bu bostanların oluşturulma deneyimlerine ve desteklenmesine dair çalışmalara dikkat çekilerek, kent tarımının korunmasının ve geliştirilmesinin sadece İstanbul’a özgü olmadığını, konunun daha geniş bir çerçevede değerlendirebileceğini göstermek amaçlanmış. Yönergeye buradan ulaşabilirsiniz.

Yönergeyi hazırlayan ekipten Suna Kafadar ve Kiraz Özdoğan 6 Eylül Pazartesi 13:00’de 95.0 Açık Radyo’da “Babil’den Sonra”da program konuğum olacaklar. Programı www.acikradyo.com.tr’ den dinleyebilirsiniz”.

*

Kaynak: https://khasyedikulebostanlari.wordpress.com/2018/01/05/286/

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Babil’den Sonra] Müzik emekçileri ile dayanışmaya var mısınız?

Pandemiyle birlikte birçok sektör gibi müzik sektörü de kriz dönemine girdi. CHP Milletvekili Gamze Taşçıer geçen yıl sorunu meclise taşıdı. Müzik-Sen’in verilerine göre ekonomik kriz ve devamında yaşanan pandemi ile intihar eden müzik emekçilerinin sayısı yüze yaklaşmıştı. Taşçıer açıklamasında müzik emekçilerinin pandemi sonrası ne yapacaklarını düşünemediklerini, sigortaları yapılmadığı için hiçbir güvencelerinin olmadığını ve ne bugüne ne de geleceğe güvenle bakamadıklarını ifade ediyordu. Bu açıklamayla kamuoyu sorunun ciddiyetinin farkına vardı. Aslında müzik emekçilerinin sorunu bugün başlamadı. Ekonomik kriz ve pandemi bu sorunu görünür hale getirdi.

Müzisyenliğin bir meslek olarak değeri 

Müzikseveri, müzisyeni çok olan bir ailede büyüdüm. Onlarla başlayan sonra hasbelkader NEFAN’da (1982-83), müzik öğretmen okulunda (1983-85), Ruhi Su Dostlar Korosu ile sahnede (1988-2012), çeşitli organizasyonlarda sahne arkasında, kısa bir dönem bir meslek örgütü olan MÜYAP içerisinde (2010) ve Hayat Ajans’da CRR için hazırladığımız konserlerde (2010-2012), meslekten öte daha çok bir “müziksever” olarak doyasıya yaşadığım müzikle dolu dolu geçen günlerim bugün Açık Radyo’nun mikrofonları karşısında devam ediyor. Tüm bu hikayeden şu sonucu çıkardım: Müzisyenlik bir meslek olarak hak ettiği değeri henüz görebilmiş değil.

Çocukluğumdan hatırlarım;  “Kızın gönlüne bırakırsan ya davulcuya, ya zurnacıya kaçar!” denirdi. Bu ‘bilimsel’ deneylerle kanıtlanmış mıdır, bilemiyorum, ama sözün kendisi ataerkil bir dikteyi içermesi hasebiyle de sorunlu bir dili içeriyor. Bugüne kadar bu sorunlu dile cevabı kadınlar gayet güzel verdiler ve vermeye de devam ediyorlar. Örneğin yengemin gönlü müzisyen ağabeyimi tercih etmişti, hatta bir dönem ülkenin cumhurbaşkanının kızı bir davulcuyla hayatını birleştirmişti.

Bu özlü sözün sorunlu ‘özünü’ bir tarafa bırakırsak, insanımızın müziğe ve müzisyene verdiği değeri gösteren bu söz yadsınamaz bir gerçeği de içeriyor: Müzik emekçilerinin geleceğe dair hiçbir güvencesi yok!

Pandemiyle birlikte tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sahne sanatlarını olumsuz etkilendi.  Müzik emekçileri de bu olumsuzlukta paylarına düşeni aldılar. Güvencesiz oldukları gerçeği bu kez sert bir biçimde kendisini hissettirdi.

Sektörün ana geçim kaynağı konserler. Müzisyenler pandeminin başladığı geçen yıl mart ayından itibaren sahneye çıkamıyorlar.

Müzisyenlerin bir diğer gelir kaynağı da albüm satışları ya da dijital platformlardan elde edilen telif gelirleri. Avrupa’da her yıl 12 milyon Euro telif geliri toplanırken bu rakam ülkemizde çok az, 80 milyon lira civarında. Kayıp çok yüksek. Pandemi döneminde oteller, barlar, lokantalar, gece kulüpleri kapalı. Zaten yeteri kadar toplanamayan telif gelirleri sorunu, telifin ana kaynağı olan bu umumi mekânlar da kapanınca daha da büyüdü. Pandemi yüzünden kapalı olan bu mekânlardan alınamayan miktarın neredeyse müzik meslek örgütlerinin gelirlerinin yüzde kırkına karşılık geldiği söyleniyor. Bu yüzden bu meslek örgütlerinin müzisyenlere ve diğer üyelerine desteğinde ciddi düşüşler söz konusu.

Sektörde sadece müzisyenler yok

Müzik sektörü denince akla sadece müzisyenler geliyor. Oysa ki orkestrasından sesçisine, ışıkçısından rodisine, menajerinden ulaşım görevlisine, mekân çalışanlarından mekân etrafındaki seyyar satıcılara kadar müzik sektörü pastasının pek çok dilimi var. Yaklaşık 600-700 bin kişiden söz ediyoruz.

Sektörün bileşenleri geçen yıl ekim ayında sosyal medya profil fotoğraflarını yaşadıkları sorunları dile getirmek amacıyla kırmızı renge bürümüş ve yayımladıkları ortak bildiride, “Etkinlik/eğlence sektöründe kendilerine ait olmayan hatalar ve mevcut süreç nedeniyle işsiz kalan insanlarla dayanışma/birlik içinde olacağız” demişlerdi.

Kriz ve çözüme dair arayışlar sürerken İstanbul Valiliği‘nin aldığı kararla 14 Eylül itibarıyla açık hava konser, festival ve etkinlikleri de yasaklanmış, bu kısıtlama, hava sıcaklıkları ve salgın sebebiyle ancak açık havada konser verebildiklerini söyleyen müzisyenlerin tepkisini çekmişti.

Mor ve Ötesi grubunun solisti Harun Tekin‘in Twitter’da yaptığı paylaşım da müzik camiasında destek gördü. Tekin, sektörün zor günler geçirdiğini, “Sevgili halkımız, sahne ve müzik bitmek üzere, haberin olsun” sözleriyle ifade ediyordu.

Pandemide yalnız bırakıldıklarını düşünen bazı müzisyenler “Olta” isimli albüm serisinde buluşup albümün tüm gelirinin salgın sürecinde müzisyenlere ve sahne çalışanlarına verilmesini hedefliyorlardı.

Psikolojik sorunlar da çözümsüz

Kimi müzisyenler geçimlerini jingle ve seslendirmelerle sürdürmeye çalışıyorlardı ama reklam sektörünün gidişatı da pek parlak değildi. Müzisyenler arasında bambaşka sektörlere yönelenler oldu. Örneğin Jehan Barbur geçinebilmek için takı yapıp sattığını söylüyordu bir söyleşide. Bugün de kimisi özel dersler vererek, kimisi çalgılarını satarak, kimisi ailesinden destek alarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor

Geçen yıldan bugüne yaşamına son veren müzik emekçilerinin sayısının bilinenler dışında bugün iki yüze yaklaştığından söz ediliyor.

Sürekli olarak sahnede olan insanlar için sahneye çıkamamanın ekonomik olduğu kadar psikolojik sonuçları da var. Davulcu Nihal Saruhanlı konserlerin azalması sonrası devletten beklentilerin arttığını söylediği söyleşide meslek birlikleri, müzisyen platformlarını kullanarak müzisyenlere ulaşmalı, her müzisyenin mağduriyet durumuna göre çeşitli yardım paketleri ile katkı sağlamaları; müzisyenliğin de bir meslek grubu olduğunu idrak etmeleri; Kültür Bakanlığı‘nın seslerini duyduğuna dair bir işaret vermesini beklediğini ifade ediyordu bu söyleşide.

Meslek birliklerinin müzisyenlere doğrudan maddi yardımda bulunmasının, bağış kampanyaları açmasının önünde yasal engeller var. Kültür ve Turizm Bakanlığı ise Türkiye’de yardım ve bağış toplanmasına dair bir yetkilerinin bulunmadığını ve muhatabın İçişleri Bakanlığı olduğunu belirtiyordu. Bakanlık yetkilileri 2020 yılının ilk sekiz ayında müzik sektöründe 27 proje için 6 milyon 690 bin TL mali destek sağladıklarını söylüyorlardı. Bir de bazı vergi indirimlerinin yapıldığını biliyoruz.

Destekler yeterli değil

Kültür Bakanlığı pandemi başladıktan 9 ay sonra, geçen yıl Aralık ayında meslek birlikleri ile yaptıkları toplantıda müzisyenlere yönelik bir proje üzerinde çalıştıklarını açıklamıştı. Bakanlık yetkililerinin 11 Aralık’ta yaptığı açıklamayla dağ fare doğurdu ve projede yer alan müzisyen, müzik emekçileri, yorumcu ve eser sahiplerine ocak ayından itibaren biner lira ödeme yapmaya başlayacaklarını duyurdu. Yüzbinlerce mağdurun olduğu sektörde sadece 24 bin beş yüz müzisyen ayda biner lira almaya hak kazandılar. Geçenlerde bu sürenin bir ay daha uzatıldığı bilgisi paylaşıldı. Ya sonrası? Avrupa’da müzisyenlere geri ödemesiz krediler açılır, maaşa bağlanırken ülkemizde kredi almada kolaylık, geri ödemede erteleme veya kısa vadeli küçük ödemelerle sorun geçiştirilmeye çalışılıyor.

İşin ilginci başvuru formunda müzisyenlere “Son işinden ayrılma tarihi” soruluyordu. Yetkililer müzisyenlerin bordrolu çalışanlar olmadıklarının henüz farkında değildi!

Bazı yerel yönetimler gecikmeli de olsa müzik emekçilerine yönelik destek paketleri açıkladılar. Kaç müzik emekçisi bu paketten yararlandı, yararlanacak, henüz bir veriye ulaşamadım. En son İBB’nin müzisyenleri kentin meydanlarında, açık havada müzikseverlerle buluşturmayı hedeflediği bir projesi vardı. Bir kereye mahsus projede yer alacak müzisyenlere 2’şer bin lira verilecekti. Proje hangi aşamada bilemiyorum. Umarım bu projeden yeterli sayıda müzisyen faydalanabilir. Sayısı yüz binlere ulaşan bir kesimden bahsedince uzun vadede bunun da kalıcı bir çözüm olmayacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Dayanışma Yaşatır: Müzik emekçileriyle dayanışma konseri

Bana göre Kültür Bakanlığı ve yerel yönetimlerin desteğini reddetmeden, müzik emekçilerinin yaşadığı ekonomik sorunların çözümünde müzik sektörünün birlikte hareket etmesi gerekiyor.

Radyoda müzik programı yapan bir sektör paydaşı olarak ben de elimden ne geliyorsa yapmam gerektiğini düşündüm ve birkaç ay önce bu yönde bir adım attım. Kuruluşundan beri İstanbul Kent Konseyi Kültür ve Sanat Çalışma Grubu’nda yer alıyorum. Anadolu Müzik Kültürleri Derneği’nin geçtiğimiz Aralık ayında ABB TV üzerinden yayınlanan ‘Müzik Üreticileri İçin Dayanışma Gecesi–Bahar Gelecek’ isimli konserin de motivasyonuyla İstanbul Kent Konseyi yönetimine benzeri bir projeyi İBB TV üzerinden yapılmasını önerdim. Teklifim kabul görünce Anadolu Müzik Kültürleri Derneği ve Açık Radyo yönetimine de teklifimi götürdüm. Açık Radyo’dan programcı arkadaşım Muammer Ketencoğlu’nun projenin sanat yönetmenliğini üstlenmesiyle kolları sıvadık ve müzisyen arkadaşlarımıza ulaşarak projeyi olgunlaştırdık. İKK yönetiminin iyi niyetli çabalarına karşı İBB TV bürokrasisini aşamadık ve bir süre sonra İBB’nin sokak konserleri projesinin de gündeme gelmesiyle bizim konser projesi rafa kalktı.

Tam o aşamada Anadolu Müzik Kültürleri Derneği devreye girdi. “Dayanışma Yaşatır” Müzik Emekçileriyle Dayanışma Konseri 19 Haziran 2021 Cumartesi 19:00’da Anadolu Müzik Kültürleri Derneği Youtube sayfasından canlı olarak yayınlanacak.

Anadolu Müzik Kültürleri Derneği, Açık Radyo, İklimler ve Atölye Shiraz’ın katkılarıyla düzenlenecek gecenin sanat yönetmenliğini Muammer Ketencoğlu üstlendi. Konserin moderatörlüğünü Cenk Güray gerçekleştirecek.

Konsere 47 müzisyen ve müzik grubu katılacak. Konserde yer alacak müzisyenler Ali Kazım Akdağ, Efgan Rende & Ayşegül Aykaç, Ayfer Düzdaş, Ayfer Vardar, Ayşenur Kolivar & Kenan Yaşar, Ayşe Tütüncü, Banu Kanıbelli, BAU Medeniyetlerin Sesi Koro ve Orkestrası, Birol Topaloğlu & Yaşar Kurt, Brenna MacCrimmon & Ladom Ensemble, Cenk Erdoğan, Chromas Korosu, Emin İgüs, Emre Dayıoğlu & Teke Trio, Erkut Özkan, Evrim Ateşler, Grup Horizon, Gülcan Altan, Güler Gültekin, Haldun Karabudak, Havva Karakaş, İnce Saz, Janet & Jak Esim, Kamuran Terzioğlu, MAGMA & Boğaziçi Caz Korosu Ailesi & Masis Aram Gözbek, Marem Gökhan Şen, Melisa Tuğ & Kübra Ocak, Mehmet Erenler, Mehmet Atlı, Melike Demirağ & Ruhi Su Dostlar Korosu, Mihrap Eskiocak, Muammer Ketencoğlu & Balkan Yolculuğu, Murat Toktaş (Siya Siyabend), Münip Utandı, Sakoband, Salih Korkut Peker, Samida, Selen Gülün, Suren Asaduryan & Volkan İncüvez, So Duo, SUSİ Korosu (Almanya), Şuşan Kalataş, Tangesta- Tangueros De Estambul, Teneke Trampet, Ulaş Özdemir, Vokaliz, Yansımalar, Yasemin Yurduşen Çanakçı & Erkan Çanakçı ve Yeşim Kantekin şarkılarını, türkülerini ihtiyaç sahibi müzisyenler için seslendirecekler.

Sizler de bir bilet alarak bu dayanışmaya katılmak istemez misiniz? Umarım bu dayanışma konseri bundan sonra da benzer dayanışma çabalarını motive eder.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Babil’den Sonra] Adnan Genç’in ardından

Adnan Genç’i 2007 yazında, Ufuk Uras’ın Kadıköy’deki seçim kampanyası sırasında tanımıştım. Sonra EDP’nin kuruluşunda beraber olduk. Ardından bir Yeşil Parti girişiminde yer aldık ama olmadı.

Onunla Yeşil hareketin Kadıköy’deki toplantıları sırasında, yani 2017’den sonra daha yakın bir ilişkim oldu. O da benim gibi geç saatlere kadar oturmayı seviyordu. O günlerde Yeşil Gazete’ye yazılar yazmaya çalışan bendenizin acemiliklerini kırmadan- incitmeden düzeltmeye, örneklemelerle daha iyi yazmanın inceliklerini göstermeye çalışıyordu. O zaman onun gazeteci- yazar tarafını yakından tanıma şansım oldu. Tanıdığım en çalışkan yazardı. Birden çok gazetede aynı günde birçok yazısı yayımlanıyordu. Kitaplar yazmıştı ve hala yazmaya çalışıyordu.

2017’de Açık Radyo’da programlar yapmaya başlayınca koruyucu- ufuk açıcı önerileriyle yine yanımdaydı Adnan abi. Sağlığı kötüleşmeye başlayınca e-postalar ve telefon görüşmeleri yerini WhatsApp mesajlarına bıraktı. Konuşurken nefes nefese kalıyordu, bilgisayarın başına oturup yazışacak zamanı da pek yoktu. Uzun zamandır üzerine çalıştığı, zaman zaman yazdıklarını benimle de paylaştığı casus romanını bitirmeye çalışıyordu daha çok. Bittiğinde de şöyle yazmıştı: “Casus kitabım ekim gibi basılmış olacak… Artık bekleyeceksiniz, birkaç yayınevine vermiştim. 150 kadar kitap yaptığım için bir kitap neye benzer, niye kitap değildir, biliyordum. Tempolu, heyecanlı ve neredeyse Ahmet Haşim kitapları gibi öğretici bile oldu:) Ne güzel bir ödül oldu, inanamazsınız… Kusura bakmayın. Eşşek kadar herif sevindim işte!”

“Ruhen yaşlanmıyoruz Ercü” demişti bir telefon konuşmamızda. “Okuyoruz, yazıyoruz, söylüyoruz… dolayısıyla ruhumuzu hep diri tutmayı başarıyoruz ama bedenen yaşlanma diye bir şey var. Geçen gün düştüm kaldım, zor bela komşulara ulaştım da gelip beni koltuğa oturttular!” Ona yakın oturmadığıma üzülmüştüm. İstanbul’un iki ayrı ucunda yaşıyorduk. Belki dayanışmayla daha farklı bir biçimde sürerdi dostluğumuz. Bunu söylediğimde yorgun bir sesle “artık dayanışmayla çözülemeyecek sıkıntılı günlere hızla yaklaştığını” söylemişti…

‘Buradayım, devam…’

Radyo programımı yayınlandığı saatte dinlerdi ve program devam ederken cep telefonuma düşen pıt pıt mesajlarıyla adeta “Buradayım, devam!” derdi. Geçen gün o gidince dönüp mesajlarına baktım. 23 Aralık 2019’da başlamışız daha çok yazışmaya. Bu yazışmalar onun telefonunda da duruyordur. İzninizle bazılarını buradan sizlerle de paylaşmak istiyorum.

“Selam. Yemin billah edip radyoyu kapamadım ama uykuya dalınca programı kaçırdım. Kolay yorulduğum için, nefes nefese kalabiliyorum. Ve gece de geç yatınca, uyuklayabiliyorum”

“Selam Aslında, Youtube üzerinden tıklayınca 2 saat durmadan Dalaras dinlemem mümkün ama şu anki gibi; dostumun sesini, sesindeki sağaltıcı sıcaklığı duyamam. Emeklerine sağlık”

“Eskiden bir oyun oynardık; üçüncü türkü benim, sonraki Sarkis ahpariğim için olsun” Sarkis Seropyan’ı kastediyor.

Baklahorani programımda Kurtuluş’tan Hüseyin Irmak’la söyleşirken heyecanlı bir mesaj düştü telefonuma “Aaa, bizim Hüseyin’le konuşuyorsun yahu. Son derece kaliteli ve insan evladı bir dostumdur.”

Eylül 2020’de Yeşiller Partisi’ni kurmak için kollarımızı sıvadığımızda da yanımızdaydı Adnan abi. Evini bir an önce halledip bir bakım evine yatmaya karar vermişti. Hep birlikte bir yer arıyorduk. Ben de bir yer buldum ama parası ödeyebileceği bir para değildi. Bu arada durumu zaman zaman ağırlaşıyor ve hastaneye yatmak zorunda kalıyordu. Mesajında “ Salı günü de gene ödem atmak için hastaneye yatacağım birkaç gün. İyiceyim ama daha iyi olmam gerekiyor” yazmıştı. Onun en çok bu inadını seviyordum. Gittikçe bozulan sağlığı onun yazmasına engel değildi. Yeşiller Partisi eş sözcüleriyle bianet’e bir söyleşi yapmıştı bu arada. Bir mesajında “Tamam, arada hastaneye bile yatıyorum ama şu son on günde yaptığım işlerden söz etmek istiyorum. Öyle boş boş oturmuyorum, yani… Niye derseniz, enerjimden hoşnudum ve beni olabildiğince ayakta tuttuğuna inanıyorum” diye başlıyordu yaptığı işleri sıralamaya.

Diaspora Hemşinlilerini bulmaya çalışıyordu. Bir dizi söyleşi yapacaktı ABD, Polonya, Ukrayna, Mozambik (ve Dominik), Ermenistan, Rusya, Abhazya, Almanya ve Vietnam’da yerleşik düzen içinde yaşayan ve çalışan Hemşinlileri buldum. Latin dünyası için yazar Metin Yeğin’e başvurdum. Avustralya için gene bir gazeteci dostum bakındı ve tarikatçı bir herif buldu, onunla yapmayacağım… Bu dizi de yeni1mecra sitesinde yayımlanacak” yazıyordu bir başka mesajında.

‘İyi bari!’

Putin’e serzenişte bulunuyordu başka bir mesajında: “…6 adımda dünyanın öte ucundaki birine ulaşmak (doğru aracılarla) mümkünmüş. Ben de bunu deneyeyim, dedim ve sorularımı Putin’e yolladım. Önce Ermenistan’daki bir Türkologa; oradan Sochi’deki zengin bir Hemşinli belediye meclis üyesine; o da Moskova’nın İGDAŞ başkanı Margarita hanıma yolladı. Ama on gündür Putin bir telefon bile açmadı, arkadaş az bekle yazdırıyorum, diyebilirdi…”

Adnan abi için ters adamdı diyenler oldu ama ben muhabbetimizin aralıksız sürdüğü son 4-5 yılda hiçbir tersliğine muhatap olmadım. Bu yıl ocak ayında akordeon derneği AKORDER’i kurmuşuz ve dernekten arkadaşlarla Dünya Akordeon Konfederasyonu’nun üç önemli ismini programda konuk ediyoruz. Biri başkan, Fransa’dan katılıyor, diğer iki isim de başkan yardımcısı ve sekreter. Londra’dan. Bizim dernekten de üç-dört isim var. Program sürerken Adnan abinin mesajı düşüyor telefonuma. Diyaloğumuz şöyle:

  • Şu ana kadar hep konuşma, hiç ilgimi çekmedi.
  • Toplam 4 şarkı var Adnan abi. Amaç derneği dünyadaki akordeoncu dostlarımıza anlatmak. Muammer‘in bestesiyle program bitecek…
  • İyi bari! Duyduğum en ters sözü “İyi bari!” olmuştu.

Bir başka akordeon programıma derneğin gençlerini davet etmiştim. Edward Aris’in yaşadığını da orada öğrenmiş veEdvar Aris yaşıyormuş ya ve derneğe YK yapmışsınız. Müthiş bir vefa. Ben çocukken adını duyardık, radyoda veya kimi törenlerde… Çok sevindim.” notunu göndermişti.

Program sonrası bizim gençleri kaldığı bakımevine davet etmişti: “AKORDER’in sevgili genç üyeleri, merhabalar. Sevgili Ercüment Gürçay dostumun programında sizleri dinledim. Saza tutkunuzu heyecanla dinledim, tabii eserlerinizi de. Ben 45 yıllık gazeteciyim ve son 4 aydır Çengelköy’de bir bakımevinde kalıyorum artık. Zamanında akordeonist Cengiz Berkün arkadaşımla bir yurtdışı turnemiz de olmuştu. Ben kimi panellerde hem konuşmacı hem de bir fotoğraf sergisi götürmüştüm oralara. Bizbize Bakımevi yönetimi sizleri burada görmeyi çok ister sanırım. Hele bir konuşayım, pandemi koşulları hafifleyince sizleri ağırlamak, dinlemek isteriz… Sevgilerimle”

Feyruz’lu selam

Adnan abi çok iyi bir müzik yazarıydı. Adı sanı duyulmamış isimleri bulup onları gazete sayfalarına taşıyordu. Ona, bulduğu isimleri programıma davet etmek istediğimi söylediğimde çok mutlu olmuştu. İsimleri ardı ardına sırlamış ve ilişki kurmamı sağlamıştı: Mihrap Eskiocak, Yeşim Kantekin, İzmirli Sevinç Nazlı Yıldırım, ABD’den Sırma Munyar ve Esin Gündüz. İkisi de Berkeley’de müzik eğitimi almış.

Mihrap Eskiocak’la bir Feyruz şarkıları programı yapmış ve programın son şarkısı olan “Bint El Şalabiya”yı Feyruz’un sesinden Adnan abi için çalmıştık. Programdan sonra “Ne güzelsiniz ya, çok mutlu oldum” mesajıyla bizi onurlandırmıştı.

Adnan abi Medya Günlüğü’ne de yazıyordu. Gazetenin kurucusu Cenk Başlamış’la da onun sayesinde tanışmıştım. Başlamış’la Genesis grubunu konuştuğumuz bir program yapmıştık. Öncesinde ona bu gelişmeyi yazdığımda “Yaşşa, iyi ve birikimli biridir. Rus rakından da söz etseniz. Yıllar önce Emin İGÜS, başta DDT olmak üzere şahane parçalar çalmıştı. Hem de DDT!)” demişti ve programdan sonra da “Şahane bir program yaptınız. Aklınıza sağlık” deyivermişti.

Adnan abi radyo günlerini yaşamış bir radyo bağımlısıydı. Daha önce de radyoyu yazmış, bazı radyocularla söyleşiler yapmış. Geçen yıl Açık Radyo’nun 25’nci yılını bir yazıyla kutlamıştı.

Bana da “Sağlığım gittikçe bozuluyor Ercü. Sorularımı hazırlasam da, Babil’den Sonra ve kendine ilişkin yanıtlar versen; böylece, şahane bir röportaj yapmış olsak, ne güzel olur” yazdı. Sorularını yazdı ve gönderdi. Ben yanıtlamakta biraz geciktim, iğneyi batırıverdi hemen. Programda Sabicas çalıyorum. Bir mesaj düşüyor telefona “Dinliyorum programını. Sesindeki iyice hüzün dolu eda için bir şey diyeceğim. Daha doğrusu ben öyle anladım. Hayatımda ilk at çalıştırma yerine Klasis Otel’in at ahırlarında tanık olmuştum. Zengin ağalar, ata biniyorlar ve atı rahvandan da hallice sürüyorlar. On santimlik adımlarla neredeyse ve kendilerinin de başı önde halde. Biz, meraklı birkaç seyirci de tamamen sessizlik içinde seyrediyoruz. Müziğin hüznüne uymuş gibisin dostum. Bunca tantana, röportajı yanıtla artık demek için :)” Hemen o gece yanıtlarımı gönderdim. İlk röportajım oldu ve belki de tek röportajım olacak.

‘Kimseler, kimseciklere elini bile uzatmadı’

Adnan abiden son mesajı 4 Mayıs’ta aldım “ Bu sabah etkinliklerim, ‘Haberiniz olsun, buralardayım’ anlamına geliyor:) Gün içindeki başka gönderilerini okusam da pek yanıt yazmazsam, lütfen yadırgama, halim olmayabiliyor”

5 Mayıs akşamı geç saatlerde genç müzisyen arkadaşımız Yeşim Kantekin’den bir mesaj düştü telefonuma: “Ercüment Abi, Adnan abi ile ilgili bir durum var. Ortak tanıdık kimsem yok başka. Çözümsüz kaldım biraz. GATA’ ya Covid şüphesi ile yatmış. Beni refakatçi olarak çağırdı ama Covid servisi içinde yatıyor. Doktor ve hemşirelerle konuştum. Şu an için kötü bir durum yok sonuçları yarın belli olacakmış. Bilgi vereyim dedim.” Sabah Covid teşhisi kondu ve bir yakını gelince Yeşim, Adnan abiyi ona teslim edip ayrıldı hastaneden. Gelen olmasaydı yakınlarda oturan bir arkadaşına haber veririm diyordum. Akşamüstü Adnan abiye ulaşabildim. Hastaneden çıkmak istiyordu. Sesi çok kötüydü, çok kısa tuttuk konuşmayı. Yanında refakatçisi varmış. Sonra bir daha ulaşamadım ona. Ertesi gün yoğun bakımda olduğu haberini aldık ve sonrasında arkadaşlarının onu hayatta tutma çabalarına şahit olduk.

Son sözlerim Adnan abiye: Bir yazında Enver Gökçe ile kaldığı bakımevinden ayrılırken yaşadığın duyguları yazmıştın. Yazında; “Dayanışma, vefa ve özveriyle örülü bir hayatı şimdiden oluşturmalıyız. Yoksa bizden bir şeyler olmayacak” demiştim. Nitekim öyle oldu, adında dayanışma olan parti bile kurduk ama çok lokal ve kişisel çabaların dışında kimseler, kimseciklere elini bile uzatmadı” yazmıştın. Ben de senin bana gösterdiğin dayanışma kadar seninle dayanışma içerisinde olamadım. Bunun için kusuruma bakma.

Geçen yıl Aralık sonlarına doğru yazdığın WhatsApp mesajında “Sizce benim yaptığım zaten mesleğim olan bir iş mi; yoksa, gerçekten özgün bir tempom ve çabam yok mu? Dostlarıma geçtiğim haber linkleri son on günde belki on ayrı röportaj ve haberi kapsıyor. Her gün 1 veya daha fazlasını (çoğu kez daha fazlasını) 8 ayrı sitede yayımlatıyorum. Hasta halimle (şımarıklık saymayın, lütfen) ama vazgeçtim okunmasından, aferin yahu denmesini bekliyorum valla… Unutmayın beni buralarda!” siteminde de çok haklıydın.

“Koronada İstanbul’da olmak” başlıklı 12 yazılık dizini seninle radyoda konuşacaktık. 25 kadar da İstanbul şarkısı göndermiştin bana bakmam için. Bu hafta sonu Açık Radyo’da “Dinleyici destek” programları başlıyor. 9 gün sürecek. Bu yıl geçmiş yıllara göre bir şenlik yapamayacağız ne yazık ki. Kayıplarımız oldu. Sen de gittin. Pazartesi günü senin gönderdiğin şarkılardan çalarak destek programına katılacağım. Daha sonra yazılarından yola çıkarak, gönderdiğin şarkılara da yer vereceğim bir İstanbul programı ayrıca yapacağım elbette. Sözüm söz. Belki Yeşim, Mihrap ve Sevinç de katılırlar o programa.

Sarkis ağabeylere, Hrant’a, Komitas’a çok selam

Senin aracılığınla tanıştığımız Cenk Başlamış’la birlikte ara ara buluşup, birlikte program yapmaya karar vermiştik biliyorsun. 31 Mayıs’ta ilk programı yapıyoruz. Rusya’yı konuşacağız ve Rusya’dan şarkılar dinleyeceğiz. Senin için DDT’den de bir rock şarkısı çalarız.

Heyecanla beklediğin ve 19 Haziran’da yapacağımız “Dayanışma Yaşatır” konserine hazırlanıyoruz. Yeşim bana gönderdiğin ve onu tanımama vesile olan türküsüyle programa katılacak. Mihrap da senin çok sevdiğin İstanbul bestesini konserde seslendirecek. Yeni bir klip yaptı konser için. Onlar da bu konseri izlemeni çok isterdi eminim.

Konser sonrası sana söylediğim gibi önce Yeşim Kantekin’i konuk alacağım programıma. Ardından Mihrap’la bu kez Arap müziği dışında bestelerini konuşacağımız bir program yapacağız. Sevinç Nazlı Yıldırım konuğum olacak. İzmir’de kayıtlarını bitirmek üzere. Sırma Munyar ve Esin Gündüz’le de ilk fırsatta görüşürüm. Yani anlayacağın bu yıl boyunca kulağını çınlatmaya devam edeceğiz.

Ha bir de sana verilmiş bir sözümüz var: Covid azalınca ilk fırsatta bizim akordeon derneğinin gençleriyle kaldığın Bizbize Bakımevi’ne gidip bir konser vereceğiz.

Bana verdiğin destek için, ağabeyliğin için çok ama çok teşekkür ediyorum Adnan abi. Ben aynı desteği sana veremedim ne yazık ki. Kusuruma bakma.

Radyoda program devam ederken cep telefonuma pıt pıt düşen mesajlarını, Azrail’e inat son anına kadar yazdığın yazılarını çok özleyeceğim Adnan abi

Sen şimdi orada Sarkis Seropyan’ı, Sarkis Usta’yı, Hrant ağabeyi, Komitas’ı bulmuşsundur. Onlara da çok selam. Burası bıraktıkları gibi. Biz de öyle. Bazı şeyler daha iyi olsun diye uğraşmaya devam ediyoruz.

Sevgiyle, dostlukla…

Kategori: Hafta Sonu

Kültür-SanatManşet

’68 Paris’in fotoğrafçısı Bruno Barbey hayatını kaybetti

Dünya tarihinde bir dönüm noktası olan 68 olaylarını Paris‘te fotoğraflayan usta fotoğrafçı Bruno Barbey, hayata veda etti. Herbert Marcuse “Gerçekçi olun: İmkânsızı talep edin!” sloganıyla Paris’68’in baş döndürücü ruhunu açığa çıkarmış; Barbey de kamerasıyla bu ruhu görüntülemişti. 

Bruno Barbey, 1941’de Fas’ta dünyaya geldi. İsviçre-Vevey’de bulunan Ecole des Arts ve Métiers’de fotoğrafçılık ve grafik sanatı eğitimi aldı. 1961-1964 yılları arasında bir ulusun ruhunu yakalamak amacıyla, İtalyanları bir tiyatro sahnesinde rol oynayan oyuncular olarak fotoğrafladı.

1964’te Magnum Photos’la çalışmaya başladı. 1978-1979’da Magnum Başkan Yardımcısı ve 1992- 1995 yılları arasında Magnum Uluslararası Başkanlığını yaptı.

İlk sergisi 1967’de Paris Ulusal Kütüphanesi’nde açılan İtalya fotoğraflarını içeren sergisiydi.

Bruno Barbey beş kıtada fotoğraflar çekti. Kendisini bir savaş fotoğrafçısı olarak tanımlamasa bile Nijerya, Vietnam, Orta Doğu, Bangladeş, Kamboçya, Kuzey İrlanda, Irak ve Kuveyt’teki savaşları ve çatışmaları görüntüledi. Çalışmaları dünyanın önde gelen dergilerinde yayımlandı.

Bruno Barbey, Paris, Halle Aux Vins’te, 1968.

Fotoğraf çalışmalarını içeren otuz kitap yayımladı. Paris’teki Avrupa Fotoğraf Evi, 2015-2016’da, bugün dünyayı dolaşan retrospektif sergisiyle eş zamanlı retrospektif kitabı “Passages” ı yayınladı.

Barbey, Ulusal Liyakat Nişanı da dâhil olmak üzere çalışmaları için sayısız ödüller aldı. 2016 yılında Fransa’da Institut de France Académie des Beaux-Arts üyeliğine seçildi. Barbey’in fotoğrafları bugün birçok müzenin koleksiyonlarında yer alıyor.

Sık sık geldiği İstanbul tutkusu oldu

İlk kez 1968’de geldiği İstanbul’da meslektaşı Ara Güler’le yakın bir dostluk kurmuş ve 2005’ten sonra daha sık geldiği kenti ve insanlarını fotoğraflamaya devam etmişti. İstanbul’a olan tutkusuyla da tanınan Barbey en son 2019’da, otuz yıla yayılan bir zaman içerisinde çektiği Fas fotoğraflarını içeren “My Morocco” başlıklı kişisel sergisini İstanbul Leica Galeri’de sergilemişti.

Bruno Barbey, İstanbul’daki yaşamı hikâye ettiği portfolyosu için kaleme aldığı yazıda şu ifadeleri kullanmıştı: “İstanbul’a sık sık geliyorum ve her seferinde birkaç hafta kalıyorum. İstanbul’u farklı mevsimlerde görme imkânı buldum. Bu kent, kültürel zenginliklerle dolu bir dünya mirası deposu. Bu özelliğiyle bende her seferinde fotoğraf çekme isteği uyandırıyor.

Diğer büyük şehirlerde yaşayanlara kıyasla İstanbulluların daha az stresli bir yaşantıları var. Bu da İstanbul’da çalışmayı kolaylaştırıyor. İstanbul’daki genç nüfusun dinamizmi beni baştan çıkarıyor. Şehirde modernliğin yanında hâlâ korunmakta olan gelenekleri de görüyorsunuz. 2005 yılında çekimlerime başladığım günden bu yana, İstanbul’da inanılmaz bir değişim gözlemledim. Şehirdeki metro hatlarının sayısı gün geçtikçe artıyor, Avrupa ve Asya kıtalarını Boğaz’ın altından geçecek bir tünelle birleştirecek olan Marmaray Projesi ilerliyor, bir yandan büyük projeler başlatılıyor, bir yandan yeni alışveriş ve kültür merkezleri açılıyor. Boğaz ise apayrı bir âlem… Beni çok derinden etkiliyor.”

Renklerin, gölgelerin ve ışığın sanatçısı olarak nitelendirilen Barbey, fotoğrafçılıktaki ilk yıllarında siyah-beyaz fotoğraftaki yeteneğini de gösterdi.  Sanatçının çalışmaları Magnum’daki portfolyosundan görülebilir.

Kategori: Kültür-Sanat

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Babil’den Sonra] ‘TİİİMUUUR… nereye gittin gene!’

“…Valla onu bunu bilmem. Orada Münir babayla-oohhhh! Huriler, yiyecek, içecek, temiz hava, mis gibi kokulu çiçekler. Allah versin. Ben gelene kadar size izin. Ben geldikten sonra erken yatmak yok. Şarkıları başkaları söylesin. Ben sizi gezdireceğim arkadaş…”

Timur Selçuk, Ruhi Su’nun aramızdan ayrılışından hemen birkaç gün sonra 23 Eylül 1985’de “Sıdıka’lı, Ilgın’lı Yalın Aşklar: Ruhi Su” başlıklı şu yazıyla ustasına seslenmişti:

“- TİİİMUUUR dün gece uyutup beni nereye gittin gene?

Almanya turnelerinden birisinde, sabah kahvaltı masasında böyle takılıyordu Ruhi ağabey bana. Kendisi konser dönemlerinde özel bir dikkat gösterirdi yaşantısına. Gece en geç 23.30 civarı dostlarından izin ister odasına çıkardı.

O yattıktan sonra, kesinlikle bir şeyler yapacağımızdan emin olduğu için, bana da “Sen nasıl olsa birazdan yatarsın, yarın konser var…” derdi. 

Sabah, 9, 10 arası, o güzel sesiyle yaptığı temrinlerle uyanır, tembelliğimizden utanırdık…

Hayranlık duyduğum iki insana hep koştum, ama yetişemedim. M.N. Selçuk’a, İstanbul Oda Orkestrası’yla eşlik edebilseydik keşke – iki büyük ses, iki büyük inanç, iki büyük inat, iki büyük usta, yolları ayrı olsa da-

-Timur sana tekila yaramıyor!

Amsterdam’ da, Hollandalı güzel rehberimiz ve bizim sadece çok sevdiklerimize anlattığımız “mutaassıp” öyküler.

Konser günleri sabah yapılan ses açma temrinleri. Öğle yemeğinden sonra dinlenme. Akşamüstü konser programının yumuşak bir sesle geçilmesi. Kabil olduğu kadar az ve alçak sesle yapılan konuşmalar-Gevezelerden kaçış- Ve bütün –birikimin sahnede sergilenmesi- işte Ruhi Su’nun bir günü.

– O küçükler neydi?  Bir tane onlardan içebiliriz.

– Underberg, Ruhi ağabey, mideye iyi gelir.

– Mideye iyi gelseydi, küçük şişeye koymazlardı!

Bir gece önce, ölçüsünü aştığımız içki konusunda diplomatik dilde uyarıldığımızı anlamak için ayran ya da süt içmiş olmaya gerek yok. (tarafımızdan 4 ölçü sessizlik !)

Türkülerin çağdaş bir yorumla seslendirilmelerindeki yabancılaşma engelinin en güzel çözümünü görürüz Ruhi Su okuyuşunda.

Keşke besteciler ve opera sanatçıları gerekli dersleri alabilseler bu örneklerden. Cahil ve ezilmiş insanımıza tepeden bakmayan bir sesleniş. Bilgili, dürüst, onurlu, ama alçak gönüllü, sevecen, derde-neşeye ortak. İşte Ruhi Su.

Ruhi Su, Sadun Aren, Timur Selçuk.

-Tiiimuuur, sen önce çık. Salonu şöyle bir çalkala. Millet hızını alsın ki beni sakin ve dikkatlice dinleyebilsinler.

Programların sadece ajitasyon doğrultusunda yapılmaması konusunda bir diplomatik uyarı daha. Gene ayran ya da süt içmiş olmak önemli değil (8 ölçü sessizlik! )

Dünya görüşünden ayrılmayan bir sanat anlayışı. Bir sabır küpü ki seyredeni çatlatır. Gelecek günleri görenlerin sakin inancı. Vefalı, yalansız, yalın dostluklar. Sıdıka’ lı, Ilgın’ lı yalın aşklar. Gene Ruhi Su.

-Valla onu bunu bilmem. Orada Münir babayla-oohhhh! Huriler, yiyecek, içecek, temiz hava, mis gibi kokulu çiçekler. Allah versin. Ben gelene kadar size izin. Ben geldikten sonra erken yatmak yok. Şarkıları başkaları söylesin. Ben sizi gezdireceğim arkadaş…

– Tiiimuuur, sana dostların ölüm haberi yaramıyor!

 (Sessizlik)

Başımız sağ olsun/ Timur”

***

Bugün Timur Selçuk’un hayata veda ettiği haberini aldık. Yaşına rağmen bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle, tutkulu- coşkulu müzikleriyle bana hiç ölmeyecekmiş gibi gelen insanlardandı Timur Selçuk.

Timur abinin Ruhi Su Dostlar Korosu’na çok emeği geçti. Ruhi Su’nun ardından koroyu bugünlere taşıyan koro şeflerimizdendi. Onların emeğiyle Ruhi Su Dostlar Korosu 45 yıldan sonra bugün de türküler söylemeye devam ediyor.

Timur abiyi koroyla ilk kez 30 Mart 1987’ de Harbiye Konak Sineması’ nda gerçekleştirilen Ruhi Su Anma Gecesi’ nde izlemiştim. Sarper Özsan ile birlikte Dostlar Korosu nu yönetmiş ve piyanosu ile türkülere eşlik etmişti. Gitarda Gökçen Taşkıran ve vurmalı çalgılarda Selim Selçuk vardı. Esin Afşar’ın türküleri, Genco Erkal’ın şiirleri, İsa Çelik’in dia gösterisiyle devam eden etkinlikte Mehmet Akan yönetiminde Dostlar Hasad Çağdaş Halk Dansları Topluluğu’nun gösterisi de yer almıştı. O gece Ruhi Su’nun 1981’de Avustralya’da verdiği konserin videosunu da ilk kez izlemiştim. O konserden sonra koroya katılmaya karar verdim ve 1988’de açılan sınavı geçip koroya katıldım. 2012’ye kadar koroda türkü söyledim. Hayatımın en güzel günleriydi.

Ruhi ve Sıdıka Su, Timur Selçuk, Mehmet Akan, Esin Afşar bugün hayatta değiller ne yazık ki. Timur abinin yazısının sonunda yazdığı gibi gittikleri yerde “Huriler, yiyecek, içecek, temiz hava, mis gibi kokulu çiçekler…” var mıdır, bilemem, ama bildiğim şu ki onlar yaşadığımız bu dünyayı cennete çevirenlerdi. Ruhları şad olsun.

AKM’nin önüne kurulan sahnenin arkasında Timur Selçuk ile birlikte sahne alma sıramızı bekliyoruz / 1 Mayıs 2010

Sonraki yıllarda da zaman zaman aynı sahnede yer aldığımız Timur Selçuk ile yollarımız yıllar sonra Taksim’ de kutlanan tarihi 2010-1 Mayıs Taksim Mitingi için oluşturulan 1 Mayıs Sanatçılar Korosu’ nda bir kez daha kesişmişti. DİSK’den Mete abinin davetiyle Yasemin Göksu ile birlikte sorumluk almış ve bir koro kurmak için kolları sıvamıştık. Kısa bir sürede çok sayıda sanatçının katıldığı bir koro kurmuştuk. RSDK’nın şefi Berktay Akyıldız koroyu konsere hazırlama işini üstlenmiş ve sahnede de koroyu yönetmişti. CRR’de yapılan provalarla konsere hazırlanmıştık. Sanatçılar korosuna RSDK koristleri olarak bizler de katıldık. Coşkulu ve heyecanlı günlerdi. Timur Selçuk, sözleri Berthold Brecht’e ve bestesi RSDK eski şeflerinde Sarper Özsan’a ait olan ve Türkçe, Ermenice ve Kürtçe dillerinde seslendirdiğimiz 1 Mayıs Marşı’na piyanosuyla ve sesiyle katılmıştı.

 

En son 2012’de Ruhi Su’nun 100’ncü Doğum Günü etkinliklerinde MSGSÜ Fındıklı Kampüsü’nde Timur abiyle birlikte olmuştuk. Söyleşiden sonra kampüsün kafeteryasında korodan arkadaşlarla muhabbete devam etmiş, koronun geleceğini konuşmuştuk. Koro bu yıl 15 Aralık’ta 46’ncı yaşına girecek Timur abi. Bilesiniz ki emanetinizi emin ellerde. Gençler koroyu sahiplendiler ve sürdürüyorlar.

Her 2 Temmuz’da mutlaka telefon edip, doğum gününü kutlardım. Bu yıl da aradım. Onun her zaman bizleri kucaklayan, sevecen sesi karşıladı beni.

Timur abi bir yazısını “Özgür iradenizle, iyiden, güzelden ve barıştan yana bir yol seçin… Yolunuz açık olsun…” diye bitiriyordu.

Bugün Timur Selçuk’un hayata veda ettiği haberini aldık. “Bize dostların ölüm haberi yaramıyor” Timur abi.

Başımız sağ olsun.

 

Kategori: Hafta Sonu