Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İklim adaletinden adaletli geçişe

2021 yılını geride bırakırken ekonomik olarak oldukça zorlandığımız günler yaşıyoruz. Bu durum ülkenin ekonomik politikasının yanında küresel iklim değişimiyle de ilgili. Parçası olduğumuz yaşam alanlarının yok edilmesi yalnızca karbon emisyonları ve ekonomiyle ilgili değil elbette… Koronayla birlikte tüm dünyada yeşil dönüşüm daha belirgin konuşulur hale geldi. Bu sağlık krizi karbon emisyonları ve doğal yaşam alanlarının yağmasıyla direk olarak ilişkili durumda. Konu samimiyetle ele alınsa dahi küresel iklim değişimi konusu önümüzde bir dizi kuşak boyunca ekolojik ve ekonomik olarak ana eksen olarak duracak.

‘Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı yaşatmaz’

Bildiğimiz gibi tüketim ve yağma üzerine kurulu kapitalist sistem ‘Ya büyü ya öl’ düsturuyla çalışır. Küçük ve kendine yeter, çevresine zarar vermeyen üretimin kapitalist büyüme ekonomisinde yeri yoktur. Özellikle son 2 yıldır Amerika’da Joe Biden yönetimiyleYeni Yeşil Düzen‘e (Green New Deal) yönelik yatırımlar yapılmaya başlandı.  Ancak bu yatırımları yapanlar örneğin, büyük ölçekli yenilenebilir enerji yatırımları ABD’de Chevron, British Petrol vb fosil yakıt baronları tarafından yapılıyor. Daima merkeziyetçilikten ve militarizmden yana olan bu şirketlerin ulusal ve uluslararası ekonomide bu sözde çevreci kurallara göre düzenlenmesi ne kadar gezegenin yararına olabilir?  Bir de bazı çevreciler daha adaletli bir kapitalizm arayışında. Oysa biz biliyoruz ki kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı yaşatmaz.

Bu kapsamda Avrupa’da ise Yeşil Yeni Mutabakat adı altında adil bir geçişten (Just Transition) söz ediliyor. Bu kapsamda sözde sıfır atıktan döngüsel ekonomiye kadar kentler ve yaşam alanları yeniden planlanmaya başlandı. Aslında Avrupa Birliği’nin (AB) 11 Aralık 2019 tarihinde “Avrupa Yeşil Mutabakatı” ile ekonomisinin dönüşümünü sağlayacak yeni bir büyüme stratejisi üzerinde duruyor. Bunun açık adı yeşil kapitalizm.

Adaletli geçiş ne demek?

Adaletli geçiş, üretim ve tüketimin atık olmaksızın sağlanması konusuna nasıl ulaşılacağı şeklinde özetlenebilir. Çünkü geleceği onarmak karbon emisyonlarını azaltmak buradan geçiyor. Ancak özellikle toplumda görünmez kılınan engelliler, kadınlar, göçmenler, sığınmacılar, farklı etnik gruplar, farklı cinsel yönelimi olanlar, çocuklar, gençler yaşlılar vb grupların kendi geleceklerine ilişkin doğrudan söz söyleme hakları var mı?

Peki adaletli geçişte bizim gibi ülkeler daha az adalete mi razı olsak? Küresel güneyin iklim krizinden en çok etkilenen ama karbon emisyonu yok denecek kadar az olan Afrikalı ya da Asyalı insanlar ne olacak? Ekim ayında Türkiye’nin Paris Anlaşması’na onay vermesiyle birlikte Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ismi ‘Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’ olarak değiştirildi. Uluslararası anlamda ticaret yapmak için de yeni karbon hesaplamaları gündeme geldi. Bu doğrultuda Yeşil Mutabakat Eylem Planı hazırlanıyor. Ancak geçmişte küresel kuzeyin bacasız sanayi denilen servis ve turizm endüstrisine geçip küresel güneye de yabancı yatırımları teşvik adı altında dayatılan madencilik gibi faaliyetlerle doğa talanına yol açtığını sanırım özellikle son 20 yıldır ülkemizde de görüyoruz. Elbette her şeyi küreselliğe bağlamak doğru değil. Merkezi ve yerel hükümetlerin de bunda payı fazla. Şimdi bu yağmalanan doğal yaşam alanları Yeşil Mutabakat’tan nasıl pay alacak? Faaliyetler durdurulup restorasyona gidilecek mi? Daha geçen hafta Aydın’ın Çine ilçesine bağlı Topçam köyünde maden ocağına direnen Coşkun ailesine yapılan silahlı saldırı hala gündemimizde. Doğa savunucuları ikinci bir Büyüknohutçu felaketi olmasın diye çaba sarf ediyor.  Anadolu’da böylesine canı pahasına yaşam alanlarını savunmaya çalışan insanların yaşamında nefes alma yaratılacak mı?

Yoksa madenlerde montaj sanayiyle  parsellenmiş, betonlaşma ve inşaat sektörüyle verimli topraklarda besin değeri uygun gıda yetiştirmek yerine beton binaların ‘yetiştiği’ alanlar çoğalacak mı?

Avrupa kömürden vazgeçmişken bizde hala termik santraller inşa ediliyor. Muğla’da olanlar gibi var olanların ömrü 25 yıl daha uzatılsın diye yatırımlar yapılıyor. Bu demektir ki daha fazla hava kirliliği, daha fazla karbon emisyonu ve daha fazla yaşam alanlarına saldırı.

Kısacası Yeşil Mutabakat’a uymanın yeni bir çifte standart yaratmaması için uyanık olmalıyız.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kadına yönelik şiddet ve şiddet sarmalının bütünlüğü

İstanbul Sözleşmesi’ne vurulan balta nedeniyle olsa gerek bu sene 25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü bana bir başka anlam ifade etti. Protestoları sanatsal yapıda ama düşündürücü içerikte olanlar da vardı. Haklarımız budandıkça şiddetin sinsi halleri ve açık halleri kılıçla sokağa çıkıp ‘Canım birini öldürmek istedi. Savunmasız olduğu için  kadını seçtim’ denilen bir ülke burası. Bu tür düşünce dahi korkunç değil mi? Nereden alıyorlar bu cesareti? Şiddet normlara, ahlaki değerlere vb bir dizi başka değerlere dayanıyor. Ancak en çok da toplumsal cinsiyete dayalı bu ülkede.

Neden 25 Kasım?

25 Kasım Dominik Cumhuriyeti’nde Mirabel Kardeşlerin vahşice katledilişlerinin yıldönümü olarak sembolleşmiş durumda. Onların öldürülmesi Dominik Cumhuriyet’inde büyük bir tepki uyandırdı. Direniş hareketi güçlendi ve bir yılın sonunda diktatörlük düşürüldü.

Bu anlamda aslında Mirabel Kardeşler bir başka saygıyı da hak ediyor. Yalnızca hüzünlü tarafıyla değil, aynı zamanda diktatörlüğün devrilmesinde önemli katkıları olduğu için. Onlar demokrasi ve özgürlük savaşçısı olarak da anılmalı.

Kadına Karşı Şiddet Günü’nün düşündürdükleri

Bu günü anma etkinliklerinde içinde bulunduğum Datça Kadın Platformu, yerel bir Demokrasi Evi’nde kadınlara uygulanan şiddetin hikayelerini (hatta birkaç erkeğin onları korurken uğradıkları vahşetin de) ön plana çıkardı.  Emek veren kadınların çabasına sağlık! Gün içindeki etkinlikler sırasında Cumhuriyet Meydanı’ndaki bir ağaç da bu günün adına Belediye tarafından anıt ağacı ilan edildi.

Ne acıdır ki o şiddet buralara da bulaşmış durumda. Cumalı köyünden bir kadına defalarca erkek şiddetine uğrayarak 24 yaşında öldürülen Tuğba’ya adandı bu anıt ağaç. Annesi gün boyunca onun resmini boynunda taşıyarak ‘Ölmedim. Öldürüldüm’ mesajını ne kadar acı içinde taşıyordu anlatamam. Birçoğumuz bakmaya dahi dayanmakta zorlanırken Banu’nun uğradığı şiddet hikayesini dinledikçe  ürperdim.

Peki erkekler cephesinde ne/ler oluyor?

Türkiye genelinde olan etkinlikleri ülke genelinde uzaktan da olsa izlemeye çalıştım. Duyduğum hikayeler sonucu bir hafta elim kaleme varamadı…  

Toplumsal cinsiyet araştırmalarında Ortadoğu coğrafyası patriyarkanın en güçlü olduğu yerlerden biri olarak biliniyor. Öyle ki, antropolojist feminist Deniz Kandiyoti ‘Ataerkil Pazarlık’ olarak tanımladığı durumda kadınlar da  bazen patriyarkanın bir yapı taşı olabiliyor. Dolayısıyla benim çok takıldığım ve iddia ettiğim AtaErki patriyarka yerine kullanılmamalı.

Oysa patriyarka erkeklerin yaşamına da doğrudan olumsuz etki etmiyor mu? Militarizmden iş ve ekonomi konusunda, eşit paylaşıma kadar erkekleri de doğrudan ilgilendiriyor. Ancak patriyarkanın çökmesi için neden onlar da çaba sarf etmezler? Neden bu topraklarda her mahallede, her okulda, her hastanede, her hapishanede her pazarda ya da agorada bir eleştirel erkeklik grubu olmaz?

Gözüm çok aradı bu sene acaba farklı söylemi olan erkekler çıkacak mı diye…

‘Ataerkil Utanç Bildirgesi’ söylemi duydum. ‘Erkeklere çağrımdır: Bir kez biz dayak diyelim. Utanıyorum bu durumdan” diyen tek tük erkekler oldu. Umarım saman alevi gibi yanıp sönmeyenleri olur diyeyim. Bazılarıyla girdiğim diyalogda kalıcı çalışmanız var mı sorusuna “Geçmişte denedik. Grup çalışması süreklilik kazanmıyor. Kendime odaklanmaktan yanayım” diyenler vardı. Oysa biz erkek şiddeti sonucu şiddet gören erkeklerin de yanında oluyoruz. Onları da görünür kılıyoruz. Kadına karşı şiddetin büyük bir sarmalın parçası olduğunun farkındayız.  Dilde, beyinde, bedende, sokakta, evde, iş yerinde, okulda, hastanede, hapishanede, mutfakta, yatakta, tabakta, tarlada vb.

Toplumsal şiddetten kadına karşı şiddete 

Şunu anımsayalım ki; insan sosyal bir varlık ve her şey toplumsal olarak şekillenir. Dolayısıyla bir konu hakkında objektif olma söz konusu olabilir. Ancak duruş olarak tarafsızlık mümkün değil. Çünkü toplumsal normlarla beslenen erk-ekliğin yapısöküme uğratılması bütünün parçalarını görmekle olabilir.

Kendini toplumun değişmesine adayan erkeklerin bazıları da ‘bu şiddet konusu çok karmaşık. İçinde narkotik durum da var’  deyip sorun çözmeye değil karmaşıklığı daha da karmaşık göstermekten yana. Bir kısım keskin devrimciler adeta “Gerekirse ölün, devrim olunca haklarınızı vereceğiz. Biz daha derin konulara kafa yoruyoruz” pozisyonundalar. Dünyanın batı ve doğusunda Hindistan’dan Amerika’ya kadar solculukta erkeklik korunmuştur. Buna “erkek sol” da deniyor. Solun cinsel politikaya dair ikiyüzlülüğünü hala sürdürmekte. Bu konuda yapılmış bir dizi çalışma bulabilirsiniz.  Örneğin, Robin Morgan 1970’de Elveda Her şeye (Goodbye to All That) broşürü yayınladı. Solcu erkeklerimiz de yüzlerinde ve  vücutlarında yama gibi duran o ayrıcalıklarının elden gitmemesi için sıkı sıkı tutunmuş durumdalar. Kendileriyle samimi olarak yüzleşmedikçe teorik ve felsefi sözleri kedilerine kalsın. Dünyanın özgürlüğüne katkıları olduğunu sanmıyorum.

Tek tük erkek de eleştirel erkekliği bir politik temele oturtup ilerlemekten yana görünmüyor. Tekrar olacak ama oysa biz feministler kalıcı aşama ve çaba gösterenleri takdir ediyoruz. ortamlarımızda yer veriyoruz.  Kısacası samimi olmayan erkeleri ne kadar utandırabilirsek o kadar iyi. Zaten yüzü kızaranlar utanır.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Adaletli Paris İklim Sözleşmesi uygulamaları istiyoruz’

Tüketim merkezli politikalar sonucu dünyanın hızla ısınmaya devam etmesi sonucu 2100 yılında hiçbir canlının yaşayamayacağı (800ppm’lik) ısınma ile karşılaşılacağı öngörülüyor. Türkiye’de bu yaz yaşadığımız küresel iklim değişiminin belirtileri olarak güneyde ve doğuda yangınlar, kuzeyde seller olarak bunun belirtileri görülmeye başlandı. Ekim ayı içinde ise Türkiye altı yıllık gecikme ile Paris İklim Anlaşması’nı onayladı. Şimdi acaba derde derman adımlar atılır mı soruları gündeme geliyor.

Özellikle son 20 yılda Türkiye, Avrupa’da karbon emisyonlarını en fazla artıran ülkeler arsında sayılıyordu. OECD ülkeleri arasında Paris İklim Anlaşması’nı onaylamayan tek ülke olmasıyla da dikkat çekiyordu. Türkiye’nin daha önce imza atmadığı bu sözleşmeye şimdi gerek adaptasyon önlemleri için alacağı üç milyar dolar, gerekse belirlenen uluslararası ticaret kriterlerin dışında kalmaması için onaylaması elzem görünüyordu. Şimdi ekosistemin ve biyosferin restorasyonunda Türkiye çapında neler yapılması gerektiğinin bazılarına sorularla bakalım.

Enerji sorunu

Avrupa’da 2030 yılına kadar sera gazlarının % 21 oranında azatılması hedefleniyor. Her hammadde bir su ve enerji tüketimiyle mamul madde haline getirildiğine göre karbon emisyonlarının yarıdan çoğunun enerji odaklı kullanıldığını görürüz. Bu bağlamda nükleer enerjiye temiz enerji diye sarılınması korkunç görülüyor. Termik santrallerin zararları bu kadar açıkken neden ömürleri uzatılmaya çalışılıyor? Kapitalist bir ülke, çevre politikası da olsa yatırımını geri almadan bir kirleticiyi durdurmayabilir. Almanya’da termik santralleri kapatma yoktu. Fakat zaman içinde ömrünü tamamlayanların yenilenmemesi ve 2050’ye kadar tümünün kaldırılacağı sözü verildi. Milas İkizköy’deki Akbelen ormanlarına niyaz edenler ise yatırım ömrü dolmasına rağmen önümüzdeki 25 yıl daha uzatma peşinde. Bu tür mantıksızlığa nasıl yaklaşılacak? Oysa enerji demokrasisi kapsamında yerelde herkesin olabildiğince doğa dostu yöntemlerle kendi enerjisini, enerji kooperatifleri kurarak yönetmesi teşvik edilebilir mi?  Akıllı bir hükümet hem merkeziyetçiliği azaltmak hem de enerji verimliliğini artırmak için böylesi bir enerji politikası oluşturur.

Su, tarım ve hayvancılık

Yerleşik yaşamda gıda gereksinmesi birçok alanı ilgilendiriyor. Tarım ve hayvancılığın iklim değişimine katkısı % 18 olduğuna göre, gerek et endüstrisi nedeniyle, gerekse ormanlar kesilip yerel bitki örtüsü yok edilerek açılan otlaklara acaba nasıl bir ıslah çalışması getirilecek? Anadolu’da meraların karbon yutakları olduğu belliyken özelleştirilip yapılaşmaya açılan meralar geri getirilecek mi?

Her yıl onlarca metre düşen yeraltı su tabakası ve kuruyan bir dizi göl, nehir ve dereler HES projelerine kurban edilmişken bu alanlar nasıl ıslah edilecek? Menderes Nehri ve kuruyan onlarca göl alanların kıyılarında kamu malı olan suyun çalınarak (yaban hayatı da yok eden) özel çiftliklerde sulu tarım yapılması nasıl durdurulacak? Susuz tarıma geçilmesi için nasıl bir program izlenmeye başlanılacak?

Dünyayı hala % 70 oranında küçük çiftçiler beslediği üzere iklim değişimine göre onların sürekliliği için nasıl bir destek programı öngörülüyor? Yöreye özgü geleneksel yerel ve bilimsel yöntemleri birleştirip ‘çiftçiden çiftçiye’ sloganını içselleştiren doğa dostu  ve halka dayanan ekolojik bir tarım yöntemi olan agroekoloji öğretimleri ihtiyacı olana ücretsiz sunulabilecek mi? Agroekoloji enstitüleri yerel düzeyde yaygınlaştırılabilir mi?

Yangın ekolojisi

Son IPCC raporu artık ateş çağına girdiğimizi belirtiyor. Bu bağlamda yangın ekolojisi politikanız nedir? Bölgeden bölgeye değişiklik gösteren parçalı ve kırıklı coğrafi yapımız nedeniyle şimdiden yerel bilgi ve becerilerin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Bunlar kayda geçirilip halka istihdam sağlanabilecek mi? Yanan orman alanlarına rant kapısı olarak bakanlara ‘dur’ deyip oraların kendini onarmasına bırakılacak mı?

Anadolu’da halen yerel uygulamaların çok az da kalsa kökünü kaybetmemiş olmamamız bir şanstır. Ancak bunlara sahip çıkılmazsa gelecek kuşaklar ekolojik restorasyon anlamında her şeye sıfırın altından başlamak durumunda kalacak. Örneğin, Akdeniz’in Toroslar’ında Sarıkeçililer gibi toplulukların sürdürdüğü göçebe hayvancılık ve benzeri geleneksel yöntemlerin sağladığı karbon yutulmasına neden olan pratikleri desteklenecek mi? Aynı şekilde Kars’ta, Dersim’de Güney’de Taşlıtarla ve Doğu’da bir dizi kaybedilmemiş yerel ekolojik örnek varken bunlar yaygınlaştırılacak mı? Bu örnekler Avrupa için biyolojik çeşitliliği geri getirme ve yerel geleneksel yöntemlerden öğrenme anlamında bir laboratuvar niteliğindedir.

Biyoçeşitliliğimizin Avrupa’dan daha fazla olduğu söylenir. Ancak bu gidişle Avrupa’nın çok altına düşeceğiz. Avrupa kentlerinde dahi yaban hayat koridorları yaratarak nehir ve göllerini temizleyerek son beş yılda biyoçeşitlilik tonlarca kat artırıldı. Bunu yıllar sonra bir Avrupa ülkesine gerek artan kuş ve böcek çeşitliliği, gerekse bitki ve ekosistemdeki ahenk olarak görebiliyoruz.

Yeşil Kapitalizm sorunu çözmez, gizler

Yukarıda insan ihtiyaçlarından bahsettik. Bu durum aynı zamanda özellikle endüstrileşmeyle birlikte son 200 yıldır insanı merkeze koyan kapitalist tüketime odaklı politikaların sonucudur. Bu bağlamda iklim adaleti nasıl sağlanacak? Antroposen çağında yıkımın hızlanmasının etkileri açık. Dolayısıyla insan merkezli değil, tüm canlıların haklarının eşit gözetildiği ekokırımlara son verildiği bir iklim adaleti peşinde olacak mıyız? Kapitalist tüketim toplumu sonucu ortaya çıkan yıkım ‘İklimi Değil, Sistemi Değiştir’ şiarında vücut buldu. Ancak sistemde nelerin nasıl değiştirileceği meselesi önem taşıyor.

Bilindiği üzere son 20 yılda (Rio çevre zirvesinde ortaya atılan Sürdürülebilirlik adı altında) kapitalizm kendine göre ‘yeşil’ çözümler üretme peşinde. Örneğin, tüketimi ve atığını azalt yerine geri dönüşümün teşvik edilmesi bunlardan biri. Artık ekonomik büyüme değil restorasyon çağı olduğu yönünde politikalar geliştirilecek mi? Yeşil paketiyle halen doğayı kaynak deposu olarak gören kapitalizmin çözümlerine inanmamız mümkün değil. Cochabamba’da olduğu gibi halkın iklim adaletinin konu edildiği zirvelerde ancak gerçek çözümlerin masaya yatırılabileceği inancındayım.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yaşam savunuculuğundan ekofeminizme…

Bir kadının dik durması ya da kadınların dik durması neye bağlıdır?

İkizköy’de Akbelen ormanının kesilerek termik santral için altından kömür çıkarılmasına direnen köylüler, durumun tarafsız bir gözle irdelenmesi için yargıya başvurmuşlardı. 7 Eylül’de yol kenarında keşif heyetini bekleyenler arasındaydım. Keşifçiler yöre halkını ve avukatlarını hiçe sayarak hızla alana doğru ilerleyince Neşe Işık’ın şimşek gibi aramızdan ayrılıp keşif heyetine ulaşmak için koşmasındaki kararlılığı görecektiniz… Aylardır keşif heyetindeki bilim insanları ve hakimin yörenin flora ve faunası, arkeolojik değerleri ve köylünün geçim kaynakları vb gelecekteki olası etkilerine tarafsız gözle bakmasını bekleniyordu.  Ne yazık ki ilerleyen zamanlarda keşif başlangıcı kadar sürecin de sağlıksız ilerlediği duyumlarını aldık. Avukatlar ve yöreye uzun yıllar emek vermiş çevre mühendisi arkadaşımıza aşağılayıcı ve küçük düşürücü söylemler bir hakim ağzından sarf edilmiş durumdaydı. Oysa yaşam alanı savunucuları o hakimin ve ailesinin ve hatta torunlarının dahi geleceğini savunuyorlardı.

Son 20 yıldır birçok ülkede, gerek küresel iklim değişimi gerekse hava kalitesinin canlı sağlığına etkileri nedeniyle termik santraller miadını doldurmuş olarak ilan edildi ve tarihin çöplüğüne karıştı. Rüzgar haritalarına göre Muğla yöresindeki termik santrallerin Mısır’da dahi partikül zehirlenmesine yol açtığı tespit edilmiş durumda.

İkizköy’deki direnişte köylü Neşe Işık arkadaşımızın yüzündeki ışık da bu sağduyunun bilgileriyle donanmış olmasından olmalı… O gerçeğe dayalı bilgiye susamışlığı onun hep dik durmasını sağlıyor olmalı. Çünkü hakikat insanı dik tutar!

Bugünlerde Dünyanın başka yerlerinde dik duran kadınlar

Ağustos ayında, Joe Biden yönetimi, yaklaşık 20 yıldır ABD işgalinde olan Afganistan’dan askeri gücün çekileceği duyurusunu yaptı. Atakta bekleyen Taliban nedeniyle Afganistan halkının ve özellikle kadınların yaşamı alt üst olmuştu. Can güvenlikleri, günlük yaşamları ve kısacası gelecekleri karartıldı. Bu elbette beklenen bir şeydi. Yine de belki çoğumuz hala dünya kamuoyundan ümitsizce bir mucize bekliyorduk. Ancak Taliban rejiminden kaçmaya çalışanlar kadar ülkede kalıp direnmeyi seçen  kadınların ayağa kalkıp dik durması uzun sürmedi. Kaotik bir durum olsa da sadece Pencşir bölgesinde değil, başka bölgelerden de gelen haberler kadınların artık ortadoğuda patriyarkanın köklerini söküp atma kararlığının fısıltısını duyuruyordu. Daha önce Suriye’de IŞiD yönetimindeki topraklarda olduğu gibi Taliban’ın da namus adı altında önce kadın vücudu ve ruh bütünlüğünü hedef aldığını biliyoruz.

Ortadoğu coğrafyası dünyada patriyarkanın en güçlü olduğu bölgelerden biri. Dolayısıyla bu duruma en köklü yanıt veren Rojawa’da olduğu gibi yine kadın örgütlenmeleri olacağa benziyor. Kadın örgütleri “bölgeden uzaklaşmak isteyenlere destek olunabilir ama aslolan orada kalıp bir özgürlük alanı yaratmaktır” diyor.

Ekolojik harekette dik duran kadınlarda ne eksik?

Kırsalda üretici kadınlar genelde biriktirmeye yönelik değil, geçimlik ekonomilerden yana oldukları tarımın ortaya çıkmasından bu yana neredeyse değişmemiştir. Çünkü biriktirmenin kaynağının doğayı fazla kullanmak ve tüketmeye giden yola hizmet ettiklerini bilirler. Dolayısıyla böylesi kadınlar doğaya yalnızca bir gıda sepeti olarak değil, aynı zamanda her bir meyvede ve çekirdekte o gıdanın yetiştiği dünyayı görürler. Başka bir deyişle doğaya bir kaynak deposu olarak değil, bir ekosistem bütünlüğü; orman ya da sulak alan bütünlüğü olarak bakarlar.

Bu bağlamda HES’lere karşı mücadeleden madenlere karşı mücadeleye kadar kısmen kentte yaşayıp da hala kırsalla bağlantısı olan  doğa savunucularının çoğu kadındır. Ekmek teknelerinin tahrip olmakta olduğunu çabucak görürler ve eve sahip çıkma ihtiyacı duyarlar. Ancak bu durum o hareketleri kadın hareketi yapar mı? Bence büyük bir soru işareti var burada.

Biraz daha açmaya çalışırsak; daha önce köy merkezinde, erkeklerin köy meydanı olan kamusal alanda vücudunu küçülterek ve utanarak oradan geçen kadın, yaşam savunuculuğuna soyununca kamusal alanda bilinçsiz de olsa beden diliyle erkek kadar genleşme ihtiyacı duyar. Güvenli duruşu hakikatin yanında olduğundandır. Medya önünde dahi erkeğe göre daha da dik durması bundandır. Çünkü kamusal alanda söz söylemeyi belki de ilk kez keşfetmiştir ve hatta yılların ezilmişliğine genleri meydan okumak ister. Bunu İkizköy’de Akbelen orman savunmasında gördüğümüz gibi Rize’de taş ocağına karşı çıkan İkizdere kadınlarında da görmekteyiz.

Ancak patriyarkanın diliyle ‘ata toprağını korumak’, ‘dede topraklarının savunması’ndan söz ederken hem erkekleşerek militarist dille karşısında duran gücü sindirmeyi amaçlayan kadın aynı zamanda patriyarkal dili perçinlediğinin acaba farkında mıdır? O halde bu hareketler içinde kadına gerçek anlamda kalıcı özgürlük alanı nasıl yaratabilir? Bu noktada yaşam savunuculuğunda kültürün önemli bir parçası olan dilin ne kadar önemli olduğuna değinmek isterim. İlmek ilmek yeni bir direniş kültürü örülecekse kadına kalıcı özgürlük alanları kazandırmak önemli olmalı. Bu da ancak ekofeminist politikayla olur. Yoksa yöresindeki hareketler sönümlendiğinde kadınlar o zamanları yalnızca bir anı niteliğinde hafızaların bir köşesinde tanırlar.

Sonuç olarak ekofeminist politika öz olarak yaşam savunuculuğuna dayanır. Tabiatı itibariyle tüketime, doğanın materyal olarak görülmesine kısacası kapitalizme karşıdır. Ekofeminizmin tarihine baktığımızda kadınlar yaşam alanlarına (özellikle ormansızlaştırma kapsamında) 18 YY’da İndus Vadisi’nde kralın tahakkümüne karşı çıkmaya ve sonra da 1970’lerde Hindistan’daki Chipco hareketine kadar uzanır. O halde bize düşen yaşam savunucusu kadınların feminist politikada nasıl yer alabilecekleri üzerine düşünmemizdir..

Bu yazıyı tüm yaşam savunucusu kadınlara adıyorum.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yangın ekonomisi değil, yangın ekolojisi

Ağustos ayında birbirinin peşi sıra gelen yangınlar bölge insanını perişan etti. Gelecek yıllara hazırlanmak için tüm bunlardan hem doğa hem de canlılar adına ne dersler çıkarmalıyız, şimdi ona bakalım.

2019 yılında bir türlü söndürülemeyen ve tüm Avustralya kıtasını etkileyen yangınlarda oradaydım. Bazı günler adeta adanın tümü yanıyoruz, son dileklerimi yakınlarıma iletebilir miyim korkusu yaşadığım günler olmuştu… Bu yaz Türkiye’de yaşadığımız yangınlar onunla kıyaslanır ölçüde değildi. Fakat her yangın başlı başına korkunçtur. Marmaris tarafında, yaşadığım yere yakın olan yangınlarda benzeri bir korku ve çaresizliği hissettim. Özellikle geceleri yanan canlıların et kokusunu duymak en kötüsüydü.

Bu yıl yalnızca Türkiye değil, Yunanistan, İspanya, Kuzey Amerika ve hatta tüm bunların yüzölçümünden daha büyük alanı etkilediği öne sürülen Sibirya yangınını dikkate alalım. Artık dünyamız her yıl bir öncekinden daha da kurak geçiyor. Sıcaklıklar beklenenin üstünde seyrediyor. Konuya duyarlı gibi görünen gelişmiş ülkeler dahi karbon emisyonlarını nötralize etmekte, 2030 hedeflerini 2050ye çekme düşüncesinde. Ancak ısınma devam ettikçe yeryüzündeki  canlı hayatı fazlasıyla etkilenecek. Durum  acil olarak alınacak önlemlere bağlı! Yurttaş olarak hepimize iş düşüyor.

Afetin ihalesi olur mu?

Yangına karşı önlemler bu işten nasıl kâr ederiz mantığıyla hareket edenleri umarım utandırmıştır. Bunu duymak dahi utandırıcı değil mi? Oysa ekosistemin geleceği düşünülerek atılacak adımlar için bugünlere yatırım yapılması gerekirdi. Ortak geleceğimiz buna bağlı. Ülkemizde her şeyin özelleştirilmesi nedeniyle, var olan kaynakların atıllaşması, yangınların yurt dışından kiralanacak uçak ve helikopterlere ihale edilmiş olması ne kadar utanç verici bir durum.

Afetin ihalesi olur mu? Kapitalizmin gölgesini satamayacağı ağacı dahi yaşatmayacağını biliyorduk. Demek ki bu durumda tüm canlıların yaşam alanı yok olurken bu işten para kazanılmaya odaklananlar bizden değildir. Bu durum ayrı bir kültür de yarattı. Yangın manzarasına karşı restoranlarda ve eğlence yerlerinde keyfine bakan insanlar olduğu gibi. Başka bir resim karesi de geçmiş yıllardan; sığınmacılar şişme botları patlamış yarı ölü yarı diri karaya çıkarken orada yoga yapmaya devam eden bir grup… Bu tür merhametsiz insanlar nasıl çoğalıyor? Filistinde İsrail tankları önünde yatan ABD’li barış aktivitsti Rachel Cory, “Zulüm bizdense ben onlardan değilim” demişti.

Her şey, etik değerleri koruyan, kendi yaşamı hakkında özne olabilen dayanışmacı yurttaş bilincine bağlı.

Birleşmiş Milletler örgütü olan Ülkelerarası İklim Değişimi Platformu (The Intergovernmental Panel on Climate Change IPPCC) 2021 raporuna göre artık çağımız ateş çağı. Yangınlardan kaçınamayacağız. Öyleyse bununla başa çıkmanın yollarını yangın ekolojisi adı altında öğrenelim.

Nasıl bu duruma geldik?

Türkiye’de son 40-50 yılda madencilik, konut (özellikle TOKİ), yol, baraj, savaş, turizm ve bunların sektörel bağlantıları ormanlık alanlarda yapılan kıyım, tarım ve hayvancılığın etkilerinden kat kat fazla. Sadece Muğla bölgesinin % 60-70’i maden ruhsatına tabi olduğu göre, durum gelecek yıllarda daha da vahim olabilir. Var olan termik santrallerin (Yatağan, Yeniköy ve Kemer) çoğunun ömrünü tamamladığı da dillendiriliyor. Onları kaldırmak yerine ömürlerini uzatmak için yenileme yatırımları yapıldığını duymak ise insanı öfkelendiriyor. Dünyada karbon emisyonları nedeniyle kömür santralleri hızla kapatılırken böylesi bir mantığı anlamak mümkün mü?

Milas’ın İkizköy yöresinde bulunan Akbelen ormanında kalan bir avuç olgun kızılçam ormanı da böylesi bir projeye kurban edilmek isteniyor.

Akbelen’de 740 dönümlük ormanı kesimden korumak için tutulan nöbete ben de birkaç kez katıldım. Gece boyunca ve sabahın erken saatlerinde o yüzyıllık ağaçların sesini dinlemeyi bilirseniz, dönüp dönüp oraya gitmek istersiniz.  Benim kalbim orada kaldı. Bazı günler seyirci kalan çevre köylere gittik köylülerle konuştuk. Apaçık söyleyebileni de vardı, söylemekten çekineni de…  Ancak şu bir gerçek ki hepsi, termik santrallerin bulunduğu taraftaki zeytin ağaçlarından ve tarlalarında yetiştirmeye çalıştıkları sebze ve meyvelerden verim alamadıkları söyleminde birleşiyorlardı.

Milas yöresi sulak gibi görünse de termik santrallerin soğutma ihtiyacı nedeniyle köylerin yeraltı suları çekilmiş. Bazı köyler susuzlukla yüz yüze. Çevredeki köylerden, madende çalışan bir erkek kendi elleriyle satmış tarlalarını. Sonra da köyü susuz kalmış. Şimdi, onun gibi olmamak için, İkizköy halkı kadınlarının liderliğinde ayağa kalkmış durumda.

Hele Kemerköyün kömür için yıllardır yok ettiği 15 kilometre uzunluğundaki, hiçbir canlılık taşımayan, ay yüzeyi gibi alanı görünce, termik santrallerin sonunun gelmesi gerektiğinin ve Akbelen ormanını korumanın hepimizin boynunun borcu olduğunu anladık.

Akbelen ormanındaki ağaçların yangınlar bahane edilerek, ağustos ayı içinde kesilmeye çalışılması ise diğer bir utanç kaynağı. Orada gece gündüz nöbette olan dostlara selam olsun!

Acil olarak yapılması gerekenler

Yere düşen her damla yağmur suyu korunmalı, yeraltına enjekte olması sağlanmalı. Çünkü vahşi yangınların, mercek vazifesi gören parlak yüzeyler, pet şişede bırakılmış su vb’den olduğu kadar, yeryüzünün kuruması sonucu oluştuğunu Avustralya yangınlarında da gördük. Bu konuda yazdığım bir yazıda yerel halkla yerlilerin, yangını kontrol altında tutma ve söndürme tekniklerinin terk edilmiş olması da rol oynuyordu. Avustralyada bu tekniklere dönülmesi için önlemler alındı, iş sahaları yeniden yaratıldı.

Kısacası bölgesel stratejilerin yanında yöreye özgü yangın stratejilerini de geliştirmek gerekli. Anadolu coğrafyası gibi dağlık, tepelik, ovalık bölünmelerle, değişik mikro iklim cepleri bulunan bir alanda alınacak önlemler hakkında yerel halkla birlikte çalışılmalı. Çünkü onlar geçmişten bugüne oranın tarihini bilir. Ağaçlarını, iklimi, hakim rüzgârını tanır.

Yağmur suyu

Yağmur mevsimlerinde yere düşen her damla  su korunmalı. Kent gibi yapılı çevrelerde betonlar sökülüp geçirgen yüzeyler yaratılmalı. Kırsalda organik madde miktarını artırarak suyu emdirme metotları uygulanmalı. ABD’de okul hastane vb. kamusal yerlerdeki betonların sökülerek geçirgen yüzeyler yapılmaya başlanması neredeyse 20 yıla dayanıyor.

Anadoluda yeraltındaki akifer suyunun her yıl onlarca metre düştüğünü biliyoruz. Bu seviye bazı yerlerde 300 metre derinliği geçmiş durumda. Hazır olan akifer suyunun çekilmesi durdurulmalı. Yağmur suyu hasadı yöntemleri hızla uygulanmalı. Her bölgenin ayrı ayrı su hasadı ve farklı yerlerde suyu biriktirme yöntemi var. Örneğin, Akdeniz bölgesindeki yöntem, buharlaşmadan ayı, yeraltı sarnıçlarıdır. Nasıl eski İstanbul’da var idiyse, bugün de kamu binaları dahil, yeraltı sarnıçları zorunlu olmalı.

Elbette gelişen teknoloji sayesinde, küresel ısınma nedeniyle seviyesi yükselen deniz suyunu da kullanmak mümkün olabilir. Ancak  bunun halen pahalı bir yöntem olduğu belirtiliyor. Üstelik  uzun mesafeden borularla su taşınmasının ne kadar maliyetli olduğunu biliyoruz. Yerelde alınacak her türlü önlem yerel yangını daha iyi söndürür.

Acilen her mahallede, yangın dahil, acil afet birimleri oluşturulmalı. Böylece zaten belediyelerde sözde var olan kent meclisleri aktif kılınabilir. Son yangınlar nedeniyle, Datçada biz böyle bir yurttaş inisiyatifi  başlattık. Umarım her mevsim canlılığını koruyarak örnek oluşturur, böylece bölgenin başka sorunlarına da yardımcı olur. Çünkü bu süreçte ancak dayanışma yaşatır.

Yangına dayanıklı vejetasyon

Ormanda yangının sıçramadan söndürülmesi için tampon bölgeler yaratıldığı gibi, aynı zamanda yangın kırma özelliği taşıyan vejetasyona bağlı olarak belli bir sönümlenme etkisine sahiptir. Hakim rüzgârın yönüne göre, çevrede yangına dayanıklı ağaç ve çalılıklardan yangın bariyerleri oluşturulabilir. Hatta evlerimizin, okul ve hastane gibi yapıların çevresinde yangına dayanıklı türlerden zonlar oluşturmak hızla teşvik edilmeli. Zaten kadim bilgilere ve yerel iklime dikkatlice bakarsak birçok şey görebiliriz. Örneğin, begonvil ve zakkum gibi su istemeyen bitkilerin Akdeniz ve Ege coğrafyasında daha iyi yetiştiğini görüyoruz. Bunların yangına karşı dirençli olduğunu da anımsatalım.

Yer örtücü olarak, etli kaktüsümsü sedum türü bitkiler yangının yatay yayılmasını önleyebilir. Zeytin çok yararlı endüstriyel bir bitkidir. Ancak her yere zeytin ağacı yapmak monokültür yaratır. Zeytinin de yağlı olması itibariyle kolay yanabildiğini unutmayalım. Doğal tarımcı Yunanlı dostumuz Panos Manikis, zeytinliklerin polikültüre geçmesi gerektiğini yıllar önce anımsatmıştı.

Kıızlçamın Akdeniz’e özgü bir ağaç olarak korunması gerekiyor. Akbelende en az 150 yaşındaki kızılçamlara sarıldım. Onların enerjileri bambaşka… Kızılçamdan beslenen arıların yaptığı çam balının kıymetli olduğunu ben de yurt dışında yaşarken öğrendim. Yurdumuz gerçekten bu konuda dünyada az sayıdaki yerlerden biri hatta başı çekiyor.

Kızılçam vejetasyonlarının restorasyonu hızla yapılmalı. Kızılçamın da monokültür olması önlenebilir. Yıllardır Toroslar’da yaşayan mühendis kökenli arkadaşım ki kendisi aynı zamanda iyi bir yaban hayatı gözlemcisidir. Yazıyaban bloğunda kızılçama kardeş bitki olabilecekleri, yangınlar sırasında yayınladığı bir yazısında şöyle sıralıyor: Sumak, akçakesme, meşe türleri, sandal, alıç, çıtlık, menengiç, defne, katran ardıcı, boz ardıç, tek tük de olsa erguvan, keçiboğan, karaçalı, mersin, katır tırnağı, tüylü laden, yabani yasemin, patlangaç çalısı, boyacı sumağı, gevrecik.. Bunlar bu bölgede kızılçamla birlikte büyüyen ağaçlardan/çalılardan bazıları. Kısacası doğayı iyi gözleyip kayıtlar tutmalıyız ki yanıp yok olanı, aldığımız örneklerden yola çıkarak geri getirelim.

Akdenizdeki yangınlarda, yalnızca arılar değil tozlaşmayı sağlayacak meyve sinekleri dahi yandı. Yerel biyoçeşitliliği geri getirmek için merkezi olana değil, yerel seslere kulak vermeliyiz. Örneğin arıcıların seslerine… Restorasyonda yerelin sesi ve ihtiyaçları dikkatlice dinlenmeli ve kayda geçirilmeli. Elbette merkezi ve yerel yönetimlerin yanan yerleri turizme açmamaları için de uyanık olmalıyız. Onların görevleri ısrarla anımsatılmalı!

Kısacasıgelecekteki olası felaketler için mahalle bazında yurttaş inisiyatifleri oluşturmayı önemsemeliyiz.  Dayanışma yaşatır!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Nereden geliyor bu insan sevmezlik?

Son yıllarda dünyanın çevre felaketleriyle altüst olması nedeniyle insan merkezli yaşama Antroposen adı kondu. Ancak çoğu insanın ağzına pelesenk olmuş bir deyiş var: “Dünyayı bu duruma insanlar getirdi.” Her insanı aynı kefeye koyarak tüm insanlık dünyayı bu hale getirdi demek ne derece doğru? Bu durumda insanlı doğanın hepsi suçlu duruma düşmüyor mu? İnsansız olan doğa ise vahşi doğaydı.

Oysa bu işin iki yüzü var: Bir yanda bilinçli olarak doğayı maddi kaynak deposu olarak gören kapitalist zihniyet, diğer tarafta (azınlık da olsa) dünyayı tüm canlılar için yaşanılır kılmaya çalışan sorumluluk sahibi insanlar. Özellikle son yirmi yıldır, çevre avukatları, ekosid denilen doğa kıyımlarının uluslararası suç kapsamına alınması için çalışmalarını hızlandırdılar. Yaşayan ekosistemleri gerek toksik atıklarla gerek orman katliamlarıyla yaşanmaz kılan eylemlere ekosid adı veriliyor.

Hangi insan?

İnsan merkezli yaşamı eleştirirken sizin bu mücadelelerin neresinden, ne oranda tuttuğunuz önemli değil mi? Çözümün parçası mısınız gerçekten? İnsanı her şeyin suçlusu görüp şikayet ederken hangi kesime bir tuğla koyuyorsunuz? Yoksa insanları  ve doğal ortamları karamsarlıklarınızla karartmaya hizmet etmiş mi oluyorsunuz? Ekolojik politikalardan dahi kaçıp ‘tarafsızım’ demek insanlı doğanın tahribatına hizmet etmiyor mu? Ya da masa başı teorisyenlerden biriyseniz, çöküş senaryolarına bir diğerini daha mı ekleme çabasındasınız? Örneğin, savaştan kaçan Suriyeli sığınmacılarla komşu olmamak, onlara kiralık ev vermemek için mi çaba gösteriyorsunuz? Siz hangi tür insanları seversiniz? Bir avuç hijyenik beyaz orta sınıf versek sizi tatmin eder mi? Yurttaş olma dersini aldınız mı? Yurttaş olmanın sorumluluklarına kafa yordunuz mu? Üreten bir insanın dahi ürettiğinin dört katını tükettiğini biliyor musunuz? Sorumluluk almayıp, ‘topyekün insanlık suçlu’ demek sizi ne derece rahat kılıyor?

Evet, belki bu karşılaşılan musibetin sorumlusu insan. Ama hangi insan sorusu önemli değil mi sizce? Güney yarımküreyi sıcaklık dalgalarının kavurduğu şu yaz aylarında küresel iklim değişiminin suçlusu Küresel Güney’in alım gücü olmayan fakirleri mi? Yoksa hijyenikliğiyle doğayı pis gören, kendisi beyaz olduğu için ötekini kendinden görmeyen kolonyalist insan mı? Başkalarını karşısına alıp düşman yaratan insan mı? Benzeri zihniyetlere bilinçli ya da bilinçsiz şekilde hizmet etmek istemiyorsanız, doğanın parçası olan yönünüzle durumu bir sorgulayın. Çünkü kafanızdan kolunuza hatta ayak parmaklarınızın ucuna kadar, siz de doğal döngünün bir parçasısınız. İçinizde insan kalmış öğelerinize bir sorun. Hâlâ ses yoksa, içinizdeki ırkçılık ve gericilik dalgasına ışık bulamıyorsanız yoksa siz Mizantropik misiniz?

Mizantropi 

Mizantropi, Yunanca felsefi bir kavramdır. İnsanın yanlış evrim geçirdiğini öne süren bir düşünce akımıdır. Mīsos, sevmemek/nefret etmek, ānthropos ise insan anlamındadır. Elbette mizantropiyi insan doğasına dayandıranlar da mevcut. Buna göre; insanın doğasında acımasızlık, yarış, açgözlülük, bencillik, kaynakları boşa harcama, dogmatizm, kendi toprağından ve kanından olmayanı düşman görme gibi negatif öğeler içerir. Buna karşın, insanı düşünce üreten politik bir hayvan olarak düşünürsek, özü toplumsallığa ve karşılıklı dayanışmaya dayanır. Topluluk halinde yaşama eğiliminde olan, yardımlaşmacı bir öz taşır. Ancak, yaşayan bir organizma olarak, içinde bulunduğu çevre koşulları, ekonomik durum vb. durumlarla şekillenebilir. Dolayısıyla kendine adaletli sosyal sistemler ve kurumlar geliştirmeye çalışmıştır. İnsan merkezli düşünceye eleştiri çabalarından biri de Yeni Zelanda’daki Wanganui nehriyle başlayıp dünyaya yayılan bir nehrin, bir ormanın da insan kadar hakkı olması gerektiğidir.

Covid-19 sürecinde insanlık

Covid-19 sürecinde doğal çevrenin insanlar olmadan ne kadar temiz kalabildiğini, paylaştıkları görüntülerle kanıtlamaya çalışanlar oldu. İnsan ve canlı özgürlüğünü birlikte savunmak yerine, doğa insanlar olmadan kendi başının çaresine bakıyor düşüncesini desteklediler. Oysa, daha önceki bir yazımda bahsettiğim gibi, doğa artık insan olmadan kendini yenileyemeyecek kadar yorgun. Pandemi döneminde dört duvar arasında biriktirilen toksik tıbbi atıklar dahil, tonlarca petrokimya ve temizlik atıklarının nereye gittiğini düşünüyorsunuz? Yoksa o insan saymadığınız üçüncü dünya ülkelerine satılan çöplerden olduğunu mu savunacaksınız? Aynı gökyüzü altında yaşadığımızı pandemi süreci göstermedi mi?

Özellikle Türkiye’de, insan sevmezlik noktasına gelenlerden, ‘artık insan yerine hayvana yatırım yapıyorum’ sözünü de sıkça duyar olduk. Elbette hayvanlar da duyguları olan yaratıklar ve bize en yakın canlılar. Çünkü biz de birer hayvanız. Hayvanlarla insanlar hatta bitkilerle insanlar (hatta görünmeyen mikroorganizmalarla da) arasında yakın bir bağ yok mu?

Dolayısıyla insan merkezlilik -ki eril kişinin merkeze alındığı anlamında, İngilizcedeki ‘mankind’ olarak kullanılır. Burada elbette tarihsel olarak ekonomi, teknoloji, politika gibi konularda eril tahakkümün olageldiğini de göz önünde bulundurmalıyız. Dolayısıyla mankind sözcüğü yerine oturuyor. Bunun yerine, nötr bir dil olarak, insanlık anlamına gelen, humankind sözcüğünü kullananlar da mevcut. Yaşayan tüm organizmaları kapsaması anlamında livingkind de var.

Yeni bir bakış açısı için bu sözcüğün daha iyi oturduğu kanaatindeyim. Eğer ekosistemde insan-hayvan-bitki-mikroorganizma birlikteliğinden söz ediyorsak, insan merkezlilik yerine, tüm yaşayan organizmaları dikkate almamız gerekiyor. Ekosid dahil tüm bu dil arayışlarında yerli (indigenous) kültürler imdadımıza yetişiyor. Her yerli topluluk, gelişimleri püri pak olmasa da, yeryüzündeki ekosistemler onların yaşattığı kültürler sayesinde varlığını sürdürüyor. Üstelik yerlilerin yarattığı kültür yaşayan ve yaşamayan çevrenin de birbiriyle bağlantısı var.

Örneğin, Çernobil nükleer kazası yüzünden kurumakta olan geniş çaptaki  kızıllaşan orman, kurtların da içinde olduğu değişik restorasyon biçimleriyle, tekrar yaşayan bir alan haline getirilmeye çalışılıyor. Kısacası, yok edilmiş ekosistemlere dahi bir canlı organizma mayası gerekiyor. Öyleyse tüm insanlığı suçlayıp,  yerimizden dua ederek, tüm canlılar için meditasyon yapmayı bırakalım. Yeniden yaşayan ortamlar yaratmak için acil çaba bekleniyor. Eğer hâlâ ikna olmadınızsa ve “Doğanın bir parçası olduğumu kabul ediyorum ama ahhh şu insanlar olmasa,’ diyorsanız, ABD’li siyah feminist Bell Hooks’un bir deyişini anımsatalım: ‘Sevgi harekete geçmeyi gerektirir’. Sevgi  zerresini içimizde yaşatmakta yarar var. Zaten asıl problem insanın doğayla kurduğu ilişkiye bağlı değil mi?

Kısacası, üretim ve tüketim ilişkilerinde hangi ağlara hizmet ettiğimiz… Nasıl yönetildiğimiz ve hangi sosyal sitemlerle organize olmayı tercih ettiğimiz… Belki her insanı sevmek zorunda değiliz. Belki onlar da içlerindeki utanç duygusuyla baş başa kalıp uyanacaklardır. Ancak çağımızın onarma/ restorasyon çağı olması gerektiğini aklımızdan çıkarmayalım. Bu restorasyonu da insanlar yapacak!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mülteciler Günü’nde müsilajı düşünmek

Ekolojik krizin çeşitli çöküşlere yol açtığı zamanları yaşamaya başladık. Belki de Marmara’daki müsilaj bu çöküşlerin yerel bir belirtisi. İnsanı merkeze alan ekonomik büyüme mantığı, şimdi de kirliliğin teknolojiyle temizlenebileceği umudunu yaratmaya çalışıyor.

Artık doğa insanları silkeleyip başının çaresine de bakamayacak kadar yorgun.

Bilimsel veriler yeryüzünün karasal alanındaki oksijenin % 50-80 oranında deniz ve okyanuslarda üretildiğine işaret ediyor. Su döngüsü verilerine göre ise, yeryüzünün % 90’na yakın kaynağı okyanus kökenli. Buna elbette karasal ortamda yağmur sağlamasını da ekleyelim. Bir başka deyişle, deniz ve okyanuslardan esen rüzgârlar karasal alana yağmur getiriyor.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, gelinen noktada da Marmara’da ‘kaldırılması gereken bir ceset’ olduğuna işaret eden Levent Artüz gibi bağımsız bilim insanlarına inanmak gerekir. Çünkü sorunun kaynağı yüzeysel değil derinde. Örneğin gerçekçi ve kalıcı çözümlerden biri olarak yıllardır konu edilen Trakya’daki Ergene Nehri’nin kirlilikten arınması için Marmara Denizi’ne deşarjının bir an önce durdurulmasına dikkat çekiliyor.

Her denizin farklı ekosistem özelliği olduğu açık. Ancak Marmara’daki müsilaj kitlesine benzer Ege, Akdeniz ve Karadeniz’de de şimdiden emareler görüldüğü dikkate alınırsa herkese, hepimize görev düşüyor. Çünkü yediğimizin, içtiğimizin nereden geldiğini, ekosisteme etkisinin ne olduğunu ve atığımızın nereye gittiğini bilmeyen bir toplumuz. Oysa yurttaş olarak her birimizin tüm bunları bilip, çözümün parçası olmamız ve yapılacaklar hakkında otoritelere baskı yapmamız gerek.  

Antroposen mi ve Kapitalosen mi? 

Yeni bir toplum yaratmak için gelecek öngörülerine bakarken geçmişi iyi görmek gerekiyor. Afrikalı aktivist bir arkadaşım kendi kültürlerindeki  Sankofa  mitini anlatmıştı çizerek. Öne yürürken arkasına bakan renkli bir kuştur Sankofa. Ayakları öne giderken arkasını iyi görüp düşünen bir kuş. Altıncı yok oluş süreci olarak tanımlanan  antroposen çağında bunu yapabiliyor muyuz?

Kapitalizm doğaya kaynak deposu olarak baktığı için bu hale geldik. Evet, hangi sistemle nasıl yönetildiğimiz önemli. Ancak insan denilen, düşünen yaratıcı hayvanın potansiyelini de objektif olarak görmek lazım. İnsanın hem yapıcı hem de yıkıcı potansiyel taşıyor. Kendim de antroposen kavramına kafa yorduğumdan, köklerinin  16. yy’a kadar uzadığını biliyorum. Avcı derleyiciler de kabile toplumları da doğaya zarar vermiş. Dolayısıyla, insan potansiyeli ve insan doğası gelinen noktada yeniden düşünülmeli diyen araştırmacılara katılıyorum.

İnsanın doğanın karşısına kültürü, bir başka deyişle, tohumun ve hayvanların evcilleştirilmesiyle yarattığı kültür birikimini koyması yeniden ele alınmalı. Bu bağlamda antroposenin yıkıcı etkileri, kapitalizm dediğimiz tüketim toplumu tarihe karışsa da süreceğe benziyor.

Yaratıcı yıkım

İnsanlar, belki de Vandana Shiva’nın sıkça dile getirdiği ve ekofeminizmde geleceğin ekonomisi olarak önemli bir yeri olan geçimlik ekonomiye geçmek durumunda. Böylece insan biriktirme ve merkezileşmeden uzaklaşılabilir. Adım adım küçük üretime geçilebilir. Hatta kendini yenileyen tarım yöntemleriyle, gıdamızın çoğunu doğayı her yıl sürüp çapalamak ve devasa traktörler kullanmak suretiyle ardıllığı bozarak yapılan tarım yöntemleri terk edilebilir. Bu durum, aynı zamanda, bir dizi hiyerarşik yapıyı ve tahakküm yöntemlerini çözmeye dönük agroekolojik yöntemlerle yapılabilir.

İnsanlı doğanın insansız doğayı gözlemleyerek öğreneceği çok şey olduğuna inanıyorum. Böylece yukarıda bahsettiğim, atığından gıdasına, doğanın döngülerinin bir parçası olmayı yeniden başarabilir. Elbette bu hem sistem hem de yurttaşlık bilinci sorunu. Kısacası, insan evriminde kendisinin nesne değil de özne olduğunu idrak etmesiyle bu durum mümkün olabilir. Buna belki de yaratıcı yıkım demek gerekir. Çünkü insan, kurduğu sosyal sistemlerle yaratıcılığını seferber ettiğinde çok geniş alanları restore edebiliyor.

Örneğin Sarı Nehir deltasında tarihte İpek Yolu’nun merkez bölgesi olan Loess Plato iyi örneklerden biridir. Hükümet politikasıyla ele alınan restorasyon projesi neredeyse Doğu Avrupa büyüklüğünde adeta çöl kumuna dönüşmüş bir alanı 1994’te başlayan ve 10 yıl süren bir çabayla teraslar yaparak rehabilite ettiler. Böylece ölü toprağın yeniden canlanması sağlanabilmiş durumda. Üstelik bu durum yüksek teknolojiyle değil, her aileden en az bir kişinin kazma kürekle çalıştığı bir çabayla gerçekleşti. Elbette hükümet bu kişilere emeğinin karşılığını ödemiş. Geçim ekonomisi yürürlüğe konmuş bir nevi. Böylece yerel insan kendi emeğiyle oluşturduğu bir projeye elbette sahip çıkmış olmalı ki Loess Plato, bugün her gıdanın yetişebildiği bir cennete dönüştürülmüş durumda.

Sonuç

Ana sütünde, rahimdeki bebekte dahi mikroplastiklerin görüldüğü bir dönemdeyiz. Marmara’daki müsilaj, bana karasal ve sulak ekosistemlerde insanın tüketim ve üretim döngülerine sahip çıkması ve sorumluluk duyması gerektiğini düşündürdü. Kısacası, kaybettiğimiz tehdit altında olan yaşam alanları bizim içimizde! Politikadan kendini istisna tutanlar çok yakında çevre sığınmacısı olabilir. Üstelik korona sağlık krizi gibi küresel krizler peşimizi bırakmazken ve gidecek yerimiz kalmamışken.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Dünyayı kadınlar kurtarmayacak’

Özellikle İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme haberlerinden sonra giderek daha çok dillendirilen bir deyiş var: “Dünyayı Kadınlar Kurtaracak!”  Kadın hareketine destek amaçlı benzer bir deyiş de şöyle:  “Kadınlar yönetseydi dünya daha iyi bir yer olurdu.”

Kadınlar olarak, eril toplumun tahakkümüne karşı bazı kavramları öne çıkarmak elbette hakkımız. Ancak patriyarkanın taşlarını yerinden oynatmak ‘kadın değerleri’ni mi yoksa olması gereken insani değerleri mi hayata geçirmekle mümkün? Geniş bir düşünce ağı oluşturabilecek bu konuya, bu yazı bir girizgâh niteliğinde olacaktır.

Dünyayı kadınlar yönetseydi…

Kadınlara yakıştırılan “korkak”, “çekingen”, “risk alamayan” gibi olumsuz ifadelerin yanında; “barışçıl”, “çevresini gözeten”, “bağlantıları kuran” gibi olumlu değerler de var. Toplumsal konulara kafa yoran kadınlar, olumlu kavramları yaşamlarına oturtmaktan yanadır. Hatta politikada da bu değerlere sahip feminen bir kültür geliştirmeye çalışırlar. Dünyada “siyaseti feminize etmek” kavramı da buradan gelir. Peki bu değerlere sahip feminen bir kültür nasıl geliştirilebilir?

Kadın liderlerin ihtimam etiği (care ethics) dediğimiz değerleri içselleştirip olumlu politikalar geliştirdiğine dünyada tanık oluyoruz. Örneğin, koronavirüs sağlık krizini en iyi yöneten, kadınların liderliğindeki hükümetler oldu. Ülkemizde eş başkanlık prensibini getiren siyasal partilerdeki erkeklerin, bu durumun kendilerine çekidüzen vermeye yardımcı olduğunu belirtmeleri gibi, antropolojist ekofeminist akademisyen Yayo Herrera da aynı şeyi ekolojik çatı ve ihtiyaçlar zemini üzerinden açıklar. Herrera’ya göre ihtimam etiği, çevredekilerin ihtiyaçlarını önceden görmek, empatik davranmak gibi özellikleri barındırır. Ancak bu davranış biçimlerini bir cinse mal ederek kadınlardan dünyayı kurtarmalarını beklemek  sorumluluktan  kaçmaktır.

Güç ilişkilerine dayanan cinsiyet rolleriyle dünyayı kurtarmak

Ülkemizde de, gerek kadınların gerekse feminist harekete destek vermek isteyenlerin ‘Dünyayı kadınlar kurtaracak’ deyişi, ancak biyolojik determinizmi desteklemeye götürür ki; bu yaklaşımın faydasından çok zararı olduğu görülmüştür. Öyleyse, sırf kadın olduğu için doğuştan bazı değerleri kadına yüklemek ne derece doğru değilse, yine sırf kadın olduğu için doğru değer yargılarına sahip olmasını beklemek de aynı derecede yanılgıya götürmez mi? Örneğin, neo-liberal politikaların çıkışına ön ayak olan önemli şahsiyetlerden biri eski İngiltere başbakanı Margaret Thatcher idi. Yazar Louise DoughtyGuardian’ da çıkan makalesinde Thatcher’ın, bulunduğu ortamlarda tek kadın olmak isteyişiyle ve diğer kadınları desteklemeyişiyle ün saldığını yazar. 1980’lerde Thatcher’ın Falkland Adaları savaş krizi yaratması da bilinen bir gerçekliktir. Thatcher’ın yaptıklarından en önemlisi ise günümüzdeki derin yoksulluk, eşitsizlik ve ekolojik yıkıma yol açan küreselleşmenin temellerinin atılmasında da büyük vebali bulunmasıdır.

Biyolojik determinizmi söylemlerde de aşmak

Biyolojik determinizm; kadınların biyolojilerinden dolayı farklı psikolojik özelliklere sahip olduğunu öngörür. Ancak bu durum duygusal ve fiziksel eşitsizlik zemini yaratmaz.  Onların, hormonlarından dolayı psikolojilerinin de farklı olması beklenir. Oysa bireylerin çevrelerinin etkisiyle toplumsal olarak şekillendikleri fikri daha ikna edici değil midir?

Bakım emeği  görünmez emeklerin başındadır. Kadın yalnızca evin çocukların, yaşlıların ve engellilerin bakımını üstlenmez.Örneğin, kırsal kesimdeki kadınlar, tarladaki işten hayvanların ve bostanların bakımına kadar her işi yüklenmiş durumdadır ve bunların hepsi görünmez emektir. Kadınlar, doğaları gereği, çevrelerindeki kişilerin ve mekânın ihtiyaçlarını daha iyi gören ve onun düzeni için çaba sarf eden cins midir?

Bu tür öğretilmiş alışkanlıkların dahil olduğu davranışların toplumsal olarak şekillenegeldiğine dair kültürümüzden de sayısız örnek verebiliriz. Örneğin, kız çocukları genelde babalarını model alır. Neden? Çünkü analarında tanık oldukları gibi, özel alanda ezilmek istemezler. Buna karşın, babalarının kamusal alanda kendilerini ifade ederken saygın işler yapmış sayıldıklarını görmüşlerdir. Burada cinsiyet rolleriyle özel ve kamusal alanda sürekli üretilen eşitsizlikler olağanlaştırılmaktadır.

‘Kadınsı değerlerin’ toplumda ve politikada vücut bulmasını beklemek yerine, cinsiyet eşitliğine dayanan bir yapı oluşturmak hedef olmalı. Böylece hem kadınların omuzlarına dünyayı kurtarma sorumluluğu yüklenmemiş olur, hem de eşitlikçi toplum gerçekleştirme yönünde yol alınabilir. Burada elbette ezilmişlerin tarihini göz ardı edemeyiz. Buna ek olarak  iyileşmenin kuşaktan kuşağa süreceğini de göz önünde bulundurmalıyız.

Sonuç yerine 

Bir ekofeminist olarak, kapitalist militarist patriarkinin yıkıcılığına karşı doğru politika oluşturabilmek için doğru söylemler geliştirmek durumunda olduğumuzu  düşünüyorum. Nasıl feminist hareket ırk, dil, inanç, ekonomik statü, cinsel yönelim vb. konuların keşisimselliğini gerektiriyorsa, dünyayı da tek bir cinsin kurtaramayacağı aşikâr değil midir?

(Bu yazı ilk kez Sivil Sayfalar’da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ataerki mi erkek egemenliği mi?

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü henüz geride bırakmışken, sözcük olarak ataerki‘nin kültürümüzde erkek egemenliği anlamına gelip gelmediği hakkında birlikte düşünelim istiyorum. Gerek feminist mücadelenin erkek egemenliğe karşı belli kazanımlar elde etmesi gerekse dilimizdeki ‘ata’ sözcüğü’ ile ‘biz kadınları da kastediyoruz’ söylemi neyi ifade ediyor? Ancak erkek egemenliğini (patriyarka) gerontokrasiden ayrı ele almak mümkün mü?

Dil kültürün yansıması olduğuna göre; toplumsal normların da yansımasıdır. Patriarki sözcüğünün Türkçe karşılığı erkek egemenliğidir. Çeşitli kaynaklarda bu kavram eski Yunanca da pater sözcüğünden türediği ve baba soylulukta aile kurumunu yöneten anlamını taşıdığı belirtiliyor. Elbette din kurumunun erkeğe yüklediği koşulsuz saygı ve liderlik, erkeğin sözünün dinlenme otoritesinin normal görülmesi de anlamı perçinliyor. Çünkü yaratılış hikayesinde dahi kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı şeklindedir. Benzer şekilde sosyolog ve feminist Christine Delphy Patriarki sözcüğünün Sankristçeden türediğini ve babanın yönetimi anlamına geldiğinin altını çizerek aile kurumuna işaret eder.

Roma Hukuku’ndan bu yana bir arpa boyu yol

Ülkemizde hala aile hukuku konusu kadınların hakkından erkek kardeşleri için hakkından vazgeçmesi gibi geleneksel normlara dayanan “kadını kocası doyurur” anlayışı hakimdir. Bu, aile hukuku uygulamalarında, hakim kararlarında hala görülebilmektedir.  O bir kaşık yemek için dahi  “kaşık düşmanı” görüldüğümüz ortadadır.

Kısacası mülk ve mülkü yönetme hakkında da yeryüzündeki toprakların ancak % 5-15’i kadınlara ait olduğuna göre Roma Hukuku’ndan bu yana pek de yol kat edildiği söylenemez. Mülkün erkek üzerinden tanınması kültürümüzde o kadar yer etmiş ki; daha geçen hafta  genç bir çiftin mülk edindiği bir arazi için ‘hayırlı olsun’a gittiğimizde dikkat ettim, 10 kişiden sadece biri kadına da da ‘hayırlı olsun’ dedi. Diğer hepsi erkeği esas aldı. Sanki kadın orada yoktu, hiç emek koymamıştı… Kadın çay yapıp getirip götürme işlerini yapmaktaydı ziyaretimiz boyunca. Oysa grupta herkes yüksek tahsil yapmış dünyayı gezmiş kadın ve erkeklerden oluşuyordu.

Marksist ekonomi ailenin politikleşmesi ve özel mülkiyetin kökenini analiz etse de kadınlara erkekler tarafından tahakküm edildiğini açıkça belirtmez. 1960’larda gelişen ikinci dalga feminizmiyle özellikle radikal feministler öncülüğünde erkek egemenliği sarsıldı. Kadınlar kamusal alana çıkma yönünde doğum kontrol hakkı, kreş hakkı, çalışma ve mülk edinme hakkı gibi özellikle ekonomik alanda çeşitli kazanımlar elde ettiler. Bu durum yalnızca babaerke değil, aynı zamanda koca erke, erkek kardeş erkine vb kısacası erkek egemenliğine net bir karşı çıkıştı. Örneğin Virginia Woolf’un Tree guınas ve Kendine Ait Bir Oda kitapları da genel anlamda erkek egemenliğine bir isyandır aslında. Çünkü Woolf kapitalizmin babaerkiye yaslandığını ilk görenlerdendir.

Erkek egemenliğinin oluşumu

Tarih araştırmacısı Gerda Lerner’in 1986’da yayımlanan tarihsel bir klasik olan Patriarkinin Yaratılması (The Creation of Patriarchy) kadınların 5000 yıldan fazla erkek egemenliği altında olduğunu belirtir. Bunun kültür, gelenek görenek, kurumlar (başlıcası din) vasıtasıyla kuşaktan kuşağa taşlaşarak aktarıldığının altını çizer.  Lerner aynı zamanda erkek egemenliğinin yerleşmesi için kadınların da desteğini aldığını belirtir. Bugün Anadolu’da geleneksel aile yapısında hala kadının yargılanmasında ataerkil çembere kadınlar da dahildir. Hatta çok uzağa gitmeye gerek yok kentte işlenen kadın cinayetlerine “O kadın da öyle giyinmeseymiş. O saatte sokakta ne işi varmış” söylemine kadınlar da ortak olmaktadır. Bu durum da ataerkinin o taşlaşmış yapısına bir taş daha koymaya devam etmekte olduklarının farkında değiller.

Jean Jacques Rousseau 1762’de Toplum Sözleşmesi’nde, erkeğe ayrıcalıklı bir statü düşünürken kadını pasif bir aile öznesi olarak yansıtmıştır. Sürekli vurgulama ihtiyacı duyduğum bir sözümü yineleyeyim. Ayrıcalıklı grup ayrıcalıklarının sürekli çevresinde dolaşıp onu korumaya çalışır. Paris Komünü’nde de erkek egemenliği kadınların tüm bu talepleri görmezden gelmeye çalışmadı mı? Hatta İspanya İç Savaşı’nda kadınlar cephe gerisine dikiş nakış bakım emeği için gönderilmeye çalışılmadı mı? 

Ataerkinin gerontokrasi ile bağı 

Toplumsal ekoloji felsefesinin kurucusu Murray Bookchin hiyerarşileri antropolojik açıdan ele aldığı Özgürlüğün Ekolojisi kitabında erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünün ilk ortaya çıkan hiyerarşik ilişki olduğunun altını çizer. Sonra da gerontokrasi gelmektedir. Ataerki tarihsel ve antropolojik araştırmalara göre geç Neolitik çağdan bu yana erkeklerin kadın beden ve emekleri üzerinde tahakküm kurması demektir. Oysa insanın toplumsal bir varlık olması nedeniyle her şeyin toplumsal olarak şekillendiğini düşünürsek erkeklik ve kadınlık halleri de toplumsal değer yargıları ve toplumsal iş bölümüyle şekillenmektedir.

Çeşitli kaynakların da belirttiği gibi şu bir gerçek ki dünyada erkek egemenliğinin en güçlü olduğu bölgelerden biri Ortadoğu‘dur. Aile meclislerinde kızının cezalandırması hatta öldürülmesiyle namusunun temizlenmesi onayını sağduyusu onaylamasa da diliyle kadınlar da onaylamaktadır. Gerontokrasi yaşı ve hayat deneyimi fazla olanın genç birey/ler üzerinde kurduğu tahakküm olduğuna göre, yaşı büyük kadının genç kadın üzerindeki tahakkümü de göz ardı edilemez. 

Ataerki soy erkek kökenli olduğu için erkeği çağrıştırsa da gerontokrasiyle yakın bağı vardır ki atanın kadın da olabileceğine inandıran bir Anadolu kültürü vardır. Örneğin atalık tohum, atalarımız kurtuluş savaşında şöyle savaştı vb. Bu örtük adı bile olmayan ata sözcüğü içinde var mıyız gerçekten? Sanki partner (eş, sevgili, flört), erkek kardeş, amca, dayı, hatta erkek çocuğumuz dahi erkek egemen söylemden cesaret alıp üstümüze gelmiyor mu? Annesini kız kardeşini ‘namus’ temizlemek için ya da başka nedenle öldüren erkekler nereden güç alıyorlar?

Sonuç yerine

Gelişmiş kapitalist ülkelerde kadınlar haklarını elde ettikçe erkek egemenliğinin geçmişte kaldığı söylenir. Ancak oralarda dahi hala ücret eşitsizliği, özel ve kamusal alanda erkek egemen sistem hüküm sürmekte. Ataerki sözcüğü feminist anlamda eşitsiz cinsiyet ilişkisini vurgulasa da erkek otoritesi ve erkek egemenliği demektir. Fakat topraklarımızda ataterkiyi bilinçsiz olarak destekleyen kadınların sayısı da fazla. Burada öğretilmiş kadınlık devreye giriyor. Çünkü kendi gerçekliklerinin farkında olma cesaretleri yok.  Dolayısıyla öğretilen kadınlık rollerinin gereği bir dizi kararı onaylar görünebiliyorlar.

Toplumsal tahakkümle birlikte ortaya çıkan hiyerarşiler, tarihsel iş bölümüyle kemikleşti. Nasıl buğdayın evcilleştirilmesi ‘Mezopotamya’da bir kadının çevresine saçmasıyla dünyaya yayıldı’ söylemi kadına herhangi bir özgürlük alanı açmıyorsa  ‘Atalarımız yoğurdu dünyaya armağan etmiş’ denilince kime paye biçiliyor? Kadınların bedenleri ve emek birikimleri üzerinden vücut bulan patriyarkal modern kapitalizmdeki toplumsal normlar içinde dilin önemi büyük rol oynuyor. Partiyarka-ataerki farkı bu yüzden önemli!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Su politiktir

Yaklaşan Sevgililer Günü’nde elinizdeki gülle susuzluğu düşünün!

Yeni yılın ilk günlerinde susuzluk haberlerini ciddiye almamız gerektiğini anladık. Türkiye’nin en büyük buzullarından Hakkari Cilo dağlarında bulunan 2 milyon yıllık buzul da küresel ısınmadan nasibini almaya başladı.  NASA iklim verileri, Türkiye’nin bu yaz ciddi bir kuraklıkla yüz yüze olduğu haberini veriyor.

Konuyu yerel olduğu kadar küresel gerçeklikle de ele almamız gerekiyor. Geçenlerde çıkan Serap Çakalır‘ın Başka Dünya Mümkün Mü? kitabındaki Kenya’da yetiştirilen gül ve yaklaşan Sevgililer Günü metaforlarını birleştirmek istedim. Sevgililer günü  küresel düzeyde ticari günlerden biri. Ancak sevginin ifadesi olarak görülen gülün değişik anlamları mevcut. Sapının uzun ya da kısa olması, rengi ve sunuş biçimi vb anlamları kültürden kültüre değişebiliyor. Örneğin Ekmek ve Gül emeği ve işçi sınıfı odaklı bir mücadeleyi çağrıştırırken, dikenli kırmızı gül fransız devrimini anımsatıyor. Şimdi biz gülümüzün suyu nereden geliyor derdindeyiz.

Kenya’nın gülü ve suyu

Kenya’dan Türkiye’ye çiçek  ithalatı olduğunu biliyor muydunuz? Kenya tarımsal ürün olarak bahçe bitkileri üretimine önem vermiş. Bu bitkilerin sulanması özellikle yazın ülkenin en önemli içme suyu ihtiyacı karşılanan bir gölden sağlanıyormuş. Kısacası sevgilinizin size aldığı gülün nereden geldiğini ve nasıl yetiştirildiğini soruverin bakalım. Burada yalnızca eril kişiye değil sorum, hepimize.

‘Başka Dünya Mümkün Mü?’ kitabının girişinden bir alıntıyla devam edersek, Süs Bitkileri İhracatçılar Birliği Başkanı Osman Bağdatlıoğlu, Türkiye’deki çiçek üretimini Kenya’nınkiyle karşılaştırarak, “Türkiye’nin çiçek ihracatında rakibi Kenya ile beş yıl önce aynı seviyede idik. Kenya’nın şimdi 1 milyar dolarlık çiçek ihracatı var. Kenya devleti gerekli teşvikleri vermiş. Süs bitkileri sektörü az yatırımla çok işçi çalıştırabiliyor” diyor.

Bu demektir ki bize göre daha ucuz iş gücü ve hammadde kaynağı olan Kenya’ya gitmeyi tercih etmiş hükümetimiz. Peki biz o gülün kokusunu içimize çekerken ve estetiğini seyrederken Kenyalı kaç kişinin  içme suyunu çalmalarına alet olduğumuzu fark ediyor muyuz?

Kısacası bir mamul maddenin/ bitkinin elimize ulaşana kadarki çabanın (ki buna gömülü enerji diyoruz) etiği, ekolojik ayak izinde en önemli noktayı teşkil etmelidir. Ekolojik ayak izi genel anlamıyla belirli bir nüfusun üretim ve tüketim faaliyetleri sonucu doğa üzerinde bıraktığı yükü hesaplamak ve ekosisteme ne kadar geri kazandırması gerektiğini belirleyebilmek için geliştirilmiş bir yöntemdir. Ancak yukarıda belirttiğimiz Kenyalı çocuğun içme suyunu neden çaldığımızı sorgulatmaz. Her şey bir enerji ve su mamülü olduğuna göre kullandıklarımızı ve yediğimiz içtiğimizin etik olması yurttaşlık bilinci gereği sorumluluğumuzdur.

Suyu kullanmak varlığımızın yansıması

Su konusu 20 yılı aşan ekolojik uğraşlarımın odak noktasını oluşturuyor diyebilirim. Yaşadığım başka ülkelerde de özellikle yapılı alanlara su gözüyle bakmaya çalıştım. Kurak alan bitki ve ağaçlarına tutkum olduğu kadar, arazi bazlı su tutma ve yağmur suyu hasadı uygulamalarına da tutkuluyum. Çünkü suyu nasıl kullandığımız ona nasıl davrandığımız varlığımızın yansımasıdır… Suyun hafızası olduğuna inanıyorum. O hafıza da insanların yaşadığı alanlara yansıyor zaten… Bu gidişle dünyada öngördüğümüz ‘su savaşları’ çok daha erken başlayabilir. Sizi yeraltı su tabakasının akiferi nasıl besleyebileceğimizi olabildiğince detaylı kafa yormaya davet ediyorum. Çünkü hayat orada.

Akiferi beslemek

NASA’nın uzaydan aldığı verilere göre, akiferin sadece seviyesinin düşmesi önem taşımıyor. Aynı zamanda yerçekimi nedeniyle üstteki tabakaların kuruluğuna da dikkat çekiliyor [Gravity Recovery and Climate Experiment Follow On (GRACE-FO)].  2019 yılında Avustralya’da aylarca söndürülemeyen yangınları anımsayalım. O sırada Avustralya’da yangınların ortasında idim diyebilirim. Bir dizi korku hikayeleri duydum ve yaşadım. Ekonomisi madenciliğe dayalı ‘gelişmiş’ bir ülkenin vahametini aylarca yaşadık. İklim değişimine uygun stratejiler geliştirmeyen hükümet politikalarını eleştirdiğim bir yazı da kaleme almıştım. 

Ağustos 2020’de yayımlanan bir BBC Türkçe haberine göre, sondaj yaparak yeraltı sularına yönelinmesi sonucu toplam alanı Van Gölü’nün üç katı büyüklüğünde 60 göl kurutuldu. Diğer kalan göller de kuruma tehlikesi altında. Madencilik ise yeraltı suyunu en fazla çeken endüstri olarak biliniyor. Türkiye’de alınan binlerce ruhsata ek olarak korona dönemindeki şeffaf olmayan yapılar ve belirsizlik döneminde daha kaç yeni madene izin verildi tam olarak biliyor muyuz?

Yapılı çevre dediğimiz insan yerleşimlerinin olacağı yerlerde ilk olarak su konusu göz önünde bulundurulmalı. Oysa Türkiye’de karayollarının  geçtiği her yer yapılaşmaya, bir başka deyişle betonlaşmaya açılmış görünüyor.  Betonların suyu çekip akifere ulaştıramadığı ortada. Tam aksine toprağın kirliliği filtre etmesi  sağlanmadığından kimyasal ve zehirleri içeren su denizlere ve okyanuslara ulaşıyor. Bu da denizlerdeki asit oranının artması ve biyoçeşitliliğin katli demek anlamına geliyor. Elbette bu noktada endüstri kirliliği yanında tarım ve hayvancılıkta kullanılan kimyasallar ve zehirleri de göz önünde bulundurmalıyız. İşte Avustralya’da dünyanın sekizinci harikası olarak bilinen Great Barrier Rif böyle can çekişir hale getirildi. Bizde ise Tuz gölü, Beyşehir gölü vb…

Dünyanın en güzel su depoları dağlardır. Yalnızca ormanlık alanlar olarak yağmuru daha çok çekmesi itibariyle değil. Aynı zamanda biriken kar yavaş yavaş erir. Bitkilerin kökleri vasıtasıyla yerin değişik katmanlarında su depolanır. Akıllıca yerel  uygulamalarla ekosistemin onarımını sağlamak mümkün. Bunlardan biri beton yüzeyleri olabildiğince azaltıp geçirimli yüzeyler yapmak. ABD’nin bir dizi eyaletinde yağmur suyu hasadı yapana teşvik olduğu gibi kamusal alanlardaki betonlar sökülerek geçirimli yüzeyler yapılmaya 2009’dan itibaren başlandı.

İklim değişimiyle artan kuraklık ve su kıtlığı nedeniyle dünyanın en kurak çöllerinde dahi çiğ hasadı yapılabilen geleneksel yöntemler var. Biyomimikri dediğimiz doğal canlı yapıların ilmeyiş biçimlerinden esinlenilerek su hasadı yapma ve suyu sistemde birkaç kez döndürmek de mümkün.

Yağmur suyu hasadı ve yerel yönetimler

Yağmur suyu hasadı hakkında Çaycuma ve Ankara belediyelerin ciddi adım attığı haberlerini aldık. Ancak bu durum tarım ve hayvancılıkta ve en önemlisi endüstride ciddi tedbir olarak göz önüne alındığında etkili olabilir. Hatta endüstrinin kirletici ve zehirleriyle toprağın tuzlanmasını da önleyecek yöntemlere hemen başlanmalı.

Olası bir yerleşim yeri planlarken ilk kriterin su gözüyle bakmak olduğunu bir kez daha tekrarlayalım. Çünkü su olmadan hayat olmuyor. Ancak eski uygarlıkların doğa şekillerine göre havza modeliyle su ve gıda gereksinimlerini karşıladıklarını görüyoruz. Kariya, Likya Mezopotamya medeniyetlerini göz önüne alalım…  100km ötedeki suya göz dikenler oluş mu? O zaman teknoloji bu denli gelişmiş olsaydı yine de göz dikerler miydi orası elbette insan merkezli mantık çerçevesinde tartışılabilir. Ancak şu bir gerçek ki yereli canlandırabildiğimiz sürece var olabileceğiz ortada.  Kaliforniya’nın Santa Kuruz kasabası neredeyse çöl iklimine sahiptir. Ancak su  konusuna kafa yoran ekolojistler yerel yönetimle birlikte çalışarak yağmur suyu hasadıyla suyu alanda emdirip gezdirerek suya doygun hale getiren bir örnek yarattılar. Brad Lancester bu konunun liderlerinden.

Hasankeyf ve Nil nehri kenarında kurulan  uygarlıklar o nehrin o dağ ve vadilerin şekline göre şekillendirilmiş… Kısacası insanı doğaya uydurmaya çalışmışlar. Doğayı insana göre şekillendirmemişler. Ancak günümüzün doğaya nesne gözüyle bakan insan merkezli yaşamı böyle değil. Örneğin Bodrum’daki yarı kurak Akdeniz ikliminde golf sahasının ne işi var?  O golf sahasının yanındaki köyler, yeraltı sularının seviyesinin hızla azalmaya başladığını belirtiyor.  Sonra Datça gibi en kuru bir yarımadada akiferi besleyen dere yatakları, vadiler sulak alanlar gibi su yutaklarının yapılaşmaya kesinlikle izin verilmemesi lazım. Çünkü oralar aynı zaman da biyoçeşitliliğin habitatlarıdır. Ekolojistler korona virüs gibi hastalıkların en temelde biyoçeşitlilik azaltılmasından kaynaklandığı üzerinde durmakta iken, bu gerçeği görmemek aptallık olacaktır.

Sonuç yerine…

Temiz suya ulaşma her canlının hakkıdır. Suyu metalaştıran kapitalist sistem neredeyse  havayı da tüplerde satma pazarlarını hazırlamış durumda. Derelere vadilere sulak alanlara yapılan evlerin pazarlanmasıyla manzara değil ekosistem hırsızlığı pazarlanıyor. O ev sahiplerine de yaramayacak bir hırsızlık bu. Oysa su en önemli müşterektir.

Öyleyse konuya yerel olduğu kadar küresel etik çerçevesinde bakmamız gerektiği açıktır. Çünkü küresel iklim değişimi gerçeği aynı gökyüzü  altında olduğumuzu kuraklığıyla, sel baskınlarıyla, kıtlıkla tekrar tekrar anımsatıyor. İnsan merkezli düşünce ve sosyal sistemler, ekosistem yıkımlarının ve dolayısıyla biyoçeşitlilik kaybının sorumlusudur. Ekosistemde her canlının geleceği birbirine bağlı olduğuna göre yerel ve küresel su politikaları da birbirine bağlıdır. Su politiktir!

 

Kategori: Hafta Sonu