Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Düşürüyorum, öyleyse varım -1

Batı felsefesinin temellerinden birini oluşturan Descartes’in ‘Düşünüyorum,  öyleyse varım’ (Cogito erge sum) sözü, benim gibi Türkiye’de yaşayan pek çok orta yaş ve üstü kişide İlhan Selçuk’un ‘Düşünüyorum Öyleyse Vurun’ kitabını çağrıştırır. Usta, nihayetinde kendi öldürülmese bile düşündüğü için öldürülen pek çok aydının yasını tutmak zorunda kaldı. İlk aklıma gelenler; Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu, Cavit Orhan Tütengil, Çetin Emeç, Abdi İpekçi, Hrant Dink, Bahriye Üçok ve daha niceleri.

Düşünmek ve düşündüğünü ifade edebilmek, bu ikisini özgürce ve korkusuzca yapabilmek felsefi açıdan insan olmanın, var olmanın eşik taşı olabilir. Aksini söylersem en başta kendimi inkâr etmiş olurum. Ancak düşünebilmenin, daha doğru ifadeyle diğer canlılardan daha karmaşık şekilde düşünebilme yeteneğine sahip olmanın insan olarak bize tanımış olduğu ayrıcalığı iki açıdan çok ama çok kötü kullandığımızı itiraf etmek zorundayım. Bunlardan birincisi, ten rengi, inanç, milliyet, cinsiyet, siyasi görüş ve hatta tutulan futbol takımına kadar pek çok saçma nedenle ötekileştirdiğimiz diğerlerinin düşünme ve ifade özgürlüğüne zorbalık derecesinde uyguladığımız baskılar. Ne yazık ki bu baskıları tarihsel değil güncel öneklerle, dünyanın başka yerlerinden değil yaşadığımız ülkeden dumanı tüten uygulamalarla kanıtlayabilirim. Dediğimin kanıta ihtiyacı olduğunu da hiç sanmıyorum ayrıca, yerçekiminin kanıta ihtiyacı olmadığı gibi.  İkinci itirafım ise karmaşık düşünce yeteneğimizi kullanarak biyolojik varlığımızı tehlikeye atan adımları yüzyıllardır attığımız gibi hâlâ atmaya devam edişimizle ilgili. Yazıya koyduğum başlık tam da buna dair.

Sürdürülebilir kalkınma kılıfı, bir kez daha

Bu köşede 28 Kasım 2014’te başlığı şu olan bir yazı yazmışım: ‘Sürdürülebilir Kalkınma: Bir Süründürme Reçetesi’.  O yazımda şöyle demişim:

“Aradan (sürdürülebilir kalkınma kavramının ortaya çıkışından itibaren) neredeyse 30 yıl geçti. Ve dönüp baktığımızda geriye, sürdürülebilir kalkınma denilen şeyin aslında bir süründürme reçetesi olduğunu yeni yeni anlayabiliyoruz. Sürdürülebilir kalkınma anlayışının neyi çözdüğünü ya da ne işe yaradığını bilen varsa anlatır elbet.”

Alman tarihçi Joachim Radkau Türkçeye de çevrilen ‘Doğa ve İktidar: Global Bir Çevre Tarihi’ kitabının Almanca baskısına yazdığı önsözde sürdürülebilir kalkınmaya şu şekilde yaklaşıyor:

“Doğal kaynakların tüketilmeden gelecek kuşaklar için muhafaza edilmesini amaçlayan, koruyarak kullanma anlamında sürdürülebilirlik, 1992 Rio Dünya Çevre Zirve Konferansı’nda dünya ekonomisinin ana amacı mertebesine yükseltilmiştir. Alman ormancılığında bu prensibin zaten yüzlerce yıl geriye uzanan bir tarihi var. Günümüzde eleştirmenlere göre, sürdürülebilirlik doğanın sömürülmesini meşrulaştıran dilsel bir kılıftır. Bu kavrama renk ve içerik kazandırmak için tarihin sunacak çok şeyi olabilir. Özellikle de orman tarihi, bu kavramın hem muğlaklığını hem de kullanılmaya ne kadar müsait olduğunu ortaya çıkarır. Öte yandan, henüz bu kavramdan daha iyi bir alternatifimiz de yoktur.”

Kitabın Almanca baskının üzerinden 20 yıl, benim yazımın üzerinden yedi buçuk yıldan fazla geçti. Hâlâ bu dilsel kılıfa renk ve içerik kazandırmaya mı çalışacağız? Hâlâ Radkau’nun sarkıttığı ‘alternatifimiz yok’ ipine mi sarılacağız düşmemek için? Alternatif olmaz olur mu hiç! Düşmemek için düşürmek, işte size alternatif.

Sürdürülebilir küçülmeye ne dersiniz?

Kalkınma filan denmesine bakmayın siz, kalkınma, içi ekonomik büyümeden çok daha dolu bir terim. Oysa bugün sürdürülebilir kalkınma diye pratikte dayatılan tek şey ekonomik büyüme. Daha fazla üretip daha fazla tükettiğimizde çok daha fazla mutlu[1] olacağımıza dair yaygın ve yanlış inanışın peşinden hiç değilse yüzlerce yıldır sürüklenip duruyoruz. Bu inanışın yanlışlığı büyümeden elde edilen gelirin adil dağılımı durumunda (teorik olarak) bile geçerli. Kaldı ki pratikte adil dağılım diye bir şey olmadığı gibi ona yakın bir durum bile söz konusu değil. Dediğimin tersi olsa ABD’de 600 bine yakın insan sokaklarda ya da geçici barınaklarda yaşamazdı. Dediğimin tersi olsa ortalama yaşam süresi 77 olan bu ülkede 600 bin evsizin ortalama yaşam süresi yalnızca 50’de kalmazdı. Neden ABD’yi örnek olarak veriyorum? Bugün hemen hemen bütün dünyada ve ülkemizde de egemen olan büyümeci ama adaletsiz ekonomi modelinin lokomotifi ABD de ondan. İnsanların bir diğerinin sırtına basıp yükseldiği, altta kalanın hor görüldüğü bu modelin gezegeni kaçınılmaz bir sona sürüklemesini bir an için unutsak bile savunulacak bir tarafı var mı?

Biliyorum, bu gazetenin okuyucuları pek savunmaz ama bütün dünyada her gün dolarlarına dolar katan bir kaymak tabakasının çok hoşuna gidiyor sözünü ettiğim model. Onların vicdanları kömür karası olmuş, bırakalım onları. Peki, en altta kalıp ezildiği, her gün emeği sömürülüp daha da altlara itildiği halde bu modelin değirmenine su taşıyan geniş kitlelere ne demeli?

Her neyse, biz konumuza dönelim. Büyüyelim de büyüyelim demenin daha önemli bir soruna yol açtığını duymayan kalmadı. Gezegenimiz ölüyor. ÖLÜYOR! Ve biz sürdürülebilir kalkınma (büyüme) yalanıyla gezegenimizi öldüren zehri enjekte etmeye devam ederken bir yandan diğer yandan da bu zehrin panzehrini bulmaya çalışıyoruz. Ne demeye çalıştığımı daha iyi açıklayabilmem için aşağıdaki grafiği incelemenizi istiyorum.

Kaynak: https://ourworldindata.org/economic-growth

Grafikte bazı ülkelerdeki kişi başına gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYH) tarihsel süreçteki değişimi gösteriliyor. En tepede biraz önce andığımız ABD var. Grafiğe dikkatli bakın. Son yüz yıldaki büyüme trendine dikkat edin. Daha yüksek GSYH için daha fazla hammadde (hammadde dediğimiz şey gezegenimizin kendisi geniş anlamda) kullanılmalı, daha fazla enerji harcanmalı, daha çok atık için depolama alanı yaratılmalı, daha fazla… Gezegenimizi öldüren işte bu! Peki, Radkau’nun dediği gibi sürdürülebilir kılıfının içindeki büyümeden başka bir alternatifimiz yok mu gerçekten? Büyüme yerine küçülme neden bir alternatif değil? Neden gezegeni yok etmek yerine sürdürülebilir bir küçülme ile bambaşka bir mutluluk yolu çizmemiz alternatif olamıyor? Kim karar veriyor buna?

Başlıkta bu nedenle ‘Düşürüyorum, öyleyse varım’ dedim. Var olmayı, gezegenimizdeki yaşamı devam ettirmeyi istiyorsak düşürmek zorundayız. Neyi mi? Beklentilerimizi, isteklerimizi, nüfusumuzu, üretim ve tüketimimizi… Var olmanın tek yolu bu.

Gazetemizin editörü haklı olarak uzun yazı istemiyor. Çünkü uzun yazı okunmuyor, gerçek bu. O nedenle burada bir virgül koyup haftaya devam edeceğim. Eminim herkesin aklında şu soru vardır: Tamam, düşürelim de nasıl? Haftaya bunu tartışmaya çalışacağım.

*

[1] Mutluluk mudur aramamız gereken şey yoksa huzur mu? Aralarında bağ var mı, varsa nasıl bir bağ? Bu da üzerinde çok düşündüğüm konulardan biri. Umarım bir gün bu düşüncelerimi de yazma şansı yakalarım. 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Teknoloji, inovasyon ve girişimcilik üzerine

Elli yılı geçen yaşam süremde gördüğüm teknolojik gelişmeler bile bir insanın başını döndürmek için yeterli. Televizyonu olmayan bir evde doğmuş birisi olarak bugün kullandığımız pek çok teknoloji ürünü ve özellikle yanımızdan hiç ayıramadığımız, yanlışlıkla ayrı kaldığımızda huzurumuzun kaçmasına, kendimizi adeta çıplak hissetmemize yol açan mobil telefonlar (bu cihazlara telefon demek ne derece doğru bilemiyorum) aracılığıyla yapabildiklerimiz gerçekten dudak uçuklatıcı nitelikte.

Geçen hafta sonu oğlumla buluşup kahvaltı yaparken söz döndü dolaştı ve teknolojide yaşanan hızlı değişime dayandı. Benim gibi doğacı ve yalınlık yanlısı bir babanın oldum olası teknolojiye ilgi duymuş ve nihayet bilgisayar mühendisliği okumaya başlamış bir oğlu olursa, bu baba ve oğlun teknoloji sohbeti nerelere varır dersiniz? Yapabilirse bilgisayar mühendisliğinin yanına fiziği de katıp çift anadal okumak isteyen oğlumun muhtemel kariyer rotasını da göz önünde bulundurarak ona şu soruyu sordum: Bulunduğumuz restoran kışın ısıtılıyor, yazın da serinletiliyor ve bunun için epey enerji harcanıyor. Bunun yerine, diyelim ki saat benzeri giyilebilir ve taşınabilir bir cihazla sadece o kişinin beden yüzey alanını çevreleyen bir cm’lik şerit içinde kalan havayı ısıtmak ya da serinletmek mümkün olsaydı ne kadar enerji tasarrufu yapılabilirdi. Şöyle basit bir hesap yaptık; restoran 30 m uzunluğunda 15 m genişliğinde ve 3 m yüksekliğinde ise toplam hacim 1350 m3 yapıyor. Restorandaki eşyalar ve insanlar kabaca 350 m3 olsa ısıtılması ya da serinletilmesi gereken hava miktarı yaklaşık 1000 m3. Buna karşılık internette basit bir aramayla ulaştığım bilgiler doğruysa ortalama bir yetişkin erkeğin beden yüzey alanı 1,73 m2 imiş. 1 cm’lik bir şerit işinde kalan hava ısıtılacağına göre bir insan için ısıtılması gereken hava miktarı 0,0173 m3 oluyor. Restoranda 50 kişi olduğunda ısıtılması gereken hava miktarı (hepsi yetişkin erkek olursa) 0,865 m3. Bu durumda böyle bir teknoloji geliştirilebilirse, yalnızca bu parametrelere göre, yani mevcut ortam ısıtma ya da serinletme teknolojileri ile varsaydığımız beden etrafı ısıtma ya da serinletme teknolojilerinin eşit verimlilikte çalıştığını kabul edersek restoranda harcanan enerji miktarı 1.156 kat azalacaktır.

Dünyayı teknoloji mi kurtaracak?

Yukarıdaki hayali teknolojik ilerlemeyi enerji tüketimi ile ilgili her alana yansıtırsak iklim krizi ile ilgili sorunları da çözmüş oluruz. Öyle mi? Bunu söyleyebilir miyiz? Bu hayali ilerlemenin gerçekleşeceğini kabul etsek bile söyleyemeyiz. Söyleyemeyiz çünkü her teknolojik ilerleme yarattığı çözümlerle birlikte gezegenimiz üzerinde çok daha fazla yük oluşturacak sorunları beraberinde getiriyor.

Örneğin ulaşımda kullandığımız araçlarda yakıtı çok daha verimli kullanan teknolojik ilerlemeler yaşanmasına rağmen ulaşımda harcanan toplam yakıt miktarı azalmıyor. Çünkü teknolojik ilerleme hem ulaşıma olan talebi artırıyor (ortalama bir insanın yaşamı boyunca ulaştırma araçları ile kat ettiği mesafe sürekli artıyor) hem de ulaşım araçlarının sayısı artıyor. Bu durum enerji verimliliği konusundaki teknolojik gelişmelerin enerji tüketimini azaltmamasına benziyor. ‘Rebound etkisi’ (basketboldan tanıdığımız rebound terimini sekme ya da geri tepme olarak Türkçeye çevirebiliriz) devreye giriyor daha az enerji ile aynı işi yapmaya başladığımızda yaptığımız işin miktarını çok daha fazla artırarak toplam enerji tüketimini artırıyoruz.

İnovasyon[1] ve girişimcilik

Her iki konuda da ortalama düzeyde bilgi sahibiyim. O nedenle belki de bazı yanlışlarım olacak, düzeltmelere peşinen açığım. Amacım az da olsa farklı bir bakış açısından verimli bir tartışma ortamı yaratmak.

İki terimi bir arada kullanmayı özellikle seçtim. Çünkü hem birbirleriyle yakın ilişki içerisinde olduklarını hem de biri olmadan diğerinin pek anlamlı olamayacağını düşünüyorum. Öyle ki bazı üniversitelerin bu terimlerin yanına ekonomiyi de ekleyerek lisansüstü programlar oluşturduklarını da görüyorum. Örneğin Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde ‘İnovasyon ve Girişimcilik Ekonomisi’ adıyla tezsiz bir yüksek lisans programı var.[2] Bununla da kalmıyor hemen bütün üniversiteler öğrencilerine ve akademik personeline bu alanlarda eğitim programları sunup katılımı teşvik ediyor. Hatta üniversitelerde görev yapan akademisyenlerin tüm bilgilerinin yer aldığı akademik veri sistemlerinde ‘girişimcilik’ diye bir başlık bile var. Anladığım kadarıyla düşünme ve davranış şeklimiz şu kalıba sokulmaya çalışılıyor:

  1. Bir ihtiyaç bul, bulamazsan da uydur,
  2. Bu ihtiyacın mevcut koşullarda nasıl karşılandığını tanımla,
  3. Bu ihtiyacı daha kolay karşılamak için bir fikir geliştir ve bu fikri uygulamaya aktaracak bir teknoloji üret,
  4. Ürettiğin teknolojiyi piyasa koşullarına uydurarak seri ürün ya da hizmet üretimine geç, sat ve para kazan.

Konunun uzmanlarından samimiyetle özür diliyorum yanlışım ya da eksiğim varsa. Ama hasbelkader okuması yazması olan bir insan olarak konu bana böyle görünüyor. İşin doğrusu ben zaten kalıbın son üç basamağıyla pek de ilgili değilim. Benim odaklandığım kalıbın, yani dayatılan düşünme ve davranış şablonunun ilk basamağı; yani ‘bir ihtiyaç bul, bulamazsan da uydur’ evresi. Tıp gibi istisnai alanları dışarıda tutarak söylüyorum, bana kimse bulunmamış bir ihtiyacın olduğunu söyleyemez. İnsanın ihtiyaçlarını Maslow günümüzden çok çok önce tanımladı. O nedenle insanlık binlerce yıldır ihtiyaçlar uyduruyor. Canının istediği her kolaylığı ihtiyaç olarak tanımlamak gibi bir hastalığın pençesinde can çekişiyoruz ama çoğumuz bunun farkında değiliz.

Bir örnek: robot süpürge çılgınlığı[3]

Bulunduğum sosyal ortamlarda herkesin birbirine robot süpürge tavsiyesi verdiğine ya da bu konuda fikir alışverişinde bulunduğuna şahit oluyorum. Bana da sıkça tavsiye ediliyor. Hatta bazı arkadaşlarım süpürgelerine isim bile vermişler. Bir tanesinin ismi KAY; ‘kadının adı yok’ açılımı. Sosyal vurgu açısından isme bayıldım. Ama kimse kusura bakmasın, ben robot süpürgenin bir ihtiyaç olduğuna inanmıyorum. İnanan varsa da tartışmaya hazırım. İhtiyaç olan şey evin temizlenmesidir.[4] Evlerimizi temizleme ihtiyacımızı binlerce yıldır değişik yöntemlerle karşılıyoruz. Mesela robot süpürgenin bir adım öncesi elektrikli süpürgeydi. İnovatif girişimciler (kapitalist oyun kurucular) şimdi bize elektrikli süpürgenin ihtiyacımızı karşılamadığını, robot süpürgenin olmazsa olmaz bir ihtiyaç olduğunu yutturmaya çalışıyorlar. Bugün deterjan adıyla evlerimizde kullandığımız ağır zehirleri kuzu kuzu yutturdukları gibi.

E, ne var bunda, ne sakıncası var yaşamımızın biraz daha kolaylaşmasının diyenler olabilir. Sakıncası şu: Gerçekten ihtiyaç olmayan isteklerimizin peşinden koşarak gerçek ihtiyaçlarımızın karşılanamayacağı bir dünya yaratıyoruz. En temel ihtiyaçlarımız hava, su ve gıda. İnternette basit bir araştırma yapın ve görün gezegenimizde kaç insan gıda ve temiz su yokluğunun pençesinde kıvranıyor ve bu gidişle o sayılar gelecekte nasıl artacak. Bize ihtiyaçmış gibi yutturulan her yeni ürün ya da hizmet hammadde temininden üretim süreçlerine, tedarik zincirinden oluşan atıklara kadar her aşamada gezegenimizi kirletiyor, doğal dengeleri geri dönülmez şekilde bozuyor ve hatta yok ediyor.

Teknolojinin gelişmesiyle şimdi göremediğimiz çözümlerin üretileceğine ve öngörülen felaketlerin yaşanmayacağına inananlar var. Fosil ya da yenilenebilir[5] enerji kullanımını ve karbon salımını azaltmak yerine karbon yakalama ve depolama teknolojilerine bel bağlayanlar gibi teknoloji nasılsa her sorunu çözer diyenler çok büyük bir yanılgı içindeler. Gerçek çözüm yaşamın basitleştirilmesinde ve ihtiyaç olmayan ihtiyaçlardan yaşamımızı arındırmakta. Ben inovasyon diyeceksem böyle bir yaşama doğru giden adımlara derim.

*

[1] Türkçede yenilik ya da yenilikçilik gibi karşılıkları var ama bu terimler çok farklı amaçlarla da yaygın şekilde kullanıldığı için istemeye istemeye de olsa inovasyon terimini kullanmayı tercih ettim.
[2] Detaylı bilgi için tıklayın  
[3] Özellikle bu örneği seçtim. Çünkü ‘bir evi süpürmek bir kadının ne kadar zamanını alıyor biliyor musunuz?’ ekseninde gelecek itirazlara cevabım hazır: Ailemden ayrılıp yalnız yaşarken de, evlenip kendi ailemi kurduğumda da, boşanıp yeniden yalnız yaşantıya geçtiğimde de evi  ben süpürüyorum.
[4] Bu noktada ev bir ihtiyaç mıdır sorusunu sorarak konuyu derinleştirmek istemiyorum.
[5] Bana göre yenilenebilir enerji de çözüm değil; bunu bir başka yazımda ele alacağım.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Öldürttüğümüz hayvan dostlarımız biz insanları bağışlayınız [1]

Yeni bir yılın ilk yazısı bu. Hep söylerim, doğada takvim yok. Takvim yaprakları uçuştukça bir şeyler değişmez. Değişimi yaratacak olan biziz. Yani, yeni yılın adından başka hiçbir şey yeni olmaz, biz yenilenemezsek eğer.

Kendi yarattığımız korkunç yalnızlığımızda sadece kendimize değil, ne yazık ki diğer bütün canlılara da hiç hak etmedikleri bir son inşa ediyoruz adım adım. Doğanın basit bir parçası olduğumuz gerçeğini ya kabullenmiyoruz ya da kabulleniyor gibi görünsek de davranışlarımıza yansıtamıyoruz. Zihnimizin önünde, arkasında, sağında, solunda bir yerlerde şu düşünce, düşünce bile değil batasıca inanç dolanıp duruyor: “Biz insanız, biz farklıyız, biz üstünüz. Elbette her şey önce bizim, yani insanın çıkarına olmalıdır.”

Bu inanca gizli ya da açık bel bağlayan, davranışlarını ona göre şekillendiren her kim varsa üzülüyorum. Yazık, üretilen bunca bilgiden en basit gerçeği süzüp içselleştirememişler. Sözümü sakınmayacağım; ari ırkın üstünlüğüne ve aşırı Alman milliyetçiliğine dayana Hitler’in düşüncesinden nitelik olarak hiçbir farkı yok bunun, o kadar sakil! O nasıl bütün Yahudileri toplama kamplarına doldurduysa, söylediğim sakil inancın savunucuları da binlerce yıldır bize can yoldaşı olmuş dostlarımızı barınak dedikleri toplama kamplarına doldurup ölüme göndermeye çalışıyor.

Evcilleştirilen yabanıllar

Bugün evcil olan hayvanların hepsi bir zamanlar yabanıldı. Yani insanlarla ilişkisi ekolojik ilişkilerin ötesinde değildi. Zamanla insanlar, yani bizler bazı yabanıl hayvanları çeşitli amaçlarla evcilleştirdik.[2] İlk evcilleştirilenler, bugün kırda da kentte de en yakınımızda olan ve duygusal olarak en çok bağ kurduğumuz köpekler. Bundan 10 bin yıl önce Güneybatı Asya, Çin ve Kuzey Amerika’da evcilleştirildi köpekler. Onları 8 bin yıl önce koyunlar, keçiler ve domuzların, 6 bin yıl önce ineklerin ve 4 bin yıl önce atların evcilleştirilmesi takip etti. Develer, rengeyikleri, yaklar, lama ve alpakalar ile diğerleri daha sonra oldu. Tabii ki sadece memeliler evcilleştirilmedi. Tavuklar başta olmak üzere pek çok kanatlı hayvan da evcilleştirilenler arasında. Evcilleştirme o hayvan türlerinin tercihi değildi, bizim tercihimizdi. Yoksa onlar doğal ortamlarında huzurla yaşamlarına devam ediyorlardı, insan denilen hayvan türü olmasaydı tabii. Evcilleştirdiğimiz hayvanları pek çok amaçla kullandık. Önceki cümlede seçtiğim eylem sözcüğünü tekrar okumanızı istiyorum; KULLANDIK! Çoğunu yemek, etinden, sütünden ya da yumurtasından gıda olarak yararlanmak üzere çiftlik hayvanı olarak kullandık. Köpekleri avlanmakta, bekçilikte, çobanlıkta kullandık; uyuşturucu ararken de yıkıntı altında insan ararken de kullanıyoruz. Atları ulaşımda kullandık, tarımda kullandık, savaşta kullandık. Kullandık da kullandık. İşimize geleni halen kullanmaya devam ediyoruz. İşimize gelmeyeni kirli bir peçete gibi buruşturup atmak da tam çağımız insanına mahsus bir davranış.

Bütün bu evcil hayvanlar içerisinde insanla birlikte yaşamaya, insanın kentsel ve kırsal rutinine ayak uydurmaya en çok uyum sağlayanlar köpekler ve kediler oldu. Kediler günümüzde belki de insanlara en çok neşe veren canlılar, köpekler ise duygu dolu bakışlarıyla bir başka dünyanın da mümkün olabileceğini sürekli hatırlatan; sevmenin nasıl bir şey olduğunu bakmasını bilen herkese en hızlı şekilde öğreten öğretmenler, sırdaşlar, yoldaşlar oldular. Evlerimize girdiler, hatta yataklarımıza. Onlar sokuldukça biz daha çok mutlu olduk çünkü. Kedilerin pırlaması köpeklerin bakışlarına karıştı, soluk yaşamlarımız renk kazandı, sevgi dolu, mis kokmaya başladı. Bu nedenle, örneğin İngilizcede bütün evcil hayvanlara ‘pet’ denilmez. Duygudaşlık yaptıklarımıza denilir pet. Diğerlerine ‘domestic animal’ denilmektedir; hoş o da varıp Latince de ev anlamına gelen ‘domus’ sözcüğüne dayanır.

Bozulması gereken ezberler

Ne zaman sokak hayvanları ile ilgili bir tartışma ortaya çıksa mutlaka ezbere yapılan aşağıdakiler gibi eleştirilerin muhatabı olurum. Ezbere diyorum, çünkü üstünde biraz düşünse eleştirinin sahibi de görecek saçmalığı ama düşünme ihtiyacı hissetmiyor. Çünkü en derinlerinde kendisinin insan ötekinin ise bir hayvan olduğunu, ondan üstün olduğunu ve elbette kendini korumak için ötekinin haklarının rahatlıkla çiğnenebileceğini düşünüyor. Gelin bu ezberleri tek tek bozalım:

Hiçbir medeni ülkede sokak hayvanı yok: Medeni ülke, Batı, Avrupa veya ne derseniz deyin. Bu ezberde büyük bir eziklik gizli; “Ben geri kalmış bir ülkenin geri kalmış insanıyım. O ülkelerden daha mı iyi bileceğim? Onlar ne yapmışsa doğru yapmıştır. Başka bir çözüm başka bir yol aramanın ne anlamı var?” Bu ezberin temeli aşağı yukarı böyle bir şey. Bu ezbere sarılanlar, örneğin Atatürk kadınlara seçme ve seçilme hakkı verirken yaşasalardı yine aynı ezberi papağan gibi tekrarlardı: “Hiçbir medeni ülkede kadınların seçme ve seçilme hakkı yok.” Başkasına tapmanın ve kendini hiçe saymanın ağa babasıdır bu ezber.

Oysa medeni insan düşünür, kim yaparsa yapsın eleştirel gözle inceleyip doğrularını ve yanlışlarını ortaya koyar. Sonra o doğruları çoğaltıp yanlışları azaltacak yeni çözümler, yeni yollar arar. Batı’da ya da medeni dünyada sokak hayvanının olmaması, sahibi olmayan bütün hayvanların barınaklara kapatılması büyük bir hak ihlalidir. Aklı olan, vicdanı olan bunu rahatlıkla görür. Sorunu gören akıl ve vicdan sahibi çözüm de üretir. Benim çözümümü en sonda okuyabilir, değerlendirebilir, eleştirebilir ve geliştirebilirsiniz. Ama lütfen karşıma ezber ve zalim çözümlerle çıkmayın.

Sokak hayvanları, özellikle köpekler insanlara saldırıyor, sokaklarda yürüyemiyor hale geliyoruz: Sokaklarda insanlara saldırıp zarar veren, yaralayan, öldüren, tecavüz eden, soyan insanlar da var. Bunlar var diye suçlu ya da masum demeden bütün insanları hapse mi atıyoruz? Yoksa masumlara bedel ödetmemek için ‘suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur’ deyip kanıtlanan suçta da ‘suçun ve cezanın şahsiliği’ ilkesini mi uyguluyoruz.  E, söz konusu köpekler ya da sokak hayvanları olunca ne değişiyor? Değişen şey karanlık zihinlerimize işlenmiş ‘biz insanız, elbette diğer hayvanlardan üstün ve ayrıcalıklıyız’ düşüncesinin sonucu. Hiçbir hayvan sever “insanlara saldıran bir köpek ya da sokak hayvanına dokunulmasın” demez, ben diyeni görmedim bugüne kadar. Sokaklarda yaşamaya uyum sağlayamayan her canlı, insan ya da hayvan, hukuka uygun bir şekilde sokaklardan bir süreliğine ya da süresiz olarak alınır. Mümkünse rehabilite edilir, tedavi edilir. Ama böyle davranmak gerçekten medeni olmak demektir, vicdan sahibi olmak demektir, canlılar arasında ayırım yapmamak demektir. Zordur bu dünya düzeninde böyle insan olmak. Kolayını biliyoruz; “topunu toplayıp yığın barınak denilen ölüm kamplarına, ne halleri varsa görsün” dersiniz olur biter. Ne zaman elinize bir fırsat geçer, bir köpek bir insana havlar ya da onu ısırır, masum olduğu halde, hiçbir insana ya da başka hiçbir canlıya yan gözle bakmadığı halde o kamplara yığılan ve insanı sevmekten başka hiçbir suçu olmayan o güzelim canların acılarını umursamadan “sokaklarda hayvan istemiyoruz” diye çığlıklar atarsınız. Böyle yaparak, izole yalnızlığınızdaki sahte mutluluklarınızla dünyayı kirletmeye de devam edersiniz.

Ormanlara atılan köpekler yabanıl hayvanlara, kentlerdeki kediler kuşlara ve diğer canlılara zarar veriyor; onları koruyarak türcülük yapıyorsunuz: Köpekler ormanlara atılsın diyen ya da atan kim? Yaşadığım yerde sokak hayvanı istemiyorum diye bağıranların suyuna gidip sorumsuzca davranan belediyeler ya da kendini bilmez işgüzarlar. O nedenle ormana ya da yerleşimlerden uzak doğal alanlara atılan köpeklerin hayatta kalabilmek için içgüdüsel olarak avlanmaya çalışmaları o köpeklerin değil onları oralara atan insanların suçu. Bunu bir kenara koyalım.

Gelelim kentlerdeki kedilerin kuşlara ya da başka bazı canlılara zarar vermesi meselesine. Dikkatinizi çekiyorum, kentlerde! Kent ne? İnsanların doğal yaşam ortamlarını, sadece kuşların değil binlerce tür canlının yaşamını hiçe sayarak oluşturmuş oldukları beton, demir, cam ve asfalt yığınları. Kent denilen şey varlığıyla bir canavar zaten. Yetmiyor, kentlerde yaşayan insanlar her türlü yaşam alışkanlığıyla; arabasının kontağını her çalıştırdığında, ihtiyaç sandığı her türlü ihtirasını gidermek için gereksiz bir ürün satın aldığında, konut dediği beton yığınlarına her bir yeni metrekare eklediğinde, kaloriferini ya da klimasını her bir derece artırıp azalttığında, yediği her lokma ette, içtiği her yudum sütte, elektrik düğmesine her bastığında ve hatta yeni bir insanın doğmasına her vesile olduğunda binlerce canlının ölüm fermanını imzalayan insan, çıkmış karşıma ötekiler için duyarlıymış gibi yapıyor. Neymiş duyarlılığı? Kediler kuş avlıyormuş. Kendine aynada hiç bakmadan, kent denilen yapay ortamlarda diğer canlıların yaşamına zerre kadar saygı göstermeden insan türünün konforu için sayısız zalimliğe imza atıp kendi peşinden sürüklediği sokaktaki aç kedilere yaz demeden kış demeden karşılıksız mama dağıtan o güzel insanlara türcülük yapıyor demek nasıl bir üste çıkma, kendini arındırma yüzsüzlüğüdür. El insaf! Burada da o yerin dibine geçesice inanç nasıl da kendini gösteriyor. “Biz insanız ve bizim konforumuz için başka bazı canlılar zarar görebilir, bu gayet normal. Kentler de yaparız fabrikalar da, yollar da yaparız havalimanları da. Bunları yapmak için milyonlarca canlının yaşam ortamını yok edip onları ölüme mahkûm etmekte hiçbir sakınca yok.”

O kentlerde yaşarken ve alışkanlık olarak hiç sorgulamadan yaptığımız her işle veya attığımız her adımla binlerce canlıyı ölüme gönderirken aklımıza gelmeyen duyarlılık yaşlı bir kadın soğukta ve yağmurun altında elleri titreyerek sokak kedilerine mama dağıtırken aklımıza geliverir. Eh, öpülesi ellere tükürmek de ancak insan türüne mahsus bir davranıştır zaten.

Mahalle bazlı koruma

Aslında bu konularda başka pek çok ezber var bozulması gereken ama yazıyı daha fazla uzatmadan benim ne önerdiğime gelmek istiyorum. Kolay anlaşılsın diye madde madde anlatacağım:

  • İnsan türü olarak dünyayı onulmaz bir noktaya getirdik, getiriyoruz. Bunları yaparken bizimle yaşamaya hiç niyeti olmayan başka canlı türlerini de aramıza kattık, onları kullandık, yedik, sağdık, sömürdük. Ve onlardan bazıları bizimle duygusal bağ kurdular, elbette biz de onlarla. Aslında yavaş yavaş öğreniyoruz ki pek çoğu bizimle duygusal bağ kurabiliyor. Fakat özellikle köpek ve kedilerin bağı çok farklı bir düzeyde. Belki de insan türünü kendine getirecek dayanak noktası bu bağ. Kendinden, kendi gibi gördüğünden başkasını da umursamak, aslında onlardan farksız olduğunun, onlarla aynı kökleri paylaştığının farkında olmak, onlar için karşılık gözetmeden fedakârlıkta bulunmak bize en derinimizdeki doğal iyiyi hatırlatıp parlatacak bir güç. Öncelikle bunun farkında olalım.

  • Böyle olmasına rağmen bırakalım kediler köpekler ne istiyorlarsa yapsınlar, nasıl çoğalıyorlarsa çoğalsınlar demek de olanaklı değil. Doğanın düzenini öylesine radikal şekilde bozduk ki, artık özellikle kentlerde ‘doğa nasıl biliyorsa öyle yapsın’ diyemiyoruz. Müdahale kaçınılmaz. Elbette kontrolsüzce çoğalmalarının önüne geçilmeli. Çok büyük acı çekerek söylüyorum ki, elbette böylesine artışların yaşandığı bölgelerde kısırlaştırma ile hayvan sayısı kontrol altında tutulmalı. Elbette sokak yaşamının huzur ve güvenini kaçıracak davranışta bulunanlar sokaklardan alınıp rehabilitasyon merkezlerinde tedavi edilmeli. Fakat meselenin kor noktası müdahalenin niteliği. Her adımda empati yapmayı unutmadan, onların da en yaşamsal haklarını hiçe saymadan. Örneğin yapmak zorunda olsak bile kısırlaştırmanın ne büyük bir zulüm olduğunu hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. Diyelim ki dünyaya insandan daha zeki ve güçlü canlılar gelmiş ve insan sayısının kontrolsüzce artmasının ve doğaya verdiği zararların önüne geçmek için bizlere kısırlaştırma programı uyguluyorlar. Ne düşünür, ne hissederdik? Kedi ve köpeklerde aynısını hissediyor. Bunu yapmak zorundaysak bile hiç değilse onlara yönelttiğimiz sevgi ve şefkatle acılarını bir ölçüde de olsa dindirmek çok mu zor?
  • Sokak hayvanları yönetim birimi il ya da ilçe düzeyinde değil mahalle düzeyinde olmalı. Siyasi kör döğüşünün yereldeki odak noktası olan belediyeler aracılığıyla bu işin olması çok zor. Belediyelerin mahalle bazında gönüllülerle bağ kurup koordine olması gerekiyor. Mahalle gönüllülerine belediyeler bütçe, yer, bakım merkezi, teçhizat ve personel gibi konularda zemin hazırlamalı; ancak sokaktaki hayvanın kayıt altına alınmasından takibine, sağlık sorunlarının çözümünden sahiplendirilmesine kadar pek çok konu mahalle gönüllülerince yapılmalı. Sanıyorum Türkiye’nin her yerinde bu işi severek yapacak gönüllüler vardır. Aslında gönüllüler zaten var fakat organizasyon ve koordinasyon sorununun olduğu da inkâr edilemez.

  • ‘Sokakta hayvan olmaz; evcil hayvan evde ya da barınakta olur, bu iş Batı’da da böyle’ inancı yukarıda da açıkladığım gibi sağlıklı değil. Onları evlere ya da barınaklara hapsetmenin doğru olmadığını, sokaklarımızda, aramızda özgürce yaşamlarını sürdürmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bu hem bizi kentlerdeki derin yalnızlığımızdan biraz da olsa uzaklaştıracak (Boji’nin, sadece tek bir köpeğin yarattığı pozitif havayı düşünün) hem de başka bir dünya mümkün hayaline güç kazandıracak bir yol. Aslında tarihi kayıtlar incelendiğinde bu yolun geleneksel olarak Türkiye’de yüzyıllardır uygulandığını ve yavaş yavaş çok öykünülen Batı’nın da bu yolu takdir ettiğini görüyoruz. İnanmayan Ceyda Torun tarafından çekilen ve İstanbul’daki sokak kedilerini konu alan Kedi adlı belgeselin ve Elizabeth Lo tarafından çekilip bu kez İstanbul’daki sokak köpeklerini konu alan Stray adlı belgeselin Batı dünyasından ne kadar çok beğeni aldığını dijital kaynaklardan araştırabilir. Dünyayı kurtaracak dönüşüme, bencilce sahiplendiğimiz kentlerimizi binlerce yıldır yanı başımızda bizimle duygudaşlık yapmış kedi ve köpeklerle paylaşmaya başlayarak adım atmak, sonra yavaş yavaş diğer hayvan ve bitkilerle daha sıkı ve saygılı bağlar kurarak ilerlemek hiç zor değil. Yeter ki bu ve buna benzer konulardaki ezberlerimizi bir kenara bırakalım.

Açıkçası bu konuda aklımdan geçenleri bütünüyle yazmaya kalksam çok daha fazla yere ihtiyacım olurdu. Bozulması gereken başka pek çok ezber var, buna kuşku yok. Diğer yandan burada örneğin ne yasal zeminin sorunlarına değinebildim ne evcil hayvan ticaretine. Değinmediğim o kadar çok şey var ki… Fakat benim kafamdaki çözümün temellerini özet olarak da olsa aktarabildiğimi sanıyorum. Yanıldığım yerler olamaz mı? Olur tabii. Eksikler? Onlar da vardır. Buyurun konuşalım, medeni bir şekilde tartışalım. Ama yıllardır bize dayatılan ezberleri arkamızda bırakıp aklımızı ve vicdanımızı hiç yanımızdan ayırmadan. Var mısınız?

*

[1] Bu başlık Prof. Dr. İsmet Sungurbey tarafından 1992 yılında yayımlanan Hayvan Hakları: Bir İnsanlık Kitabı adlı eserin üst kapak başlığıdır.
[2] Bu konuda daha kapsamlı bilgi sahibi olmak isteyenler Jared Diamond’ın ‘Tüfek, Mikrop ve Çelik’ adlı eserinin ‘Zebralar, Mutsuz Evlilikler ve Anna Karenina İlkesi’ başlıklı IX. Bölümünü okuyabilirler. 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[2021’in ardından] Orman yangınları, sel ve taşkınlar, COP26 orman bildirgesi…

Pek çok platformda pek çok kişi tarafından dile getirilir; ülkemiz o kadar hareketli bir ülke ki, normal bir ülkeden bir yılda yaşanabilecek miktarda olağan dışı olay bizim ülkemizde bir haftada, hatta bazen tek bir günde bile yaşanabiliyor. 2021 yılı da bu açıdan çok fazla şaşırtmadı bizi. Yıl bitiyor ama olaylar bitmek tükenmek bilmiyor. O nedenle geriye dönüp bakınca, herhangi bir kaynağa bakmadan sırf zihnimizi yoklayarak bile ‘vay be!’ dedirten ne çok olay yaşadığımızı görüyoruz. O nedenle tam anlamıyla bir ‘akılda kalanlar’ yazısı, köşe yazısından çok kitap olur. Ben sadece ormanlarla sınırlı kalacak şekilde birkaç önemli olayı hatırlatmakla yetineceğim.

Orman yangınları 2021’e damga vurdu

Orman meseleleri arasında ve hatta belki de tüm ülke gündemi içerisinde 2021’e damga vuran konu orman yangınlarıydı. Ben bu yazıyı yılın bitmesine 7-8 gün kala yazıyorum. Umarım daha kötü bir olay yaşanmaz.

Temmuz’un sonunda başlayıp ağustosun ortasına kadar süren orman yangınlarında yaklaşık 130 bin hektar orman alanı zarar gördü. Diğer alanlarla birlikte zarar gören toplam alan miktarı 170 bin hektara dayandı. Türkiye’de bu çapta orman yangınlarına, yangın kayıtlarının tutulduğu dönemde yalnızca 1945-46 yıllarında şahit olunmuştu ki, o yılların yangın dinamikleri şimdikinden çok farklıydı.

Ben ve benim gibi ülkenin ormancılık meselelerine objektif ve akılcı perspektiften bakabilenler, bu sene orman yangınlarının çok can yakacağını yangınlar başlamadan önce de biliyorduk. Nitekim bu kaygımı bu köşede 12 Haziran tarihinde yazdığım ‘Son Orman Yanmadan’ başlıklı yazımda paylaşmıştım. Haklı çıkmaktan en büyük üzüntü duyduğum konulardan biridir bu, keşke yanılsaydım. Fakat yaşananlar benim tahminlerimin bile ötesine geçti ne yazık ki.

Orman yangınlarının bu derece büyük olmasının arkasında iklim krizi, ormancılık organizasyonundaki sorunlar, uygulanan ormancılık politikalarının ormanları bir ekosistemden çok ekonomik amaçlara hizmet eden bir üretim tesisine ve herkesin elini kolunu sallayarak istediğini yapabildiği arazi parçalarına, adeta Osmanlı’daki cibal-i mubaha‘ya (serbest dağlar) çevirmiş olması gibi pek çok etken yatıyor. Bunlar o dönemde bolca yazıldı, konuşuldu. Burada yeniden bilgi yüklemesi yapmak gibi bir niyetim yok. O döneme ilişkin yazılanlar ve TV programları hepimizin elinin altında nasıl olsa. Fakat tek bir şeyi tekrar tekrar vurgulamak istiyorum. Çıkan yangınları söndürme konusunda harcanan/harcanmayan enerjinin bir bölümü bu yangınların çıkmasını engellemek konusunda harcanırsa, ormancılık politikaları çağın gereklerine uygun hale getirilirse ve ormancılık örgütündeki çarpıklık ve eksiklikler düzeltilirse insan etkisiyle çıkan (her 10 yangından dokuzu insan etkisiyle çıkıyor) her iki yangından en az birinin engellenebileceğini düşünüyorum. En az!

COP 26 ve orman bildirgesi

 Yılın sonunda doğru Glasgow’da toplanan 26. Taraflar Konferansı çoğunluğa göre başarısızlıkla sonuçlandı. Pek çok ülke (12 Kasım 2021 itibariyle 141 ülke ile birlikte Türkiye’nin de altına imza attığı orman bildirgesi, tam adıyla söylemek gerekirse ‘Ormanlar ve Arazi Kullanımı Liderler Bildirgesi’ COP 26 denilince ilk akla gelenlerden. Yasal bağlayıcılığı olmayan bir niyet belgesinden başka bir şey olmayan bildirgenin en dikkat çeken kısmı 2030 yılına kadar orman azalması ve orman bozulmasının durdurulması ve tersine çevrilmesi taahhüdüydü. Ancak metin dikkatlice okunduğunda bu taahhüdün iki önemli ayrıntısı vardı. Birincisi liderler ‘durdurmayı ve tersine çevirmeyi’ değil ‘durdurmak ve tersine çevirmek için çalışmayı’ taahhüt ediyorlar. Yani, daha açık ifadeyle, dünyayı yöneten liderler ‘durduracağız’ bile diyemiyorlar, adeta durdurmayacaklarını bildiklerinden, şimdiden kılıf hazırlıyorlar.

İkinci önemli ayrıntı ise bu taahhüdün sürdürülebilir kalkınmayı sağlama koşuluna bağlanmış olmasıydı. Hepimiz biliyoruz ki işin içine sürdürülebilir makyajı eklenmiş olarak da olsa kalkınma koşulu girdiğinde, bu açıkça ipe un sermek demek oluyor. Zaten biz bu tür (sözde) iyi niyet bildirgelerinin pek de bir işe yaramadığını geçmiş deneyimlerimizden, örneğin 1992 Rio’da imzalanan ve süslü sözler içeren Orman Prensipleri adlı bildirgeden gayet iyi biliyoruz. Nitekim daha bu son imzanın mürekkebi kurumadan, Kasım ayı sonunda TBMM’ye iktidar partisi milletvekillerince sunulan ve orman alanlarında midye ve istiridye üretmek amacıyla tesisler kurulmasına da izin veren Orman Yasası değişikliğinin yine bir torba yasanın içerisine sıkıştırılmasıyla, ‘lafı bırak icraata bak’ düsturumuzun ne kadar doğru ve yerinde olduğunu bir kez daha anlamış olduk.

Seller, taşkınlar ve ormanlar

 Daha yangınlar tam olarak sönmeden, Batı Karadeniz’de özellikle 11 Ağustos’ta gerçekleşen şiddetli yağışlar sonucunda meydana gelen sellerde Kastamonu, Bartın ve Sinop illerinde 82 kişi yaşamını yitirirken 200’den fazla kişi yaralanmış ve büyük ekonomik zararlar meydana gelmişti. Hükümet yetkilileri tarafından diğer afetlerde olduğu gibi sellerin de kaçınılmaz bir kadermiş gibi gösterilmeye çalışılmasına rağmen aklı başında herkes gerçek nedenleri biliyordu. Üst yağış havzalarındaki ekosistem bozulmaları ve özellikle ormanların tahrip olması ile akarsu yataklarında gerçekleşen yapılaşmaya yetkililer tarafından bile bile göz yumulması yaşanan felaketin asıl nedenlerinden en önemlileri.

Fakat Ayancık’ta hem can kaybını hem de maddi hasarı artıran öylesine bir etken daha gözlendi ki, akıllara durgunluk verir.  Orman işletmesi odun deposunu kaçak bir şekilde akarsuyun taşkın yatağına yapmış ve selle birlikte taşınan tomruklar ilçedeki köprüleri tıkadığı için taşan suların yarattığı zarar kat kat artmıştı. İyi kötü orman mühendisliği eğitimi almış her ormancı o deponun oraya yapılmaması gerektiğini bilirken ne olmuştu da depo için yer seçiminde böylesine vahim bir hata yapılmıştı. Sonra gazeteci İsmail Saymaz’ın yaptığı haberle öğrendik ki, ilçe kaymakamı orman işletmesinin yaptığı depoyu kaldırmak istemiş ama yöre halkı ‘kaymakam ekmeğimizle oynuyor’ diye tepki gösterince ilçeden tayinini istemek zorunda kalmış. Yani, çok söz söylemeden ifade etmek gerekirse tuzu da kokutmuş bu çarpık sistem.

Validebağ için ‘Ekosistem Tabanlı Yönetim Planı’

İstanbul’un göbeğinde, Üsküdar ile Kadıköy’ün sınırında, böylesine betonlaşmış ve yeşil alan yoksulu bir kent için bulunmaz bir nimet olan Validebağ Korusu’nda Üsküdar Belediyesinin rant girişimleri devam ederken, kendini koruyu korumaya adamış sivil toplumun mücadelesi dünyada bir ilk sayılabilecek bir uygulamayı hayata geçirdi. İstanbul Planlama Ajansı tarafından Ağustos’ta yapılan Validebağ Korusu Çalıştayı’nda dile getirilen ‘Ekosistem Tabanlı Yönetim Planı’ olmadan koruda hiçbir şey yapılmamalıdır önerisini sahiplenen sivil toplum, zorunlu harcamaların bütünüyle kendilerince karşılanacağı ve plan hazırlama sürecinin tamamıyla gönüllü araştırmacılarla yürütüleceği bir süreci Kasım ayında başlattı. Yaklaşık bir yılda tamamlanması hedeflenen plan, belki de bütünüyle sivil girişimle gerçekleştirilmiş ilk ekosistem tabanlı yönetim planı olarak tarihe geçecek.[1]

Diğer her şey bildiğiniz gibi

Ne yazık ki 2021 yılında ülke ormanları ve ormancılığının geleceği için umut veren herhangi bir şey yaşanmadı. Orman ekosistemleri bin bir çeşit nedenle ormanın sırtından para kazanmak isteyenlere dağıtılmaya devam edildi. Yukarıda da söylediğim gibi, bu nedenlere bir yenisini ekleyecek yasa değişikliğinin adımları da atılmaya başlandı. Ülkenin dört bir yanında ormanını, toprağını, suyunu, doğasını korumak isteyen insanlar yerel bazda örgütlenerek bu ‘wild wild west’ sisteme karşı varını yoğunu ortaya koydu. Avcılar arsızlıklarına, hırsızlar yolsuzluklarına devam etti. Toplumun büyük bir kısmı her şeyin farkına varıp böyle gitmez derken bir kısmı da mışıl mışıl uyumayı sürdürüyor. Bakalım 2022 kimleri uykusundan uyandıracak. Bekleyip göreceğiz.

*

[1] Kısa bir araştırma yaptım ve dünyada benzer bir çalışmanın kaydına rastlamadım. Fakat kesinlikle başka bir çalışma yoktur diyebilecek kadar kapsamlı bir araştırma yapmadan iddialı sözler söylemek istemiyorum.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

#BerkeyePeriteÖzgürlük

Düzenli yazı yazmak zor iş. Türkiye gibi bir ülkede hem yazılacak çok şey var hem de hiçbir şey yok. Çok şey var, çünkü çok şey var. Hiçbir şey yok, çünkü bir konuyu seçip yazarken diğer konular aklınıza gelir ve yazdığınız konu birden değersizleşip hiçbir şey haline dönüşebilir. Üstelik gündeme fazla takılmadan yazmaya çalışmak gibi bir amacım da var. Hepsi bir araya gelince durum oldukça karmaşıklaşıyor.

Örneğin, bence şu şampuan ve ödül meselesi çok önemli ve üzerinde durulması gereken bir konu. Şöyle; malumunuz yaz aylarında bir milli voleybolcumuzun cinsel tercihi üzerinden de ülkemizde fırtınalar kopmuş, sonrasında bu voleybolcuyu bir şampuan markası reklam yüzü haline getirmişti. Şimdi bir başka şampuan markasının sponsoru olduğu bir yarışmada İbrahim Tatlıses’in ödül alması toplumda yeni bir yarılma yarattı. Sosyal medyadan gördüğüm kadarıyla, en azından bir süreliğine markette şampuan alırken bu olaylar karşısındaki tutumlarına göre seçim yapacakların sayısı oldukça fazla. Oysa her iki şampuan markası da paradan başka hiçbir değer tanımayan uluslararası kimya şirketlerinin ürünleri. Onları ne insan hakları ve cinsel tercihlerde özgürlük ilgilendirir ne de kadına şiddet meselesi. Onların tek derdi daha fazla ürün satmak için kapitalizmin çarklarını yağlamak. Reklam ve sponsorluk gibi iki önemli çark bu olaylarda layığıyla görevini yapmış görünüyor. Her iki markanın da asıl derdi adlarından bolca söz ettirerek satışlarını artırmaktı çünkü. 12’den vurdular. Siz markette birini seçip diğerine ‘tu kaka’ bakışları atarak dünyayı kurtardığınızı düşünebilirsiniz elbette.

‘Herkes hak ettiği yere gider’

Geçen hafta sonu Metin Feyzioğlu tahtının yıkılması da başlı başına çok önemli bir olaydı bence. O taht yıkılmasın diye neler yapılmadı ki! Yasa değişikliği, delege sistemiyle temsil adaletsizliği yaratacak şekilde oynanması vs. Sonuç ne? Metin Feyzioğlu adının, fazlasıyla hak ettiği şekilde tarihin karanlık sayfalarındaki yerini alması. Bundan çıkarılması gereken bir ders var; er ya da geç herkes hak ettiği yere gidecek. Üç günlük saltanat, üç günlük güç tutkusu için bu duruma düşmeye,  bu güçle haksızlık yapmaya değer mi?

Boğaziçi Üniversitesi Türkiye’yi aydınlatıyor

 Bir önceki Boğaziçi rektörü yahut kayyumunu hatırlayan var mı? Ben hatırlıyorum. Hatırlıyorum ama nasıl? Şimdikinin olacağı da o. Yazık, gerçekten 21. yüzyılda bunun nasıl mümkün olduğunu bazen anlayamıyorum.

Neyse biz Türkiye’nin en iyi üniversitesinin yaydığı ışığa bakalım. Evet, kesinlikle Boğaziçi Üniversitesi Türkiye’nin en iyi üniversitesidir. Neden mi? Yayın sayılarıyla, patentlerle, öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayılarıyla açıklayacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bunları yapan pek çok uluslararası kuruluş var zaten. Onların nasıl çarpık bir iş yaptığı gerçeği de gözden kaçmamalı ama belki onu başka bir yazıyla anlatmaya çalışırım. Üniversiteler akademik kuruluşlardır. Akademinin ne olduğu ya da ne olmadığını anlatacak değilim. Ama dün ilk kez bir seminerini izleme fırsatı yakaladığım Prof. Dr. Hasan Akgündüz’den[1] alıntı yaparak konuya açıklık getirmek istiyorum. Hasan Hoca ‘Eğitim ve Öğretimin Felsefi Temelleri’ adlı konuşmasında şöyle dedi:

“Akademisyen nesnelerin değil nesnelliğin peşinden gider.”

 Akademilerin değeri de nesnellik arayışıyla paralel seyreder bana göre. Son dönemler gösterdi ki bu işi hakkıyla yapan tek bir üniversite var Türkiye’de. Hocasıyla, öğrencisiyle, mezunuyla dimdik duruş sergiliyorlar. İnanın, Türkiye’de devlet ya da vakıf fark etmeden hemen her üniversitede Boğaziçi Üniversitesinde olana benzer çarpıklıklar yaşanıyor. Hangi üniversiteden olursa olsun kiminle konuşmaya başlasam, sohbet 10’uncu dakikadan itibaren bu çarpıklıklara varıp dayanıyor. Ama Boğaziçi ailesi bu çarpıklığa boyun eğmeyip onurlu bir duruş sergilerken ben dâhil geri kalan üniversite mensupları gizli saklı homurdanmalarla yetinmeyi tercih ediyoruz. Çok değil sadece bir günlüğüne Boğaziçili meslektaşlarımıza destek için kendi yerleşkelerimizde biz de #KabulEtmiyoruzVazgeçmiyoruz diyebilseydik her şey çok ama çok farklı olurdu. Ama onlar cesur, biz korkağız! Onlar nesnelliği arıyor biz nesnelerimize sarılıyoruz, fark bu.

Bu korkaklık nedeniyle Can Candan ve Feyzi Erçin Hocalar öğrencilerinden koparılıyor, üniversitelerine alınmıyor. Bu korkaklık nedeniyle Alp Erinç Yeldan Hoca üniversitesinin kapısından bütünüyle keyfi bir talimatla geri çevriliyor. Dahası, bu korkaklık nedeniyle Berke Gök ve Perit Özen iki aydan fazla bir süredir hapiste; özgürlükleri ve eğitim hakları ellerinden alındı. Aslında Berke ve Perit nesnelerini kaybetme korkaklığında eriyen bizlerden çok daha özgürler, bu kesin. Bu günler geçecek ve onlar hak ettikleri her şeye kavuşacaklar, bundan da eminim. Ama yine de kabullenemiyorum. Belki de oğlu bu yıl Boğaziçi Üniversitesine kaydolmuş bir baba olduğum için, bir baba kalbi taşıdığım için, bilmiyorum, Berke ve Perit’in gülen ve ışık saçan yüzleri gözlerime yaşlar dolduruyor ve çıkıp meydanlara bas bas bağırmak istiyorum:

#BerkeyePeriteÖzgürlük

*

[1] İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Baltalar elimizde…

Çocukluk yılları insanın tüm yaşamına çok fazla damga vuruyor olmalı ki pek çok yazımda çocukluğumdan kalma bir şeyler mutlaka bulunuyor. Bu kez de aklıma baltalı şarkı geldi çocukluk yıllarımdan. Hem okullarda bolca söyletilirdi bize hem de çokça kulağımıza çalınırdı orada burada. Bilmeyenler için şarkının sözlerini biraz daha devam ettireyim:

Baltalar elimizde, uzun ip belimizde
Biz gideriz ormana, hey ormana
Yaşlı kütük keseriz, testereyle biçeriz
Biz gideriz ormana, hey ormana

Daha o yaştayken zihinlerimize kazınıyormuş yani, ormana balta ve iple gidilir, ormanda ağaçlar kesilip biçilir. Bilmiyorum çocuk psikologları bu duruma ne der. Gerçi haksızlık etmeyeyim, şöyle çocuk şarkıları da yok değildi:

Kestane, gürgen, palamut
Altı yaprak, üstü bulut
Gel sen burada derdi unut
Orman ne güzel, ne güzel

Parsel parsel orman

Bu şarkılar durup dururken aklıma gelmedi elbette. 30 Kasım tarihli Resmi Gazete’de ormanların farklı farklı kullanımlara tahsisi ile ilgili iki yönetmelik yayımlanınca, kamuoyunda kıyamet koptu doğal olarak. Pek çok kişi ve hatta basın-yayın organı bu yönetmeliklerin daha önce olmayan uygulamaları içerdiğini sandı. Gazetelerde, haber sitelerinde bu yönde haberler yapıldı, sosyal medyada bu yönde paylaşımlar peş peşe geldi.

İşin doğrusu ise şöyleydi: Bu iki yönetmeliğin içerdiği konular 2014 yılında tek bir yönetmelik olarak düzenlenmişti.[1] Ayrıca bu yönetmeliğin 2015, 2016 ve 2017 yıllarında üç kez de değiştirilmek zorunda kaldığını biliyoruz. Değiştirilmek zorunda kalınıyordu, çünkü yönetmeliğin dayanağı olan 6831 sayılı Orman Yasası’nın 17’nci ve 18’inci maddeleri yeşil[2] denilince gözleri ışıldayan siyasetçilerimiz tarafından sık sık değiştiriliyordu. 2017 yılından sonra da yasada değişiklikler yapıldığı için yönetmeliğin de değişmesi ihtiyacı ortaya çıkınca, bu kez idare tek bir yönetmelik yerine, ayrı iki yasa maddesi için ayrı iki yönetmelik yayımlamayı uygun görmüş. Bu yeni yönetmelikler büyük ölçüde eskisinin tekrarından ibaret.

Hiç mi yeni bir şey yok derseniz, var, var elbette. Bunların neler olduğunu merak edenler Türkiye Ormancılar Derneğinin konuyla ilgili basın açıklamasına bakabilir. Benim söylemeye çalıştığım özetle şu: Orman alanlarının ormancılık dışı uygulamalara tahsisi konusu maalesef yeni değil. Anayasa’nın 169’uncu maddesi, Orman Yasası’nın 16, 17, 18 ve Ek 9’uncu maddeleri ile Turizmi Teşvik Yasası’nın 8’inci maddeleri söz konusu tahsislerin temellerini ortaya koyuyor. Yönetmelikler bu temeller üzerinde inşa edilecek uygulamaların detaylarını şekillendirir. Bir hukuk devletinde[3] hiçbir yönetmelik hükmü yasa ve anayasaya aykırı olmaz. Bahsettiğimiz iki yönetmelikte böyle bir aykırılık var mı yok mu, hukukçular buna bakar. Bilmemiz gereken, özetle, bu iki yönetmelikte sayılan pek çok iş ve işlemin orman alanlarında zaten yıllardır yapılıyor olduğu, bu nedenle ormanlarımızın parsel parsel bölüşüldüğü ve bu uygulamaların temelde yukarıda belirttiğim anayasa ve yasa maddelerine dayandığı.

Bir noktayı daha açıklığa kavuşturmakta fayda var. Evet, bu uygulamalar yıllardır yapılıyor ama son yıllarda yapılan yasa değişiklikleri ile hem kapsamı çok genişletildi hem de ormancılık örgütü üzerinde kurulan siyasi ve idari baskı ile bir yandan süreçler kolaylaştırılıp diğer yandan da usulsüz iş ve işlemlerin önlenmesi zorlaştırıldı. Örnek mi? Sayıştayın Orman Genel Müdürlüğü 2020 faaliyetlerini denetleme sonuçlarını gösteren rapora göre orman alanlarında faaliyet gösteren madencilik işletmelerinden 649’u denetlenmiş ve bunlardan 152’sinde izinsiz yapı ve izin amacı dışında kullanım saptanmış. Rapor aynı zamanda bu usulsüz işlemler için etkili denetim ve işlem yapılmadığını söylüyor. Peki, denetleme yükümlülüğüne sahip ormancı meslektaşlarım mı işini yapmıyor sizce, yoksa birileri o onlara ‘dur, yoksa yanarsın’ mı diyor? Bir soru daha: Biz bu yönetmelikleri konuşmaya başlamadan kısa süre önce, 16 Kasım 2021 tarihinde TBMM Başkanlığına verilen bir torba yasa teklifinin içinde Orman Yasası’nın 18’inci maddesinin değiştirilmesini içeren bir maddenin de bulunduğunu ve bu değişiklik yasalaşırsa verilecek izinlerin kapsamının genişleyeceğini, dolayısıyla 30 Kasım’da yayımlanan yönetmeliğin yine değiştirilmek zorunda kalınacağını biliyor muydunuz?

Asıl üzerinde durmamız gereken idarenin (yürütmenin) tasarruflarından (yönetmelik yayımlamak ya da değiştirmek, iş ve işlemleri yürütmek vb.) çok yasamanın, yani siyasetin ve siyaseti etkisi altında tutan unsurların tasarrufları (yasaları değiştirmek ve idareyi baskı altında tutarak bağımsız ve tarafsız yürütmenin önüne geçmek) olmalı. O unsurların akıl ve bilim ekseninden çok çok uzakta olduğunu söylememe gerek var mı? Yahut o unsurların neler olduğunu illa ben mi söylemeliyim? En iyisi o unsurların yerine ben kocaman bir…………………………………………………………. boşluk bırakayım ve İngilizce öğretemeyen İngilizce derslerinin sınavlarından hatırlayacağımız bir cümleyle topu size atayım: Please fill in the blank properly.

Hadi, bir ilk yapıp yazıyı da İngilizce tamamlayayım:

Axes in our hands, long rope on our waist
We go to the forest, HURRA(!) to the forest.

*

[1] Daha öncesi de var. Ben sadece şimdikinden bir önceki durumu açıklıyorum
[2] Yeşil ama doğanın yeşili mi yoksa bir nesnenin yeşili mi? Yanıtı siz verin
[3] Bu açıdan Türkiye için kocaman bir soru işaretinin olduğunun farkındayım.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ottan b.ktan meseleler

Dolar almış başını gitmiş, cebimizdeki para (varsa) sürekli eksiliyor, ülke inanılmaz bir yönetim krizi yaşıyor, biliyorum. Durum bu iken belki de aşağıda yazdıklarımı okuyunca beni eleştirenler olacaktır. Saygı duyarım. Ama o konular zaten bilen bilmeyen herkes tarafından konuşuluyor, anlatılıyor, yazılıyor. Ben yazsam ne olur yazmasam ne? Birilerinin de ottan b.ktan meselelerle uğraşması gerekmez mi? İşte, o işe ben talibim ve yazıyorum; buyurun.

Yazılarımı okuyanlar beni artık tanıyordur sanırım. Kaldırım taşlarının arasından çıkan otlara yüce ağaçlar kadar değer veririm, belki biraz daha fazla değer verdiğim bile söylenebilir. Kent dediğimiz yerleşimlerin sömürüp yuttuğu ne kadar güzel değer varsa, onların hepsi adına destansı bir direniş sergilediğini düşünürüm o otların. İnsanın ayaklarının altında eziliyor olmayı hiç umursamadan şunu anlatmaya çalışırlar biz kör-sağır-duygusuz insanlar topluluğuna: ‘Sizin uyduruk değerlerinize zerre kadar önem vermiyoruz. Yaptığınız her şey yok etmeye ve sonunda yok olmaya dair. Bizse hep yaşatmayı amaç edindik.’ Bu nedenledir ki, sık sık ‘Yaşayacaksa ot gibi yaşamalı insan’ derim.

Mutluyum ki, bu anlayışımı değerli bulan epey insan var etrafımda. Anlattığımda anlaşılıyor, biraz gözler doluyor, biraz tüyler ürperiyor yer yer ve hak veriliyor biraz da. Bakıyorum, kentlerde, kıyıda köşede kalmış boşluklarda kendiliğinden gelen o zarif ama güçlü bitkilere ilgi giderek artıyor. Gelin görün ki bunu belediyelerin yeşil alan birimlerine bir türlü anlatamıyoruz. Oralarda sistem başka türlü işliyor; doğala tahammül edemeyen, onu bir şekilde yıkıp yerine koydukları insan damgası taşıyan çirkinlikleri yeşil alan düzenlemesi adıyla kitlelere yutturan dev bir çark işliyor. Müteahhitler midir, siyasetçiler midir, açgözlüler midir, bilgisizler midir bu çarkın operatörleri, yoksa hepsi mi, bilemiyorum.

Yabani otlar(?) yok edile!

Kadıköy’de oturduğum için sık sık Kalamış Atatürk Parkı-Kurbağalıdere-Çarşı hattında yürüyüş yaparım. Kurbağalıdere’nin Fenerbahçe tarafında nasıl olduysa kalmış bir boş alan gördüm geçtiğimiz ilkbahar. Toplamda 200-300 metrekare kadar olduğunu sanıyorum. Ondan fazla doğal bitki türü saydım ilk bakışta ve göz yordamıyla o alanda. Neler mi? Turp otu, düğün çiçeği, top hardal, devedikeni, çayırotu, ballıbaba ve tanıyamadığım diğerleri. Öyle heyecanlandım ki, hemen bir twitter  paylaşımı yaptım. Şöyle demişim:

Burası Kadıköy Kurbağalıdere kenarında nasılsa kalmış bir boş alan. Bu alanda turp otundan düğün çiçeğine, top hardaldan devedikenine, çayırotundan ballıbabaya 10’un üzerinde doğal bitki saydım göz yordamıyla. Bu tür alanların değerini toplum da belediyeler de bilmiyor maalesef. Eğer bir şekilde betonlaşmazsa bile belediyeler bilinçsizce yeşil alan düzenlemesi yapıyorlar. Rulo çim, birkaç ithal süs bitkisi, sulama sistemi, bol ilaç ve gübre, bakım… Oysa buraları gözümüz gibi korumalıyız!

İnanın, yapılmalı desem bu kadar hızlı yapılamazdı; aman yapmayın dedim ya, sağ olsun İBB ekipleri alanda ne kadar doğal bitki varsa hepsini kestiler, söktüler, kazıdılar. Muhtemeldir ki, ‘sakın ha’ tekrar çıkmasınlar diye yabani ot(?) ilacı uyguladılar. Toprağın altına sulama boruları döşediler. Damlama sulama altyapısı kurdular ve ben diyeyim bin siz deyin iki bin tane, birbirinin tıpatıp aynısı gül fidanını asker gibi, sıra sıra diktiler. İnanmayanlar yolu düşerse bakabilir ya da bu vahameti paylaştığım tivitteki fotoğraflara göz atabilir.

Bana göre işin en az bu kadar kötü olan bir başka yanı da İBB’yi bir tivit ile eleştirdim diye bana çeşitli şekillerde ulaşıp teessüflerini iletenlerin düşünme şekli: “Efendim, böyle bir gündemde neden İBB’yi eleştirmişim, dolar almış başını gitmiş ben otla böcekle uğraşıyormuşum vs vs…”

Hanımlar beyler, seçimde ben de Ekrem İmamoğlu’na oy verdim. Bugün seçim olsa muhtemelen yine oy veririm. Ama ben siyasetçilere ve onların emrindeki mekanizmalara yalnızca oy veririm. Aklımı, benliğimi vermem; onlar hür doğdular hür kalacaklar. Doğruya doğru derim, yanlışa yanlış. Eğer sizler bana hükümeti eleştirdiğimde paşa, İBB’yi eleştirdiğimde kaka diyecekseniz demeyin lütfen, okumayın yazılarımı, takip etmeyin sosyal medyada beni. Sizinle yollarımız asla kesişmez, bilin isterim.

Boji’nin İstanbul maceraları ve hüzünlü son

Sanıyorum Boji kısa bir sürede yalnızca Türkiye’nin değil dünyanın en ünlü sokak hayvanlarından biri haline geldi. Kendisiyle bir kez Kadıköy-Beşiktaş vapurunda karşılaşmışlığım var. Kanepelerden birinde uslu uslu yatmış, etrafı izliyordu. O zaman böylesine ünlü değildi. Onu orada o şekilde görmek, bir insan en çok nasıl mutlu olabilecekse ona yakın bir mutluluk yaşatmıştı bana.

Son gelişmeleri sanırım herkes biliyordur. Densizin biri Boji’yi karalamak için cebinde taşıdığı b.ku tramvay koltuğuna sıvadı. Birileri de bunu Boji üzerinden asıl hedef olan İBB’yi, Ekrem İmamoğlu’nu karalamak için kullanmaya kalktı. Neyse ki teknoloji bazen olumlu anlamda da işe yarıyor, kamera görüntüleri meselenin aslını bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Hem zaten o gün Boji de sokaklarda değil bir barınaktaymış.

Velev ki Boji bir toplu taşıma aracına kaka yapmış olsa ne fark ederdi? Dünyayı maddi ve manevi anlamda tam bir b.k çukuruna çevirmiş; dağları, ormanları, okyanusları ve gökyüzünü çöplüğe dönüştürmüş, iyilik adına ne varsa ayaklar atına alıp büyük bir sömürü düzenini devam ettirebilmek için ahlâksızca düzenler ve değerler sistemi oluşturmuş insanlığın, bir köpeğin doğal ihtiyacını karşılamak için yanlış bir yer seçmesi karşısında söyleyecek ne gibi bir sözü olabilirdi? Yahut buna laf edecek kadar yüzsüzleşebilir miydi insan? Maalesef, yanıt evet. İnsan bu kadar yüzsüzleşebiliyor.

Bizler Boji’nin aklanması ile rahat bir nefes aldık, ama utanması gerekenler sanmıyorum ki bir nebze olsun utanmış olsun. Utanmak, insanı insan yapan duygulardan biri. Hata yaparsak utanırız. Adamlar’ın şarkısında söylediği gibi ‘Utanmayan insan olur mu lan!’ Ne yazık ki oluyor artık. Hatta bırakın utanmayı, pişkinlik yapıp üste çıkmaya çalışmak marifet sayılmaya başlandı. Aramızda kalsın, ben öylelerini insandan saymıyorum, her ne kadar sayıları her geçen gün artsa da.

Her neyse, konudan uzaklaşmayalım. İBB yetkileri bu iğrenç ve utanç verici komplodan sonra Boji’nin yaşamına kast edilebileceği kaygısıyla ona geniş açık alanı olan bir yuva aradıklarını duyurdular. Ben bu yazıyı yazdığım sıralarda Matematik Köyü Boji’yi almak için başvurduğunu açıklamıştı. Öyle anlaşılıyor ki Boji’yi bundan sonra aramızda göremeyeceğiz. Bu Boji için belki de mutlu bir sondur, bilemiyorum. Belki de Boji İstanbul’un sokaklarını, toplu taşıma araçlarını özleyip mutsuz olacaktır. Ama kesin olan şu ki, bu, ben ve benim gibi düşünenler için tam bir hüzünlü son. Ben ve benim gibi düşünenler; yani, insanla birlikte diğer tüm canlıları aynı bütünün bir parçası olarak görüp onlara yaşamlarının her noktasında, kentlerin en keşmekeş alanlarında bile açabileceği kadar yer açmaya çalışanlar, bizler ziyadesiyle üzgünüz.

Boji’ye atılan iftiranın benzerleri ben kendimi bildim bileli sokak hayvanlarına düzenli olarak atılıyor.  Sokak hayvanlarının hiç sorun yaratmadığını söyleyemem. Ancak mademki insanız, bu sorunları akıl ve vicdan ekseninde çözümler üreterek aşmamız gerekiyor. Zalimce, gaddarca değil. Görüşlerimin ayrıntılarını, söylemek istediklerimi bu yazının sonuna sığdırmam olanaklı değil. Bunun için apayrı bir yazı yazmam gerekecek. Bir gün yazarım nasılsa. Şimdilik şöyle bir noktalı virgül koyayım o halde: Yolun açık olsun Boji! Bizler İstanbul’un çirkin kalabalıkları içerisinde bir vaha yaratan güzelliğini kaybettik, umarım sen çok mutlu olursun.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Atatürk’ün orman anlayışından günümüz fidan anlayışına

Geçtiğimiz hafta gerçekleşen Türkiye Ormancılar Derneği Danışma Kurulu Toplantısında, dört gün boyunca Türkiye ormancılığının değişik boyutlarını ve elbette derneğin bu açıdan üstlendiği rol ve sorumlulukları konuştuk. Aralarında benim de olduğum ve yeni oluşan dernek bilim kurulu olarak ayrıca yaptığımız toplantıda, önümüzdeki süreçte öncelik kazanacak ormancılık sorunlarını gözden geçirip, bu sorunların çözümü için raporlar hazırlamak üzere bilim kuruluna bağlı çeşitli çalışma gruplarının oluşturulmasını karara bağladık.

Diğer yandan geçtiğimiz hafta, 2019 yılında başlatılan ve Milli Ağaçlandırma Günü olarak ilan edilen 11 Kasım ağaçlandırma etkinliklerine de sahne olacaktı. Ben bu yazıyı etkinlikler gerçekleşmeden önce, 10 Kasım Çarşamba akşamı yazıyorum. Önceden yapılan açıklamalara göre 252 milyon fidan dikilecekmiş. Ne fidanı, nereye, ne amaçla, ne zaman dikilecek belli değil. Nasrettin Hoca’nın ‘inanmayan ölçsün’ hikâyesi gibi, inanmayan saysın. Biz bütün değerlendirmelerimizi, haklı olarak havada uçuşan bu anlamsız sayılara bakarak değil Orman Genel Müdürlüğü tarafından açıklanan yıllık ağaçlandırma miktarlarına bakarak yapıyoruz. O miktarlara baktığımızda ise aşağıda da göreceksiniz durum hiç ama hiç parlak değil.

Türkiye ormancılığın diğer alanlarında olduğu gibi ağaçlandırma çalışmalarında da çöküş yaşıyor. 

Ben ve sorumluluk duygusu taşıyan diğer meslektaşlarım belki yüz kere söyledik ama gerekirse yüz kere daha söylemeye de hazırız. Ağaçlandırma geçmişten günümüze Türk ormancılığının önemli etkinlik alanlarından biri oldu. Türkiye toprakları tarih boyunca çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yaptığı için büyük bir ormansızlaştırmaya maruz kaldı; orman alanları başta tarım alanı olmak üzere farklı arazi kullanım türlerine dönüştürüldü. Bu sürecin tersine çevrilmesi ve kaybedilen orman alanlarının en azından bir kısmının geri kazanılabilmesi ve niteliğini yitiren orman alanlarının rehabilite edilebilmesi için ağaçlandırma çalışmaları zorunluydu. Bu zorunluluğun anlaşılması biraz daha geriye gitse de planlı ve düzenli bir ormanlaştırmaya dönüşmesi için önce 1937 yılında 3116 sayılı Orman Yasası’nın çıkması, sonra da İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı koşulların ortadan kalkması gerekti. Özetle Türkiye’de ağaçlandırmalar yoluyla orman varlığının ve niteliğinin artırılması çalışmaları gerçek anlamda 1940’ların ikinci yarısında başladı. Zamanla hem ağaçlandırma çalışmalarıyla ilgili bilimsel ve teknolojik ilerlemeler hem de ağaçlandırmalara karşı sosyal direncin[1] azalması ile daha yüksek miktarlarda ağaçlandırmalar yapıldı. Orman Genel Müdürlüğü tarafından açıklanan ağaçlandırma istatistiklerine göre Türkiye’nin yıllık bazda en çok ağaçlandırma yaptığı dönem 1980’li yıllar. O yıllarda yıllık ortalama 90 bin hektara ulaşan ağaçlandırmalar yapıldı. Karşılaştırma yapmak için 2010’lu yıllarda yapılan yıllık ortalama ağaçlandırma miktarının 43 bin hektar civarında olduğunu söyleyeyim. O nedenle yaklaşık 20 yıldır ülkeyi yöneten iktidarın kendilerinden önce hiç ağaçlandırma yapılmıyormuş ya da kendileri önceki dönemden daha iyi ağaçlandırma yapıyormuş şeklinde bir algı yaratmaya çalışması bütünüyle gerçek dışı. Dediğimi daha net gözler önüne serebilmek için değerli dostum ve meslektaşım Prof. Dr. Erdoğan Atmış’ın yukarıda bahsettiğim danışma kurulu toplantısında yaptığı sunumda kullandığı son 18 yıl ve önceki 18 yıl ağaçlandırma miktarları tablosunu aşağıya koyuyorum.

Tabloda da rahatlıkla görülebileceği gibi, bu iktidarın görevde olduğu 18 yılda (2003-2020) yapılan toplam ağaçlandırma miktarı yaklaşık 658 bin hektar ve bunun bir yıla düşen ortalaması yaklaşık 36 bin hektar iken önceki 18 yılda (1985-2002), önemli bölümü tek parti iktidarlarıyla değil değişik koalisyon yönetimleriyle geçen dönemde yapılan toplam ağaçlandırma miktarı yaklaşık 1 milyon 27 bin hektar ve bunun bir yıla düşen ortalaması ise 57 bin hektar civarında. Bu iktidardan önceki 18 yılda bu iktidarın 18 yılda yaptığı ağaçlandırmadan 369 bin hektar daha çok ağaçlandırma yapılmış. Yani her yıl ortalama 20 bin hektar civarında fazla ağaçlandırmaya denk geliyor bu. İşin en garip yanı da ilk 11 Kasım etkinliğinin yapıldığı, bir günde en fazla fidan dikme rekorunun kırılması nedeniyle parlatıla parlatıla yere göğe sığdırılamayan 2019 yılında, bu iktidarın 18 yıllık yönetimindeki en düşük ağaçlandırma miktarı kayıtlara geçti. 2020 yılında da 2019 öncesiyle kıyaslandığında son derece düşük bir ağaçlandırma miktarı var. 2021’in de farklı olacağını sanmıyorum. Sözün özü şu: Türkiye’de ağaçlandırma çalışmalarının köklü ve başarılı bir tarihsel birikimi var. Ağaçlandırmalar için bir şahlanış döneminden söz etmemiz gerekirse o dönem 1980’li yıllardır. Son 20 yılda bir şahlanma olmadığı gibi son birkaç yılda açık bir çöküş yaşandığı da gözlerden kaçmıyor ve o çöküşün Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi yıllarına denk gelmesi de rastlantı olmasa gerek. Sanırım bütün bu göz boyama faaliyetleri biraz da bu çöküşün perdelenmesi amacını taşıyor.

Bu noktada önemle vurgulanması gereken bir diğer nokta da yapılan her ağaçlandırma çalışmasının ya da dikilen her fidanın orman alanına dönüşmüyor olması gerçeği. Ağaçlandırma çalışmaları çoğu zaman zaten orman sayılan alanlarda yapıldığından ormanlarda alansal bir artışa yol açmıyor. 11 Kasım etkinliği gibi işlevden çok algıya hitap eden kampanyalarda dikilen fidanların orman orman ekosistemine dönüşme oranı ise çok daha düşük. Örneğin, Türkiye’nin FAO tarafından beş yılda bir yapılan küresel orman kaynakları değerlendirmesi için 2020 yılında sunduğu rapora göre, bütün Türkiye’de ağaçlandırma yoluyla oluşturulmuş orman alanı miktarı yaklaşık 707 bin hektar ve toplam orman varlığı içindeki payı yalnızca %4,21. Oysa bir üst paragrafta aktardığım verilere göre yalnızca 1985-2020 yılları arasındaki 36 yıllık dönemde yapılan ağaçlandırma miktarı bile 1 milyon 700 bin hektara yaklaşıyor. Pek çok defa pek çok yerde söylediğimiz gibi Türkiye’de orman alanı artışının yaşandığı bölgelerde [2] bu artışın asıl nedeni yapılan ağaçlandırmalar değil, tarım ve hayvancılık yapılmadığı için terk edilen tarım alanları ve otlakların civar ormanlardan yayılan orman ağacı tohumlarının etkisiyle kendiliğinden ormanlaşması. O nedenle, üstüne basarak tekrarlayayım, ağaçlandırma çalışmaları elbette çok önemli. Ancak ne dünyada ne de Türkiye’de doğal ormanları korumanın alternatifi ağaçlandırma olamaz. Doğal ormanların korunmadığı hiçbir ülkede ya da bölgede, ne kadar ağaçlandırma yapılırsa yapılsın başarılı bir ormancılık politikasından söz edilemez.

Keşke yapılan işler gerçekten öncekilerle kıyaslanamayacak boyutlarda olsalar da biz de alkışlasak, takdir etsek, gururlansak. Ancak gerçekler öyle olmadığı için birilerinin bunu söylemesi, kral çıplak demesi gerekiyor. Yaratılan korku ikliminde gerçekleri açıklıkla dile getirmeye cesaret edebilenlerin sayısı pek fazla olmadığı için bu sorumluluk üç beş kişinin omuzlarına biniyor. Bu üç beş kişiden biri olarak ben ne kimsenin yandaşıyım ne de kimsenin karşısında. Hiçbir siyasi parti ya da oluşumla doğrudan ya da dolaylı bir bağım yok. Doğru yapılırsa doğru, yanlış yapılırsa yanlış demek gibi çok basit bir şiarım var. Doğru ya da yanlış dediklerimde yanılırsam özür de dilerim. Ancak sayılar çok kolay hata yapmaya yer bırakmıyor. Her şey yukarıdaki istatistiklerde alenen ortada. İstatistikleri de ben hazırlamıyorum, Orman Genel Müdürlüğü açıklıyor.

Atatürk ve ormanlarımız

Üç gün önce ulusumuzun kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 83’üncü ölüm yıldönümüydü. Milyonlarca insan tek yürek, tek beden olarak Atamızı andık. Elbette milyonlarca insan samimiyetle, özlemle, sevgiyle ve saygıyla andık Atatürk’ü. Sanıyorum ki samimiyetsizce, içinden gelmediği halde anan veya anmak zorunda kalanlar da az değildir. Keşke Atatürk’ün yüzde biri kadar cesur olup, samimiyetsiz anmalar yerine açık yüreklilikle, bahanelerin arkasına gizlenmeden anmamayı tercih edebilseler. İnanın onlara şimdikinden çok daha fazla saygı duyardım.

Yukarıda sözünü ettiğim danışma kurulu toplantısının son günü 10 Kasım’a denk gelince, 1924 yılında kurulmuş, Cumhuriyet’in ilk sivil toplum kuruluşlarından biri olan ve Atatürk’ün çizdiği yolu ana rehber edinen Türkiye Ormancılar Derneğinin bu günü atlaması düşünülemezdi. O gün saat dokuzu beş geçe sanıyorum 250 kişiden fazla kapasitesi olan salon bütünüyle dolmuştu. Ben hiçbir dernek etkinliğinde salonun böylesine dolu olduğuna şahit olmamıştım daha önce. Saygı duruşu ve İstiklâl Marşı’ndan sonra Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesinden değerli hocamız Prof. Dr. Cantürk Gümüş Atatürk’ün son devrimi olarak nitelendirdiği Türk orman devrimini anlattı. 1937 yılında çıkarılan 3116 sayılı Orman Yasası ile vücut bulan o devrim yapılmamış, ormanlardan parasız yararlanma kaldırılmamış ve imtiyazlı şirket ormancılığından devlet ormancılığına, devlet orman işletmeciliğine geçilmemiş olsaydı bugün ülkemizde şimdikinden kat kat daha az orman kalmış olurdu.

10 Kasım nedeniyle sosyal medyada büyük şirketlerin anma videoları da dolaşıma sunuldu doğal olarak. Yalova’daki Yürüyen Köşk’ün öyküsünü konu alan bir tanesi sanıyorum en çok izlenip paylaşılanlardan. Atatürk tek bir ağacın kesilmesini bile umursayıp, onun yerine bir köşkün temelinden taşınmasını isteyecek kadar doğanın, ağacın, ormanın değerini bilen büyük bir önderdi. Onun bu liderliği sergilemesinin, bu ışığı tutmasının üzerinden neredeyse 100 yıl geçtikten sonra, bir ağacın değil ağaçların, ormanların yok edilerek tepelere, koylara saraylar yapılması noktasına gelmiş olmamızı bazen gerçekten anlayamıyorum. Fakat umutsuz değilim, üzülüyor ama karalar bağlamıyorum. Atatürk’ü okumuş ve anlamış birisinin bir saniye bile umutsuzluğa düşmesi düşünülemez çünkü. Atatürk varsa umut var. Ve o hep ama hep olacak!

*

[1] Ağaçlandırılan alanlar özellikle otlatmaya ve diğer kullanımlara kapatıldığı için o bölgede hayvancılıkla uğraşan toplum kesimleri tarafından pek hoş karşılanmazdı.
[2] İstanbul ve Marmara bölgesi, Ege bölgesinin önemli bölümü gibi nüfus artışının yüksek arazinin değerli olduğu yerlerde orman alanı artmıyor, tersine azalıyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bırakınız yapsınlar, bırakınız kessinler!

Çocukluğumda köyümüzde [1] yaşadığımız eve televizyonun ilk gelişini dün gibi hatırlarım. National marka ve doğal olarak siyah beyazdı. Sanırım 1974 ya da 1975’ti. Almanya’dan yaz tatiline gelen babam Ordu’dan alıp getirmişti. O zamanlar televizyon yayınları akşam İstiklal Marşı ile başlar, gece İstiklal Marşı ile biterdi. Yani toplam 5-6 saat yayın olurdu. Haber öncesi, haberler, haber sonrası dizi ya da film ve kapanış gibi, sanırım. Vadideki Hayat, Bonanza, Küçük Ev gibi dizileri hiç kaçırmazdık. Kaçırmazdık, çünkü zaten haftada bir gün hep aynı saatte olurlardı ve nefesimizi tutarak izlerdik. Hem de nasıl izlemek; köydeki birkaç televizyondan biri bizde olduğu için Vizontele’deki TV izleme sahnelerine benzer bir kalabalıkla.

Şimdi yüzlerce film ve dizi arasından izleyecek bir tane bulamamaktan şikâyetçiyiz. Herkes birbirinden dizi ve film önerisi istiyor. Sürekli yeni bir dijital yayın platformu açılıyor. Abonelikler oradan oraya akıp duruyor. Ne var ki tatmin olan bir kişi bile tanımıyorum. Bunca bolluk arasında korkunç bir açlık var. Oysa biz haftada üç dizi ile çok ama çok mutluyduk. Hani daha fazla üretip daha fazla tükettikçe daha fazla mutlu olacaktık?

‘Bombacı’

Aslında sözü buraya getirmeye niyetli değildim ama fena da olmadı, bu tüketim çılgınlığı da yazının bir boyutu olsun. Biz gelelim esas konuya. Bunca girizgâhı birkaç gün önce izlemeyi bitirdiğim bir diziye lafı bağlamak için yaptım aslında: Manhunt: Unabomber. Sanırım pek çok kişi izlemiştir, çünkü yeni bir dizi değil. Yaşanmış bir olaydan uyarlanmış bu dizi. FBI kayıtlarında Unabom Case olarak geçiyor. Bir seri bombacı var ve onu bulmak için didinen FBI. Tabii bir de kendini bu işe adamış bir FBI ajanı. Alışıldık bir konu, işin doğrusu. Pek alışıldık olmayan yanları ise bana göre şunlar: Birincisi seri bombacının üstün zekâlı (IQ 160) bir matematikçi olması. İkincisi bombacının teknoloji toplumuna yönelik oldukça esaslı eleştirilerinin bulunması. Üçüncüsü de bombalamak için seçtiği hedefler. İşte, ben bu hedefler tarafında takıldım. Neden mi? Okumaya devam edin o halde.

Theodore Kaczynski (hem dizide hem de gerçek hayattaki isim bu) adlı bu bombacının ana hedefleri, geçmişte yaşadığı olaylar nedeniyle (burada daha fazla detayına girmek istemiyorum) üniversiteler ve havayolu firmaları. Bu nedenle Unabom Case deniyor; ‘University’den ‘UN’ ve ‘Airline’dan ‘A’, yani ‘UNA’ ve ‘bombing’ yani bombalama sözcüğünden ‘BOM’. Doğal olarak bombacıya, yani Kaczynski’ye de Unabomber deniliyor. ‘Unabomber’ın (biz ona bundan sonra UB diyelim) 1995 yılında bombaladığı, aynı zamanda son eylemi olan yer ise Kaliforniya’da bir ormancılık derneği. Ama bu dernek benim de üye olduğum Türkiye Ormancılar Derneği gibi değil, kereste endüstrisi işiyle uğraşanların derneği. Bu eylemde Gilbert Brent Murray adlı bir kereste endüstrisi lobicisi yaşamını yitiriyor. Tam bu noktada şunu da belirtmiş olayım, UB’nin birazdan açıklayacağım düşüncelerini büyük ölçüde doğru buluyor olsam da şiddet içeren, insanlara ya da diğer canlılara zarar veren hiçbir eylemi onaylamam, benim doğama aykırı olduğundan söz konusu bile olamaz. O nedenle teknoloji toplumuna eleştirilerini genel olarak haklı bulduğum UB’nin eylemleri suçtur ve yanlıştır. Yazımdan başka bir anlam çıkarılmasını, o eylemleri övdüğümün sanılmasını istemem.

UB neden kerestecileri hedef aldı?

UB’nin yakalanmasına da vesile olan ve 1995 yılında FBI’ın izniyle Washington Post gazetesinde yayımlanan Endüstri Toplumu ve Geleceği adlı makale ya da manifesto teknoloji toplumuna ağır eleştiriler getiriyor. Genel olarak endüstri ve teknoloji toplumunun insanları köleleştirdiğini düşünen UB yaptığı bombalara da bu nedenle FC harflerini yazıyordu. Freedom Club (Özgürlük Kulübü)’ın baş harfleri yani. Yazımın hacmi nedeniyle daha fazla detaya giremediğim düşüncelerin sahibi UB’ye göre çözüm ise doğaya dönüş. Bu nedenle kendisi ormanın ortasında, oldukça basit bir kulübede, elektrik ve su tesisatı olmadan ilkel koşullarda yaşıyor uzun yıllar boyunca. FBI tarafından da o kulübede yakalanıyor zaten. UB endüstri ve teknoloji toplumunun bir uzantısı olan kereste endüstrisini bu nedenle hedefine koyuyor. Ormanların kereste endüstrisinin talepleri doğrultusunda tahrip edilmesi UB’nin hem ana felsefesine aykırı olan hem de ormanda yaşarken yakından tanık olduğu bir durum.

Mesleki deformasyon da denilebilir, nerede ne yapıyor olsam ormancılıkla bağ kurduğum bir şey görüyor, bir olaya şahit oluyor ya da bazı şeyler duyuyorum. Ama UB’nin hikâyesini anlatan diziyi izlerken, o kadar da mesleğimle ilgili ki, ister istemez zihnim Türkiye’de ormancılığın rotasına zıplıyor. Bu köşede artık yıllardır diyebileceğim kadar uzamış bir zaman diliminde yazıyorum ormancılığımızın çıkmazlarını, yanlışlarını. Sadece ben yazmıyorum, başka bazı meslektaşlarım da yazıyor veya değişik platformlarda dile getiriyoruz. Ne yazık ki ormancılığımızın rotası iyice çığırından çıkmış durumda. İşin tuhafı, durum sanki hiç de böyle değilmiş gibi her şeyi güllük gülistanlık gösterme çabaları da hızını hiç kesmiyor. Siz bu yazıyı okuduktan beş gün sonra yeni bir 11 Kasım perdelemesine şahit olacağız. Perdeleme diyorum, çünkü ormancılık bilimi açısından tek başına bir anlamı bulunmayan fidan sayılarını, doğru-yanlış havada uçuracaklar ve ülke ormancılığının bütün sorunlarını perdelemeye, gözlerden kaçırmaya çalışacaklar.

Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür, insan unutur. Sanıyorum ki daha üç ay önce yaşanan büyük yangınları ve o yangınları önleme ve söndürmede yaşanan başarısızlığı da unutmuş olabilir toplumun büyük bir bölümü. ‘Bilmem kaç milyon fidanı toprakla buluşturduk’ gürültüsü içerisinde unutmayanlara da unutturmaya çalışacaklar. Sadece yangınları mı? Korunan alanlardaki sorunları, örgüt ve personel yapısının kanayan yaralarını, yasal düzenlemelerle orman sınırları dışarısına çıkarılan ve çıkarılma tehlikesi ile karşı karşıya olan alanları, madenciliğe, turizme, şuna buna pervasızca tahsis edilerek yok edilen orman alanlarını ve daha neler neleri. Ve elbette, son yıllarda orman endüstrisinin taleplerini karşılama sevdası nedeniyle halkın ormanlarının, yalnızca o sektörün yararına ama bütün halkın zararına olacak şekilde aşırı odun üretimi yoluyla tahrip edilmesini. Bu yazımı, olayın o boyutuna istatistiklerle değinerek tamamlayayım. Aslında bu köşedeki ‘Orman diye diye’ başlıklı yazı dizimin beşinci bölümünü de aşırı odun üretimine ayırmıştım. O yazıda yine istatistiklerle durumun vahametini aktarmıştım. Dilerseniz bu kez da FAO’nun farklı istatistikleri ile tabloyu resmetmeye çalışayım. Aşağıdaki grafiği hazırlarken FAO’nun iki ana veri setini kullandım. Birincisi Forest Resources Assessment 2020 veri seti. Bu veri setinden ülkelerin orman varlığı, odun üretimin ayrılan orman alanı miktarı ve ormanlardaki ağaç serveti ile karbon depolama durumu gibi bazı bilgileri alabiliyoruz. İkincisi ise FAOSTAT ormancılık üretim ve ticareti veri seti. Buradan da ülkeler ya da bölgeler itibariyle odun üretimi ve ticaretine ilişkin veriler alınabiliyor. O veriler ışığında bazı ülkeler ve Avrupa ile dünya genelinde ormanlardaki toplam ağaç servetinin ne kadarının bir yılda kesilerek odun haline getirildiğini hesaplayarak basit bir grafik haline dönüştürdüm. Sonuç şu:

Gördüğünüz gibi Türkiye’deki oran (0,02009) çoktan Avrupa ortalamasını (0,00838) iki buçuğa, dünya ortalamasını (0,01050) ise neredeyse ikiye katlamış durumda. İşin daha vahim yanı ise yetkililerin odun üretimini daha da artırmayı amaçladıklarını ifade eden açıklamaları. Olsun ama biz yine de 11 Kasım’da, gerçek sayısının ve türünün ne olduğunu, nereye dikildiğini ve sonrasında neye dönüştüğünü bilmediğimiz fidanların toprakla buluşması şovunu kutlayalım ve güzel rüyalar görmeye devam edelim. Bu sırada ormanlarımızda yaşanan diğer bütün sorunlarla birlikte, ekolojik bir çöküşe zemin hazırlayacak boyutta çığırından çıkmış odun üretimi faaliyetleri sırf orman endüstrisi sektörünün bir kesimini mutlu edebilmek için, bugün yaşayan ve gelecekte yaşayacak insanların tamamının ve elbette doğanın bütün unsurlarının zarar göreceği şekilde devam etsin.

Laissez faire, laissez passer bildiğimiz bir slogandır. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler diye Türkçeye çevrilmiştir. Ne dersiniz, sloganı ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız kessinler’ diye güncellesek mi?

[1] Ordu-Mesudiye’ye bağlı Yeşilce köyü.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kömür madenindeki kanaryalar

Dün Cumhuriyet’in 98. yılını kutladık. Osmanlı’nın yüzyıllara yayılan çöküşü ve 1. Dünya Savaşı ile yok olma noktasına gelişi, ardından Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinin 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile taçlandırılışı. Kim ne derse desin Atatürk çağını aşan bir devrimciydi ve yaptıklarını yapmayı o dönemde aklından bile geçirebilecek bir başka insanın olduğunu sanmıyorum. Yok olan bir devletin küllerinden yepyeni ve güçlü bir devlet yaratıp, tarihin sayfalarına hapsedilmek istenen bir halka bağımsızlığı ile birlikte onurunu ve aydınlık bir gelecek fırsatı veren çok ama çok büyük bir liderdir Mustafa Kemal Atatürk.

Zaman bazen oldukça yavaş akar fakat dönüp geriye baktığınızda çok hızlı geçmiş olduğunu düşünürüz. Geçen zaman tarih olur. Cumhuriyet’in 98 yıllık tarihinde parlak olduğu kadar karanlık sayfalar da bulunmaktadır. Ancak bugünkü kadar karanlık bir sayfa Cumhuriyet döneminde yaşanmış mıdır, bilemiyorum. Artık şu kesin ki, ülkenin bulunduğu karanlık ortamı siyasi görüşü, inancı, yaşı, mesleği, cinsiyeti ne olursa olsun herkes rahatlıkla görüyor ve dahası yakından hissediyor. Bakmayın siz bir kesimin toz kondurmama çabasına. 98’inci yılında Türkiye Cumhuriyeti çok ama çok büyük bir kriz yaşıyor.

Sorun yalnızca ekonomide mi?

Her ne kadar ülkede sorunlar farklı alanlarda ve farklı boyutlarda yaşanıyor, insan haklarından doğal kaynakların korunmasına, eğitimden sağlığa büyük bir çöküş gerçekleşiyor olsa da son günlerin en revaçta konusu liranın yabancı para birimleri karşısındaki değer kaybı. Bununla birlikte işsizlik ve enflasyon gibi makroekonomik göstergeler de hiç parlak değil. Ancak, ben asıl önemli sorunun bu olduğunu düşünmüyorum. Ekonomik kayıplar zamanla telafi edilebilir. Bundan daha önemli olan sorun ise ülkeye her gün daha fazla egemen olan karamsarlık. Kiminle konuşsam derin bir üzüntü ve umutsuzluk girdabına kapılmış durumda. Neredeyse hiç kimse bundan sonra ülkemizde güzel şeyler olabileceğine inanmıyor. Bu büyük bir yanılgı. Ben, çoğunluğun tersine Türkiye’yi güzel bir geleceğin beklediğini düşünüyorum. Üstelik bugünkü durumun olumsuzluğu hakkında pek çok kişiden daha kötü düşünmeme ve bugünkü yönetim anlayışının sorunları ağırlaştırmaktan daha fazla bir şey yapamayacağını biliyor olmama rağmen. Bu düşüncem ‘her gecenin bir sabahı vardır’ gibi beylik sözlere de dayanmıyor.

Başlangıçta da söylediğim gibi Cumhuriyet büyük bir devrimdi. Her devrim gibi bu devrim de bazı kesimleri çok rahatsız etti. Cumhuriyet’in rahatını kaçırdığı bu kesimler daha ilk günden itibaren bir karşı devrim arayışında oldular, Cumhuriyet’i ve kurucusu Atatürk’ü lekelemek için ellerinden geleni artlarına koymadılar.  Bizzat yaşayarak şahit olduğum son 40 yıl bana göre bu arayışların zirve yaptığı dönem olarak tarihe geçti. Elbette özellikle son 20 yıl. Çünkü son 20 yıl aynı zamanda Cumhuriyet’in değerlerine karşı çıkanların ne isterlerse yapabildikleri bir dönemi işaret ediyor. Bakmayın siz devleti yönetenlerin sıkıştıkça topu taca atmalarına, sorumluluğu atacak gerekçe aramalarına. Cumhuriyet’in çatısı altında onun değerlerine savaş açarak gelinen nokta işte tam da burası. Şimdi bu durumu herkes açıkça görüyor. O nedenledir ki son zamanlarda ülkeyi yönetenlerin ağzından tek bir çözüm önerisi, çözüm yolu çıkamıyor. Onun yerine halkın gerçek sorunları ile hiç ilgisi olmayan gündem maddeleri yaratılmaya çalışılarak iktidar koltuğu korunmaya çalışılıyor. O nedenle bu iktidarın son bulmasının ardından ve bu dönemden alınacak derslerle Türkiye’nin güzel ve aydınlık günlere yelken açacağından hiç şüphe duymuyorum. Bu dönemden alınacak en önemli ders ise, kuşkusuz, Cumhuriyet Devrimi’nin Türkiye’ye verdiklerinin bir alternatifinin bulunmadığı ve artık kimsenin gizli ya da açık bir karşı devrim arayışında olamayacağı, olsa bile bu arayışın kitlesel bir nitelik kazanamayacağıdır. Cumhuriyet’in neredeyse 100 yıllık deneyimi elimizdeki tek seçeneğin o olduğunu ve onu geliştirerek ilerlemekten başka bir yolumuzun olmadığını bütün açıklığıyla ortaya koymuştur.

Kanaryalar susuyor mu?

Bir yerde önemli bir sorunun var olduğunu önceden fark edip alarm zillerini çalanlar hep olur. Kömür madenindeki kanaryalar sustuğunda madenciler sorunun farkına varırmış. Kanaryalar şakıyorsa sorun yok. Toplumların kanaryaları gençlerdir. Onlara bakmak lazım. Şakıyorlar mı, susuyorlar mı?

Bir tarafta yandaşlık şemsiyesinin altında bir şekilde kendine yer bulup gününü gün eden bir azınlık (hiç bir nitelikleri olmadığı halde aldıkları yüksek maaşlar ya da ihaleler sayesinde sahip oldukları lüks otomobillerle poz vermekten, kokain partileri düzenlemekten zerre kadar utanmayanları hatırlayın) varken diğer tarafta 98 yıllık Cumhuriyet’in sunduğu bütün kazanımların aşındığını görüp acı çeken, olanları içine sindiremeyen, özgürlük ve adalet aradıkça zulümle karşı karşıya kalan (örneğin Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri) geniş bir kitle var. Baskı kimilerini sessizliğe itiyor, kimi kanaryalar susuyor. Kimi kanaryalar şarkı söylemek yerine feryat ediyor. Kimileri de uzaklara, daha özgür diyarlara uçmakta buluyorlar çözümü. Öyle ya da böyle bütün kanaryalar alarm zillerini çalıyor. Toplumun bu sesi duymaktan başka çaresi, bu sesi önemsemekten başka çözüm yolu bulunmuyor. Cumhuriyet’i gençlerimizin şen şarkılar söylediği bir hale getirmek hepimizin boynunun borcu. Türkiye demokratik, özgürlükçü, hoşgörülü, farklılıkları destekleyen, doğa-insan ilişkilerini doğa odaklı olarak yeniden yapılandırmış, adil ve sevgi dolu bir Cumhuriyet’i hak ediyor.

Kategori: Hafta Sonu