Köşe YazılarıManşetYazarlar

[2020’nin ardından] Sorgulanan küreselleşme, çevre ekonomisi ve iklim hareketi

2020 yılı, tarihteki yerini aldı ve eminim ileride en çok bahsedilen, araştırmalara konu olan bir yıl olacak. Şimdiden farklı alanlarda araştırmaları başlatmış durumda.

Covid-19’un dünya genelinde neden olduğu salgından önce IMF, 2020 yılında dünya ekonomisinin yüzde 3,3 büyüyeceğini tahmin ediyordu. Bu kurum, daha sonra salgına bağlı olarak 1929’da başlayan Büyük Buhran’dan sonra dünya ekonomisinde en sert daralmanın 2020 yılında yaşanacağını belirtti. Son çeyreğin verileri henüz açıklanmamakla birlikte, IMF’in beklentisi 2020 yılında dünya ekonomisinin yüzde 4,4 daralacağı yönünde.

Bu salgın, ekonomik büyümeye ilişkin eleştirilerin daha çok gündeme gelmesine neden oldu ve ekonomide gücün yeniden tanımlanması gereğine işaret etti. Ülkelerin ekonomik büyümesi, o yıl ülke sınırları içinde yapılan yeni üretimin ekonomik değeri, daha doğrusu parasal değeri ile ölçülür. Kriz sayesinde, biz sınırlı kaynaklar ile gerçekten insanlığın refahına hizmet eden ürünler mi üretiyoruz sorusunun daha sık ve yüksek sesle sorulmasını ve tartışılmasını sağladı.

Küreselleşmenin savunduğumuz kadar iyi bir gelişme olup olmadığını sorgulamamıza neden olan bir yıl yaşadık. Bazı sektörlerde özellikle tarım sektöründe yerel olabilmenin faydaları sıkça tartışıldı. Ekonomideki gücün; krizleri görebilmek, ona göre yatırım yapmak ve iyi bir kriz yönetimine sahip olmakla elde edilebileceğini görmemize neden oldu. Özellikle tarım alanında kendine yetebilen ve krizleri algılayıp ona göre yatırım yapan ülkelerin ekonomik gücü ellerinde tutacaklarını anlamamızı sağladı. Devlet bütçelerinde olası krizlere karşı kaynak ayırmanın, özellikle kırılgan grupları krizlere karşı dirençli hale getirmenin ne kadar önemli olduğunu politikacılara gösterdi.

Çevre ekonomisi, iklim krizi ve doğa

Covid-19’un neden olduğu salgın, iklim krizinin ve diğer çevre sorunlarının bu yıl daha çok tartışılmasını sağladı. Bazı sorunların daha öncelikli olabileceğini gördük. Bu kriz, insanın doğa ile olan ilişkisini yeniden tanımlamasına ve gözden geçirmesine vesile oldu.

2020 yılı, insanlık tarihi boyunca konuşulacaktır. Bazı alanlarda, özellikle teknoloji alanında yaşadığımız onca ilerlemeye rağmen, ne kadar kırılgan olduğumuzu gördük. İnsan merkezli yaşam anlayışı daha çok eleştirildi. Ekosistemin sağlığının, doğa ile dengeli bir ilişki kurarak sağlanabileceği her fırsatta dile getirilmeye başlandı. Bizi bekleyen en büyük tehlikenin ekosistemin çöküşünün olduğunu anlamamıza neden olan bir yıl geçirdik.

2020 yılı aynı zamanda, diğer canlıların yaşam alanları sürekli işgal ederek aslında kendi geleceğimizi de tehlikeye attığımızı görmemizi sağlayan bir yıl oldu. Vatandaşlık kavramını yeniden tartışılması gerektiğini gösterdi. Gençler, bu grup uzun yıllar boyunca seçimlerde oy verecek bir gruptur, ekolojik vatandaşlık kavramını benimseyip geleceklerini ona göre şekillendireceklerdir. Sorunların çözümünde toplumsal uzlaşının ne kadar önemli olduğunu gördüğümüz bir yıl oldu.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Avrupa Yeşil Mutabakatı, yeni bir mutabakat mı?

İklim değişikliği ve ekosistemdeki kötüleşme, dünya için büyük bir tehdit olmaya devam ederken, Avrupa Birliği (AB) tarafından kapsamı ve öncelikleri tanımlanan ‘yeni’ bir mutabakat bir süredir tartışmalara konu oluyor: Avrupa Yeşil Mutabakatı (AYM).

AYM, refahı azaltmadan düşük karbon ekonomisine geçişi, daha temiz hava ve su ile daha iyi hayat koşullarını hedefleyen, aslında yıllarca süren bir çabanın sonucu olup hedeflediği öncelikler eski, sadece adı yeni olan bir mutabakattır. AB sınırları içinde 1990 yılında enerji/karbon vergisi önerilmiş, 2005 yılında Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) kurulmuş, 1990 yılından itibaren vergileri regülasyonlara ilave olarak çevre politikalarında da kullanmak için “Yeşil Bütçe Reformu” başlatılmış, iyinin değil (kişisel gelirlerin) kötünün (çevre sorunlarına yol açan aktivitelerin) vergilendirilmesi hedeflenmiş ve yıllar boyunca enerji, ulaşım, atıklar ve vergiler alanında binlerce direktif yapılmış ve üye ülkelerde bağlayıcı olarak uygulanmıştır.

Avrupa Yeşil Mutabakatı’nda en ön plana çıkan hedeflerden biri, AB sınırları içinde 2050 yılına kadar karbon nötr bir ekonominin sağlanabilmesidir. Bu hedef, iddialı bir hedef olabilir. Zira, üye ülkelerin enerji kaynaklarında ve fosil yakıtlara bağımlılığında önemli farklar mevcuttur. Nötr karbon ekonomisinin önemini anlayan ve çok önceden yatırım yapan üye ülkelerin yanı sıra, kömüre hala teşvik veren üye ülkelerin olması bu hedefi iddialı bir hedef haline getirebilir.

Kömüre olan bağımlılık, yıllar önce gündeme gelen enerji/karbon vergisinin uygulanmasına engel olmuştu. AB, karbon vergisini AYM ile bu kez sınırda uygulanacak karbon vergisi olarak tekrar gündemine aldı. Ama aslında AB, karayolu ulaşımından kaynaklanan ve ETS ile regüle edilmeyen emisyonları da azaltabilmek için 2010 yılından bu yana bu vergiyi tartışıyor. Yeni bir politika önerisi gibi gözüken karbon vergisi, AB’nin gündeminden hiç bir zaman düşmedi. Sadece vergilendirme alanındaki oy birliği ilkesi, AB’nin elini kolunu bağladı.

Bu nedenle, gündeme sınırda karbon vergisi uygulaması geldi. Bu politika önerisinin hayata geçmesi ile AB, rahatlıkla sınırları içinde de karbon vergisi uygulamasına geçebilir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu vergi çok uzun bir süreden beri bazı üye ülkelerde uygulanıyor. Hatta vergiden elde edilen gelirler de düşük karbon ekonomisini teşvik eden projelere kaynak sağlıyor.

Ülkeler arasında yük paylaşımı

AB’nin gündeminde düşük karbon ekonomisine geçiş çok uzun zamandır var. AB’nin yıllar önce bu soruna kafa yorduğunu, Kyoto Protokolü’nün belirlediği hedeften daha yüksek bir azaltım hedefi benimsediğini de hatırlamak gerekir. Protokol, OECD ve geçiş ekonomisine sahip olan ülkelerden 1990 yılı emisyon miktarları esas alınarak 2008-2012 yılları arasında yüzde 5,2 azaltım isterken, AB yüzde 8 oranında bir azaltımı benimsemiştir. Bu hedefi koyarken üye ülkelerin (o zamanlar üye sayısı 15 idi) farklı gelişmişlik seviyelerini dikkate almış ve “yük paylaşım anlaşması” çerçevesinde AB genelinde toplam emisyon azaltımının yüzde 8 olmasında mutabık kalmakla birlikte, bazı ülkelerde emisyon artışı olabileceğini kabul etmiştir.

Bir başka deyişle, “yük paylaşım anlaşması”, AB içinde gelişmişlik seviyesi düşük olan ülkelerde bu süre içinde emisyon artışı varsa, bunu daha gelişmiş üye ülkelerdeki azalış ile telafi etmek anlamına geliyordu. AB, daha sonra “20-20-20” olarak bilinen bir hedefi gündemine almıştır. Bu hedef, 2020 yılına kadar sera gazı emisyonlarında yüzde 20, yenilebilir enerji kaynaklarından üretilen elektriğin toplam elektrik üretimindeki payının yüzde 20 ve enerji verimliliğinin yüzde 20 artırılması için belirlenmiş bir hedefti.

“Yeşil Bütçe Reformu”, AB’nin çevre politikalarında dikkat çeken bir diğer gelişmedir. AB, vergi gelirleri içinde yeşil vergiler olarak bilinen vergilerden elde edilen gelirin oranını artırarak mali vergilerin, başka bir amaca daha hizmet etmesini istemiştir. Hepimizin bildiği gibi vergilerin ilk amacı, kamu harcamalarına kaynak sağlamak. Bu amaçla konulan vergiler, mali vergiler olarak adlandırılır. AB, “Yeşil Bütçe Reformu”nda iki farklı, ama birbirini tamamlayan bir yol izlemiştir. İlk uygulamasında üye ülkeler, halihazırda var olan mali vergileri çevre lehine yeniden yapılandırmıştır. İkinci uygulamada ise üye ülkeler, amacı bütçeye gelir sağlamak olmayan, tamamen belli bir çevre sorunu ile mücadeleyi amaçlayan yeni vergiler koymuştur.

Vergi koymak kolay değil

Yıllar boyunca bu vergilerin hem sayılarında hem de bütçeye sağladıkları gelirlerde artış olmuştur. Diğer taraftan, AB sınırları içinde yeni bir vergiyi koyabilmek için oybirliği ilkesine uymak zorundadır. 1990 yılında önerilen enerji/karbon vergisinin birlik genelinde uygulanamamasının nedeni, üç ülkenin (Portekiz, Yunanistan ve İngiltere) verdiği ret oyudur. Bununla birlikte, bir üye ülkenin yaptığı vergi düzenlemeleri, diğer ülkeleri de bu tür düzenlemelere teşvik etmiştir. Bunun en güzel örneği, yıllık araç vergilerinin bütçeye kaynak sağlamanın yanı sıra, gelişmelere göre çevreyi de koruyacak şekilde sürekli yeniden yapılandırılmasıdır.

AB, aynı zamanda bağlayıcı olan direktifleri ile vergi oranlarının da çevre lehine düzenlenmesini sağlamıştır. Vergi oranlarının çevre lehine düzenlenmesinin yanı sıra direktifler sayesinde hem su hem de hava kalitesinde önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Sürdürülebilir ulaşımda ise, AB özellikle yük taşımacılığında yük miktarı başına daha düşük emisyonlara yol açan demiryolu, nehir ve/veya denizyolu taşımacılığını teşvik eden “kombine taşımacılık”  politikalarını çok uzun bir zamandır uyguluyor.

Kısaca AB, bugüne gelene kadar AYM kapsamına giren konularda ve hedeflerde uzun yıllardır yoğun hazırlıklar içinde idi. AYM, yeni bir mutabakat olmayıp, AB’nin yıllardır üzerinde çalıştığı bir mutabakattır. Sadece adı yenidir ve hedefleri daha yüksektir. Diğer taraftan, hem bölgesel hem de ülkesel farklılıklar, bu hedeflerin uygulanmasında sıkıntılar çıkarabilir. Kendisi yeni olmayan, adı yeni olan mutabakatın uygulamasına ilişkin zorlukların konuşulması, mutabakatın yeni bir şeymiş gibi konuşulmasından çok daha önemlidir.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Deprem vergileri, Adem-i Tahsis ilkesi ve güvenlik hizmetleri

Kamu bütçeleri, tahminlere dayalı kamu gelir ve giderlerinden oluşur. Bir diğer deyişle, gelecek yılın gelir ve giderlerine ilişkin kesin rakamlar içermeyip cari yıl bütçeleri esas alınarak ve bir sonraki yılda hayata geçirilecek yeni projeler hesaba katılarak hazırlanırlar. Beklenmeyen her türlü olumsuz gelişme, kamu giderlerinin tahmin edilenden daha fazla gerçekleşmesine ve kamu gelirlerin de tahmin edilenden daha az olmasına neden olur.

Depremler, ekonomik krizler ve salgın hastalıklar, bu olumsuz gelişmelerden bazılarıdır ve kamu harcamaları üzerinde ek yük oluştururlar. Böyle durumlarda hükümetler, bu beklenmedik harcamaları karşılayabilmek için ilave kaynak aramaya başlarlar. Bu kaynak arayışının yolu ya yeni vergiler koymaktan ya hali hazırda uygulanan vergi oranlarını artırmaktan ya da borçlanmadan geçer. Ülkemizde 1999 yılında yaşanan Körfez Depremi, binlerce insanın hayatına mal olmuş, ekonomiyi çok kötü etkilemiştir. Bir deprem ülkesi olan Türkiye’nin tarihinde yaşadığı en büyük deprem olmuştur. Halen de öyle.

Tahmin edilemeyen bu felaketin neden olduğu harcamaları karşılayabilmek için dönemin hükümeti tarafından “Özel İletişim Vergisi”, bir yıl süreli olarak uygulanmaya başlamıştır. Ancak bütün dolaylı vergiler gibi, bunun da kolay toplanabilmesi, Özel İletişim Vergisi’ni hükümetler açısından çok cazip hale getirmiş ve bu vergi kamu bütçesinin daimi bir kaynağı haline gelmiştir. Üstelik her yıl sayıları artan mobil operatörü kullanıcıları ile, vergiden elde edilen gelir miktarının da artması, bu vergiyi hükümetler açısından vazgeçilemez bir gelir kaynağı yapmıştır.

‘Havuz’daki deprem vergisi

Bütçe ilkelerinden biri, “adem-i tahsis” ilkesidir. Adem-i tahsis ilkesi, belirli bütçe gelirlerinin belirli bütçe giderlerine ayrılmamasını ifade eder. Bu ilke gereği, hükümetler deprem vergilerinden topladığı gelirleri doğrudan deprem harcamalarına ayıramazlar. Başta vergi gelirleri olmak üzere, bütün kamu gelirleri bütçe havuzuna konulur ve oradan harcamaların vakti geldikçe, bir diğer deyişle, ödenekler serbest bırakıldıkça nereye gerekli ise oraya harcanırlar. Diğer taraftan, bütçelerin bir de “şeffaf olması ilkesi” vardır. Yani bütçe uygulama süresi olan bir yıl boyunca nerelerden, ne kadar vergi toplanmış ve bu vergi gelirleri nerelere harcandığını bütçeye bakınca görebiliyor olmamız gerekir. Deprem vergisinin, konuluş amacına hizmet edip etmediğini kamu harcamalarına bakarak görebiliriz. 1999 yılından bu yana deprem ile ilgili harcamalara ne kadar kaynak ayrılmış sorusunun cevabı verginin, bu verginin konuluş amacına hizmet edip etmediğini gösterir.

Türkiye’de dolaylı vergilerden (tüketim vergileri) toplanan gelirler, toplam vergi gelirlerinin % 43’üne karşılık gelir ve bu oran, üyesi olduğumuz OECD ortalamasının üstündedir.  Dolaylı vergileri; Katma Değer Vergisi (KDV), Gümrük Vergisi ve diğer tüketim vergileri olarak sınıflandırabiliriz. Gümrük Vergisi ve diğer tüketim vergilerinin OECD ortalaması yüzde 12 iken, bizde bu oran %23’tür. Nerede ise, iki katı bir oran söz konusu.

Zamanında Avrupa Birliği ile yapılan müzakerelerde de bu oranın yüksekliğine dikkat çekilmiştir. Dolaylı vergiler, satın alma gücü ile her zaman doğrudan ilişkilendirilemediği için “gerileyici” bir yapıya sahiptirler. Yani düşük gelirli hane halklarını daha fazla etkilediği için bu vergiler, verginin adil olup olmadığı sorusunu da gündeme getirir. Ancak yukarıda da bahsettiğim gibi, dolaylı vergilerinin kolay toplanabilmesi, vergilere karşı iş dünyasından lobicilik faaliyetlerinin olmaması, bu vergilerin adil olup olmadığına bakılmaksızın, hükümet tarafından daha çok tercih edilmesine neden olur.

Deprem bir güvenlik sorunudur

1999’dan sonra da ülkemizde farklı bölgelerde depremler olmuş, ama maalesef hepsi de ülke olarak bu depremlere hazırlanmadığımızı göstermiştir. Depremler, maalesef yeni vergiler koyarak önlenemiyor. Asıl mesele, depremden toplanan vergilerin nereye harcandığı da değil. Asıl mesele, hem hükümet hem de toplum olarak risk algımızın ne kadar yüksek olduğudur. Dünya çapında yaşadığımız salgın, bizlere yeniden risk algısının ne kadar önemli olduğunu, nasıl tedbirler almamız ve nerelere yatırım yapmamız gerektiğini göstermiştir. Türkiye, bir deprem ülkesidir. Bu gerçek, görmezden gelinemez. Her yeni deprem, haklı olarak deprem vergisinden sağlanan kaynağın nereye harcandığının toplum tarafından sorgulanmasına neden olmuştur. Özellikle de zaten dolaylı vergilerin oldukça yüksek olduğu bir ülkeden bahsediyorsak.

Deprem, bir güvenlik sorunudur. Güvenliğin sağlanması ise, Anayasa gereği devletin en temel görevlerinden biridir. Devlet ile yurttaşlar arasında dayanağını başta Anayasa olmak çeşitli kanunlardan alan sosyal bir sözleşme vardır. Ve bu sözleşme, her iki tarafa da hem haklar hem de yükümlülükler verir. Yurttaşların da en temel haklarından biri, ödedikleri vergilerin karşılığında depreme karşı alınacak önlemleri de içeren güvenlik hizmetlerini talep etmeleri ve vergi gelirlerinin nereye harcandığını sorgulamaktır. Her yeni bir deprem, insan hayatlarını tehlikeye atmakta ve ekonomiyi olumsuz etkilemektedir.  Depreme karşı önlem almanın maliyeti, almamanın maliyetinden daha yüksektir. Hele de yerine konulamayacak insan hayatlarına bedel biçmek olanaksız iken.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Şükran mevsimi: Sonbahar

Mevsimlerin en güzeli ve en hüzünlüsüdür sonbahar. Nice şaire ilham kaynağı olmuştur, en güzel şiirler sonbaharda hayat bulmuştur. Turgut Uyar, “Acıyor” isimli şiirinde der ki:

“Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır

Sonbahar geldi hüzün

Kış geldi kara hüzün

Ey en akıllı kişisi gündüzün

sevgim acıyor

Kimi sevsem

Kim beni sevse

*

Eylül toparlandı gitti işte

Ekim falan da gider bu gidişle

Tarihe gömülen koca koca atlar

Tarihe gömülür o kadar”

Sonbahar, edebiyatın güzelliklerine güzellik katmakla kalmaz. Aynı zamanda bir şükran mevsimidir de. Bereketli toprak ana ile kucaklaşmamız, ilkbahar ile başlar ve sonbaharın neredeyse sonlarına kadar sürer. Eker, biçeriz toprağın cömertliği elverdiği ölçüde. Hasat mevsimi gelince de hasadımızı tarladan kaldırırız. Kaldırdıktan sonra toprak anaya, doğaya şükranlarımız ile mevsimi bitiririz.

Cadılar Bayramı‘nın özünde doğaya şükran vardır. Bir Mezopotamya ritüeli olduğu söylenen cadılar bayramı, verdiklerinden ötürü doğaya, suya, toprağa duyulan bir şükrandır. İlkbahardan sonbahara kadar süren bu süreç, çiftçiler için çok meşakkatli bir süreçtir. Kaç ayın emeği, umudu, beklentisi doğanın vicdanındadır. Özellikle makinelerden daha çok insan gücüne dayanan dönemlerde…

Koşullar öyle ağır olabilir ki insan kendi kendi ile cebelleşmeye düşer. Kendi içindeki en karanlık köşeleri görebilir. Kendini tanımadığını fark eder. Yaşar Kemal, “Dağın Öte Yüzü” isimli üçlemesinin ilkinde Çukurova’ya pamuk toplamaya inen köylülerin ne zor koşullarda Ova’ya indiklerini, o arada her insanın kendi ile olan cebelleşmesini yüreklere dokunan şekilde anlatır, bir şiir naifliğinde… İlkbaharda başlayan ve sonbahara kadar devam eden süreç, tamamen doğanın merhametine kalmıştır.  

Toprağı kendine yar bellemek

Babam, tahsil hayatından ötürü bir yanı şehirli olan, ama aslı toprakta olan bir aşiret evladı idi. Ticaretin yanı sıra, atalarından kalan topraklarda köyde yaşayan ve sadece emekleri ile ortak olan insanlar ile birlikte çiftçilik de yapardı. Çocukluğumda yaşadıklarım, babam sayesinde öğrendiklerim, toprağa olan saygımın nedenidir. Toprakla ile bir kez bağ kurdunuz mu, nerede olursanız olun o bağ kopmaz. Ta ki ölene kadar… O zaman da zaten toprak ananın koynuna girmişsinizdir.

Aşık Veysel, ne güzel der, “benim sadık yarim kara topraktır” diye. Toprağı kendine yar bellemek… Şükranların en güzeli. Topraktan geldik toprağa gideceğiz derken de aslında ana rahminde iken topraktan gelen besinlerin bizi dolaylı olarak beslemesi ile topraktan geldiğimizi kast ediyor olabiliriz.

Toprağın ve suyun durumuna göre, ekilecek ürüne karar verilir ve dört beş yılda bir tarla nadasa bırakılırdı. Babamın ekip, biçtirdikleri içinde en erken buğday hasadı başlardı. Hem ahşap evimizin hem de yeni evimizin ambarı vardı. Hasat, tarladan gelip satılana kadar geçen sürede depo olarak kullanılan. Tarladan kaldırılan hasadın bir miktarı satılmaz, ayrı bir yere konur ve “bider” olarak saklanırdı. Halk arasında “bider” olarak adlandırılan şey, bir sonraki yıl ekilecek tohumdu. Bire beş verdi, bire on verdi denilirdi bir yıl sonra ne kadar hasat elde ettiğinize göre. Yani bir tohum ekti iseniz, hasadın sonunda o tohumdan beş tane buğday olurdu. Bider ne kadar fazla ise, bu doğanın o kadar cömert olduğunu gösterirdi.

Tabii bir de buğdayı ölçmek için kullanılan tahtadan yapılma kovaya benzeyen bir şey vardı ve ona da “silme” denilirdi. Batozu da unutmamak lazım. Buğday başaklarının, tarladan kaldırılmadan samanlarından ayrılması için tarlanın ortasına batoz denilen araç gelir ve tarlada çalışanlar, deste deste edilen buğday başaklarını bu aracın içine koyarlardı. Samanların buğday tanelerinden ayrılması esnasında batozdan havaya bir toz bulutu dağılırdı, buram buram toprak ve saman kokan. O koku, işte o koku… Bir defa teneffüs ettiniz mi bir daha hayatınız boyunca unutamazsınız. Babanızı özlersiniz; kokar buram buram burnunuzun ucunda. Çocukluğunuz gelir aklınıza; kokar buram buram burnunuzun ucunda. Anılar içinde kaybolursunuz, kokar buram buram burnunuzun ucunda.

Hasat mevsimi

Ne zaman hasadı evdeki ambarlara getirme vakti gelir, telaş ve heyecan had safhasına ulaşırdı. Traktör, evin önüne gelir, babama tarlaların bulunduğu köyden ortaklık eden köylüler ve onların delikanlı çağına gelmiş çocukları, önce silmeler ile buğdayı çuvallara koyar, sonra sırtlarında ambara taşırlardı. Bütün işler bitince, ilkbahardan sonbahara kadar süren emeğin karşılığını kazasız, belasız ambara kaldırmanın büyük rahatlığı, hem onların yüzüne hem de babamın yüzüne yayılırdı. Ve annemin olağanüstü lezzetli yemeklerin yenmesi ile uzun gün biter, evli evine köylü köyüne dönerdi. Köylüler, bizim kapıdan ayrılırken traktörün kornasına basarlardı. Sanırım korna çalmanın amacı, “işimizi bitirdik gidiyoruz, haydi eyvallah” demekten daha ziyade, toprak anaya gönderilen bir selamdı, bir şükran duygusuydu.

Bu yıl da onca zorluktan sonra sonbaharın yarısından fazlasını arkamızda bıraktık. İngilizlerin “autumn”, Amerikalıların ise “fall” dedikleri mevsim, yüzyıllar önce İngiltere’de “harvest” olarak adlandırılırmış ve kökünü eski İngilizce bir kelime olan “haerfest”ten almış. Yani hasat mevsimi. Şehirleşme ile bu kelime unutulmaya ve sonbahar, “fall” ya da “autumn” olarak adlandırılmaya başlamış. “Autumn” kelimesi, Latin kökenli “autumnus,” ve “yılın geçişi” anlamına gelen bir kelimeden, “fall” kelimesi ise, eski İngilizcede yer alan “fiaell”, yüksekten düşen anlamına gelen ve düşen yaprakları kast ettiği söylenen bir kelimeden elde edilmiş. Biz de “güz” deriz, “hazan mevsimi” deriz, “sonbahar” deriz. Ne dersek diyelim, nasıl adlandırırsak adlandıralım sonbahar; mevsimlerin en hüzünlüsü, ama aynı zamanda en güzelidir. Bize doğanın cömertliğini gösteren, bize şükran duygularını anımsatan…

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Orfoz: Resifin efesi ve denizlerde biten av yasakları

1 Eylül itibari ile denizlerde av yasakları kalktı ve av mevsimi başladı. Diğer bütün çevre sorunları gibi denizlerde olup bitenler de çoktan kabul edilemez bir hal aldı; ahlaklı, adil ve rasyonel bir şekilde avlanmanın önemini hatırlatır hale geldi. Deniz canlılarını zamanından önce avlayarak büyümesine ve üremesine izin vermemek  hem adil hem de ahlaklı değil. Hayatın mükemmel bir döngüsü var ve o döngüde canlılardan sadece insanlar yer almıyor, aynı zamanda bitkiler ve hayvanlar da bulunuyor.

İslam dininde insana “eşref-i mahlukat” denir, yani canlıların en üstünü. Ama bizim, bu üstünlük halini nasıl yorumladığımız çok önemli. Biz, diğer canlılardan daha mı akıllıyız? Her şeye hakkımız mı var? Doğayı istediğimiz gibi tahrip edebilir miyiz? Diğer canlılara hükmedebilir miyiz? Her şey, bizim emrimize amade mi? Yoksa biz ,yani insanlar merhametimiz ile mi üstünlük sıfatını hak ediyoruz? Maalesef, dünyanın dört bir yanında yaşanan gelişmeler, kendimizi her şeye hakkı olan canlılar olarak gördüğümüzü gösteriyor.

Hayatın döngüsü: Yaşarken almak, ölürken vermek

Kızım, daha küçükken onunla birlikte izlemeyi sevdiğim çizgi filmlerden biri, “Circle of Life” idi. Defalarca izledik. Ve ben de her defasında müthiş bir keyif aldım. “Circle of Life“, Afrika kıtasında geçer ve hayatın döngüsüne çok güzel bir şekilde vurgu yapar. Canlılar; doğar, büyür ve ölür. Bayrak elden ele devredilerek yaşam sürer, gider… Bu döngü, aslında doğadan aldıklarımı ve doğaya verdiklerimiz için de geçerlidir. Biz, yaşarken doğadan alırız, ölünce de doğaya olan borcumuzu öderiz. Bu açıdan bakıldığında ölüm, aslında bir vefa borcu gibi düşünülebilir. Aldıklarımızı, şükran duyarak doğaya geri vermek gibi.

Hıristiyan kültüründe var olan Cadılar Bayramı‘nın kökünün Mezopotamya öğretisine dayandığı söylenilir. İnsanlar, güz mevsimi sonunda doğanın bize verdiklerine teşekkür ederek hasadını kaldırırmış. Cadılar bayramının temelinde bu şükran duyguları yer alır.

İnsan nüfusu arttıkça doğa ile olan ilişkimiz de bozulmaya, tahrip edici olmaya ve sadece insanlığın refahına hizmet etmeye başladı. Ama daha da kötü olan, refahı nasıl tanımladığımız. Gelecek nesillerin, doğadaki diğer canlıların hakkından çalan bir refah anlayışının sorgulanmaya ihtiyacı var. Zira doğaya hükmetme çabalarımız, maalesef bir çok canlının neslinin tükenmesine neden oluyor.  

Tarihçi Yuval Noah Harari, “Homo Deus“ isimli kitabında 1970’ten bu yana yaban hayat nüfusunun yarı yarıya düştüğünü belirtir. Harari’nin verilerle desteklediği örnekler gerçekten de alarm çanlarının çaldığını gösteriyor. 1980 yılında Avrupa’da 2 milyar kuş varken, bu sayı 2006 yılında 1,6 milyara düşmüş durumda. Yani, insanlığın dönemi olarak bildiğimiz Antroposen Çağı, yaban hayatını son derece olumsuz etkiliyor. WWF’nin  “Yaşayan Gezegen Raporu”ndaki veriler de gelişmelerin pek iç açıcı olmadığını gösteriyor.

Adil ve ahlaklı avlanma

Bütün bu olumsuz gelişmelere Mert Gökalp da, kamerası ile deniz altında ve orfoz balığı özelinde dikkat çekiyor.  Denizlerde av yasağının kalktığı 1 Eylül günü internetten gösterilmeye başlanan “Orfoz: Resifin Efesi” isimli belgesel, yeniden neyi, nasıl yapmamız gerektiğini, denizlerde adil ve ahlaklı avlamanın nasıl olması gerektiğini av mevsimin başlaması ile yeniden tartışmaya açıyor. Belgesel, adaletsiz ve ahlaksız avlanmanın diğer canlı türlerinin devamı için nasıl bir tehdit olduğunu gözler önüne seriyor.

Harari’nin kitabında anlattığı gibi “Homo Sapiens“, hayvanlardan tanrılara yükselirken neleri kurban ederek yol alıyor! Üstelik bu kurbanlar, tanrılar için de değil, insan ve insanlığın geleceği için. Belgesel aynı zamanda bir görsel şölen ve güzeller güzeli Kaş’ı kendine mekan tutmuş. Çekimlerin çoğu Kaş’ta yapılmış. Belgeselde deniz altının güzellikleri, Jules Verne’in “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah“ kitabını anımsatıyor. Hangimiz çocukken okumadık ki! Yıllar sonra kızıma da okudum. Aynı tat, aynı lezzet. Ve bu belgeseldeki ropörtajlarda yeniden karşıma çıktı.

Belgeselde sadece bu kitaptan değil, başka kitaplardan da bahsediliyor ve ropörtajlar insanın hem yüreğine hem de vicdanına dokunuyor. Böyle bir belgeseli, Türkiye’de ve Türkçe çektikleri için katkıda bulunan herkesin aklına ve emeğine sağlık. Belgesel, hhtps://vimeo.com/453205728 web sayfasından “yasakbalıkyemeyizbiz” şifresi girilerek izlenebilir.

Biz, eğer “eşref-i mahlukat” olmak ve bu sıfatı hak etmek istiyorsak, bunun yolu doğaya karşı merhametli ve adil olmaktan geçiyor. Farkında olmadan oynadığımız denge, “eşref-i mahlukat”ın da geleceği aslında. Doğanın uyum içinde olmasına izin vermediğimiz ve diğer canlıların neslini tehdit ettiğimiz sürece daha çok fazla krizler ve riskler ile karşı karşıya kalabiliriz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Belleğimiz ve unuttuklarımız

Koronavirüs salgınının ülkemizde de baş göstermesi ile büyük bir çoğunluğumuz neredeyse üç ay boyunca evlerimize kapandık. Bu salgının neden olduğu bütün olumsuzluklara rağmen kendi içimize çekilme, geçmişte yaşadıklarımızı anımsama ve belleğimizi tazeleme şansımız da oldu. Tuhaftır, nedense böyle büyük travmaların bu tür etkisi var. Çok yakın aile bireylerini de kaybettiğimizde sisli puslu anılar net bir şekilde gün yüzüne çıkıp kendilerini anımsatırlar. Özellikle kaybınız, anne ve/veya baba ise. Tabii kardeş kaybını da buna dahil edebiliriz. Ama ben, kendi tecrübeme dayanarak konuşuyorum. Sevdiğiniz insanı, babanızı toprağa verip eve dönünce çekmeceler, oradaki resimler ve mektuplar bizi sessizce çağırırlar. Resimlere bakarken içinde bulunduğumuz zaman ve mekan gücünü kaybeder. O zamanlar, o mekanlar yeniden yaşanır. Sanki zaman makinesinde geriye gitmişiz gibi geçmiş, bütün gücü ile bizi ele geçirir. Ve böylece belleğimiz tazelenir.

Yaklaşık üç ay süren karantina döneminde ben de geçmişe, özellikle çocukluğuma tekrar yolculuk yaptım; unuttuklarımı anımsadım ve kızımla paylaştım. Meğer o yıllar nasıl büyülü imiş! Anne ve baba sağ ve sağlıklı. Çocukluğun sıkıntıları (sınav kaygıları, mahalle aralarında oynanan oyunlarda kaybeden kişi ve/veya taraf olma, elektrik kesildiği için sinemaya ya da pastaneye gidememe) dışında başka sıkıntı yok.Önce pille, sonra elektrikle çalışan radyolar ve yayınları. Özellikle akşamüstü yayınları. Gün akşama kavuşmadan. Yaşar Kemal’in deyimi ile, gün iyice batıya yıkılmadan. Mükemmel Türkçe ile yapılan anonslardan sonra radyoda başlayan programlar, “Bestesini Selahaddin İnal’ın, güftesini Hikmet Şinasi Önol’un yaptığı hicaz makamındaki şarkıyı şimdi sanatçımız Zeki Müren seslendirecek” diyen anonsu takip eden şarkı. “Sen, hep beni mazideki halimle tanırsın. Hala bilirim aşk ile bekler inanırsın”. Zeki Müren’in söylediği şarkılara, sokakta oynayan çocuk seslerinin karışması. Bütün bu anılar tekrar berraklaşarak bu zorlu süreçte beni nasıl sarıp sarmaladılar…

Çocukluk, çocukluğumuz ve tabii ki  Epiktetos’un dediği gibi “anavatanımız”. Olağanüstü güzellikler ve yaşanmışlıklar maalesef yaş ilerledikçe yılların gerisine düşüyor. Zamana yenilmek dedikleri bu olsa gerek.

Uyurken uyananlar…

İnsanın belleğinin zayıflaması değişimin hızına bağlı olarak da artıyor. Var olmasına rağmen yok olan nehirler, mekanlar ve adalar… Benim de konuşmacı olarak davetli olduğum 1. Bergama Çevre Filmleri Festivali’nin teması su idi. Festivalde çok güzel filmler ve belgeseller izlenerek su sorunları tartışıldı; aklımızın ve bilgimizin yettiği kadarı ile neler yapabileceğimiz konuşuldu. En çok ilgimi çeken belgesel, “Uyanan Dereler” idi. Aradan neredeyse bir yıl geçecek.

Kaybolan, sonra yeniden uyanan dereler ve nehirler hakkında geçen bu süre içinde hep yazmak istedim. Bologna’da binaların arasında kaybolan ama aslında binaların inşasından önce de hep orada olan dereyi görünce, belleklerden silinen dereleri, nehirleri anlatan belgesel yine aklıma düştü. Koronavirüs salgını sayesinde de bellek üzerine tekrar tekrar düşünürken yapılaşma ve kentsel dönüşüm ile belleğimizden silinen, silinmeye çalışılan güzellikleri andım.

Yönetmenliğini Caroline Bacle’nin yaptığı ve 2012 yılında çekilen belgesel, bir zamanlar dünyanın farklı yerlerinde akan derelerin, nehirlerin yapılaşma sonucu ile nasıl kaybolduklarını, unutulduklarını ve sonradan nasıl yeniden ortaya çıkarıldıklarını anlatır. Yürüdüğümüz yolların altında kalan nehirler, belleklerden silinen nehirler. Nehirler, mekanlar, adalar ve binalar sadece kişisel değil, toplumsal belleğe aittir. Bunların hepsi, toplumsal belleğe ev sahipliği yaparlar ve yok olmaları toplumsal belleğin de yok olmasına neden olur. Nice ağıtlar vardır toplum olarak bildiğimiz, toplumsal belleğimizde yer eden ve  hikayelerini yaşanmış olaylardan alan.

Çocukluğumdan beri hatırladığım ağıtlardan biri, Kızılırmak üzerinden geçen düğün alayının yaşadığı felaketi anlatan ağıttır. Söylenen odur ki, Zilha adlı gelin, düğün alayı ile bir köyden başka köye gelin giderken, bir kartalın atını ürkütmesi sonucunda Kızılırmak’ın azgın sularına kapılarak yok olur. Bu felaket ile canı yanan insanlar, Kızılırmak’a beddua eden ağıdı yakarlar:

Köprüye varınca köprü yıkıldı
Üç yüz atlı birden suya döküldü
Nice yiğitlerin beli büküldü

Kızılırmak nettin allı gelini
Nasıl yedin benim suna boylumu

Kızılırmak parça parça olasın
Her parçanı bir diyara salasın
Sende benim gibi yarsız kalasın. ”

Geçmişle koparılan bağ

Kızılırmak, parça parça olmasın, insanın doğaya hükmetme hırsından nasibini almasın. Kızılırmak, nazlı nazlı, bazen de azgın azgın akmaya devam etsin. Ona ait iyi ya da kötü toplumsal belleğimize kimseler dokunmasın, dokunamasın. Kızılırmak yarsız da kalmasın. Yeşilırmak, O’na sevdalansın.

Sadece nehirler mi? Ya binalar ve mekanlar? İstanbul’un sahip olduğu en önemli mekanlardan biri olan Haydarpaşa Garı’nın üstüne kapatılan ama aslında toplumsal belleğimizin üstüne kapatılan peçe kaldırılsın. Yassıada nasıl değiştirildi, bu hali hangimizin içine sindi? Yaşanmışlıklardan oluşan belleğimize sahip çıkamazsak çocuklarımıza ne anlatacağız? Geçmişle bağı koparılan yaşamları mı?

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Koronavirüs salgınında günlük tutmak: Psikoçöküntü Günlükleri

En büyük tutkusu edebiyat olan benim için günlük tutma fikri hiçbir zaman benimseyemediğim bir fikir olmuştur. Ama neredeyse yarım asırlık hayatımda koronavirüsün tüm dünyayı etkisi alması ile günlük tutmanın hiç fena bir fikir olmadığını, hatta bundan daha iyi bir zamanın olamayacağını düşündüm. Daha önce hiçbir şekilde tecrübe etmediğimiz bir şeyi tecrübe ediyoruz. Hayatımız günden güne değişmeye başladı. Sanırım ilk olarak sosyal mesafe kavramı hayatımıza girdi. Türkçe dahil olmak üzere diller yeni bir tanım kazandı. Zaten öyle değil midir? Her anlamda yaratıcılığımız biraz da bu tür olaylar ile ivme kazanmaz mı? İnsanlık, zorlandığında yeni yeni şeyler bulmaz mı?

Gün be gün değişen hayatlarımızda neler olmadı ki? Kimimiz evde kalarak biraz daha konfor içinde çalışmaya başladık. Başta sağlık çalışanları olmak üzere, başka meslek mensupları daha fazla mesaiyi, daha zor koşullarda yapmaya başladı.

Bu dönemde günlük tutma isteğine kapılmamın en büyük nedeni, ailenin gelecek nesillerine kendi hislerim ve tecrübelerim ile bu olağanüstü dönemde yaşananları aktarmaktı. Günden güne nasıl bir değişim yaşadığımızı, ruh halimizin nasıl olduğunu, sokağa çıkma yasağı gibi bazılarımızın daha önce hiç tecrübe etmediklerini, bazılarımızın da yaşı gereği askeri darbe sonrası yaşadıklarının çağrıştırdıklarını…

Aslında ne kadar kırılgan hayatlarımızın olduğunu, binlerce yıldır kat ettiğimiz mesafenin sonunda kendimizi Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşinin en temelinde, beslenme ve barınak ihtiyaçlarının olduğu yerde bulabileceğimizi gördük. Günlük tutma fikri, bana ilk defa bu kadar yakın gelirken hatta heyecanlandırırken İtalyan yazar Franco “Bifo” Berardi benden önce davranmış. Asla ona rakip olabileceğimi söyleyemem. Ben, neticede Çevre Ekonomisi uzmanlık alanı olan, edebiyat düşkünü bir faniyim. Ama diğer taraftan, ben de bir günlük tutsa idim muhtemelen Berardi’nin günlüğü ile çok örtüşen bir günlük olurdu. Çevre problemlerine kafa yoran ve astım hastası bir ekonomist çok benzer konuları gündeme getirirdi.

‘Normalliğe dönmek’

Berardi, Lizbon’dan Bolonya’ya dönüşünde havaalanında yaşadıkları ile başlayan ve  “Psikoçöküntü Günlükleri” olarak adlandırdığı günlüğünde günden güne hem İtalya’da hem de dünyada neler olduğunu anlatıyor. 21 ve 28 Şubat’ta yazılan metinler hariç, İtalyanca’dan Türkçe’ye çevirisini Serhan Ada’nın yaptığı günlüğün aklıma ilk getirdiği şey, Eduardo Galeano’nun “Ve Günler Yürümeye Başladı” eseri oldu. Bu kitabın aklıma gelen ilk şey olmasının nedeni, neredeyse pek ortak noktaları olmamakla birlikte, her iki kitabın gün gün ilerlemesi sanırım. Galeano, kitabında bir takvim yılını esas alarak, her gün tarihte o gün neler olduğundan bahseder. Geleceğe yönelik umudu bize sürekli hissettirir. Hayatın temelinde umut yok mudur? Berardi de bu salgının, insanlık için normal diye bildiğimiz ama normal olmayana dönmek için bir şans olabileceğinden, bir umut olabileceğinden bahseder satır aralarında..

Psikoçöküntü Günlükleri’nin Türkçe’ye çevrilmiş tam metnine Açık Radyo’nun internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Ama ben birkaç alıntıya yer vermek istiyorum.

Berardi’nin, 16 Mart’ta yazdıklarında dikkatimi çeken cümleler, dünyadaki çılgın hızımızı durdurunca elde edebileceğimiz kazanımlara ilişkin.                  

Yeryüzü dünyaya isyan halinde. Kirlilik açık biçimde azalıyor. Çin’den ve Po Havzası’ndan iki ay öncekilerden tümüyle farklı fotoğraf yollayan uydular böyle söylüyor. Büyük ölçüde kent havasından dolayı ciddi astım teşhisi konulan- on yıldır bu kadar iyi soluk alamayan ciğerlerim de böyle söylüyor.”

17 Mart gününde düştüğü notlardan özellikle dikkatimi çekenler, beni etkileyenler ise şöyle:

“Farklı bir zenginlik anlayışı ileri sürülebilir: Zenginlik elindeki para miktarına değil, yararlanabildiğin hayat kalitesine bağlıdır.”

Özellikle bu tespit sahip olduklarımızı, onları nasıl fedekarlıklar sonunda elde ettiğimizi ve yaşadığımız hayatları sorgulamak açısından çok önemli: .

Bir ay, iki ay, üç ay… Makineyi durdurmaya yeter ve bu durmanın geri dönülmez etkileri var. Normalliğe geri dönmekten bahseden, makinenin hiçbir şey olmamış gibi yeni baştan çalışacağını düşünenler olup bitenden bir şey anlamamış demektir.”

18 Mart’ta arkadaşı ile birlikte yazdığı “İhtiyarlara Ölüm” adlı kitabından bir alıntı yer alıyor kitapta:

Birdenbire nereden çıktığı belli olmayan bir salgın baş gösteriyor. On üç – on dört yaşında çocuklar ihtiyarları öldürüyorlar. Önce tek tük vakalar varken giderek artıyor ve en son her yere yayılıyor. Hikâyenin teknik- mistik sırlarını geçiyorum. Gençler kederli halleriyle havayı bozan yaşlıları öldürüyorlardı.”

Bu cümleler, salgının başında Türkiye’de sokaklardaki yaşlılara karşı gençlerin hoş olmayan davranışları ile İspanya’da huzurevlerinde unutulan yaşlıları aklıma getirdi. Ama yazar,  kendi kitabındaki bu cinayetleri, günlükte bir hesaplaşma olarak resmetmiş. İklim değişikliğinden sorumlu olan yetişkinler ile geleceğini isteyen çocuklar arasındaki bir tür gecikmiş intikam. Ne de olsa iklim değişikliği etkili önlemler alınamaması halinde çocukları ve gelecek nesilleri daha fazla etkileyecek.

Yazarın, 24 Mart’ta yazdıkları çok çarpıcı ve bir süredir bu işlere kafa yoran herkesin sorgulamaya başladığı konular:

“Daha en başta, normallik denen şey, gezegenin bedenini kırılgan hale getirip pandemiye yol açan şey.

Aynı zamanda daha pandemi patlak vermeden “tükeniş” kelimesi yüzyılın ufkunda görünmeye başlamıştı. Yine pandemiden önce, 2019 yılında, Kasım ayında, New Delhi’de soluk almayı imkânsızlaştıran kâbus, Avustralya’da korkunç yangınla zirveye ulaşan çevreyle ilgili ve toplumsal çöküş zirveye ulaşmıştı.
 
15 Mart 2019’da birçok kentin sokaklarında ölüm makinesini durdurma talebiyle yürüyen milyonlarca çocuk bir şey elde etmiş oldular: İklim değişikliğinin dinamikleri ilk kez kesintiye uğradı.”

Serhan Ada, bu metni Türkçeye kazandırarak çok güzel bir iş çıkarmış. İnsanlığın temel sorunlarından biri, fazlasıyla kirletilmiş bir dünyada, fazlasıyla emek sarf ederek hayatta kalmaya çabasıdır.  Daha az ile daha mutlu olarak yaşayabilmek için normalin ne olduğunu yeniden tanımlama zamanı geldi. Bu salgın öncesi ‘normal’ diye bildiğimiz yaşamlara dönmeden.

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kriz algısı, kriz yönetimi ve kaynakların kötü kullanılması

Olağanüstü günler yaşıyoruz. Bütün dünyanın az ya da çok hasarla etkilendiği zamanlardan geçiyoruz. Arka arkaya sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldığımız çok kötü zamanlar… Aslında bu sorunların bir çoğu birbiri ile ilintili ve hepsi de iklim krizinin birer alt başlığı. Korona virüsünden etkilenenlerin Türkiye’de de rapor edilmesi ile birlikte, iklim krizine kafa yoranlar bu konuları tartışan yazılar yazdı. En çok tartışılan sorulardan biri de iklim krizi bütün sorunları kapsayan küresel bir problem olduğuna göre, neden korona virüsünün yol açtığı paniğe yol açmıyor sorusu idi. Bu konu hakkında daha sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi araştırma fonu ile yaptığımız bir çalışmanın sonuçlarını da içeren bir yazı yazmayı planlıyorum.

Bütün bu olup bitenlere özellikle yanlış hesaplanan gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) hesapları, ekonomik büyümeye odaklı ekonomi politikaları ve en gelişmiş ülkelerin bile risk algısı ve risk yönetimindeki sıkıntılar, özel sektörün kar amaçlı gereksiz üretimleri açısından da bakmak gerekiyor. Bütün bunların yeniden tartışılması gerekliliği hasıl oldu çünkü bu şekilde devam edemeyeceğimiz ortaya çıktı.

Sürdürülebilir büyüme ekolojik olmalı

Sürdürülebilir büyümenin, yani ekonomide yarattığımız reel katma değer artışının üç koşulu vardır. Bunlar finansal, sosyal ve ekolojik sürdürülebilirliktir ve bu üç koşulu da aynı anda sağlamak zorundayız. Birindeki aksaklık, kısa sürede diğerlerini de olumsuz etkileyecektir. Son yıllarda, özellikle sosyal ve ekolojik sürdürülebilirlikte sıkıntılar yaşadığımız; bilinen ve fakat herkesin duymaktan, dile getirmekten pek hoşlanmadığı bir gerçek. Ayrıca, bu şekilde devam edersek bu sıkıntıların krize döneceği aşikar.

Üretimin en önemli girdilerinden biri olan beşeri sermaye, mülteci krizlerinden, hava, su ve toprak kirliliğine bağlı sağlık sorunlarından, pandemik hastalıklardan ve diğer bir çok faktörlerden olumsuz olarak etkileniyor. Koronavirüs pandemisinin mecbur bıraktığı tedbirler bağlamında bazı alanlarda, hatta İtalya’da hayati ve stratejik olmayan bütün alanlarda üretim faaliyetleri durduruldu. Bu çok üzücü ama, bir o kadar da sosyal sürdürülebirliliğin sağlanamaması halinde neler olabileceğine dair çarpıcı bir örnek. Üretimin aksaması ya da kesilmesi bir çok açıdan başka sorunlara yol açabilir. Peki ama, ekonomiler neler üretiyor? Gerçekten doğaya saygılı bir şekilde, insanlığın iyiliğine hizmet eden ürünler mi üretiliyor? GSYİH hesapları içinde yer alan bu ürünlerin hangileri bizim için hayati öneme sahip?

Olmadan da yaşayabileceğimiz üretim

GSYİH hesaplanırken kayıt altına alınmış ve ekonomik değerleri para ile ölçülebilen katma değer (yeni üretim) dikkate alınır. Birleşmiş Milletler tarafından bu hesaplama yöntemine ilişkin bazı eleştiriler getirilmiştir ve bu eleştiriler son derece yerindedir.  Mesela hesaplamalar yapılırken hızla azalan doğal kaynaklar ve çevre kirliliği dikkate alınmaması yüzünden ekolojik sürdürülebilirlik dikkate alınmaz. Bunun farklı nedenleri vardır ama en önemlisi bunlara ekonomik değer biçmek kolay değildir.

Üstelik üretilen ürünlerin bir kısmını hatta büyük bir kısmını gözden geçirdiğimizde onlar olmadan da pekala yaşayabileceğimizi fark ederiz. İnsanlığa faydası olmayan ürünlerin üretimi, kısıtlı kaynakların çok kötü kullanıldığını gösterir. Kaynak kullanımında risk algısının önemli bir rolü olmalı ve krizlere karşı ülkeleri dayanıklı hale getirmelidir. Koronavirüs pandemisinin yol açtığı ölümler ve bu pandeminin ülkelerin sağlık sistemleri üzerindeki baskısı, neredeyse hemen bütün ülkelerin kriz algısında sorunlar olduğunu, olası krizlerin üstesinde gelebilmek için kriz yönetimi planlarının çok zayıf olduğunu ve yeterince kaynak ayrılmadığını gösterdi. Bu kötü kaynak dağılımında politika yapıcılar kadar, vatandaşların da rolü var.

Devlet şeklinde yapılanmanın ortaya çıkmasında en önemli etken, güvenlik talebidir. Tarım Devrimi ile yerleşik düzene geçen insanlık, bir bedel karşılığında başka insanlardan güvenlik hizmeti talep etmiştir. Bu bedel, ödediğimiz vergilerin temelini oluşturur. Kısacası, güvenlik hizmeti, devletin vatandaşlarına sunduğu en eski kamu hizmetidir. Günümüzde hem vatandaşların, hem de politika yapıcıların sorumlulukları ve hakları, gücünü farklı yasalardan özellikle Anayasa’dan alan sosyal sözleşme ile belirlenir.

Sağlık sistemi, bir güvenlik hizmetidir

Son zamanlarda yaşadığımız pandemi, sağlık hizmetlerinin bir güvenlik hizmeti olarak da sınıflandırabileceğimizi gösterdi. Bu hizmetlerin sağlanmasında kaynak olarak vergiler kullanılır. Vatandaşların, seçim zamanlarında risk algısı yüksek ve ona göre kaynak tahsis edebilecek politikacıları tercih etmesi her bir vatandaşın diğerine karşı sorumluluğudur. Kamu kaynaklarının vatandaşın iyi olma haline tahsis edilmesini aslında vatandaş kendisi sağlayabilir. Ülkelerin daha çok teknolojiye, daha çok araştırma ve geliştirme çalışmalarına, kriz anında etkin kriz yönetimi politikalarını uygulamaya kaynak tahsis etmesi gerekir.

Yaşanan bu kötü olaylar, sadece kamu kaynaklarının değil, özel sektör tarafından da kaynakların etkin kullanılıp kullanılmadığını sorusunu gündeme taşıyacaktır.

Hafta SonuHaftasonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Değişen çocukluk, değişen doğa ve Serhan Ada’nın çocukluk denemeleri

Çocukluğa dair en gerçekçi ve yalın anlatımlardan biri, Virginia Woolf’a aittir. Woolf, çocukluğun insanın sonraki hayatını nasıl etkilediğini şöyle dile getirir: “Birinin geçmişi… Çocukların bahçede koştuğunu görüyorum. Gecede denizin sesi. Neredeyse hayatın kırk yılı, hepsi onun üzerine kurulu, öyle nüfuz etmiş ki asla açıklayamam.” Onun bu anlatımına daha önce başka bir yazımda da yer vermiştim. Yazar, çocukluğumuzun hayatımızın geri kalanına nasıl tesir ettiğini, nasıl tekrar tekrar geriye baktığımızı öyle güzel anlatır ki! Bu nedenle, Woolf’un dile getirdikleri defalarca hatırlanabilir. Çocuklukta yaşanan her şeyin, iyisi ve kötüsü ile, bizi ve geleceğimizi şekillendirmesi ve her şeyin çocukluğun üstüne inşa edilmesi ne kadar doğru bir tespittir. Çocukluk anavatanımızdır.

Serhan Ada da “Geçen Yüzyılın Ortasında Çocukluk Nesneleri” isimli son kitabı ile, bir kez daha anavatanımızın kapılarını aralıyor. Kitap, Ada’nın köklerinin dayandığı yer olan Girit’e, dedesinin duyduğu özlem ile bitiyor: Anavatana duyulan özlem… Serhan Ada, bunu özellikle mi kurgulamış, yoksa bellek müthiş bir oyunu ile iki nesil öncesinin geçmişini mi kurcalamış bilinmez. Bu soruyu, kitabın yazarına sormak lazım.

Büyülü bir anlatıma sahip olan bu kitap, neleri çağrıştırmıyor ki! Emile Ajar’ın (aslında Romain Gary) “Onca Yolsulluk Varken” romanında nasıl Momo, Madam Rosa’yı gençliğinde neye benzediği görmek için onu geri vitese takıyorsa, Ada da bizleri geri vitese takarak çocukluğumuza götürüyor. Değişen çocukluk ve değişen doğa. Kitapta anlatılan bir çok hikaye, daha doğrusu bellekte kalan bir çok anı, insanın doğa ile olan ilişkisinin 50-55 yıl gibi kısa sürede nasıl tahribat boyutlarına ulaştığını da anlatıyor. Serhan Ada, kitabı tabii ki bu amaçla yazmamış. Kitabın başında kendisinin de belirttiği gibi, Walter Benjamin’den esinlenerek kendi belleğinde kalan sisli anıları gün yüzüne çıkarmaya çalışmış. Ancak farkında olmadan, doğa ile insan ilişkisinin çok kısa bir sürede nasıl değiştiğini de pek güzel anlatmış.

Plastik atıklardan oluşan insan yapımı yedinci kıtanın olmadığı bir dünya, yoğurtçudan yoğurt almak için evlerden götürülen kapların önce darasının alındığı (darasını almak lafını şimdilerde kaç çocuk biliyor acaba?) bir dünya, çocukların sokakta oynayabildiği ve bazı oyuncaklarını kendilerinin imal ettiği bir dünya, balıkların adabı ile avlandığı bir dünya. Bütün bölümleri burada tek tek anlatarak okumak isteyenlerin hayal dünyasına müdahale etmek istemem. Ancak, özellikle doğa ile ilişkilerimizde gelinen noktayı bir kez daha hatırlatmak amacı ile, beni en çok etkileyen bir kaç bölüme değinmek istiyorum.

Balıkçıların lüfer avına çıkmasının ritüeli, balığı büyük bir zarafet ile avlayabilmenin güzelliği, bana doğaya olan şükran duygumuzu ve saygımızı anımsattı misal. Oysa şimdilerde balıklar böyle sabır, emek ve saygı ile avlanmıyor. Trol, gırgır ve daha ne varsa bunlar ile dalınıyor denizlere. Köroğlu, ne güzel söyler, “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” diye. Gerçekten de insanın doğaya, diğer canlılara karşı mert olmayan bir şekilde hükmetme isteği artık sınır tanımıyor.

Serhan Ada.

Çocukların sokaklarda oynayabilmesinin güzelliği de kitapta farklı bölümlerde yer alıyor. Ama çocukların toplandığı alanı anlatan bölüm ayrı bir güzel; o gün oynanacak oyunlara o alanda karar verilmesi ve günün sonunda muhasebenin yapılması için evlere dağılmadan önce gene bu alanda toplanılması… Kitapta anlatılan olaylar ile benim çocukluğum, zaman açısından birebir örtüşmese bile, oyunların sokaklarda oynanabildiği döneme denk gelen bir çocukluk yaşadım ben de. Saklambaç oyununda ebe, çocuklardan birinin adını yanlış söylediğinde çanak çömlek patladı diye bağırırdık ve bu sesler bütün sokaklarda yankılanırdı. Muhtemelen bu sesler, evlerde iş yapan annelerin içlerini ısıtırdı. Ne çocukların oynayabileceği sokak kaldı, ne de nesilden nesile geçen oyunlar ile çanak çömlek patladı diye bağıran çocuklar. Nasıl bir değişimdir bu! Sadece 40-50 yılda unutulmaya yüz tutan ne çok güzellik var. Dünya, nereye koşuyor ve koşarken arkasında nasıl güzellikler bırakıyor…

Kitaptaki anılara ait son bölüm ise, değişen iklimler ve zorunlu göçlerin nelere yol açabileceğinin habercisi. İnsanların, sebep ne olursa olsun alıştıkları yaşamdan koparılmaları ya da kopmak zorunda kalmaları hüzünlü, hem de çok hüzünlü… Son yıllarda yapılan çeşitli çalışmalar çocukların, kadınların ve yaşlıların bu göçlerden nasıl etkilendiğini, ruh hallerinin nice olduğunu araştıyor.  Ama sanırım, aslında bu ruh halinin nice olduğunu en güzel Dadaloğlu anlatmış.  Osmanlının güneyde mevsime bağlı olarak konup göçen aşiretleri, güvenlik nedeni ile yerleşik düzene zorlayan fermanı güneye ulaşınca, Dadaloğlu sazı eline almış ve “Göründü de Hemite’nin Kalesi, hiç gitmiyor aşiretin belası…Devemiz gelirdi tütülü bazlı, tütülün sesi de bülbül avazlı” diye ağıt yakmıştır.

Babam, ne zaman efkarlansa, sıkılsa bu ağıdı söylerdi. Ben de belli bir yaşa kadar bu ağıdı, bizim aşiretin ağıdı sanırdım. Ne de olsa atalarım da bir zamanlar develeri ile kışın Andırın-Kadirli tarafındaki topraklarına çekilen, yazın Göksun çevresindeki yaylalarına inen, göç yolunda Hemite Kalesi’ni gören, toprak sahibi olmayı ve tahsili zenginlik ile eşdeğer tutan o yörenin belirli aşiretlerindenmiş. Dadaloğlu’nun yaktığı ağıt, belki de güneydeki yerleşik düzene zorlanmaktan nasibini alan bütün aşiretlerin ağıdı idi.

Kitabın yazarı Ada’nın dedesinin, rakı sofrasında hüzünlenip, Ada’nın bilmediği bir dilde usulca şarkı söylerken gözlerinden süzülen iki damla yaş çok şey anlatıyor. O göz yaşlarında aslında çocukluğun anavatanına duyulan özlem var.  Göçün hüznünü, en güzel o iki damla gözyaşı anlatıyor. Tıpkı, Mert Gökalp’ın çektiği “Lüfer” isimli belgeselde, göç zamanı geldiğinde Karadeniz’e geri dönmek icin yola koyulan lüferin, Boğaz’ın çıkışında dalyanlara takılmasını ve oradan çıkabilmek için yürek dağlayan çırpınışlarını izlerken gözünüzden süzülen iki damla yaşın anlattığı hüzün gibi…

Kategori: Hafta Sonu

EnerjiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ölümün rengi, kömür karası güzelim

Son zamanlarda vizyonda olan farklı ülkelerden filmler, gelir dağılımı ve sosyal adalet konusuna bir kez daha dikkat çekiyor. Britanya’nın dahi yönetmeni Ken Loach’un “Üzgünüz, Size Ulaşamadık” ve Güney Koreli yönetmen Bong Joon-ho’nun yönettiği “Parazit” filmleri, İngiltere’de ve Güney Kore’de yaşanan yoksulluğu ve bu sorunun, başta aile yaşantısı olmak üzere insan ilişkilerini nasıl etkilediğini çarpıcı bir şekilde beyaz perdede gözlerimizin önüne seriyor. Yoksulluk, gerçek hayatın içinde olmasına rağmen, nedense beyaz perdede bizi daha fazla etkiliyor. Belki de tüm dikkatimizi filme vermekten dolayı daha fazla etkileniyoruz. Kim bilir?

Maalesef, yoksulları daha da zor duruma düşürecek başka sorunlar var. Gittikçe bozulan hava ve çevre kalitesi, suya erişimin daha güç hale gelmesi, gıda fiyatlarının sürekli artması ve bunların yol açtığı sağlık sorunlarının yarattığı rahatsızlık ve tedavi masraflarının, yoksul insanlar için olumsuz hayat koşullarını daha da ağırlaştıracağı tartışma götürmez bir gerçek. Ekonomide, bir ülke içindeki gelir dağılımını ölçerken Gini katsayısını kullanırız. Bu katsayının, 1’e eşit olması halinde o ülkedeki tek bir vatandaşın, milli gelirin tamamını aldığını, 0’a eşit olması halinde ise, her vatandaşın milli gelirden eşit oranda pay aldığını varsayarız. Diğer bir deyişle, Gini katsayısı 0 değerine yaklaştıkça gelir dağılımında adalet sağlanırken, 1 değerine yaklaştıkça gelir dağılımındaki adalet bozulur. Burada bahsettiğim gelir dağılımı, birincil gelir dağılımı olup vergiden önceki gelir dağılımını ifade ediyor. Gelir dağılımı hesaplarına, çevre problemlerinin neden olduğu maliyetleri de koyduğumuz zaman, yoksulların nasıl daha da yoksullaştığını görmek pekala mümkündür.

Rasyonel olan hayata uymuyor

Rasyonel olan ekonomik kararların hepsi, birer fayda-maliyet analizine dayanır. Fayda-maliyet analizleri, özellikle alınan kararlar sonucunda çevreye ve insan sağlığına verilen zararlarda daha önemli hale gelir. Ancak son gelişmeler, bir kez daha bunun gerçek hayatta ve uygulamalarda yapılmadığını gösteriyor.

Türkiye’den örnek verecek olursak, termik santrallere takılması gereken ancak  maalesef Meclis’ten geçen yasa tasarısı ile 2.5 yıl ertelenmesi öngörülen filtrelerin maliyeti ile filtresiz bacaların yol açtığı sağlık sorunlarının çok iyi hesaplanması beklenirdi.  Üstelik burada söz konusu olan, hayat-memat meselesi ve insan sağlığı olduğu için bu tür hesaplara aslında hiç girilmemesi gerekirdi. Zira, termik santrallerin faaliyette bulunduğu yerlerde başta solunum yolları olmak üzere, çeşitli sağlık sorunlarındaki artış, oralarda yaşayan insanların hayat kalitesini etkilemekle kalmıyor, ölümlere de neden oluyor. Ölümün bedeli ,sadece iş gücü kaybı olmamalıdır.

Karar alıcıların, ki bunlara muhalefette olan milletvekilleri de dahil, buradaki sorumlulukları yadsınamaz. Devlet ile vatandaşlar arasında bir sözleşme vardır. Bu sözleşmenin dayandığı en temel yasa Anayasa’dır. Sosyal sözleşme gereği vatandaşlar, Anayasa ile belirlenen sorumluluklarını yerine getirirken, sözleşmenin diğer tarafında devlet adına yer alan karar alıcılardan da aynı şeyi beklemek haklarıdır. Demokrasimiz, dolaylı demokrasi olduğu için milletvekilleri, vatandaşları mecliste temsil eder. Vatandaşlar, seçimler aracılığı ile milletvekilerini kendileri adına karar almaya yetkili kılar ve doğal olarak alınan kararların kendilerinin refahı için olmasını bekler ve haklarının savunulmasını isterler. Termik santrallerine filtrenin takılmasını öngören yasa tasarısının Meclis tarafından onaylanması açıkça hak ihlalidir. Daha da düşündürücü olanı ise, bu oylamadan daha önce iktidarın, iklim krizi ile yeterince mücadele etmediğini, asıl beka sorununun iklim krizi olduğunu belirten ana muhalefet partisinin milletvekillerinin hepsinin bu çok önemli oylamaya katılmamış olmalarıdır. Hatta katılma oranları çok düşüktür. Anayasa’nın 73. Maddesi, vatandaşların vergi ödeme sorumluluğunu düzenlerken, 56. Maddesi de vatandaşların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını düzenler. Vatandaşlar, vergilerini ödeyerek sosyal sözleşmenin kendilerine düşen yükümlüğünü yerine getirirken, aynı şeyi Meclis’ten beklemek hakkına sahiptir.

Vetonun gereği yerine getirilmeli

Birkaç gün önce bir televizyon kanalı, filtre takılması için termik santrallerinin elektrik üretimine ara vermesinin ne gibi maliyetlere yol açacağı bir takım hesaplar ve görseller ile gösterdi. İnsan hayatını ve sağlığını hiçe sayarak yapılan bu hesaplamalar, gerçekçi olmaktan çok uzaktı.  Oysa WWF Türkiye, termik santrallerinin yılda zaten 365 gün çalışmadığını, ancak 70 gün civarında çalıştığını açıkladı. Kısaca bu filtrelerin takılması için, elektrik üretimine ara verilmesine gerek olmadığını belirtti.  Ama takılmaması halinde feda edilen insan hayatlarının sayısı hiç de az değildir. Temiz Hava Hakkı Platformu tarafından yapılan analizler ise, 2017 yılında hava kirliliğinin trafik kazalarından daha fazla ölüme yol açtığını gösteriyor.

Ölüm zordur, ölüm büyük bir kayıptır, ölüm hüzünlüdür. Tevfik Fikret’in dediği gibi biz, melali anlamayan nesle aşina değiliz. Filtre takılmasından dolayı gerçekçi olmayan hesapları yapan nesil, melali anlamayan nesildir. Yaşam hakkı kutsaldır. Ve karar alıcılar, vatandaşların yaşam hakkını korumakla görevlidir. Bu görev, bir anayasal sorumluluk ve zorunluluktur. Bu nedenle yasa tasarısının veto edilmesi olumlu bir gelişme olmuş ve karar vericiler bu konudaki sorumluluğunu yerine getirmiştir.

 

Kategori: Enerji