Köşe YazılarıManşetYazarlar

[2021’in ardından] Orman yangınlarından sellere 2021’de su

Türkiye’de 2021’e damgasını vuran en önemli mesele şüphesiz ki suyun kirliliği, azlığı ve fazlalılığı ile ortaya çıkan birbirinden farklı çevre felaketleriydi.

Önce Marmara Denizi’nde 2020 yılının kasım ayında başlayan aşırı fitoplankton artışı, yaz aylarına doğru deniz sıcaklığının da artmasıyla birlikte deniz yüzeyini kilometre karelerce kaplayan müsilaj sorununu olarak karşımıza çıkardı. Yaklaşık 25 milyon insanın ve binlerce sanayi tesisinin atıksularının önemli kısmının yeterince arıtılmadan denize bırakılması, aşırı ve yanlış avlanmayla denizdeki biyolojik çeşitliliği neredeyse ortadan kaldıran balıkçılık faaliyetleri, kıyıları beton dolgu alanlarına dönüştüren projeler ve daha pek çok yanlış uygulama, Marmara Denizi’ndeki müsilaj felaketini elbirliği ile hazırladı. Yüzeydeki müsilaj birikintileri toplansa da sorunun nedenleri ortadan kaldırılmadan, görüntüyü kurtarmak öteye gitmek zor görünüyor.

Yağış almayan, kuruyan ormanlar yandı

2021’de bir yanda da kuraklık devam ederken yaz aylarında gelen sıcak dalgasıyla 28 Temmuz ile 12 Ağustos tarihleri arasında Akdeniz, Ege, Marmara, Batı Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde bulunan 49 ilde 300 civarında orman yangını meydana geldi. Yangınların çıkmasının ana sebebi kurak dönem boyunca doğru düzgün yağış almamış ormanlardaki biyokütlenin su içeriğinin iyice düşmesi ve kuruması sonucu tutuşmaya hazır hale gelmiş olmasıydı. Sıcak dalgası da bu tabloya eklenince ülkenin dört bir yanında eş zamanlı yangınlar çıktı.

İklim değişikliğinin en tipik tezahürlerinden biri olan orman yangınlarına ne kadar hazırlıksız olduğumuz da ortaya çıktı. Günlerce süren orman yangınları bazen yanacak orman kalmadığı için söndü. Bu orman yangınlarda 8 insan hayatını kaybetti, yaklaşık 178 bin hektar orman yok oldu ve sayısız canlı öldü.

İklim değişikliği ve çarpık yapılaşmanın sonucu: Seller

Tüm bunlar yetmez gibi 11 Ağustos’ta Batı Karadeniz’de gerçekleşen aşırı yağışlar sonucu Kastamonu, Sinop ve Bartın illerinde aşırı yağışlara bağlı seller yaşandı. Bu sellerde en 82 kişi hayatını kaybetti. Özellikle Kastamonu’nun Bozkurt ilçesinde yaşanan felaket sadece aşırı yağışlarla ilgili değil, dere yatağı boyunca devam eden suyun akışını ve iklim değişikliğini dikkate almayan çarpık yapılaşma ile de ilgiliydi. Daha önceki benzer felaketlerden bir ders alınmadığı anlaşıldı.

Olumlu gelişmeler de oldu

2021’de sadece olumsuz değil olumlu gelişmeler de yaşandı. Bunlardan biri 23 Ocak tarihinde yayınlanan Resmi Gazete ile yürürlüğe giren “31373 sayılı Planlı Alanlar İmar Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”in 5. maddesi ile birincil su kaynaklarının korunması amacıyla 2 bin metrekarenin üzerindeki parsellere yapılacak binalarda yağmur suyu toplama sistemi kurmanın zorunlu hale getirilmesi oldu. 2 bin metrekareden küçük alanlarda inşa edilecek yapılar için ise yağmur suyu toplama sistemini zorunlu kılma takdir yetkisi belediyelere bırakıldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) bu yönetmeliği 1000 metrekareden büyük yeni yerleşim yerleri için uygulama kararı aldı. İBB ayrıca yeni yerleşim yerlerinde gri su kullanımının da zorunlu hale getirilmesi için çalışmalara başladı. Bu yönetmeliklerin gerçekten uygulanmaya konması ile suyun verimli kullanımı ve su tasarrufu çok daha etkin bir şekilde sağlanacak.

Bir başka olumlu gelişme ise CHP’li belediyeler ile akademisyenler, sivil toplum temsilcileri, kooperatifler, çiftçi örgütleri ve meslek örgütlerinin 22 Mart Dünya Su Günü’nde İzmir’de bir araya geldiği Kentlerde Sürdürülebilir Su Politikaları Zirvesi idi.

Türkiye’nin kentlerinde yaşanan su yönetimi ilgili sorunların ve çözüm önerilerinin ele alındığı zirvede, CHP’li belediye başkanlarının imzasıyla çıkan “Başka Bir Su Yönetimi Mümkün” başlıklı bir manifesto imzalandı. Manifestoda iklim krizinin su varlıkları üzerindeki etkisini azaltması için su yönetiminde beş ilkesel değişiklik yapılması gerektiği belirtildi. Bu ilkeler, katılımcı bir su yönetim modeli oluşturmak; suyu arzı artırma değil talebi azaltma yönünde yönetmek; suyu havza ölçeğinde planlamak; doğanın su döngüsünü korunmak; ve suyu ekosistem ve sektörler arası döngüsel kullanmak olarak ifade edildi. Türkiye’de ilk kez bu ölçekte ve içerikte bir kentsel su yönetimi zirvesi ve çalıştayı düzenlendi. Bu manifestonun önümüzdeki yıllarda da kentlerimize bir yol haritası olmasını umut ediyoruz.

Özetle, 2021 suyun azlığının da çokluğunun da bereketten çok felaket getirdiği bir yıl oldu. Suyu bu hale getiren biz olduğumuza göre, her yıl olduğu gibi bu yıl da ne ektiysek onu biçtik. Yani bolca atık, karbon emisyonu ve beton ekip, bolca müsilaj, orman yangını ve sel biçtik. Fail de bizdik mağdur da bizdik. 2022’de iyiliklerin faili ve bereketin biçicisi olmak umuduyla…

 

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

[2020’nin ardından] Covid-19’un ve kuraklığın gölgesinde bir yıl

Covid-19, 2020’ye de yaşadığımız kısmı kadarıyla 21. yüzyıla da damgasını vurdu. 2020 temiz suya erişimin öneminin bir kez daha anladığımız bir yıl oldu. Yılın ikinci yarısına ise kuraklık damgayı vurdu.

Yerel yönetimler Covid-19 krizinin başlarında suya erişim hakkı için adımlar attı

Türkiye’de yerel yönetimler Covid-19 kriziyle mücadele için herkesin suya erişimini garanti altına alma konusunda merkezi yönetimden önce davrandı. Yerel yönetimler, ülkedeki ilk vakanın tespitinin ertesi günü abonelerinin borç nedeniyle kesilmiş sularını açma ve kriz süresince su kesimini durdurma kararı almaya başladı. Başı çeken Adana, Ankara, Bursa ve Diyarbakır su ve kanalizasyon idareleri 12 Mart’ta; Antalya, Edirne, Eskişehir ve Kayseri ise 13 Mart’ta kararlarını kamuoyuna duyurdu. Kriz öncesi dönemde suyu kesilmiş 50 bin kadar abonenin bulunduğu İstanbul ise 18 Mart’ta aynı kararı aldı ve onu diğer pek çok kent izledi.

Covid-19 kriziyle mücadelede su kesintilerini durdurma kararları belediyelerin Twitter hesaplarından da duyuruldu.

İstanbul’un tarihi çeşmelerinden su akmaya başladı

Olmaz denilen oldu ve İstanbul’un on yıllardır susuz kalmış tarihi çeşmeleri restore edilmeye başlandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) ve İstanbul Vakıflar Müdürlüğü işbirliğiyle İstanbul genelinde 79 tarihi sokak çeşmesinin restorasyonu tamamlanarak içlerinden su akıtılmaya başlandı. İlerleyen zamanlarda şehirdeki 1100 civarındaki sokak çeşmesinin büyük kısmının restore edilip suya bağlanması planlanıyor. Böylece suya erişimde kimsenin geride kalmaması yönünde önemli bir adım atılmış oldu.

III. Ahmet Çeşmesi restore edilerek suya kavuşan tarihi çeşmelerden biri oldu.

Covid-19 krizi suda dayanışmayı tetikledi

Covid-19 krizi sürecinde İBB Askıda Fatura adı altında ihtiyaç sahiplerinin su ve doğalgaz faturalarının çevrimiçi bir sistem üzerinden ödenmesini sağlayan bir uygulama başlattı. 2020 yılının sonuna kadar 25,5 milyon lira tutarında su ve doğal gaz faturası ödendi. Askıda Fatura uygulaması Adana, Antalya, Aydın, İzmir, İzmit ve Mersin gibi şehirlerin belediyeleri tarafından da yürütülmeye başlandı.

Dünya Su Günü 2020’nin teması ‘Su ve İklim Değişikliği’ oldu

1993 yılından bu yana her sene 22 Mart’ta kutlanan Dünya Su Günü’nün 2020 teması, “Su ve iklim değişikliği”ydi. Dünyada meydana gelen felaketlerin yüzde 90’ının suyla ilgili olması ve 2 milyardan fazla insanın yüksek su sıkıntısı çeken bölgelerde yaşaması gibi pek çok gerçek, iklim değişikliğiyle birlikte büyüyen su krizine dikkatimizi çekiyor. Covid-19 krizi bu gündemi yılın ilk yarısında önemli ölçüde gölgede bıraktı. Ancak ikinci yarıda kuraklık Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülkede kendini göstermeye başladı.

Kuraklık tüm Türkiye’ye yayıldı

Türkiye’de kuraklık 2020’nin ikinci yarısından itibaren kendini belli etmeye başladı. Ülkenin Karadeniz Bölgesi de dâhil olmak üzere yedi coğrafi bölgesinde olağanüstü, çok şiddetli, şiddetli, orta ve hafif derecelerde kuraklık yaşanıyor.

Türkiye Kuraklık analizi (Eylül, Ekim, Kasım 2020)

Barajlardaki su seviyeleri düştü

2020’nin sonlarına doğru baraj su seviyesi Edirne’de yüzde 3’leri gördü, 36 saatlik su kesintileri yaşandı. İstanbul son on yılın en düşük baraj su seviyesi ortalaması ile 2020’i kapatırken barajların ortalama su seviyesi yüzde 20,13’ü gösteriyordu. Su seviyesinin bu kadar düşük olması hem kuraklıktan hem de su geçirimsiz yüzeylerle (asfalt ve beton yollar, kaldırımlar ve meydanlar vb.) kaplı kentlerimizi üzerine düşen yağmuru tutamamasından kaynaklandı. Zira yağış olsa bile su toprağa değip yer altı sularını ve barajları besleyemedi.

Kayaköy Barajı (Edirne) su seviyesi yüzde 3’e düştü.

Covid-19’un aşısı var ama kuraklığın çaresi iklim değişikliğinde azaltım ve uyum

2020 yılına damgasını vuran Covid-19’un aşısı geliştirildi. Ancak kuraklık sorununu çözmek için  paradigma değişikliği gerekiyor. Kuraklığın birincil nedeni küresel iklim değişikliği. Onu azaltmak için fosil yakıtlardan vazgeçip yenilenebilir enerjiye geçmediğimiz ve enerji tasarrufu yapıp tükettiğimiz enerjiyi de en verimli biçimde kullanmadığımız sürece dünyamız ısınmaya devam edecek.

Azaltım ve uyum politikalarını enerji sektöründen su yönetimine, tarımsal üretimden kentleşmeye kadar istisnasız her yönetim alanında hayata geçirmeliyiz. Ülkemizde bu konuda bazı adımlar atmış olsa da bunların tutarlılığı ve birbirine eklenebilirliği için Türkiye Paris Anlaşması’nı bir an önce onaylamalı. Ne daha fazla baraj ve su yolu, ne de daha fazla kömürlü termik santraline ihtiyacımız var.  Kaybedecek bir damla su, harcayacak bir dakika daha kalmadı. Artık iklimi değil, sistemi değiştirme zamanı.  

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Su yönetiminde nasıl bir işbirliği: Türkiye-Katar Su Yönetimi Alanında İşbirliği Mutabakat Zaptı

26 Kasım 2020 tarihinde Yüksek Stratejik Komite toplantılarının altıncısı gerçekleşti. Toplantıda Türkiye ile Katar arasında 10 ayrı anlaşma imzalandı. Bunlardan biri de Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Katar Devleti Hükümeti Arasında Su Yönetimi Alanında İşbirliği Mutabakat Zaptı idi. Bunun ardından “Türkiye’nin su yönetimi Katar’a mı devrediliyor?” ve “Türkiye suyunu Katar’a mı satacak?” gibi sorular ülke gündemini işgal etti. Hepimizi ilgilendiren su yönetimi konusunda atılan imzaların ve alınan kararların içeriği kamuoyuna çok önceden açıklanmalıydı. Buna ek olarak halen yapılmış detaylı bir açıklama yok. Kimse bir şey bilmeyince de tahminler üzerinden yapılan tartışmalar gittikçe büyüyor.

Sorulan sorular deli saçması mı?

“Türkiye suyunu Katar’a mı satacak?” sorusu bazılarımıza saçma gelebilir ama gelmemeli. Zira Türkiye 1980’lerden bu yana Orta Doğu ülkelerine su satmak için “barış suyu” kavramı etrafında çeşitli projeler geliştirdi. İlk proje 1980’lerde Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin sularını Suriye üzerinden ikiye ayrılan bir boru hattıyla Orta Doğu ülkelerine taşımak üzere düşünülmüştü. Ancak Orta Doğu gibi çatışmaların ve savaşların eksik olmadığı topraklardan geçecek binlerce kilometrelik boruların saldırılara açık olması; Arap ülkelerinin Türkiye’nin su üzerinden hegemonya kurmasına dair endişe duyması ve İsrail’in de bu sudan faydalanacak olmasına karşı çıkması gibi nedenlerle barış projesi denilen bu proje hayata geçirilemedi.

1990’larda ise iki ayrı su taşıma projesi daha ortaya atıldı. İlki, İsrail’in Antalya’nın Manavgat Nehri’nin sularını kendisi taşımak için geliştirdiği projeydi. Bu proje de İsrail’in yüksek maliyetleri gerekçe göstererek suyu almaktan vazgeçmesiyle rafa kaldırıldı. İkincisi ise 1997’da Mersin’den Kıbrıs‘a balonla su taşıma projesiydi. 1998’de yapılan birkaç denemeden sonra bu projeden de vazgeçildi. İlerleyen yıllarda Türkiye, Manavgat’ın suyunu Yunanistan’a, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne ve Kuzey Afrika ülkelerine satmak için girişimlerde bulunsa da bunlardan da sonuç alamadı. 2010’lu yıllarda Kıbrıs’a su satmak için kollar sıvandı. 2011’de temeli atılıp 2015’te tamamlanan ve barış suyu olarak bilinen projeyle Mersin’in Dragon Çayı‘nın suları KKTC‘ye taşınmaya başlandı.

Mersin’den KKTC’ye su taşımak üzere Akdeniz’de kurulan su aktarım sistemi. 

‘Katar Türkiye’de değil, Türkiye Katar’da su yönetimi konusunda çalışmalar yapacak’

Su Yönetimi Mutabakat Zaptı’nı imzalayan Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin bundan birkaç gün önce yaptığı açıklamalar projenin mahiyetine dair bazı ipuçlarını verdi. Pakdemirli, Katar’ın Türkiye’de değil, Türkiye’nin Katar’da su yönetimi konusunda çalışmalar yapacağını vurgulayarak şunları söyledi:

“Türkiye su yönetimi konusunda en güncel bilgiye ve teknolojiye sahip. Bu nedenle ülkeler bizimle bu konuda işbirliği yapmak istiyor. Biz de bu konudaki birikimimizi hem yurt içinde hem de yurt dışında etkin olarak kullanılmaya çalışıyoruz. Su, barışa vesile olsun ilkesiyle bu çalışmaları birçok ülke ile yapıyoruz”. Pakdemirli ayrıca yağış sularının daha verimli değerlendirilmesi ve deniz suyunun arıtılması konusunda Katar’da çalışma yapılacağını belirtti.

Katar’daki deniz suyu arıtma tesislerinden biri.

Ancak her iki konuda da Türkiye’de yapılan çalışmalar oldukça yetersiz. Türkiye maalesef kendi yağış sularını verimli değerlendirme yani yağmur hasadı ve benzeri konularında daha birkaç pilot proje dışında uygulamalı bir çalışma yapabilmiş değil. Deniz suyu arıtma teknolojisinde yani desalinasyon konusunda da aynı durumda. Katar ise 1955 yılından bu yana desalinasyon teknolojisini kullanan, su ihtiyacının büyük bölümünü denizden karşılayan ve desalinasyon konusunda çok deneyimli bir ülke. Türkiye’de evsel kullanımda desalinasyon uygulaması bir tek Avşa Adası’nda var. Deneyimli olmadığı bu iki konuda Türkiye Katar’a ne öğretebilir? Olsa olsa Katar Türkiye’ye desalinasyon konusundaki birikimini aktarabilir.  

Katar nasıl bir ülke?

Katar 2,8 milyonluk nüfusuyla ve sürekli büyüyen inşaat sektörüyle su talebi hızla artan ama tatlısu kaynakları çok kısıtlı olan bir ülke. Ülkedeki ilk desalinasyon tesisi 1955 yılında kurulmuş. Yani dünyanın desalinasyon teknolojisi konusunda en eski tecrübeye sahip ülkelerinden birinden bahsediyoruz. Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri olan Katar, Umman, Kuveyt, Bahreyn,  Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde (Basra Körfezi’nin batısındaki ülkeler) ne yüzey suyu ne de yeraltı suyu var. Sadece Umman’da ve Suudi Arabistan’ın güney kıyısından çok zayıf, küçük ölçekli su kaynakları bulunuyor.

Bir de bu bölgenin aldığı yağış çok düşük. Suyun buharlaşma oranı yağışın 40 katına çıkıyor. Üstelik Körfez’deki deniz suyunun tuz konsantrasyonu da oldukça yüksek. Bunun nedenlerinden biri de Arap Körfezi boyunca yayılmış desalinasyon tesisleri ve bunlardan çıkan yüksek tuz konsantrasyonlarının denize geri verilmesi.

Katar’da yenilenebilir kaynakların 12 katı su kullanıldığı bildiriliyor.

Bu ülkeler kullandıkları suyun yüzde 99’unu deniz suyunu tuzundan arıtarak üretiyor. Normal şartlar altında suyun azlığının buradaki insan nüfusunu baskılayıcı olması beklenirdi.  Ancak teknolojiyle ve yatırımlarla su kıtlığının nüfusu baskılayıcı özelliği aşılıyor. Böylece doğal şartlar altında bunca nüfusu kaldıramayacak ülkeler gittikçe kalabalıklaşıyor. 2000’li yılların başında nüfusu yarım milyon olan Katar günümüzde nerdeyse üç milyona yaklaşmış durumda. Bu ülkelere su akıtıldığı sürece nüfus artmaya devam edecek. Sürdürülemez bir yapı dışarıdan taşıma suyla döndürülmeye çalışılıyor.

Neden su yönetimi üzerine bir anlaşma ve neden Katar?

İklim değişikliği, hava ve su kirliliği, gıda ve su kıtlığı gibi ülke sınırlarını tanımayan küresel sorunlarla baş etmede ve dayanışmada ulusal anlaşmalar çok önemli ve gerekli. Ancak bu ülkenin vatandaşları olarak söz konusu anlaşmanın bir dayanışma mı yoksa kar odaklı bir işbirliği mi olduğunu bilemiyoruz. Eğer Türkiye bu anlaşmayı Orta Doğu’da su üzerinden bir liderlik kurma hamlesi olarak tasarlıyorsa şunu hatırlatmakta fayda var: 

Türkiye kendi su ve iklim yönetiminde çözmesi gereken sorunları olan bir ülkedir. 1980’li yıllardan itibaren özellikle gelişmekte olan ülkelerin su yönetimlerinde artan biçimde söz sahibi olup küresel su pazarını büyük oranda ele geçiren Amerikan, Fransız ve İngiliz su şirketlerinden örnek alınacak bir durum yoktur. Günümüzde çokuluslu olmuş bu şirketlerin menşei ülkelerdeki su sorunları on yıllar içerisinde çözülmediği gibi özelleştirmeci ve ticarileştirici politikalar ve uygulamalarla daha da büyümüştür. Dolayısıyla Türkiye öncelikle kendi sorunlarını çözmeye odaklanmalıdır.

Anlaşmanın içinde su satmak veya desalinasyon teknolojisinde Katar’la işbirliği yaparak bu teknolojiyi Türkiye’de yaygın hale getirmek varsa da durum vahimdir. İklim değişikliği, iklimle uyumsuz su, enerji, tarım ve kentleşme politikaları ve hızla artan nüfus bir arada düşünüldüğünde Türkiye birkaç on yıl içerisinde sadece nicel değil nitel anlamda da su fakiri bir ülke olacaktır.

Dolayısıyla aslında Türkiye’nin satacağı bir damla suyu yoktur. Sürekli artan su talebine yetişmek için desalinasyon teknolojisinden medet ummak ise Türkiye’yi sosyal-ekolojik ve ekonomik tükenişe sürükleyen sürecin başlangıcı olabilir. Desalinasyon, yüksek enerji gereksinimi nedeniyle son derece maliyetli, deniz ekosistemlerini gerek su çekme gerekse desalinasyon işlemi sonucu ortaya çıkan tuz konsantrasyonlarının deşarjı gibi etaplarda tahrip eden ve kurulduğu yerlerde turizm ve balıkçılık gibi başka herhangi bir ekonomik faaliyete müsaade etmeyen bir teknolojidir.  

Önce kendi su krizimize tasarruf odaklı çözümler üretmeliyiz

Türkiye ve dünya için artık tek çözüm su talebini azaltmak olmalı. Su talebini azaltmanın yolu da suyu daha az kullanmak ve kullandığımız miktarı da en verimli şekilde kullanmaktan geçer. Su dağıtım sistemindeki kayıpları azaltmak, grisuyun ve atıksuların yeniden kullanımı artırmak ve yaygın hale getirmek, yağmur hasadı gibi kadim ve maliyeti düşük teknolojilerin modern dünyada yeniden hayata geçirmek için gerekli adımlar hızla atılmalı. Ayrıca mevcut su varlıklarını ve ekosistemlerini koruyan ve iyileştiren, bozulmuş su döngüsünü onaran, iklim değişikliyle uyumlu yaşam alanları oluşturmak da şart.

Bunu yaparken de sadece su yönetimi alanında kalmayıp iklim değişikliğine neden olan fosil yakıtların tüketimine dayalı her türlü üretim ve tüketim pratikleri tepeden tırnağa değişmeli. İklim değişikliğinde azaltım ve uyum, su yönetiminde de birbirlerini besleyen iki önemli ayak olarak kabul edilmeli. Artık kaybedilecek zaman kalmadı. Dünya kuruyor evimiz yanıyor. Biz suyu değil, su bizi yönlendirmeli.  

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Su ve insan psikolojisi: Anna Maria Genovesi anlatıyor

Bedenimizin büyük kısmını oluşturan, onu besleyen, iyileştiren ve şahlandıran su, ruhumuz için neler yapıyor? Suyla psikolojik durumumuzu iyileştirmek mümkün mü? Açık Radyo’da iki hafta bir yayınlanan Sudan Gelen’e 2 Eylül 2020 tarihinde konuk olan psikolog Anna Maria Genovesi bu ve daha fazla sorunun cevabını veriyor.

Akgün İlhan: Sevgili Anna Maria, istersen önce seni biraz tanıyalım. Neden psikoloji okudun ve bu mesleği yapıyorsun?

Anna Maria Genovesi: İtalyan asıllı bir ailenin kızıyım. Dedelerim 1860 yıllarında Dolmabahçe Sarayı’nda kartonpiyer işlerinde çalışmak üzere İtalya’dan İstanbul’a gelmişler. Tüm hayatım İstanbul’da geçti. 1995 yılında Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra ilaç sektöründe farklı bölümlerde çalıştım. Daha sonra ise eğitmenlik ve danışmanlık yapmaya başladım. Önyargısız iletişimle sağlıklı yaşam, özgüven, stres, kaygı ve endişe ile başa çıkma üzerine eğitim modülleri tasarladım. Bu konulardaki çalışmalarımla topluma değer katmaya ve faydalı olmaya çalışıyorum.

Aİ: Konumuza dönecek olursak, su beynimizin en önemli besini diyebilir miyiz?

AMG: Tabii ki.  Hatta sadece beyin değil, insanı hayata bağlayan en kıymetli zincir de su. O nedenle yeterli oranda su tüketmek çok önemli. Nitelikli su tüketen insanın aktiviteleri de dengeli hale gelir. Su beynin daha üretken ve yaratıcı olmasını sağlar, Düşünme sürecini hızlandırır, zihni canlandırır, tüm beyin fonksiyonlarında bize güç ve enerji verir. Vücuttaki yorgunluk hissi azalır ve zihin makine gibi tıkır tıkır çalışmaya başlar.

Aİ: Peki, su tüketimi insan beynini ve vücudunu bu kadar etkilediğine göre psikolojimizi nasıl etkiliyor? Mesela suyu az veya çok içtiğimizde neler oluyor?

AMG: Psikolojiniz bozulduysa önce su içme alışkanlığınıza bakın. Vücuttaki bütün sistemler organlar, hücreler su olmadan fonksiyonlarını sürdüremez. Erkekte vücut ağırlığının yüzde 60’ı, kadında ise yüzde 50’sini su oluşturur. İnsan beyninin yüzde 95’i ve akciğerlerin yüzde 90’ı sudur. Bu nedenle vücut sıvısının yüzde 2 gibi oranında bir azalma bile hafif yorgunluk, hafızada bozulma ve odaklanmada zorluğa neden olur. Yeterli miktarda su içmek psikolojimize birçok açından destek olur.

Doğru miktarda su, çok derde deva

Mesela su, mutluluk hormonu Serotonin ve diğer nörontrasmitterler’in (sinir ileticileri) üretimi için vazgeçilmezdir. Sinir sistemi üzerinde önemli rol oynar. Yeterli miktarda su içen insanın modu daha dinamik olur. Melatonin de dâhil tüm hormonların kilit unsuru olan su, psikolojimizin de sağlıklı olmasını sağlar. Su ayrıca, stres, gerginlik ve depresyon un hafiflemesine de yardımcı olur. Uykuyu düzenleyip daha iyi kalitede bir uyku sağlar. Böylece insanın bilinci dışındaki veriler daha kolay açığa çıkar. Psikolojik olarak daha güvende hisseden kişiler güne daha verimli başlar. Çalışma verimini arttırır ve dikkat aralığını büyütür.

İnsanın vücudunda dehidratasyon yaşadığı anda kullanabileceği bir su deposu yoktur. Vücuda elektriksel enerji sağlayan su, kişinin algılarının da daha açık olmasını sağlar. Su, yorgunluğun giderilmesine yardımcı olur. Kilo vermemize yardımcı olur ki bu da başlı başına moralimizi yükseltir. Dehidratasyon cinsellik hormonunun üretimini engeller, bu iktidarsızlık ve libido kaybının başlıca nedenlerinden biridir. Su, zihinsel ve bedensel fonksiyonları bütünleştirir; karar verme ve hedef belirleme yetimizi artırır. Kısacası hastalık olarak gördüğümüz, bedensel ve psikolojik etkilerinden zarar gördüğümüz pek çok sorunu doğru miktarda su içerek daha hızlı çözebiliriz.

Aİ: Peki, yeterli miktar dediğimiz doz nedir? Ne kadar su içmeliyiz?

AMG: Aslında azı da fazlası da zarardır suyun. Günlük olarak içmeniz gereken miktar kilomuza, sağlık durumumuza, kullandığımız ilaçlara ve daha pek çok faktöre bağlıdır. Uzmanlar en fazla ne kadar su içilmeli sorusuna yanıt vermeyi tercih etmiyorlar.  O yüzden bu konuda mutlaka doktorunuza danışmanız gerekir. Zira su içmek yaşam için vazgeçilmez olsa da, suyun da zehirli olabileceği bir doz vardır. Yani aşırı su tüketimi bir insanı hasta edebilir ve hatta öldürebilir.

‘Suda doz her şeydir’

Aİ: Su zehirlenmesi nasıl meydana gelir?

AMG: Bu durum, çok miktarda suyun kısa sürede tüketilmesiyle ortaya çıkar. Etkileri kafa karışıklığı, zaman ve mekân karışıklığı, kendini kaybetme ve psikotik etkilerdir. Hatta bu durum, hiponatremi rahatsızlığına kadar varabilir. Hiponatremi aşırı miktarda su içmenin başka bir yan etkisidir. Kanınızdaki sodyumun anormal azalması sonucunu doğurur. Sonuçta su da bir kimyasal maddedir ve onu tek seferde ne kadar ve hangi aralıklarla tükettiğiniz önemlidir. Suda da doz her şeydir!

Mesela kilogram başına 90 gram civarı su tüketen kişi kendini bu riske atar. Örnek olarak vücut ağırlığı 88 kg olan bir insan için 8 litre su içmek  yüzde 50 ihtimalle ölümcül olabilir. Bu miktar arttıkça ölüm riski de artar. Suda doz aşımı takıntılı su içme davranışın sonucu ortaya çıkar. Buna psikolojide Psikojenik Polidipsi diyoruz.  Bu hastalığa genellikle maraton koşucularında rastlanabiliyor. Aşırı su içiminden yüzde 95’i su olan beyin en fazla etkilenen organdır. Beyin şişerek kafatasına, kafatası da beyne baskı yapar. Bu durum, baş ağrısı, kafa karışıklığı, nöbetler, nefes yetersizliği ve hatta ölümle bile sonuçlanabilir.

Aİ: Psikojenik Polidipsi neden ortaya çıkar ve nasıl gelişir? Tedavisi nasıl olur?

AMG: Aslında psikolojik rahatsızlıklara bağlı olarak takıntılı bir şekilde gerektiğinden fazla su tüketimine bağlı ortaya çıkıyor bu hastalık. Hafiften ağıra doğru seyredebilen bir klinik tablo olabilir. Ağır vakalarda mutlaka psikiyatrik tedavi devreye girmelidir. Maalesef bu hastalığa ergenlerde çok sık rastlanabiliyor. Örneğin 15 yaşında lise birinci sınıfa devam eden bir öğrenci fazla kilolarını takıntı yapınca ve buna ergenlik sıkıntıları da eklenince, fazlaca su içerek kilolarından hızla kurtulacağına inanabiliyor.  Aşırı miktarda su içmeye başlayan genç kendini kaybetmeye varacak kadar rahatsızlanabiliyor.

Burada önemli olan ailelerin işler bu aşamaya gelmeden çocuklarını iyi gözlemlemesi ve dikkatli olmaları. Gençlerdeki zayıf kalma isteğinin yeme bozukluğuna ve bu tip takıntılı davranışlara dönüşmeden engellenmesi çok önemli. Bu, az bilinen bir hastalık olmasına rağmen psikiyatrik hastalıklar arasında yüzde 6 ila 20 oranında rastlanıyor.

Geçenlerde okuduğum bir klinik çalışmadan bir örnek daha vereyim.  14 yıldır şizofreni tedavisi gören 39 yaşında bir erkek hastanın saldırganlığı, paranoyak sanrıları, kişisel bakımında düşüşleri ve hayal görmeleri artınca, hasta psikiyatri kliniğine başvurmuş. Babasının belirttiğine göre hastalığının başlangıç döneminde hasta bir televizyon programında su içmenin önemini anlatan bir doktor tavsiyesi sonrası sık sık ve bol miktarda su içmeye başlamış. Hasta ilaçlarını almayı reddediyor ve çok su içerek vücudunda ki zehrin ve ilaçların bu şekilde temizlendiğine inanıyor. Başta da dediğim gibi hem fizyolojimiz hem de psikolojimiz için ne az ne çok, doğru miktarda su çok önemli.

Aİ: Suyu içmenin dışında pek çok ihtiyacımızı karşılamak için kullanıyoruz. İçmek dışında iyi bir ruh sağlığı için sudan başka ne şekillerde yararlanabiliriz?

AMG: Bakın mesela akan su sesi gevşememizi sağlar, stres seviyemizi azaltır ve ruhumuza iyi gelir. Plos One dergisinde yayınlanan bir deneyi paylaşayım. Bu deneyde 60 kadını 3 gruba ayırıyorlar. İlk gruba müzik, ikinci gruba ise su şırıltısı sesi dinlettiriyorlar. Üçüncü grubu ise sessizliğe tabi tutuyorlar. Tükürükten ölçülen stres hormonuna göre su şırıltısı dinleyen grubun daha az stresli olduğu ortaya çıkıyor. Çok çarpıcı değil mi? Başka bir örnek de deniz suyu veya tuzlu suyun rahatlatıcı etkisidir. Kaplıca suları da insan vücuduna faydalı doğal maddeler içerir. Yüksek su sıcaklığıyla virüsler ölür ve oksijenlenmeyi arttırır. Özet olarak sağlıklı miktarda su zayıflamamıza yardımcı olur ve bu beden, ruh ve zihin birlikteliğini sağlar.

‘Su canlıdır’

Aİ: Su sesi rahatlatıcı demiştin. Bununla ilgili yapılmış araştırmalar var mı?

AMG: Tabii var. Dünya yüzeyinin dörtte üçü sularla kaplıdır. İnsan vücudunun da yaklaşık dörtte üçü sudan oluşuyor. Suyun, vücudumuzun sesle titreşimler için bir iletken vazifesi gördüğü yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Yani biz sadece kulaklarımızla değil, vücudumuzun her bir hücresindeki suyla da bu titreşimleri duyuyoruz.

Japon bilim insanı Prof. Dr. Masaru Emoto’nun sesin su kristalleri üzerindeki etkilerini incelediği çalışması çok ilginçtir. Çok ses getirmiş ama bilimselliği ispatlanmamış bir çalışma bu. Hatta James Randi adlı illüzyonist kendisine bu iddiasını ispatlaması karşılığı 1 milyon dolar teklif etmişti. Ben bu çalışmayı olumlu düşünmenin önemini vurguladığı için anlatmak isterim.

Emoto’nun Su Kristalleri adlı kitabında 70’ten fazla kristal resmi vardır. Kitapta “Su, cansız bir madde değil, canlı ve duyguları algılayan kristallerden oluşmaktadır. Su çevresindeki pozitif ve negatif bilgileri alır ve ona göre tepki verir” der. Kitaba konu olan deneyde aynı akarsudan iki kap suyun birine sakin müzik, diğerine kulak tırmalayıcı bir müzik verilmiştir. Sakin müziğe maruz kalan suyun kristalleşme örneğinde desenler simetrik şeklinde iken, diğer cızırtılı ve kötü ritmler verilen suyun kristalleşme örneği karışık desenli olarak bulunmuştur.

Benzer şekilde,  müzik seslerinin insanın kalp atışı ve kan basıncı üzerinde de etkili olduğu ortaya çıkmıştır. Müzik ne kadar hızlı ise kalbimiz o kadar hızlı, ne kadar yavaşsa kalp da o kadar yavaş atmaktadır. Dolayısıyla daha düşük bir kalp atışı daha az gerilim ve stres demektir. Ayrıca, Julian Treasure adlı girişimci sesin üzerimiz de fizyolojik, psikolojik, davranışsal ve bilişsel etkilerini çalışmış ve kötü seslerin insanın üretkenliğini azalttığını tespit etmiş. Özellikle açık ofis düzeninde çalışan insanların yüzde 66 daha az verimli çalıştığını saptamış.

Tüm bu araştırmalar su sesinin rahatlatıcı etkisine değiniyor. Sağlıklı bir fizyoloji ve psikoloji için su hayatımızda farkına varamadığımız kadar önemli. Doğanın en basit, en etkili, en güvenli, yan etkisiz mucizevî ilacı su desek yanlış olmaz. Su hepimizin daha dengeli, daha sakin, daha dingin ve verimli bir hayat geçirmesi için elzem bir varlık. Acaba biz bunun ne kadar farkındayız?

Aİ: Su yüzyıllar boyu medeniyetlere ilham veren bir varlık da aynı zamanda.

AMG: Evet, Sufilerden Taoistlere kadar her kültüre ilham olagelmiş su. “Su gibi ol azizim” derken ne güzel bir felsefeye değiniyor Sufiler. Taoistlere göre ise suyun bilmemiz gereken üç özelliği vardır.

Bunlardan birincisi tevazudur. İlk bakışta psikolojiyle su arasında bir ilişki görmek zordur. Ancak böyle bir ilişki var ve gerçekten ilham verici. Bir nehir boyunca sakin, akıcı ve uyumlu bir şekilde akan su, etrafında ki toprağı besler. Fakat nehir, su konusunda aç gözlü olduğunda her şey değişir. Yarattığı selin gücü ciddi hasarlara yol açar. Toprağı alıp götürür. Habitatları yok eder, canlıları etkiler.

İkincisi, su fırsatlara karşı dikkatlidir. Hepimiz biliriz, su minicik bir çatlak bulsun hemen yürür, yol alır. Bizler de su gibi olabiliriz yeni bir yola, fırsatı değerlendirir hayatımıza değer katabiliriz. Suyun bu özelliği, bu hayati maddenin ne kadar uyum sağlayıcı olduğunu bize hatırlatır. Su fırsatı kaçırmaz, ilerlemek için şekil, ayar veya pozisyon değiştirmekte asla tereddüt etmez. İstediği yere gitmek için en ufak bir seçenek olduğu sürece su bunu yapacaktır.

Suyun üçüncü özelliği ise korkmadan değişme kabiliyetidir. Su kadar değişime uygun pek az unsur vardır. Belirli bir sıcaklıkta buhar, belirli bir dereceden sonra da buz olur. Su, çevresine uyum göstererek değişmekte tereddüt etmez. Bir vazoya konduğunda onun şeklini alır, kaya aralığında küçük ve önemsiz kalır, okyanusta kocaman olur. Suyun gücü ve karakteri vardır. Doğada uyum sağlamayanlar hayatta kalmaz. Suyun bu ilham verici özelliklerini, sadece bir metafor olarak görmekle kendimizi sınırlandırmamalıyız der Taoistler. Nihayetinde bizler de tabiatın ve suyun parçasıyız.

Ve son olarak sevgili Akgün su felsefesine dair şunları demek isterim. Dağdan akan su en az direnç gösteren yolu seçer akmak için. Önüne kaya çıkarsa mücadele etmez, etrafından dolaşıp devam eder akmaya. Diyelim ki dağdan akan su önüne çıkan kayanın etrafından dolaşamayacak bir yola denk geldi. Bu sefer birikip kayanın üstünden aşar, bu da olmuyorsa sabırla kayayı damla damla delmeye başlar. Kayayı delmeyi başaran suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğinde ki sabırdır. Su uyumludur, sürekli bulunduğu yere uyum sağlar ama doğası değişmez.

Doğada da öyle değil midir; uyum sağlayanlar, esnek olanlar hayatta kalır. Su kendini akışa teslim eder. Derler ya su akar yolunu bulur. Su berraktır, şeffaftır, paylaşımcıdır. Canlılığı başlatandır. Su değişimden korkmaz, bazen yağmur, bazen kar, bazen buz, bazen buhar olur, yağmur olur. Ama su hep akar. Akmayan su bulanır, çamurlanmaya başlar. İşte Sufiler bu yüzden der ki “Sen su gibi ak. Her daim yenilen. Her gün yenilen. İki günün aynı olmasın. Dünü dünde bırak bugün yeni şeyler öğren.

Aİ: Ağzına sağlık Anna Maria. Söylenecek söz bırakmadın bana.

AMG: Son bir söz eklemek isterim. Burada konuştuklarımızı sadece ilginç bilgiler oldukları için paylaştım. Teşhis ve tedavi gerektiren durumlar için her zaman uzman doktorunuza başvurmayı unutmayın.

Kategori: Hafta Sonu

KentKöşe YazılarıManşetYazarlar

Geçmişten günümüze sokak çeşmeleri

Tophane Çeşmesi.

İstanbul’un tarihi boyunca suyu hep eksik kalmış. Üç tarafı sularla çevrili ve ortasında deniz geçen bir kent olmasına rağmen büyük su kaynakları tarihi kent merkezinden uzakta olduğu için kente hep su taşınmış. Örneğin o zaman Bizans başkenti olan bu topraklara su getirmek için kurulan ve kaynağını Istranca Dağları’ndan alan Trakya su sistemi,  antik ve geç antik dönemdeki en uzun sistem olarak biliniyor[i]. Osmanlılar şehri ele geçirdiklerinde bu su altyapısının bir kısmını tamir edip kullanmaya devam ettiler. Ancak en büyük yatırımı Belgrad Ormanı ve civarındaki kaynaklara yaptılar. Kanuni döneminde inşa edilen İstanbul Halkalı ve Kırkçeşme sistemini düşünmezsek, aslında antik dönemden kalan sistemlerin geliştirmesiyle yetinildi bile diyebiliriz.

Osmanlı Dönemi’nde sokak çeşmeleri

Elbette ki sokak çeşmeleri bu suyollarının kentteki uzantıları olarak en görünen kısımlarıydı. Osmanlı döneminde insanların su temin etmesinin iki yolu vardı. Su ihtiyacı ya kuyulardan ya da sokak çeşmelerinden karşılanıyordu. Evlere su şebekesi sisteminin kurulması ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmeye başladı. 1870 yılında Dersaadet adlı bir şirket Terkos Gölü’nün sularının tamamını kullanma imtiyazına sahip oldu. Şirket, yangın musluklarına, çeşmelere, kamu kurumlarına ve askeri birliklere ücretsiz veya ucuz su vermeyi taahhüt etmişti. Sonra bu şirketle yapılan anlaşma diğerlerine de bir model oluşturdu. 20 yıl sonra Anadolu Yakası‘na, Elmalı bendinden su sağlamaya yönelik bir anlaşma yapıldı. Modern sisteme geçiş devam ederken suyollarıyla başlayıp sokak çeşmeleriyle biten geleneksel su temin sistemi de yaşamaya devam etti.

Eski sokak çeşmelerinden akan suyun tadı farklı farklı olurdu. Çünkü bu çeşmelerden doğrudan kaynağından gelen sular akardı. Kaynağın olduğu havzanın toprak yapısı, bitki örtüsü ve iklimi gibi pek çok özelliğine göre suyun içeriği ve lezzeti de değişirdi. Sokak çeşmeleri ve sebiller genelde devlet erkanı ve varlıklı kişiler tarafından kurulurdu. Ancak her çeşmeden su almak da ücretsiz değildi. 

Suyun teminin zor olduğu yerlerde içme suyunu evlere “saka” denilen kişiler taşırdı.  Sakalar 15. yüzyılda kendilerine bir meslek loncası bile kurmuş önemli bir mesleki topluluktu. Her sakanın su alacağı çeşme belliydi. İzin belgesi olmadan herhangi bir çeşmeden su alıp satmak mümkün değildi.  Evlere, kırba denilen 50 litre hacmi bulan su geçirmez torbalar içinde getirip para karşılığında sattıkları suyu kimi yaya kimi de eşekler, atlar üzerinde taşırdı. Hatta evlerin sokağa bakan cephelerinde saka delikleri olur ve sakanın eve girmeden suyu buradan dökerek kaba aktarması sağlanırdı.  Tabii yoksul kesim evlerine suyunu kendisi taşırdı. 

Sakalar insanlara su taşırdı.

Çeşmeler en temel yaşam hakkının temin edildiği yerler olduğu kadar insanlar için buluşma noktası görevi de görürdü. İnsanlar çeşmelerin başında birbirleriyle karşılaşır, hal hatır sorar,  hatta genç erkekler ve kadınlar çeşme başlarında birbirlerini görüp beğenirdi. Yani sokak çeşmeleri halkın en önemli sosyalleşme yerlerinin başında geliyordu.

Ayrıca bir yeri bulmak için en sık kullanılan referans noktası da çeşmelerdi. Örneğin bulunduğu sokağa ve semte de adını vermiş olan Ayrılık Çeşmesi, doğu yönüne sefer düzenleyen Osmanlı padişahlarının son sefer hazırlıklarının tamamlandığı ve yola koyulmak için toplandığı yerdedir. Bunun dışında Mekke‘ye gitmek için yola çıkan Hacı kafileleri de bu noktada toplanıp uğurlanırdı. İstanbul’dan ayrılan kafilelerin son uğurlanma yeri olduğu için de sokak çeşmenin adı Ayrılık Çeşmesi olarak kalmıştır. Çeşmeler  ayrıca sokak hayvanlarının da suya erişebilmesine imkân sunardı.

Günümüzde Tophane Çeşmesi.

Çeşmeler toplumu dönüştürme aracıydı

Çeşme yaptırılan yerin yaşam kalitesi de yükselir ve orada bir dönüşüm başlardı. Ayrıca hali vakti yerinde hayırseverlerin ya da devlet erkanının toplum üzerindeki gücünü artırmanın belki de en garanti yolu çeşme açtırmaktı. Buna örnek olarak İstanbul’un Karaköy semtinde Emetullah Gülnüş Valide Sultan tarafından 17. yüzyılda yaptırılmış ve adları da banisiyle birlikte anılan üç adet Emetullah Gülnüş Valide Sultan Çeşmeleri verilebilir. O dönemde Müslüman olmayan halkların yerleşim yeri olarak bilinen Galata semti, 1696’daki büyük yangının ardından demografik ve dini bir dönüşümden geçmeye başlamıştı.

Semtin en önemli Katolik yapısı olan San Francesco Kilisesi de bu yangından büyük ölçüde zarar görmüş fakat yeniden yapılmasına izin verilmediği gibi, yerine Osmanlı padişahı II. Mustafa’nın annesi Gülnuş Valide Sultan tarafından Galata’nın ilk ve tek valide sultan camisi olan Yeni Cami, 1698’de inşa edilmişti. Bu inşaatla, Galata semti Müslümanlar için de çekici bir hâle getirilmeye çalışılıyordu. Bu süreçte cami kadar ve hatta belki daha fazla önem verilerek inşa edilen yapılar bu bahsi geçen üç çeşmeydi. Galata, çeşmelerden akan suyun gücüyle Müslümanlaştırılmaya çalışılmış ve bu misyon büyük ölçüde gerçekleşmişti[ii].

İstanbul’un tarihi çeşmelerine tekrar hayat verme çalışmaları

1984-1986 yıllarında gerçekleştirilen Tarihi İstanbul Çeşmeleri Kurtarılmalıdır Kampanyası, dönemin Milliyet ve Güneş gazetelerinin katkılarıyla basın, kamu, belediye, özel ve sivil toplum kuruluşları işbirliği ve finansmanında, bir yılda 50 tarihi çeşmenin onarımını ve suya bağlanarak tekrar canlanmasını amaçlıyordu. Sokak çeşmeleri tarihin tozlu sayfalarında birer fotoğraf ya da gravür olarak kalmasın, günümüze kadar kalanları da sadece bir mimari süs objesi olmasın ve içinden tekrar sular aksın denilerek yola çıkılmıştı. Bu sürecin mimarlarından Avniye Tansuğ, projenin sonunda halkın da katkılarıyla 70’in üzerinde tarihi çeşmenin restore edildiğini ve içlerinden su akmaya başladığını söylüyor. Maalesef proje yerel yönetim değişikliği başta olmak üzere çeşitli nedenlerle günümüze kadar süremedi. 

Tarihi III. Ahmet Çeşmesi.

Son dönemde ise Covid-19 pandemisi sürecinde İstanbul’un tarihi sokak çeşmelerinin restore edilip içlerinden tekrar su akması için çok önemli çalışmalar başladı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi ve Vakıflar Genel Müdürlüğü yaşadığımız Covid-19 kriziyle mücadele esnasında ücretsiz su sağlamak amacıyla tarihi sokak çeşmelerinin restorasyonunu hızlandırdı. Artık on yıllardır atıl halde bulunan çeşmelerden temiz şebeke suyu akıyor. Açılışı III. Ahmet Çeşmesi ile yapılan 23 tarihi çeşme artık herkes için su akıtıyor. Ayrıca 55 tarihi çeşmenin daha işler hale gelmesi için planlama yapılıyor[iii].

Sokak çeşmelerinden akan suyu kıymetini bilmek

Kriz boyunca dışarıda çalışanların, evsizlerin ve hatta kent hayvanlarının içme ve hijyen ihtiyaçlarını karşılamada restore edilen bu sokak çeşmelerinin katkısı büyük olacak. Ancak, yapılan bu önemli çalışmalar toplum nezdinde ne kadar önemli görüyor? Bun dair bir durum tespiti araştırması yapmak şart. İnsanların şebeke suyuna dair algıları burada önemli bir rol oynuyor. Evlerimizdeki musluklardan akan suyla ilgili ne düşünüyoruz? Yaklaşık 3000 İSKİ abonesiyle yapılan anket çalışmasının sonuçlarına göre İstanbul’da şebeke suyunu içme oranı sadece yüzde 16,54. [iv]. Halkın yüzde 83,46’sı çeşitli nedenlerle musluk suyunu içmemekte, yerine ambalajlı su kullanmaktadır. Hal böyleyken insanların sokak çeşmelerinden akıtılan şebeke suyunun önemini anlamasını beklemek gerçekçi olmayacaktır.

Nüfusu 16 milyonu bulan İstanbul’da sokak çeşmelerinden eskiden olduğu gibi doğrudan kaynağından su akıtmak artık mümkün değil. Dolayısıyla günümüzde olabilecek en makul yöntem bu çeşmelerden şebeke suyu akıtmak. Ancak suyun lezzeti kabul görmediği ve temizliğine olan güven tam olmadığı sürece sokak çeşmeleri daha çok hijyen amaçlı olarak kullanılacak gibi görünüyor.

İstanbul’un şebeke suyunun temiz olduğunu ve içilebileceğini insanlara anlatacak ve her köşede rahatlıkla bulabilecekleri ambalajlı sudan vazgeçirecek toplumsal bir kampanya yürütülmesi gerekiyor. Bu kampanyada İBB, İSKİ, sivil toplum, akademi ve medya beraber çalışmalı. Ancak uzun erimli ve çok yönlü bir kampanyayla bu olumsuz algı değişebilir. Böylece insanlar beraberinde şebeke suyu taşımayı ve mataraları boşaldığında çeşmelerden doldurmayı alışkanlık haline getirebilir. Sokak çeşmeleri bu şekilde geçmişten bugüne ve yarına taşınabilir.   

*

Notlar

[i] James Crow et al. The Water Supply of Byzantine Constantinople (Londra: Society for the Promotion of Roman Studies, 2008), 1-24.

[ii] Muzaffer Özgüleş (2014). “Belgeler Işığında Gülnuş Emetullah Sultan’ın Galata’da Yaptırdığı Çeşmeler”. Tasarım + Kuram 17: 27-38.

[iii] Sudan Gelen (Açık Radyo) “İstanbul’un çeşmelerinden yıllar sonra yine su akıyor”, (Yayınlanma tarihi: 27 Mayıs 2020) 

[iv] İSKİ 2016-2020 Stratejik Plan 

Kategori: Kent

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Su, emek ve seramik

Seramik insanlık tarihi kadar kadim ve köklü bir sanat dalı. Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen’de konuklarımız Atölye Çamurdan’ın kurucuları Funda Özkan ve Tuğba Ülker kardeşlerdi[i]. Atölye Çamurdan 1997’den bu yana Ankara’da faaliyet gösteren bir seramik atölyesi. İki kardeşi anlatırken onlara “seramik sanatçısı” demek yetersiz kalıyor. Zira Funda ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama ve Tuğba ise ODTÜ Endüstriyel Tasarım mezunu. Onlar hayatlarıyla birlikte çamuru da sürekli dönüştüren iki yoldaş aslında. Tuğba ve Funda çamuru, çamurun içindeki suyu, ikisinin içindeki tahayyülü ve onu gerçeğe çevirirken suyun çamuru usulca terk etme mucizesini anlattı[ii].

Akgün İlhan: Sevgili Funda sizin seramikle olan aşkınız çeyrek asrı aşıyor. Bu zaman dilimine ödüller, sergiler, dersler, atölyeler ve her kesimden ve her yaştan öğrenciler sığdırmayı başardınız. Peki, siz seramikle nerede ve nasıl tanıştınız? Seramik tutkusu bunca sene nasıl sönmedi de harlanarak devam ediyor?

Funda Özkan: Başlarken senin de söylediğin gibi Funda’nın da benim de eğitimlerimiz seramik bölümünde değil, farklı alanlardaydı. Dolayısıyla ikimiz için de seramik önce bir hobi olarak başladı. İlerleyen zamanlarda onun çekim gücüne kapılıp kendimizi fazlasıyla içinde bulduk. Önce bir seramik atölyesinde bir tür çıraklık döneminden geçtik. Arkasından da kendi atölyemizi açtık. Derken bir de baktık 30 yıl geçmiş. Bu tutku nasıl devam ediyor sorusuna gelince, üretme, tasarlama, malzeme araştırma, sürekli deneme-öğrenme kısmı zorlayıcı. Ve tam da bu zorlayıcılık nedeniyle seramik hala çok zevkli. Bu yüzden insan kendi kendine “ne ara 30 yıl olmuş?” deyiveriyor. Ancak, gerek hammadde gerek kültürel birikim açısından seramiğin anayurtlarından biri olan bu coğrafyada günümüzde, pek çok üretim dalında olduğu gibi, üretmenin zorluklarıyla boğuşmak epey yorucu oluyor. Gerek hammaddeye ulaşmak gerekse ürünleri sunacak platform bulmak fazlasıyla yıpratıcı ve şevk kırıcı olabiliyor. Gerçekçi olarak baktığımızda atölyede ekonomik açıdan işler hiç de yolunda gitmiyor maalesef. Yaşadığımız Covid-19 krizi pek çok sektörde olduğu gibi bizde de bir deprem etkisi yarattı. Yaklaşık iki ay gibi bir aradan sonra Atölyemizi pandemi koşullarını da göz önünde bulundurarak yeniden açtık ve gelen öğrencilerimizle her zaman olduğu gibi derslerimize devam ediyoruz.

Peki Tuğba, herkesin cevabını bildiğini sandığı bir soruyla devam edelim. Çamur nedir? İçinde ne vardır?

Tuğba Ülker: Çamur dünyanın bize sunduğu bir armağan gibi. Hammadde olarak neredeyse her yerde bulunabilir olmasının da etkisiyle çok eski çağlardan beri çok farklı coğrafyalarda ve kültürlerde yaygın olarak yerini almış bir malzeme. Tabii ki çamur dediğimiz malzeme çeşit çeşit. Kullanım yerine ve hammadde kaynağına hatta kullanılan tekniğe göre değişiklikler gösterebiliyor. Bu kolay bulunup kolay şekillenebilen muazzam malzemenin ortaya çıkış hikâyesi, çetin koşullardaki dağ zirvelerinde ve kayalıklarda başlıyor. O eğilmez bükülmez sarp kayalar zamanla aşınıp çözünüyorlar. Bu süreçte hepimizin bildiği toprak oluşmaya başlıyor. Bu çözünmenin yaşandığı yer, orada bulunan kaya türleri ve onların nelerle karıştığı toprağın niteliğini oluşturuyor. Bu nedenle her toprak veya çamur farklı yapısal özellikler taşıyabiliyor. Milyonlarca yıldır süren bu oluşum içerisinde inorganik özellikleri olan ve granülleri birbirine bağlanabilen bir toprak çeşidini, yani seramik çamurunu meydana getiriyor.

Aslında, dünya yüzeyini kaplayan kayaların %75’i, bizi ve camcıları çok ilgilendiren, kaynağımız olan, önemli bir kaya türünden oluşuyor. Biz bunlara feldispat içeren kayalar diyoruz. Feldispat hem cam hem de seramiğin hammaddelerini içeren bir karışım. İçinde silisyum, kuartz, alümina ve mika gibi pek çok malzeme var. Mesela granit bu tür bir kaya. Fiziksel ve kimyasal aşınmalarla çözünüp ana kaya etrafında parçacıklar oluşturan bu tür kayalar, hem biz seramikçilere, hem de cam üreticilerine ortak bir cevher sunuyor. Köken ve içerik olarak çok birbirine benzeyen bu iki sanat dalı, genellikle birlikte anılıyor zaten; Seramik-Cam Ana sanat dalı gibi.

Tabii milyonlarca yıldır çözünüp açığa çıkan bu cevherler, durdukları yerde; yani ana kaya etrafında durmayıp, bir de yolculuk yaşıyorlar. Zirvelerde başlayan bu erozyon yolculuğu, rotadaki pek çok şeyi de içine katarak, dere yatakları veya bazen deniz seviyesine dek sürüklenmesiyle, oluşum yerinden çok uzaklarda stoklar oluşturmasıyla sonuçlanıyor. Yolda rastlanan ve içine karışanlar, organik ve inorganik pek çok şey olabiliyor; taş kireç, fosiller, bitki veya böcek artıkları, metal tozları gibi.  Bunların bazıları (taş, kireç, bazı organik atıklar vb.) seramik yapmamızı olanaksız kılıyor. Dolayısıyla, bulunan malzeme sıvı hale getirilip süzülerek bu tehlikelerden arındırılır. Ama süzerek bile ayıramayacağımız metal tozları ve mineraller hala karışımın içindedir ki bu çamur için bir zenginlik kaynağına dönüşür. Onu, oluştuğu haline kıyasla çok daha gözenekli, geçirgen ve çok daha fazla plastik hale getirir. Ana kayadan uzaklaştıkça bu etkiler artar. O nedenle de doğada bulunduğunda, bambaşka renk ve yapılarda olabilir çamur. Bembeyaz, krem rengi, gri, sarı, mavi kırmızı, kahverengi, siyah, az geçirgen, çok geçirgen olabilir. Tabii günümüzün rengârenk seramiklerini oluşturan, doğadaki bu hal değil, ilk pişirimden sonra, yine doğadaki renklendiriciler kullanılarak yapılan renklendirme, yani sırlamadır.

‘Fiyat ve değer aynı anlama gelmez, her çamur değerlidir’

Çamurun içine karışmış bulunan metal tozu, çoğunlukla dünyamızın içindeki eriyik demirden kaynaklanan demir tozu olduğu için, sıklıkla kızıl kahve tonlarında çamurlarla karşılaşırız. Ama bazı yolculuklarda, özellikle de ana kayadan çok uzaklaşmadan kısa kesilenlerde, bu gerçekleşmez. Net beyaz ya da gri görebiliriz onları. Ham haldeki renk her ne olursa olsun, çamurun seramiğe dönüştüğü ilk fırınlamadan sonra bu renkler büyük oranda kaybolur. Tabii eğer demir içermiyorsa. Demir oksidin olması durumundaysa demirin türü ve miktarına bağlı olarak, ilk fırınlamadan sonra, ham renginden biraz farklılaşmış, kızıl kahve tonlarında bir seramiğimiz olur. Bu bizim kırmızı çamur ya da Terracotta olarak bildiğimiz durumdur. Yolculuk uzayıp rakım düştükçe demire rastlama ihtimalimiz de artar. Yerleşimlerini sarp yamaçlara değil de genellikle deniz seviyesine yakın yerlere kuran tüm Ortadoğu ve Akdeniz ülkeleri ve Anadolu, uzunca yol katetmiş bu malzemeyle çalıştıklarından müzelerimiz kırmızı çamur ürünlerle doludur. Çin veya Norveç’teki müzeleri dolduran başka biçim ve renklerin kaynağı da yolda rastlananların farklılaşmasıdır.

Bu durumda, doğal olarak, hangi kayaların çözündüğü, hangi zirveden yola çıkıldığı, ne uzunlukta bir yolculuk yapıldığı, o yolda nelerle karşılaşılıp nelerle karışıldığı, çamurun içeriği ve yapabilecekleri, daha doğrusu, ne tür ürünleri daha iyi yapabileceği konusunda belirleyici olur. İşte tam da bu yüzden, tarih boyunca ve şimdi farklı coğrafyalar ve farklı kültürler yaratıyor. Bambaşka değil, ama birbirinden farklı Uzak Doğu, Güney Amerika, Avrupa ve Anadolu seramikleri görüyoruz. Bu yüzden, porselen, çini, terracotta veya stoneware gibi ürün etiketleri görüyoruz raflarda. Bunların hepsi seramik ailesinin içeriği biraz farklılaşmış, “iyi ve kolay yapabildikleri” biraz değişmiş üyeleri.

Bu fark, bir “iyi-kötü”, ya da “kaliteli-kalitesiz” karşılaştırması yapılabileceğine dair bir yanılgı oluşturur genellikle. Sanki Çin Porseleni daha değerliymiş gibi mesela. Hâlbuki böyle bir “daha iyi” veya “daha kötü” olma durumu yoktur. Bu kardeşler birbirlerinin yaptıklarını yapmak istemezler sadece. Onları zorlarsanız fire oranı yükselmiş bir üretimle boğuşursunuz. Evet, Anadolu’nun geleneksel kırmızı çamuru, porselen biblo ya da vazo üretemez, ancak porselen ürünler de, şarap, zeytinyağı veya peynir saklanabilen sağlıklı hacimleri oluşturamaz veya muazzam terracotta heykelleri yapamaz. Etiketlere bakıp yanılmamalıyız. Pazarlama ve satış dünyasının fiyatları başka bir durumdur, “değer” ise bambaşkadır. Velhasıl aslında her çamur değerlidir ve her çamur kendi yapısına uygun kullanılmalıdır.

-Çamurdan seramiğe doğru giden yolda su nerededir ve ne işe yarar?

FÖ: Biz seramik çamuru dediğimiz bu değerli karışımı bulana dek, o binlerce yılda kilometrelerce yol kat ederek gelmiş ve içinden geçtiği yerlerden başka şeyleri de katarak zenginleşmiş. Mesela çamur, bir dere yatağı veya göl tabanında ya da toprak derinliklerinde rezerv oluşturmuş halde karşımıza çıkıyor. Defter yaprakları benzeri bu katmanlı yapısıyla doğru işlemlerden geçtiğinde, katmanları birbirine bağlanarak sonsuz şekil kurabiliyor. İşte tam da burada su devreye giriyor. Kuru ve birbirinden bağımsız katmanlar, su sayesinde, esnek, eklemlenebilen, eğilip bükülebilen, son derece plastik bir yapıya dönüşüyor. Yani su yoksa çamur, çamur yoksa seramik yok.

Aslında su üç şekilde çok önemli seramik için; varlığı, miktarı ve yokluğu ile. Başlarken, doğru miktarda suyu olmalı çamurun; ne çok, ne de az, tam kararında. Ayrıca seramiğin yapımı süresince bünyesinde giderek azalan ama hep korunan bir su bulunmalı.

Malzemenin ilk ‘cevap’ anı heyecanı 

Bittiğinde ise tüm gövde eş zamanlı olarak yavaşça sudan ayrılmalı. Biz bunu kuruma olarak biliyoruz. Su moleküllerinin çamur gövdesini terk ederken bıraktığı boşluk, çamur katmanlarının birbirine doğru yaklaşmasına ve nihai yapısal bağların yeni mesafelerle kurulmasına neden oluyor. İşte buna da küçülme ya da çekme diyoruz. Ortalama bir hafta süren bu kuruma, her şeyi doğru yapıp yapmadığımızı gösterecek kritik bir dönem. Bir açıdan, o ana kadar her sözünüzü dinler görünen “biçim”inizin, size cevap vereceği ilk an bu. Eğer çamuru hazırlama ve biçim verme kurallarına uymamışsanız, defo alıp üzülebilirsiniz. Bu yumuşacık ve her istediğinizi yapar gibi görünen hazinenin sıkı üretim kuralları var yani.

Hatta “yaptığınız”ın size sözünü söylediği bu kritik an ile bir kere değil iki kere karşılaşıyorsunuz. Tamamen kuruduğunda da malzemesi hala çamur olan ürününüz fırına girip yapısal dönüşüm geçirirken de içindeki kimyasal sudan ayrılıp küçülmeyi sürdürüyor. Yani doğru çalışıp çalışmadığınız bir kere daha deneniyor. Bu ilk fırınlamadan sonra her şey yolundaysa, yaptığınız gibi defosuz ve sadece biraz küçülmüş seramik ürününüze kavuşuyorsunuz. Seramik yapımını bir adrenalin sporu olarak tanımlayan bir şaka vardı bir ara. Durum hakikaten böyle. İlk fırınlamadan sonra renklendirme ve tekrar fırınlamayla da heyecan devam ediyor.

Toprak ve su seramiği oluşturuyor. Sonra o seramik, suyla ilgili pek çok alanda kullanılıyor. Bununla ilgili ne demek istersin?

TÜ: Tarih boyu seramiğin su taşımak için, sulama için ve su saklamak için kullanıldığını hepimiz biliyoruz. İçindekini bozmadan uzun süre saklayabilen çok sağlıklı bir malzeme seramik. Bu yüzden en iyi testiler, amforalar, termoslar, güveçler ve saksılar hep seramiktir. İçindekine nefes aldıran, kavrarken hapsetmeyen muazzam bir çözümdür seramik. Geçirgenliği çok özel sulama sistemleri kurabilmemizi sağlamıştır tarım tarihi boyunca. Şimdilerde Avrupa’da tekrar moda olmaya başlayan “seramik damıtma kapları”, hani şu saksıların ya da tarlanın içine yerleştirilip suyla doldurulabilen çömlekler, aslında tarım tarihimiz boyunca bizimleydi. Örneğin yaşlı çiftçilerimiz bir toprağın verimini test edebilmek için su dolu testiyi gömerlermiş toprağa ve suyu ne hızda emdiğine bakarlarmış. Aynı geçirgenlik, yiyecek, su, yağ, şarap ve sabun gibi ürünlerimizi uzun süreler boyunca bozulmadan saklayabilmemizi sağlamış.

Seramiğin diğer görsel sanatlardan en önemli farkı nedir?

TÜ: Seramik bir cidar kuma, yapı inşa etme, boşluk çerçeveleme süreci aslında. Lao Tzu’nun şöyle bir şiiri var:

“Bir çömlek kilden yapılır ama içindeki boşluktur onu kullanışlı yapan.

Evlerin duvarları vardır ama

                O duvarlardaki deliklerdir evi oturulabilir kılan.

Yani, kapılar, pencereler ve odalardır.

İnsan nesnelere biçim verir ama anlamı veren boşluktur.

Eksik olan varlık sebebini verir.”

İnce duvarlar kurarak, hem ekleyip hem çıkararak, büküp okşayarak, şeylerin içleri ve dışlarına dair kurgu yapar seramikçi. İster “kullanılan” ister “seyredilen” bir şey üretsin, kendi bakış açısının duvarlarını inşa eder. Kurulan ince cidarlar, ister gözlerden saklansın, ister açılıp içine davet etsin hep bir hacim yaratma oyunu ya da sürecidir. Hangi merakla, hangi hedefle ne inşa ettiğine öyle kapılırsın ki diğer her şey yok olup, çamur yoldaşınla serüvenin kalır bir tek geriye. Söyleşirsiniz, atışırsınız bazen. Tabii son sözü hep çamur söyler. O son söz, daha önce de değindiğimiz gibi, biraz gecikmeli geldiği ve “kurumuş son söz” onarılamadığı için biraz kör, biraz el yordamıyla çalışır seramikçi. Oysa ahşap, metal gibi güzelliklerle oynarken, hatanızı ya da başarınızı yani sonucu hemen görmek mümkündür. Şeyleri birbirine çakarak, kaynatarak, vidalayarak değil de yapı içinden birbirine bağlayarak ve daha kendiliğinden bir birleştirme söz konusudur seramikte.

‘Öğretirken yeniden öğreniyoruz’

Atölye Çamurdan sadece kurucuların eserlerini yapıp fırınladığı bir yer değil, Ankaralı seramik meraklıları için çok güzel bir okul da aynı zamanda. Seramik kursu düzenlemek neden önemli sizin için? 

FÖ: Aslında öğretme eyleminin bizi hiç olmadığımız kadar iyi öğrenciler yapacağını hiç düşünmemiştik başlarken. Kişilerin bir eleman ya da sadece kendi alanlarında uzman olmalarının dışına çıktığı, kendilerini ifade alanı yakaladığı, bir sürecin başından sonuna dek içinde olunabilen özgür bir üretim alanı atölye. Biz ikimiz de seramik üretimine bu nedenlerle merak salıp bu nedenlerle denemek istemiştik. Yaptıkça daha çok öğrenmek istedik, istedikçe ne kadar az bildiğimizi fark ettik. Etrafımıza, tarihe, coğrafyaya, kültüre, ürünlere, çizgilere, zaman ve mekâna bakışımız değişti ve zenginleşti. Gerçi bizim bölümlerimiz zaten bu yönde bir merakı büyütüp yeni sorular sormanın önemini aktaran bölümlerdi. Yine de bir şeyleri baştan sona eyleyen olmak, sadece projelendiren değil, üreten de olmak yeni bir dil edinmemize olanak sundu.

Böyle bakınca, bu heyecan ve merakı aktarabileceğimiz bir öğretme programını da özel olarak tasarlamak istedik. İnsan nasıl öğrendiğini çok çabuk unutabiliyor. Ama öğretmeye başlayınca, öğrendiğini sandıklarını ya da öğrendiklerini bir başka gözle tekrar öğrenmeye başlıyor. Çünkü bu sefer özne siz ve çamur değil “o kişi ve çamur” olmaya başlıyor. İster ürün tasarla, ister program, hep aynı “daha iyisini arama” macerası yaşıyorsun. Bambaşka hayatları ve birikimleri olan insanlarla her öğretmede yeni bir insan ve bakış açısı tanıyorsun. Neredeyse öğrettiğin kadar öğrenme de yaşıyorsun. Ve aslında bir bakıma çoğalıyorsun.

Pek çok öğrencimiz vazgeçilmez dostlarımız oldu. Atölye Çamurdan biz iki kardeşin değil, kocaman bir ailenin atölyesi oldu. Ankara’dan ayrılan pek çok dost kendi atölyelerini kurdu ve kardeş atölyelerimiz oldu. Ve muhtemelen etraflarındaki tüm nesnelere, emeğe ve üretime bakış açıları tamamen değişti. Yapmayı deneyen insanın, yapılmış nesnelere bakışı tamamen değişiyor. Değerlendirme yapabilen ve neyin saygıdeğer olduğunu bilen kişilere dönüşüyor seramikle uğraşanlar. Bizim gibi atölyeleri ve özel tasarım ürünleri, bilinçle ve bilgiyle değerlendirebilen bir nüfusu çoğaltmak, hepimizi zenginleştiren bir şey.

Çamurla ve seramikle tanışmak isteyen dinleyicilerimize ne tavsiye edersiniz?

FÖ: Günümüzde pek çoğumuz kocaman sistemlerin küçük birer elemanı olarak çalışır bulduk kendimizi. Çok şey görüp çok şeyi hazmetme, hızlı ve doğru kararlar verme, üretemeden dikkatsizce tüketme sıkıntılarıyla boğuşuyoruz. Bir malzemeyi tanımak, onu dinleyebilmek, ondan öğrenmek, bir alanda meraklı ve dolayısıyla da sabırlı olabilmek çok önemli bir parçası hayatın. Seramik yapmak demek uzun bir üretim yolculuğunu malzemeyle ve kendinle başbaşa kalarak, tek başına yaşama deneyimi demek. Seramik yapmanın her yaştaki herkese katacağı çok şey var. Sana denileni değil, kendi denemek istediğini yapmak, soru sorabilmek, yanıt aramak, sabredebilmek, emek verebilmek, zorlu bir süreci başarıyla tamamlayabilme mutluluğunu yaşamak demek seramik. Yani seramik yaşamak demek aslında.

Dolayısıyla seramik yapmayı herkese tavsiye ediyoruz. Bu deneyimden sonra insanların bugün hiç dikkat etmeden kullandıkları pek çok nesneye bakışlarının değişeceği de kesin. Fonksiyonel ya da dekoratif, her objedeki dili anlamaya başlamak, o objenin üretilmesi sürecindeki zorlukları ve macerayı bilerek ona dokunmak, nesnelerle ilişkimizi daha önceden yaşamadığımız bambaşka şekillerde kurmak demek. Hem onu yaparken, hem de kullanır ve tüketirken.

Biz Atölye Çamur’dan ekibi olarak, tüm zorluklara rağmen inadına daha iyiyi tasarlamaya, üretmeye ve öğretmeye devam ediyoruz. Seramikle ilgilenen seramik yapmayı öğrenmek isteyen dinleyicilerimiz için faydalanabilecekleri bir websitemiz var (www.atolyecamurdan.com.tr). Atölyenin ayrıca kendi adıyla bir Facebook sayfası ve aktif olarak kullandığımız atolyecamurdaninstagram adında bir Instagram hesabı da var. Buradan katıldığımız sergilerden ve etkinliklerden, düzenlediğimiz atölyelerden ve derslerden haberdar olabilir ilgilenenler. Bir de [email protected] adlı e-mail adresinden bize ulaşabilir ve öğrenmek istediklerini sorabilirler.

*

[i] Radyo programının dinlemek için tıklayınız

[ii] Bu yazılı röportaj ilk kez 10 Ağustos 2020 tarihinde Açık Radyo’nun websitesinde yayımlanmıştır

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetRöportajYazarlar

Betül Çavdar anlatıyor: Tek yol çim mi?

Bahçelerde, parklarda, refüjlerde ve yol kenarlarında yer örtücü olarak kullanılan tek bitki çim artık. Peki, günlük hayatımızın vazgeçilmez parçası haline gelen çim nasıl bir bitki? Çimin su ayak izi ve ekolojik maliyeti nedir? Bu bitki kentimizi ve bahçelerimizi yeşillendirmek için gerçekten uygun bir tür mü? Yoksa çim yeşil badanadan başka bir şey değil mi?

Bu soruları Açık Radyo’da iki haftada bir yayınlanan Sudan Gelen’e konuk olan Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Betül Çavdar ile konuştuk. (Programın ses kaydına buradan ulaşabilirsiniz. ) 

Akgün İlhan: Artık hangi parka veya bahçeye baksak yer örtücü olarak sadece çimi görüyoruz. Bu bitki nasıl oldu da her yerde kullanılan bir tür haline geldi?

Betül Çavdar: Çimin açık yeşil alanlarda yaygın biçimde kullanılmaya başlaması 1946 yılına denk geliyor. 1950’lerde ise çim alanlarda kullanılmak üzere yeni çim çeşitleri ıslah edilmeye başlanıyor. Ancak daha geriye gidecek olursak 19.yy’ın ikinci yarısında sanayi devrimiyle toplumlarda kentleşme ivme kazanmış. Bu kontrolsüz kentleşmeyle birlikte insanlar doğal çevrelerinden uzaklaşıp yapıların içine hapsolmaya başlıyor. Bunun sonucu olarak da doğaya özlemin artması ve doğayla temasın gerekliliğinin anlaşılması bir asır kadar bile sürmüyor. Ve kentlerde doğa parçaları yaratma talebi ortaya çıkıyor. Sosyo-ekonomik ve sosyokültürel olarak kim olursa olsun her insan doğayı gözlemlemek ve ona dokunabilmek istiyor.

Modern çağlarda ‘asaletin’ simgesi

Bunun için de gerek kamusal alan gerekse özel mülkiyet içerisinde açık yeşil alanlar oluşturulmaya başlanıyor. Ancak Yuval Noah Harari Homo Deus kitabında daha farklı ve başlangıcı daha gerilere giden bir çim tarihinden bahsediyor ve şunları belirtiyor[i]:

Taş Devri’ndeki avcı-toplayıcılar mağaralarının önü daha hoş görünsün diye çim yetiştirmezlerdi. Atina Akropolisi’nde başkent Roma’da, Kudüs Tapınağı’nda veya Pekin’deki Yasak Şehir’de de ziyaretçileri karşılayan çim alanlar yoktu. Özel mülkler ve kamu alanlarında açık yeşil alan yaratma fikri Orta Çağ’ın sonlarına doğru Fransız ve İngiliz aristokratların şatolarında doğdu. Modern Çağ’ın başında ise bu alışkanlık iyice kök salarak çim asaletin sembollerinden biri haline geldi.

Özellikle çim biçme makineleri ve otomatik sulama sistemlerinin olmadığı eski devirlerde çim çok fazla zahmet ve emek gerektirdiği halde karşılığında hiçbir değerli ürün vermiyordu. Hayvanlar çimi yemedikleri için çim alanlar üzerinde hayvan bile otlatmak mümkün değildi. Zaten yoksul köylülerin değerli topraklarını ve zamanlarını çim için harcayacak lüksü de yoktu.

İskoçya’da Glengorm Kalesi / Fotoğraf: Gerry Zambonini

Şatoların girişindeki alan çimse bu şatonun sahibinin varlığını ve gücünün göstergesiydi. Bu “o kadar çok toprağım ve hizmetkârım var ki bu yeşil fanteziyi karşılayabiliyorum” demenin aleni bir beyanıydı. Çim alan ne kadar bakımlı ve genişse hanedan o kadar güçlü demekti. Bir dükü ziyaret ettiğinizde çimleri bakımsızsa onunda sıkıntı içinde olduğu bilirdiniz”.

Aslında insanlık tarihi boyunca herhangi bir değerli ürün vermeyen bitkilerin statü sembolü olması ilk defa çimle gerçekleşmedi. Michael Pollan Arzunun Botaniği[ii] kitabında bize lalenin yolculuğunu farklı bir yerden anlatıyor. Laleyi, 17. yüzyılın ilk yarısından başlayarak bir ulusu sarsan ve ekonomisini neredeyse mahveden kısa ve yaygın bir çılgınlık olarak tanımlıyor Pollan. Ancak lalenin çimden farklı olarak estetik zevke daha fazla hitap ettiği de açık. İnsanlık tarihi sürecinde yüksek statüde yıldız olan bitkiler kolay kolay arzu nesnesi olmaktan kurtulamıyor. Çim alanların geçmişten gelen bir statü işareti olması alışkanlığı, onu çiçekli ve geniş popülasyonlu bitkilerden daha estetik gösteriyor. Üstelik ülkemiz gibi Akdeniz ikliminin hâkim olduğu yerlerde bakım maliyeti çok yüksek, hastalık ve zararlılara direncinin çok daha az olmasına rağmen çimden vazgeçemiyoruz.

Masraflı, zahmetli ve zehirleyici

Çimin sulanması, gübrelenmesi, ilaçlanması ve kısacası bakımı diğer yer örtücü türlere göre daha zor ve masraflı değil mi?

Çim ve diğer yer örtücüler kıyaslandığında çim çok daha hassas ve şımarık bir yer örtücü. Bir kere ilkbahardan itibaren sürekli bakım istiyor. Uzayınca da hemen biçilmeli ki bu süreler hiç de uzun aralıklarla değil. Çim bolca sulanmalı ki sulandıkça daha kısa sürede biçime gelsin. Eğer bir alanda çim yetiştiriliyorsa bir kere çok fazla su kullanılacağı ve kullanılan suyun “kimyasal ilaçlarla” zehirleneceğini bilmek zorundayız. 1 metrekarelik çim alanın sulanması için 10 litre su gerekiyor mesela. Herhangi bir çim alan kimyasal besin desteği, gübre ve ilaç kullanılmadan yaşatılamıyor. Bunun tarım zehri ve işçilik maliyeti de göz önüne alındığında diğer yer örtücülerden çok daha masraflı, zahmetli ve zor bir süreçten bahsediyoruz. Üstelik özellikle kentlerde ve çocukların ulaşabileceği alanlarda kullanılan çim, aşırı kimyasal kullanımı ile alerjik hastalıklara neden olabiliyor. Yani aslında estetik, ekonomik ve ekolojik açıdan çim, iklime uygun kullanılan yerel yer örtücülerle mukayese edildiğinde yeşil zehirdir.

Artık günümüzde çimi halı gibi rulo yapıp seriyorlar. Bu sağlıklı bir uygulama mı? Bir toprakta uzun süre çim ekildiğinde toprakta ve biyoçeşitlilik üzerinde ne gibi etkiler ortaya çıkabilir?

Rulo çim tohum uygulamasına göre daha az riskli ve hızlı bir yöntem olması nedeniyle uygulamacılara çok cazip geliyor. Çünkü uygulayıcı görevli tohum tercih ettiğinde hem tohumları hızlı yeşertebilmek hem de zararlıların çim tohumlarını taşımalarını önleyerek nispeten homojen bir dağılım gösterebilmesi adına çok daha fazla ilaç, gübre ve besin maliyetini göze alıyor. Rulo çimde bu maliyetlerin daha altında bir bedel ve iş gücüyle kısa zamanda homojen ve riski tohumdan üretilen çime göre çok daha az olan bir süreç yaşanır. Ancak çimin yayılıcı bir tür olduğunu göz önünde tutarsak rulo şeklinde taşınan köklü çim strese girer ve daha fazla yayılmaya çalışır. Yetiştirildiği alanlara bakılacak olursa rulo çim yetiştiriciliği büyük arazilerde tek çeşit denilebilecek -çünkü çim tohumlarının farklı türleri olsa da birbirlerine besin, su, hastalık ve zararlı direnci olarak çok yakındırlar- şekilde gerçekleştirildiği için, her monokültür üretimde olduğu gibi toprakta organik madde ve mikroorganizma miktarında azalma sorunları ortaya çıkar. Bu nedenlerle alanda biyoçeşitlilik azalır ve dolayısıyla toprak yapısındaki zenginlik tehdit altına girer.

Üstelik yetiştirdikleri her ürüne bir ekonomik değer gözüyle yaklaşan yetiştiriciler çim söz konusu olduğunda çok daha vahşi bir sürecin yöneticileridir. Bir yılda üçten fazla sefer mahsul alabilmek için çim yetiştirme tesisleri kontrolsüz su, kimyasal gübre ve ilaç kullanılmaktadır. Bu da dönümlerce arazi toprağının zehirlenmesi ve büyük miktarlarda suyun kullanılması, yani kirletilmesi demektir. Ayrıca kontrolsüz sulamalar, toprakta bulunan organik madde miktarının azalmasına yol açarken herbisit ve pestisitler de yer altı suyuna karışır ve suyu kirletir. İlaçlamada kullanılan kimyasalların arılara ve diğer tozlayıcılara verdiği zararı da düşünürsek ekosistem sağlığı ve biyoçeşitlilik açısından son derece sorunlu bir uygulama olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Çim yerine çayır karışımları

Peki maden bu kadar olumsuz etkisi var çimin, onun yerine hangi bitkiler kullanılabilir? Az su ve emek isteyen sert iklim koşullarına dayanıklı yer örtücülerin olduğu kullanıldığı peyzaj planlama örnekleri var mı?

Aktif kullanılan yeşil alanlarda çim dışında onun kadar etkin bir alternatif oluşturmak oldukça zor. Özellikle de çimin üzerine basılması, oturulması ve spor sahaları oluşturulması mümkünken başka türlerle aynı etkiyi yaratmak zor. Ama yine de mesela çayır karışımları;  adaptasyonu yüksek yerel türler olması, alanın iklim ve toprak özellikleriyle iklim değişikliğine uyumlu tasarımlar olması bakımından tercih edilmeye başlandı küçük alanlarda. Tabi ki bu düzenlemede su ihtiyacı çime kıyasla daha az.

Plantlife uygulaması bir refüj örneği.

Örneğin İngiltere bu konuda başarılı bir uygulama gerçekleştirdi. İngiltere’de peyzajda insan müdahalesi ve bakımı olmadan, yerel bitkileri ve ilişkili yaban hayatını desteklemek amacıyla hareket eden “Plantlife” isimli bir oluşum var mesela. Bu oluşum 2013 yılından 2019’a kadar süren bir kampanya yürüterek yerel yönetimlere çayır karışımlarının yol kenarları bitkilendirmesinde kullanılması gerekliliğini anlatıyor ve başarılı işler gerçekleştiriyor.

Bu uygulamaları “çiçek nehri” diye isimlendirmişler. Bu çayırlar tozlayıcı türlerin, çayır kuşlarının sürekliliğinin sağlanması, toprak kalitesinin arttırılması, karbon tutma potansiyeli ve peyzajın bağlantısallığını sağlaması da düşünülünce son derece avantajlı. Mali açıdan bakılırsa, mesela Rotherham İlçe Meclisi çabaları sonucu biçme maliyetlerinde yılda yaklaşık 23 bin poundluk tasarruf edilmiş.

High Line Park her sene yaklaşık 5 milyon ziyaretçi alıyor.

Başka bir örnek de New York’da bulunan High Line Park. Kullanılmayan yükseltilmiş bir tren yolu restore edilerek kullanıma kazandırılmış ve kentin simge alanlarından biri haline getirilmiş. Bunu yaparken bitki seçiminde adaptasyonu yüksek, kuraklığa dayanıklı, düşük bakım maliyetli, yaban hayatına gıda sağlayabilen ve yerel üreticiler tarafından yetiştirilen çok yıllık çalı grupları, ağaçlar ve çayır otları kullanılmış. Park alanındaki doğal atıklarla kompost oluşturarak ticari gübre kullanmadan gübreleme ihtiyacı sağlanıyor. Bitki seçiminde zararlılara dayanıklı türler seçilirken zararlı mücadelesinde yeşil zarkanat gibi türler alana salınarak biyolojik mücadele uygulanmakta.

High Line’ın damla sulama sistemi ile birlikte kullanılan yeşil çatı sistemi, ekim yataklarının mümkün olduğunca fazla suyu tutabilmesi için tasarlanmış. Su ihtiyacı daha fazla olan türlere de hava koşullarına dikkat ederek elle sulama uygulanıyor. Yani neredeyse kendi kendine yetebilen bir sistem oluşturulmuş.

ABD’deki Denver’da ise en önemli unsur toprak yapısı ve iklime uygun yerel türler kullanılmış olması. Kurakçıl peyzaj uygulamasında türler kurak, yarı kurak şeklinde su ihtiyacındaki farklılıklara göre bölümlere ayrılmış durumda ve su yönetimi sağlanmaya çalışılmış bu uygulamalarda. Toprak yüzeyinin tamamını bitki örtüsü ile kaplamak yerine çalı ve ağaç türlerinin arasında kalan alanlar doğal taş ve ağaç kabuğu gibi doğal materyallerle kaplanarak suyun toprakta tutulması sağlanmış.

Çim yerine kurakçıl peyzaj uygulamalarının çok daha estetik ve ekolojik olacağı kesin. Yöreye uygun çok yıllık aromatik bitki, sukulent ve kaktüs kullanımı hem bakım ve mesai maliyetini hem de peyzajın korunması ve yönetimi işlevlerini yerine getirecektir. Ülkemizde büyük ölçüde bir kurum tarafından alınmış bir karar, denetim ve uygulama olmamakla birlikte yerelde bireylere tasarlanan ya da talebe göre uygulanan farklı kurakçıl peyzaj uygulamaları var. Ancak tabi ki bunun yönetim birimleri tarafından desteklenerek, uygulamaların yaygınlaştırılması gerekiyor.

Yönetimler, akademi, peyzaj mimarları ve STK’lerin işbirliği şart

Peki, insanları ve kurumları çim dışında yer örtücüleri kullanmaya nasıl ikna ve teşvik edeceğiz?

İzmir’deki Kordon gibi kentin simgesi haline gelmiş ve aktif olarak kullanılan alanlar dışında sadece görsel zenginlik açısından çim kullanımından vazgeçilmesi gerekliliği kazan-kazan durumu ile anlatılabilir. Kurumların uyguladığı çim alanlara bakılırsa bakım ve onarım maliyetlerinin yükseklikleri yüzünden birçoğunun zaman içinde atıl hale geldiği görülür. Yönetimlerin en büyük sorunlarından biri de mali kaynakların doğru kullanımı. Ayrıca yerel yönetimlerin çim uygulaması yapıp bakım hizmeti sunamadığı alanlar yine çayıra döndüğü için belki aktif hizmet ulaştıramadıkları alanlarda çim kullanımından vazgeçebilirler.  Aslında bu konuyla ilgili bir strateji oluşturma gerekliliği ortaya çıkıyor.

Alanda çalışan peyzaj mimarı meslektaşlarımıza da büyük iş düşüyor bu durumda. Gerek kamusal alanlarda gerek bireysel taleplerde çim kullanımına karşı ikna edici, doğru argümanlar geliştirmeliler. Müşteri ne isterse onu yapmak yerine müşterilerine çimin gerçek maliyetini anlatmalılar. Kurumlar açısından bakılacak olursa kurumlardaki meslek elemanlarının bu konuda yetkin, çalıştığı bölgenin iklimini ve ekolojik özelliklerini analiz edebilir yetkinliğe sahip olması çok önemli bir etken.

Aynı zamanda yönetim ve akademinin işbirliği gerekiyor. Örneğin kentsel açık yeşil alan tasarımlarında hangi bitki türü ve materyal seçimleri değiştirilerek iklim değişikliğine uyumlu tasarımların geliştirilebileceğine dair çalışmalar var. Aynı zamanda peyzaj tasarımı ve planlanması adına doğa temelli çözüm yaklaşımı da akademik camiada son zamanlarda yaygın olarak çalışılan konulardan. Güncel bilgiyi takip eden akademi ile işbirliğinin yerel yönetimlere nitelikli bilgi sağlamada önemli olduğunu düşünüyorum. Akademinin yanı sıra “PlantLife” gibi kolektif yerel oluşumlar ile kentsel ve kırsal peyzajlar konusunda halkın yönetime dahil olduğu, ekonomik ve ekolojik açıdan verimli kampanyalar yürütülebilir. Estetik kaygılar dışında su krizinin yaşandığı, verimli toprakların azaldığı, hava kirliliğinin arttığı ve dolayısıyla iklim krizini yaşadığımız şu günlerde bu konularla ilgili bireysel ve toplumsal tüm eylemlerin etkili olduğu insanlara sürekli hatırlatılmalı diye düşünüyorum.

*

[i] Yuval Noah Harari (2016). Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi. İstanbul: Kolektif Kitap.

[ii] Michael Pollan (2019). Arzunun Botaniği: Bir Elmanın Sizi Kullandığını Düşündünüz mü Hiç? İstanbul: Domingo Yayınevi.

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Dayanışma Güzeldir: Askıda fatura uygulaması

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) dün önemli bir dayanışma uygulamasını başlattı. Askıda Fatura uygulaması, İBB tarafından onaylanmış ihtiyaç sahibi aileler için su ve doğalgaz faturalarının hayırseverlerce ödenmesini sağlayacak. Alan elin veren eli görmediği bu uygulamaya şimdiden 120 bini aşkın hayırsever destek verirken 72 bine yakın insan faturasını askıdan aldı. Toplamda 8 milyon TL’yi aşkın yardımın gerçekleştiği kampanyaya yardımlar hızla devam ediyor.

İBB bağış kampanyası hamlesi

Hatırlayacak olursak İBB daha önceden de Mart ayı sonlarında Covid-19 ile mücadele kapsamında bir bağış kampanyası başlatmıştı. Kampanyaya destek hızla büyürken İçişleri Bakanlığı 30 Mart’ta yayınladığı “Yardım Toplama” konulu genelgeyle kampanyayı izinsiz olduğu gerekçesiyle durdurdu.

Kampanya için sadece üç günde yaklaşık 6,5 milyon TL toplanmıştı. İstanbul Valiliği, İçişleri Bakanlığı’nın genelgesine dayanarak 31 Mart’ta aldığı kararla İBB’nin dört ayrı bankadaki yardım paralarının toplandığı hesapların dondurulması kararı aldı. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında da soruşturma başlatıldı.

Benzer durum Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde de yaşandı ve belediyenin bağış kampanyası da durdurularak Belediye Başkanı Mansur Yavaş hakkında soruşturma açıldı. İBB ise hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle kararın durdurulmasını ve iptalini istedi. Nitekim 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 15’inci maddesine göre bağış kabul etmek belediyenin yetki ve imtiyazları arasında sayılıyordu. Aynı kanunun 59. maddesine göre de bağışlar belediyelerin gelirleri arasında gösteriliyordu. Dolayısıyla aslında ortada yasa dışı veya kitaba uymayan bir durum yoktu.

Belediyelerin kanunlarla belirlenmiş yetkilerini kısıtlayıp yardıma muhtaç insanlar için toplanmış paraları bloke ettirmek ne demektir iyi düşünmek lazım. Amaç yardıma muhtaç olana el uzatmaksa kimin uzattığının önemi olmamalıdır. Ama görünen o ki AKP hükümeti için böylesine bir dayanışmadan toplanacak artı puanları kendi hanesine kaydettirmek yardımın kendisinden daha önemli olabiliyor. Merkezi hükümetlerin görevi yerel yönetimlerin Covid-19 krizine karşı hızla oluşturdukları çözümleri engellemek değil kolaylaştırmak olmalıdır.

Askıda faturaya nasıl dâhil oluruz?

Tüm bu zorluklara rağmen dayanışmanın yeni yolları her zaman yeniden üretiliyor. İBB’nin Askıda Fatura web sitesinden 2 dakikada doldurabileceğiniz bir formla bağışta bulunabiliyorsunuz. Son derece kullanıcı dostu olan sitede, yönlendirmelerle zor durumda olan bir ailenin veya bireyin ister su isterse gaz faturasını ödeyebiliyorsunuz. Eğer parasal yardımınız dokunamayacaksa bu uygulamayı sosyal medyada paylaşarak daha fazla sayıda insanı haberdar etmek katkı sağlayacaktır. Başta su olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanların olduğu bir toplumun bu krizle mücadele etmesi zordur. Mücadeleyi kolaylaştırmak için su veren el bu sefer sizin eliniz olsun.  

 

Hafta SonuHaftasonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Koronavirüs salgını ve su krizi

Koronavirüs pandemisi suyun hayatımızdaki vazgeçilmez yerini bir kez daha hatırlattı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ellerimizi sıklıkla yıkamanın virüsten korunmada ve yayılmasını engellemedeki kritik önemini sürekli gündeme getiriyor. Ancak kişinin sadece kendi temizliğine dikkat etmesi yeterli değil. Aynı özeni herkesin göstermesi gerek. Aksi takdirde birinin yaptığı yanlış ötekinin yaptığı doğruyu götürüyor.

Peki, herkesin suya erişimi var mı?

Birleşmiş Milletler’in (BM) sürdürülebilir kalkınma amaçlarından “Temiz Su ve Sanitasyon” önümüzdeki on sene içerisinde dünyadaki herkesin temiz suya erişimi sağlanmak için belirlenmişti. Ancak WHO ve UNICEF’nin 2019 yılı verilerine göre 2,2 milyar insan güvenilir içme su hizmetlerine erişemediği gibi 4,2 milyar insan da güvenilir hıfzıssıhha hizmetlerinden faydalanamıyor[1]. Dünya nüfusunun yüzde 40’dan fazlasını etkileyen su kıtlığına da çözüm bulunabilmiş değil. Üstelik küresel ısınma bu oranı daha da yükseltecek. Böyle devam edersek önümüzdeki on senede içerisinde bu amacın gerçekleşmesi pek olası görünmüyor.

Zira sanayileşme, kentleşme, enerji ve su yoğunluklu yaşam biçimlerinin yayılması ve dünya nüfusunun artması gibi nedenlerle dünyanın su varlıkları üzerindeki baskılar artıyor. Bunların sonucunda su kirlenirken, onu temizlemek daha maliyetli hale geliyor. Ne yazık ki su, yoksullar ve gelecek nesiller aleyhindeki ekolojik adaletsizliğin nesnesi olmuş durumda. Bu nedenle de su hakkı kavramı tüm dünyada gittikçe yükselen bir sesle dile getiriliyor. Nitekim 2010’da on yıllar süren bir küresel mücadelenin sonucunda su hakkı BM kararıyla kabul edildi. Hatta Uruguay, Güney Afrika, Filipinler, Uganda, Dominik Cumhuriyeti, Belçika, Tunus, Kenya, Etiyopya, Zambiya, Uruguay, Meksika, Panama, Kolombiya, Venezüella, Bolivya, Nikaragua ve Slovenya gibi bazı ülkelerin anayasalarında da su hakkı yer buldu[2].  Ancak bu hakkın hayata geçirilmesi şüphesiz ki çok daha zorlu ve uzun bir süreç olacak.

Sayılarla su hakkı  

Suya erişim, kişinin doğuştan gelen hakkıdır. Sayılarla anlatacak olursak su hakkı herkesin günde 50 ila 100 litre suyu içme ve kullanma (temizlik, yemek pişirme vs.) amaçlı kullanabilmesini garanti altına alır. Bunun yanı sıra suyun en fazla bir kilometre mesafeden temin edilebiliyor olması, bunun yarım saati aşmaması ve fiyatının kişinin gelirinin yüzde üçünü geçmemesi gerekir. Dünyanın bazı yoksul ülkelerinde su hakkının önünde altyapı eksikliği ve yeterli su kaynağının bulunmaması gibi fiziksel engeller olabilirken, gelişmiş ülkelerde suyun pahalı olması gibi ekonomik sınırlayıcılar belirleyici rol oynayabilir. Aynı ülke içinde yoksul ile zenginin suya erişimi farklı derecelerde gerçekleşebilir.

Pandemi zamanında su hakkının önemi

Korona virüsü Galler Prensi Charles ve Almanya’nın başbakanı Merkel’den tutun da sokakta yaşayan evsizlere kadar tüm dünyadan her kesimden insanda konaklayabiliyor. Aslında bu pandemi, coğrafi konum veya sosyal ve ekonomik statü ayırt etmeksizin hepimizin aynı türün bireyleri olduğumuzu anlatıyor. Sosyal ve ekonomik konumu ne olursa olsun hiçbirimiz bir diğerinden üstün ya da önemli değiliz. Daha da önemlisi hepimiz düşündüğümüzden çok daha kırılganız ve birbirimize bağlıyız. Tam da böyle bir zamanda dünyadaki herkesin suya erişiminin ne kadar hayati olduğu, birimizin meselesinin diğerininkinden ayrı olmadığı ortaya çıkıyor. Bir kişi bile evsizken, susuzken ve açken dünya kimse için güvenli bir yer değil. Koronavirüs pandemisi insanlığa işte bunu hatırlatıyor.

Nitekim su ve kanalizasyon hizmetlerinden faydalanamayan kimsenin kalmaması, su faturasını ödeyemediği için suyu kesilen hanelerin sularının açılması, su borçlarının faizsiz ötelenmesi ve hatta virüs tehlikesi tamamen atlatılana kadar yoksul hanelere suyun ücretsiz verilmesi lazım. Yaşanılan krizi kontrol altına almak için koşulsuz şartsız herkesin suya erişimini sağlamak gerekiyor.

Türkiye’de durumlar nasıl?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, korona salgınına karşı alınan önlemler kapsamında yayımladığı ve  Türkiye genelindeki 81 ilin valiliğine gönderdiği genelgede belediyelere ve bağlı kuruluşları tarafından sunulan içme ve kullanma suyu temini ve dağıtımı hizmetlerinin kesintisiz bir şekilde devam etmesini istedi. Yani vatandaşın ödeyemediği su borcu da dâhil hiçbir sebeple su kesintisi yapılmayacak. Yerel yönetimler bu olumlu kararı hayata geçirmeye başladı. Örneğin İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) borca bağlı su kesintisi yapmayı durdurdu ve kapatılmış suları açmaya başladı.

Ancak su faturası borçlarının ne olacağına dair belirsizlikler var. Tek önemli gelir kaynağı su faturaları olan su ve kanalizasyon idarelerinin virüs tehlikesi geçene kadar borç erteleme veya affı gibi uygulamaları gerçekleştirmeleri için tam devlet desteğine ihtiyacı olacak. Zira kent yaşamının en vazgeçilmez hizmetini sunan bu kurumların görevlerini bir an bile aksatmadan yapabilmesi kriz yönetiminde elzemdir. Salgınla mücadelede yerel yönetimler yalnız bırakılırsa salgının daha da büyümesi kaçınılmaz hale gelir.

Su tasarrufundan şaşmadan yola devam

Şaşaalı medeniyetimizin trajikomik kırılganlığını hepimizin anladığımız şu günlerde sözü yine su tasarrufuna getireceğim. Sadece temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak miktarının hakkımız, daha fazlasının ise israf olduğu yaşam kaynağımız suyu ve onunla olan ilişkimizi yeni bir zihniyetle düşünmeliyiz artık. İstanbul’un mart ayının 26 günü boyunca günlük su kullanımı ortalaması 2,861 milyon m3 olmuş. Bir önceki ay yani şubatta korona krizi Türkiye’de henüz ciddiye alınmaya başlamadan önce bu miktar 2,760 milyon m3/gün imiş. Aradaki 101 bin m3/gün’lük artış çok büyük olmasa da kurak bir sene geçiren ve barajlardaki su miktarı önceki yıllara göre düşük seyreden İstanbul için artık her damla su önemlidir. Özellikle de virüsün sağlık sistemi ve ekonomide yaratacağı artçı krizler ve belirsizlikler hesaba katıldığında suyumuzu nasıl ve ne kadar kullandığımız her zamankinden çok anlam kazanıyor.

Tasarruftan kastedilen sadece musluktan akan su değil elbette. Satın aldığımız her ürünün ve hizmetin su maliyetini de düşünerek davranmak gerekiyor. Suyumuzu kirleten ve tüketen bir üretim-tüketim döngüsünden uzaklaşmadan musluktan akan suyu azaltmak yeterli olmuyor. Türkiye’de kişi başına verilen günlük şebeke suyu 224 litre[3]. Bu miktar kulağa fazla gelmese de aldığımız ürün ve hizmetlerin su maliyetlerini hesaba kattığımızda Türkiye’de günlük su ayak izimizin ortalaması 4425 litreyi buluyor[4]. Yani buzdağının suyun üzerindeki kısmı kadar altındakine de bakmak gerekiyor.

Suyumuz ne sonsuz, ne de sorunsuz. Tek bir gezegen ve sürekli döngü halinde olan suyun birbirine bağladığı tek bir dünya toplumu var. Korona pandemisi bize bunu fazlasıyla ispatladı. Birimiz hastayken diğerinin de olması an meselesi. Bu yüzden birlikte ve bütün için yaşamak ve ayağımızı suyumuza göre uzatmamız gerekiyor.

***

[1] Birleşmiş Milletler (2019). “Water Related Challenges” https://www.un.org/en/sections/issues-depth/water/

[2] WASH United, Freshwater Action Network & Water Lex (2012). The Human Right to Safe Drinking Water and Sanitation in Law and Policy – Sourcebook. https://www.waterlex.org/resources/documents/RTWS-sourcebook.pdf

[3] TÜİK (2018). 2018 yılı Belediye Su İstatistikleri Anketi Sonuçları.

[4] Kendi su ayak izinizi hesaplamak için https://www.yarininsuyu.com/

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetRöportajYazarlar

Depremde su yönetimi nasıl olmalı?

Depremde su yönetimi nasıl olmalı? Bu sorunun cevabını almak için Remzi Çelik ile konuştuk. Remzi Çelik, Kadıköy Koşuyolu Muhtarlığı, Mahalle Yardımlaşma Derneği (Mayader) ve Üsküdar Acıbadem muhtarlığı ile birlikte “Afette ilk 72 saat” çalışmasını hazırlayan ekipte yer aldı.

Yaklaşık 35 yıl boyunca su sistemleri üzerine çalışmış olan bir isim olan Çelik, Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen‘in konuğu oldu. Çelik, depremle ilgili olarak özellikle su konusunda mahalle bazında yürüttükleri çalışmaları anlattı. Radyo programından sonra yaptığımız röportajda ise Çelik afette su yönetimini daha detaylı olarak anlattı. Bu söyleşiyi Yeşil Gazete okuyucularıyla paylaşıyoruz.

Akgün İlhan: Afette ilk 72 saatte acil durum su yönetimi nasıl olmalı? Neden yerel çözümler bu kadar önemli?

Remzi Çelik: Acil durum su yönetimi, durum oluşmadan önce ve oluştuktan sonra bir envanter çıkarma ve planlama işidir. Planlama dediğimiz şey bir bakıma alternatifleri oluşturmak demektir. Bir kentin su sistemine baktığımızda yüzey ve yeraltı olmak üzere su kaynaklarını, su arıtma tesislerini, isale hatları, su boruları, pompalar ve vanalar gibi iletim elemanlarını, depolama ve son kullanım sistemlerini bir bütün olarak görürüz. Kente su sağlama süreci kaynaktan arıtmaya, oradan depolamaya ve dağıtıma kadar çeşitli aşamalardan oluşur. Afete bağlı olarak merkezi sistemlerin herhangi birinde çökme veya kırılma sonucu oluşacak su kesintisine karşı yerelde ve mahalle ölçeğinde içme suyuna erişim çözümlerini planlamak zorundayız. Bunu mahalle bazında yapmak çok önemli çünkü her mahallenin sosyal yapısı, su altyapısı ve kentleşmesi gibi fiziksel özellikleri birbirinden farklıdır. Tek bir merkezden bunca detayın hesaba katılması mümkün olamayacağı için yerelden ve yerelin katıldığı planlamalar elzemdir.

‘Afet öncesi ve sonrası için planlama yapılmalı’

Peki, mikro ölçekte afet için su planlaması nasıl yapılmalıdır?

Elbette, Koşuyolu Mahallesi’nden örnek verebilirim. Bizim Amerika Birleşik Devletleri’nin Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından geliştirilen Acil İçmesuyu Arzı Planlama Çalışması’ndan faydalanarak yaptığımız bir tablo var. Burada kişi başına su ihtiyacı, kesinti süresi, etkilenecek nüfus ve su kalitesi hedefi gibi başlıklarda yapılması gereken hazırlıklar belirtilmiştir. İlk olarak kişi başına su ihtiyacından başlayalım. Bu miktar kişi başına günlük 1,5 ila 15 litre arası su olarak kabul edilebilir. İlerleyen zamanlarda bu miktar arttırılabilir. Örneğin ilk gün 700 kişiye yeterli olacak bir dağıtım noktası planlanmalıdır. Burada yemek yapma, içme ve hijyenik bakım da dikkate alınır. Bu su miktarına yangınla mücadele, yıkanma ve evcil hayvanların su ihtiyacı dâhil değildir.

İkinci unsur ise kesinti süresidir. 72 saat kesintiye göre planlama yapılabilir. 21 günden fazla kesinti bu çalışmanın konusu değildir. Üçüncüsü etkilenen nüfustur. Hesaplamalarda sadece mahallede oturanlar değil, günlük çalışanlar, mahalle dışından gelenler ve turistler de dikkate alınmalıdır. Dördüncü mesele de su kalitesi hedefidir. Bu konuda bir standart geliştirilmeli 30, 60 ve 90 gün gibi kısa sürelerde su kalitesi geri kazanılmalıdır. Mahalle bazlı acil su yönetimi planlamasında STK’ların ve mahallenin katılımı, envanter çıkarılmasına verecekleri destekler gerçekten çok önemlidir. Örneğin biz Koşuyolu mahallesinde muhtarlık ve Mayader olarak kamu kurumlarında, okullarda, camilerde, hastanelerde ve hatta özel işletmelerde bulunan su stoğunun tespit edilmesi için çalışmalar yapmaktayız. 3, 10 ve 21 günlük zaman dilimlerinde suyun miktarını ve kalitesini planlayıp kişi başına günde 10 litre su ile hesaba başlamak gerekir. Analiz yapıp ve alternatif kaynakları belirledikten sonra uygulama planı afet öncesi ve sonrası şeklinde yapılmalıdır. Afette su yönetimi hazırlık çalışmalarında afet ile ilgili literatür, danışmanlar, kurumlar ve atölye çalışmaları faydalanacağınız kaynaklardır.  

Deprem de afet de üzerine fazla düşünülen konular değil ülkemizde. Bu önlemleri almanın gerekliliğini anlatmak ve bu konudaki farkındalığı artırmak için neler yapılmalı?

Okullar önemli eğitim noktalardır. Buralarda afet hazırlığı ve bu hazırlıkta suyun önemi anlatılmalıdır. Evinde tuvalet sifonuna basan çoğu insan suyun tesisat vasıtasıyla ev önündeki parsel bacasına, oradan da kentin su altyapısı kanalıyla arıtmaya gittiğini bile bilmemektedir. Bozdoğan Kemeri’nin altından geçen vatandaşlarımız bunun Bizans döneminde Belgrad Ormanı’ndan Fatih semtine su getirmek için inşa edilmiş olduğundan habersizdir. Halkın su iletim ve dağıtım altyapısına dair bilgisi İstanbul’da da diğer büyükşehirlerde de çok yetersizdir. Ayrıca su tasarrufu, hijyen ve su fakirliği gibi kavramlar konusunda eğitimler verilmelidir. Kaynaktan arıtmaya giden su kullanımı sürecinde her aşamada insanların ve diğer canlıların sağlığını gözeten içilebilir ve kullanılabilir temizlikte suya erişimin önemi insanlarımıza anlatılmalıdır. Çünkü su bir yaşam hakkıdır ve afette bu hak çok daha büyük önem kazanır.

Yerelde üretilen çözümler

Bir de afet sırasında suyun kalitesini sağlamak meselesi var yani dezenfeksiyondan bahsetmek de gerekiyor? Bu konuda neler yapılmalı?

İçilebilir ve kullanılabilir kalitede suyun sağlanması çok önemli. Su hayati bir varlık olmasına rağmen, bulaşıcı hastalık yayma açısından da son derece tehlikelidir. Afetin süreçlerine göre su kalitesine ulaşmayı hedeflemeliyiz. Bunun için kaynatılmış suyu kullanmak durumundayız. Yani suyu ısıtacak elektrik enerjisi, gaz veya sıvı yakıt imkânlarımız elimizin altında olmalı. Suyu dezenfekte etmeyi öğrenmeli, klor tabletlerini ve diğer kimyasalları nasıl kullanmamız gerektiğini afet olmadan önce öğrenmeliyiz.

Peki, acil durumda kullanabileceğimiz mahalle ölçekli su kaynakları nelerdir?

Buna cevap verebilmek için bir mahallede bulunan hastane, okul ve benzeri kamu kurumlarındaki depolama kapasitesi belirlenmeli öncelikle. Aynı şekilde site, apartman ve evlerdeki depolama tespit edilmeli. Mahalledeki ve civarındaki komşu mahallelerdeki yüzey ve yer altı su kaynakları, AVM ve ticari binaların su depoları ve mahalledeki damacana su dağıtımcılarının su kapasitesi de saptanmalı. Ve elbette afet çantalarında su bulundurulmalı. Afet sonrasında zarar görmüş su boruları ve su hortumları içinde kalan suyun da tespit edilmesi gerekiyor. Ancak bunlar belirlendikten sonra mahallenin su kapasitesine dair gerçekçi bir saptama yapılabilir.

Evet, tüm bunların saptanması ve acil su yönetimi planlarının yapılmasını sadece devletten beklemek gerçekçi değil. Gerçekten de çözümlerin her şeyden önce yerelde üretilmesi gerekiyor değil mi?

Kesinlikle. Bir kez her şeyden önce yerel çözümler daha esnektir ve afet zamanlarında çözüm üretmede esneklik elzemdir. İkincisi yerel çözümler hızlı ve kolay hayata geçirilebilir. Bu nedenle afet öncesi ve sonrası planlama mahalleliler, mahalle muhtarları ve ilçe yerel yönetimleri ile birlikte yapılmalı, il ve bölge acil durum planıyla bütünleşik olmalıdır. Onarım çalışmasını planlama da önemli bir konudur. Makro sistem içinde çalışmaz hale gelen altyapılar mikro yani mahalle bazlı çözümlerle hızlı bir şekilde tamir edilebilmelidir. Bunun için yedek donanım hazır olmalıdır. Su vanaları zarar görecek yerleri bloke edecek şekilde monte edilmelidir ki zarar gören yer tüm sistemi atıl hale getirmesin. Komşu hatlara bağlantılar olmalıdır ki su gerektiğinden başka mahalleden by-pass edilebilsin. Arıtılan su deposu hacmi, arıtma sistemindeki arızayı giderene kadar yetecek hacimde olmalıdır. Jeneratörler, yakıtlar ve yedek boru donanımları hazır bulundurulmalıdır. Böylece temiz su eksikliğinden kaynaklanan sorunlar en aza indirilebilir.

Programın kaydını buradan dinleyebilirsiniz.