Köşe YazılarıManşetYazarlar

Pek fazla beklemedik!

Yeni yılın ilk günlerinde kamuoyuna yansıyan üç haber 2022 yılında da çevre sömürüsünün tüm hızıyla, hatta önceki yıllara oranla daha da artarak devam edeceğini gösterdi. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının kararlarıyla gündeme gelen ilk iki proje İzmir ile ilgiliydi. Üçüncü haber ise Aydın’dan geldi. Yeni yılın ilk günleriyle birlikte Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına bağlı Maden Tetkik Arama (MTA)  tarafından bölgede siyanür liçi ile altın madenciliğinin önünü açacak çalışmalar başlatılmıştı.

İlk karar İzmir’in ağır çevre sorunlarıyla boğuşan ilçesi Aliağa ile ilgiliydi. İlçede tam 105 bin metrekare tarım alanı Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın yeni yılın ilk günlerinde kamuoyuna yansıyan kararı ile yapılaşmaya açıldı. Samurlu mahallesinde bulunan bu alanda bakanlığının kararına göre TOKİ 766 konut ve 16 dükkân yapacak. Proje için yayınlanan ÇED raporunda ‘Projenin yapılacağı alanın niteliği 259 ve 267 parseller tarla, 268 parsel tarla ve bağ, 959 parsel ham toprak olarak nitelendirilmiştir. Mevcut durumda projenin gerçekleştirileceği alan boş olup en yakın kullanım olarak proje sınırı itibariyle meskenler yer almaktadır’ ifadeleri yer alıyor. Kabul edilen planlara göre tarım alanları üzerinde beş kat yapılaşma olacak.

Taşocağı Urla’da ormanlık alanda ve 1. derece arkeolojik sit alanına sadece 10 metre uzaklıkta.

Bakanlığın ikinci kararı ise daha da inanılmaz bir çevre katliamının önünü açıyor. Doğal güzellikleri ile tanınan İzmir’in tarihi ve turistik ilçesi Urla’da, ormanın ortasında ve arkeolojik sit alanının hemen yanında 70 hektarlık bir alan üzerinde taş ocağı izni verilmek isteniyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Zeytinler Mahallesi’nde 70,41 hektarlık ruhsat alanının 25,09 hektarlık bölümünde yıllık 800 bin ton kapasiteli ‘kalker ocağı ile kırma ve eleme tesisi’ kurulması için gerekli ÇED sürecini 12 Ocak’ta başlatmış.  Başvuru formunda faaliyetler sırasında günlük 5013 kg patlayıcı da kullanılacağı da belirtiliyor. Düşünebiliyor musunuz; ormanlık bir alanın ortasında ve 1. derece arkeolojik sit alanına 10 metre mesafede patlayıcı madde kullanarak taş ocağı işletilmesine izin verilecek !.. Üstelik bölge özellikle yaz aylarında turizm nedeniyle nüfus hareketlerinin çok fazla olduğu ve çok sayıda yazlık konut ve turistik tesisin yer aldığı bir alan…

Mücadele devam ediyor

Aydın’dan gelen ve Germencik ilçesinin Dağyeniköy yakınlarında MTA tarafından başlatılan sondajlar ise bölge halkının sert tepkisi ve fedakârca direnişi sayesinde şimdilik durduruldu. Köy meydanında toplanan Dağyeniköylüler sondaj alanına yürüdüler ve jandarma barikatını da aşarak sondaj çalışmalarını engellediler. Şimdilik bölgedeki sondajlara son verildi ama bölge için tehlike tamamen geçmiş değil.

Dağyeniköylüler madencilere karşı yeni yılın ilk günlerine topraklarını savunarak girdiler (Fotoğraf: Özer Akdemir/Evrensel)

Yeni yılın ilk günlerinde kamuoyuna yansıyan bu üç haber bile önümüzdeki günlerin yeni çevre talanı dalgasına gebe olduğunu, geçen yıllardan daha fazla doğal kaynaklara el konmak isteneceğini bize gösteriyor. Yapılmak istenen yarımada talanına, kent merkezinin tamamen gökdelenlere teslim eden ve Kültürpark’ı yapılaşmaya açan imar plan düzenlemelerine karşı bilimsel ve hukuksal mücadelelerini sürdüren İzmirlilerin önüne, 2022 yılında da çok sayıda yeni çevre talanı dosyalarının çıkacağı, yeni yılın ilk günlerinden itibaren belli oldu. Aydınlıları da aynı sorun bekliyor. Yıllardır incirini, pamuğunu, üzümünü uygun yer seçimi yapılmayan ve daha çok para kazanmak uğruna gerekli teknolojilerle işletilmeyen jeotermal enerji santrallerine karşı savunan Aydınlılar 2022 yılının ilk günlerinde bir de topraklarını, sularını kirletecek, yeraltı sularını tüketecek siyanür liçi yöntemiyle yapılan madencilik talanıyla karşılaştılar. İnsanlarımız bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da her türlü talana karşı her şart altında toprağına, suyuna, havasına sahip çıkacağını yılın ilk günlerinde de ispatladı.

Fakat çevre sömürüsünü kesin çözüm yolunun, bu sömürünün temel nedeni olan kapitalist sistemi ve onun tüketim ilişkilerini sorgulamaktan geçtiğini hiç unutmamamız gerekiyor. Yoksa her yıl artan çevre katliamı dosyası ile ahtapotun kollarıyla mücadele eder gibi uğraşır dururuz.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bilimsel araştırmalar iklim değişikliğiyle mücadeleye ne kadar yardımcı olabilir?

26. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı‘nda (COP26) ülkeler yetersiz de olsa bazı taahhütlerde bulundular, daha önce verdikleri ve gerçekleştiremedikleri bazı taahhütlerini de yenilediler. Bu taahhütlerin içinde en dikkat çekicilerinin başında, başta kömür olmak üzere fosil yakıtlar için sağlanan kamu finansmanlarının aşamalı olarak kaldırılması, 2030 yılına kadar metan gazı emisyonlarının %30 oranında azaltılması geliyordu. Peki, yetersiz de olsa bu hedeflere ulaşabilmek için yapılan araştırmalar ve inovasyon çalışmaları 2022 yılı ve sonrası için umut veriyor mu? Bu çalışmalar için özellikle zengin merkez kapitalist ülkeler yeterli maddi desteği veriyorlar mı?

Gerek COP toplantılarında, gerek kamuoyunda en çok tartışılan konuların başında  ‘yenilenebilir enerji kaynakları’ geliyor. Son yıllarda yatırım ve işletme maliyetleri düşen rüzgâr ve güneş enerjisi gibi mevcut teknolojiler halen fosil yakıtların en önemli alternatifi… Ancak yenilenebilir enerji kaynaklarının tamamen fosil yakıtların yerine geçebilmesi için özellikle orta ve düşük gelirli ülkeler açısından hala çözülmesi gereken bazı sorunlar var. Bu sorunların başında şebeke ölçeğinde elektrik depolamanın basitleştirilmesi ve maliyetinin düşürülmesi geliyor. Ülkemizde ise buna eklenen diğer bir sorun ise özellikle bu santraller için yapılan yanlış yer seçimleri ve bunun sonucunda başta rüzgâr enerjisi santralleri (RES) olmak üzere yenilenebilir enerji kaynakları için gerekli kamuoyu desteğinin sağlanamaması…

Çözülmesi gereken diğer bir sorun ise elektrik ile çalışan yeni nesil araçların hala pahalı olması… Oysa bu araçların çok uygun fiyatlarla üretilmesi için yeni mühendislik çalışmalarına gereksinim var. Üstelik akü teknolojilerinin de geliştirilmesi de şart. Akülerin boyutlarının küçültülmesi ve içeriğinde daha az lityum ve kobalt kullanılması gerekli. Ülkemizde elektrikli ulaşım araçları üzerinde fosil yakıtlar tüketen klasik araçlara uygulanandan bile yüksek alım- satım vergileri var. Yani bu araçlar klasik arabalardan çok daha pahalı… Kentlerimizde bu araçlar için yeterli şarj istasyonları yok. Üstelik çok sayıda ülkede uygulananın aksine ülkemizde bu araçlara verilen elektriğin fiyatlandırılmasında bir sübvansiyon da uygulanmıyor. Sera gazlarının önemli bir kaynağı da hava ulaşım araçları, uçaklar gibi elektrik sağlanması çok daha zor olan taşıtlar için de ucuz ve düşük karbonlu yakıtların üretilebilmesi şart. Son yıllarda bazı ülkelerde bu konuda yetersiz de olsa bazı adımlar atıldı. Fakat bu alanda bir an önce daha çok bilimsel araştırmalar yapılması gerekli.

Tek başına ülkelerin çabaları yetmez

En iyimser senaryolar bile yenilenebilir enerjiye geçişin tek başına ülkelerin taahhütlerini yerine getirebilmeleri için yeterli olmayacağını gösteriyor. Bilim insanlarına göre küresel iklim krizini yavaşlatmak için, CO₂’i atmosferden çekme teknolojilerinin geliştirilmesi gibi daha fazla çabaya gereksinim var. Diğer taraftan jeo-mühendislik teknolojilerinin geliştirilmesi tartışmaları da bilim çevrelerinde büyük bir hızla sürüyor. Bu tartışmaların içinde birçok bilim insanı tarafından mantıksız bulunan güneş ışınlarının stratosferden geri yansıtılarak, gezegeni yapay olarak soğutma düşünceleri bile var.

Tüm bu araştırma ve inovasyon çalışmaları için yetersiz de olsa bazı ilerlemeler de var. Glasgow’da Avrupa Birliği (AB) ve 22 ülke kentleri yeşillendirmek, özellikle kent içinde elektrikli araç kullanımını artırmak, endüstriyel emisyonları düşürmek, kömürlü termik santralleri kapatmak, düşük karbonlu teknolojileri geliştirmek için gerekli çalışmaları destekleme kararı aldılar ve bu çalışmalara gerekli mali desteği sağlama sözü verdiler. Şimdi Avrupa’da bazı kentlerde yeşillendirme çalışmalarının yanı sıra başta ısıtma, soğutma ve aydınlatma teknolojilerinin geliştirilmesi olmak üzere binalar için yeni teknolojiler uygulanmaya çalışılıyor. Dünyanın en büyük sera gazı emisyonuna sahip ülkesi Çin’de karbon emisyonlarını ortadan kaldırıcı teknolojilerin geliştirilebilmesi için geniş bir araştırma altyapısı oluşturuyor ve önemli bir ekonomik kaynağı bu çalışmalar için ayırıyor.

Yoksul ülkelere destek şart

Tüm bunların yanı sıra bilim dünyası, iklim politikalarının değerlendirilmesinde ve hükümetler ile işletmeler tarafından verilen taahhütlerin izlenmesinde de önemli bir rol oynuyor. Günümüzde zengin merkez kapitalist ülkelerin düşük gelirli ülkelerin emisyonlarını azaltmalarına ve iklim değişikliğiyle başa çıkmalarına yardımcı olmak için taahhüt ettiği mali desteği vermediğini; verilen küçük miktarında yardımların da bu ülkeler tarafından uygun projelerde kullanılmadığını 26. COP toplantısında sunulan bilimsel raporlardan öğrendik. Yine yıllardır yapılan araştırmalar ve yayınlanan bilimsel raporlar sonucu artık herkes tarafından şu çok açık olarak biliniyor: Dünyanın birçok bölgesini etkileyen büyük orman yangınlarından, sellerden, sıcak hava dalgalarından, kuraklık ve gıda krizinden küresel iklim değişikliği sorumlu, küresel iklim değişikliğinden de sera gazı emisyonları yüksek merkez kapitalist ülkeler… Peki, iklim ile ilgili yıldan yıla artan doğal afetlerin faturasını kim ödeyecek?

Zengin merkez kapitalist ülkeler para uğruna neden oldukları iklim felaketinin sonuçlarıyla yüzleşip bundan olumsuz olarak etkilenen orta ve düşük gelirli ülkelerin zararlarını karşılayacak mıdır? Buna ‘evet’ yanıtını vermek mümkün değil. Daha bu ülkelere yenilenebilir enerji kaynaklarını geliştirmeleri için maddi destek bile sağlamayan, fosil yakıt kullanımını yakın bir gelecekte terk edeceğini açıklamayan merkez kapitalist ülkelerin fakir ülkelere kendilerinin neden oldukları küresel iklim değişikliğinin yıkıcı sonuçları için tazminat ödemeyi kabul etmeyecekleri, en azından sürüncemede bırakacakları çok açık. Bu ve diğer konular kasım ayında Mısır’ın Şarm El-Şeyh kentinde yapılacak COP 27 toplantısında tekrar tartışılacak ve diğer COP toplantılarında olduğu gibi büyük bir olasılıkla sonuçsuz kalacak…

Bilimsel çalışmaların ve yeşil inovasyonun küresel iklim değişikliğini kontrol altına almak için önemi çok büyük. Ancak şu gerçek unutulmamalıdır ki; küresel iklim değişikliğinin temel nedeni olan vahşi kapitalizm sorgulanmadıkça her türlü bilimsel gelişme bugüne kadar olduğu gibi 2022 yılı ve sonrasında da küresel iklim krizini kontrol altına almak için tek başına asla yeterli olmayacaktır.

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Almanya fişi çekerken

2021’in son gününde Almanya son kalan altı nükleer santralinden üçünü daha kapattı. Avrupa Birliği’nin de en büyük ekonomisine sahip ülkenin son kalan üç nükleer santralini de bu yılın sonuna kadar kapatarak nükleer enerji üretiminden tamamen çıkması bekleniyor.

Alman hükümetleri 1986’da Çernobil kazasından sonra aşamalı olarak nükleer santrallerin faaliyetlerini durdurma kararı almıştı. 2011’deki Fukuşima felaketinin ardından bu politikasına hız veren ülke; 31 Aralık gecesi itibariyle üç santralinin daha fişini çekti. Kapatılan Brokdorf,  Grohnde ve Gundremmingen C reaktörleri, 30 yıldan fazla süredir çalışıyordu. Ülkede kalan son üç nükleer santral olan Isar 2, Emsland ve Neckarwestheim II ise 2022’nin son günü kapatılacak. Almanya’nın nükleer santrallerin kapatılmasıyla oluşacak enerji açığını ise planlı olarak geliştirdiği, başta rüzgar ve güneş enerjisi olmak üzere, yenilenebilir enerji kaynaklarıyla dolduruyor. Almanya’nın 2011’den sonra hızlandırdığı ve 2022 sonunda tamamlayacağı nükleer enerjiden çıkma politikası diğer Avrupa Birliği ülkelerini etkilemesi kaçınılmaz. Daha şimdiden İspanya nükleer santrallerini kapatırken, Belçika da 2025 yılına kadar ülkedeki yedi nükleer santrali kapatacağını açıkladı.

Herkes giden Mersin’e…

Başta Almanya olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri mevcut nükleer santrallerini kapatıp bu santrallerden elektrik üretiminden çıkarken ülkemiz de ise tam tersi bir politika izliyor. Her türlü bilimsel ve hukuksal mücadeleye rağmen Mersin’in Gülnar ilçesinde başlanan Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) inşaatı büyük bir inatla sürdürülüyor. Bir Rus şirketi tarafından 2018 yılından bu yana inşaatı sürdürülen ve ilk ünitesinin 2023’de devreye alınacağı iddia edilen santralin yapımı sırasında, bu güne kadar, sonuncusu kasım ayının son günlerinde yaşanan trafo patlaması olmak üzere, çok sayıda iş kazası yaşandı. Bu kazalarda çok sayıda işçi ya yaralandı ya da yaşamını yitirdi.

Şimdi ise sırada Sinop NGS var. Santralin yapımcısı belli olmamasına rağmen çevresel etki değerlendirme (ÇED) raporuna Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından yangından mal kaçırırcasına; hızla olumlu kararı verildi. Sinoplu vatandaşlar, Türk Tabipleri Birliği (TTB), TMMOB’ne bağlı meslek odaları, Sinop Barosu, Sinop Belediyesi, bazı sendikalar ve çevre örgütleri tarafından ÇED olumlu kararının iptali için açılan dava ise halen Samsun 3. İdare Mahkemesi’nde sürüyor.

Konunun bir başka boyutu ise yenilenebilir kaynaklardan elektrik üretme teknolojilerinin son yıllarda çok hızlı bir şekilde gelişmesi… Çevresel ve sağlık riskleri nükleer güç santralleriyle karşılaştırıldığında çok daha az olan bu kaynaklara dayalı elektrik üretim maliyetleri ve fiyatları da son yıllarda çok düştü. Buna karşılık artan güvenlik riskleri, nükleer güç santrallerinde son yıllarda yükselen tesis ve üretim maliyetleri, başlangıçta öngörülen rakamları aşan söküm maliyetleri, çözülemeyen radyoaktif atık sorunu, çevre ve canlı yaşam üzerinde etkisi uzun yıllar boyu süren kaza riskleri gibi nedenlerle;  başta Almanya ve diğer AB ülkeleri olmak üzere, Batı ülkelerinde nükleer santrallerden uzaklaşılması politikalarını doğurdu. Geçmişte meydana gelen nükleer santral kazalarından sonra oluşan hasarların telafisinin neredeyse imkânsız olması sonucunda, birçok gelişmiş ülke yeni nükleer santral yapmaktan vazgeçiyor ve mevcut nükleer santrallerini de belli bir plan içinde kapatıyor. İşte 31 Aralık 2021’de Almanya’da fişi çekilen üç NGS bu politikalar sonucu kapatıldı.

Türkiye’de ise Mersin Gülnar Akkuyu NGS’den sonra; şimdi de Sinop NGS yapılmaya çalışılıyor. NGS’ni savunanlar bu inatlarını ‘nükleer güç santralleri kurulması ülkenin enerji üretim kaynaklarını çeşitlendirme, arz güvenliğini arttırma ve fosil yakıt fiyatlarına bağımlılığı azaltma’ gibi gerçek olmayan savlara dayandırıyor. Onların bu görüşlerine inanılacak olursa; başta Almanya olmak üzere nükleer enerjiden çıkan birçok ülke enerji üretim kaynakları açısından çeşitliliğini kaybedecek ve fosil yakıt fiyatlarına bağımlı hale gelecek! Üstelik Türkiye NGS’leri açısından, teknolojisinden, yakıtına, atık yönetimine kadar tamamen dışa bağımlı bir ülke… Ayrıca ‘enerji kaynaklarını çeşitlendirme’ savı doğru olsa enerji kaynaklarını çeşitlendirmenin bedeli sağlık sorunlarının sayısını, türünü ve etkilenen insan sayısını da artırmak ve çeşitlendirmek de kesinlikle olmamalı…

Henüz vakit geç değil. Topraklarımız hala nükleer serpintilerle, nükleer atıklarla kirlenmedi. NGS kaynaklı kazalar da yaşamadık, insanlarımız henüz NGS kaynaklı sağlık sorunlarıyla yüzleşmedi. Ne yapacağımızı bilemediğimiz ve günden güne artan nükleer atıklarımız da yok. Önümüzdeki Almanya örneği üzerinden bilimsel verilere dayalı olarak yeniden düşünelim…

Vazgeçelim bu sevdadan…

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

[2021’in ardından] İzmir’de en çok imar plan değişiklikleri tartışıldı

2021 yılı içinde pandemiden sonra İzmir’de en çok tartışılan konu, gerek Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı gerekse Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri tarafından yapılan imar plan değişiklikleri ile, bu değişikliler sonucu kentin git gide yetersiz hale gelen alt yapısı oldu.

2021 yılı başından bu yana tartışılan imar plan değişikliklerinin başında Konak Belediyesi tarafından yapılıp, Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylanan kent merkezini kapsayan Konak 1. Etap (Alsancak-Kahramanlar Bölgesi) nazım imar planı geliyor. Daha önce dört defa yargı tarafından durdurulmasına rağmen; İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin onayladığı plan bölgede büyük bir nüfus yoğunluğu artışını getiriyor. Başta 134 metre yüksekliğinde yapılması planlanan Zorlu Center olmak üzere gökdelenlerin de önünü açıyor. Plan beşinci kez yargıdan dönmezse Konak ve Kahramanlar bölgesinin birkaç yıl içinde Bayraklı’da bölgesinde olduğu gibi gökdelenlerle dolması kaçınılmaz.

Ayrıca yeni nazım imar planı bölgenin en önemli sorunlarından olan yeşil alan ve trafik sorununu da çözmüyor. Plan yargıdan dönmezse bölgede yaklaşık olarak % 60 oranında nüfus artışı getirecek ve kentin merkezi başta depremler olmak üzere tüm afetler için hassas duruma gelecek. Konak ve Kahramanlar bölgesinde şu anda bile depremlerde kullanılmak üzere yeterli toplanma alanı yok. Bölgedeki yollarda büyük bir afet durumunda acil müdahale ekipleri için yetersiz…

Kültür Bakanlığı’ndan imar projeleri…

2021 yılı içinde İzmirlilerin tartıştığı ikinci konu ise Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından İzmir’in yarımada bölgesi olarak nitelendirilen Çeşme, Karaburun, Urla ve Seferihisar ilçelerinin yer aldığı bölgeye yapılmak istenen Çeşme Turizm Projesi… Proje ile bölgedeki doğal sit alanları yok edilirken; kamu arazilerinin %55’i imara açılarak, sermayeye devir edilecek. %97’i kamu alanı olan proje bölgesinde sermaye tarafından oteller, golf sahaları, marinalar ve bir de havaalanı yapılmak isteniyor. Çeşme turizm projesine alan açmak için Akdeniz fokları için önemli bir üreme alanı olan ve çok sayıda türü tehlike altında olan kuşlara ev sahipliği yapan bölgedeki doğal sit alanlarının bu statüsü de Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından alınan kararla da kaldırıldı. Proje alanı sınırları ve doğal sit alanlarının bu niteliğinin kaldırılması ile ilgili olarak meslek odaları, çevre örgütleri ve İzmirlilerin açtığı davalar ise halen sürüyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı ise proje planlarını henüz açıklamadı.

İzmir’de yıllardan beri tartışılan diğer bir imar plan değişikliği ise kentin simgesi olan Kültürpark’ın planları… Daha önce defalarca 1 No’lu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nca Büyükşehir Belediyesine iade edilen plan eski plandan daha da imar yoğunluğu artırıcı olarak hazırlanarak; yangından mal kaçırırcasına yılın son günlerinde İzmir Belediye Meclisi’nde ‘oybirliği’ ile kabul edildi. Yapılan yeni planda, Kültürpark’ın ana işlevi ‘İzmir Enternasyonal Fuarı ve Park Alanı’ olmasıdır” deniyor. Bu işlevi tamamlayacak yardımcı unsurlar ise ‘kültür, sanat, spor, eğlence, dinlence, sosyal tesis, Enternasyonal Fuar sergileme alanı kullanımlarıdır’ şeklinde sıralanıyor.

Belediye Kültürpark’ı yapılaşmaya açmak istiyor

Oysa Büyükşehir Belediye Başkanının da çok iyi bildiği bir gerçek var. Gaziemir’deki fuar alanı Kültürpark’ı gerçek işlevine döndürmek; bir kent parkı olarak korunması boyutuna taşımak için yapılmıştı. 2019 yılı içinde Büyükşehir Belediyesi koordinasyonunda Kültürpark için yapılan ünlü ‘arama konferanslarında’ bütün meslek odaları, çevre ve merkezi İzmir olan sivil toplum örgütleri ile İzmirliler bu gerçeği vurgulayarak kendisinden sadece ve sadece bu gerçeğe uygun davranmasını; Kültürpark’ı bir kent parkı haline getirmesini istemişlerdi. Yeni planla Celil Atik Spor Salonu’nun yıkılarak yerine daha büyüğünün yapılmasının hedeflenmesi, %5 ‘emsal’ hesaplamasının içine ‘korunacak yapıların’  bulunmaması kurnazlığı ile Kültürpark’ da %10’na kadar yapılaşmanın önünün açılması Kültürpark için ‘gerçek amacın’ ne olduğunu gösteren değerli deliller… Yasal olarak sökülmesi gereken hangarlar da yeni planda korunuyor; hatta büyütülüyor… Üstelik 2021 yılı içinde, başta Halkapınar’daki binalar olmak üzere çok sayıda binası olmasına rağmen İzmir Büyükşehir Belediyesi bu binaların içine de yerleşti. Şimdi bu plan bir kez daha Kültür Varlıklarını Koruma Kurulunun önünde… Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun alacağı karara göre meslek odaları Kültürpark planı için iptal davası açmaya hazırlanıyor.

2021 yılı içinde; meslek odalarının; özellikle de Şehir Plancıları Odası ve Mimarlar Odası İzmir Şubelerince açılan davalar sonucu bazı geri kazanımlar da oldu. Bu iki meslek odasının tek olarak veya beraberce açtığı davalar sonucu, Foça İngiliz burnu mevkiinde 1. derece arkeolojik sit alanı içerisinde yapılaşma koşulu getiren plan notu değişikliği, Dikili tarım alanlarını yapılaşmaya açan imar planı, Foça ilçesinde eğitim alanını; özel eğitim alanı kullanım kararına çeviren imar planı değişikliği iptal edildi. Yine bu iki odanın ve İzmirlilerin açtığı davalar sonucu mahkemeler tarafından iptal edilen başka imar plan değişiklikleri de var.  Seferihisar Akarca Balıkçı Barınağı imar plan değişikliği, Tire zeytin alanlarını yapılaşmaya açan imar planları, Dikili Kabakum ve Salihler mahallerinde tarım alanlarını yapılaşmaya açan ve kıyı kanuna aykırı olarak onaylanan imar planlarının iptal edilmesi bunlardan bir kaçı…

Görünen o ki; 2022 yılı da İzmir ve çevresinde imar plan değişiklikleri tartışılmaya ve yargıya taşınmaya devam edecek. Konak-Kahramanlar, Kültürpark ve Çeşme turizm planlarına karşı başta Şehir Plancıları ve Mimarlar Odası İzmir Şubeleri olmak üzere, meslek odaları, çevre örgütleri ve İzmirlilerin yürüttüğü mücadele 2022 yılı için İzmir ve yakın çevresindeki çevre gündeminin ana başlığı olacak…

ManşetYazarlar

Bir ayda iki maden felaketi: ÇED Olumlu raporlarını kim imzalıyor?

Yaşadığımız ve son günlerde iyice ağırlaşan ekonomik krizin etkisiyle gözden kaçırdığımız başka krizlerimiz de var. Her sabah sadece günden güne ağırlaşan ve insanımızı geçinemez hale getiren ekonomik krize değil, yeni bir çevre felaketine de gözlerimizi açıyoruz. Kentlerimizde günden güne ağırlaşan hava kirliliği, başta plastikler olmak üzere büyüyen katı atık sorunu, denizlerimizde, göllerimizde akarsularımızda her geçen gün artan sanayi ve endüstriyel tarım atıklarının neden olduğu kirlilik gibi toplumun önemli bir bölümünün kanıksadığı çevre krizlerimize şimdi de madencilik kaynaklı çevre felaketleri eklendi.

Başka ülkelerde olsa tüm kamuoyunu ayağa kaldıracak, ancak ülkemizde ise medyada sadece birkaç gün küçük bir haber olabilen ilk felaket 18 Kasım’da Giresun’da yaşandı. Bu ilimize bağlı Şebinkarahisar ilçesinde NESKO Madencilik AŞ’ye ait kurşun-çinko-bakır maden ocaklarında kullanılan siyanürün atıklarının ve diğer ilçelerindeki küçük madenlerin de atıklarının taşınarak depolandığı flotasyon tesislerindeki havuzlar patladı. Bu patlamayla birlikte, cevher zenginleştirmede kullanılan kimyasal maddelerle ve siyanürle kirlenmiş atık çamur, tesisin çevresinde bulunan dereye karıştı ve derenin etrafında bulunan Yedikardeş Köyü‘e ait bahçeleri kullanılamaz hale getirdi. Daha sonra bu tehlikeli atık Kelkit Çayı’na ve onun üzerinde bulunan Kılıçkaya Barajı’na kadar ulaştı.

Jeoloji Mühendisleri Odası (JMO) Trabzon Şubesi’nden uzmanların hazırladığı rapor olayın ne kadar ciddi olduğunu gözler önüne seriyor. Rapora göre ‘Şebinkarahisar ilçesinde NESKO Madencilik AŞ’ye ait 2 No’lu atık barajının gövdesinin bir kısmının yıkılarak, binlerce ton zehirli ağır minerallerin önce 1 No’lu baraja sonra da Darabul Deresi’ne dökülerek, dere sularıyla sürüklenmiş ve 5 kilometre uzaklıktaki Kılıçkaya Barajı’na ulaşmış’.  Raporda 4 bin 500 tondan fazla kimyasal atığın çevreye yayıldıktan sonra temizlendiği de belirtiliyor. Oda’nın raporunda, bu tesise nasıl ve kimler tarafından Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumlu raporu verildiğini sorgulatan ürkütücü tespitler de var. JMO’nun   yaptığı tespitlere göre, tesisin yapıldığı yer doğru seçilmemiş, karayolu ve su kaynaklarına da çok yakın… Üstelik tesis orta ölçekli depremlere dahi dayanıksız yapılmış.

Daha önce de yaşandı

Daha kamuoyu bu felaketin sonuçları ile yüzleşemeden bu sefer 11 Aralık tarihinde Ayvalık – Karaayıt Köyü yakınlarında bulunan BİLFER Madencilik’e ait demir madeninin atık depolama alanı çöktü ve tehlikeli atıklar Şebinkarahisar’dakine benzer şekilde depolama alanın hemen yanındaki Madra Barajı’na ulaştı. Üstelik bu felaket bu yıl bu maden sahasında yaşanan ilk felaket de değildi. Bu yılın ilk ayında da Madra Barajı’na sıfır konumda bulunan atık depolama alanında bir çökme meydana gelmiş ve çok geniş bir alan bu felaketten etkilenmişti. Ocak ayı içinde yaşanan felakete rağmen ilgili şirket kapasite artırımı talebinde bulunmuş ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı da kapasite artırımının çevreye karşı bir risk teşkil etmediğini ‘düşünerek’ ÇED olumlu kararı vermişti. ÇED olumlu kararı verilen ve atık kapasitesi artırılan bu tesisin yılın son ayında tekrar patlaması sonucu daha fazla miktarda zehirli atık Dikili, Bergama, Ayvalık ve Altınova ilçelerinin içme ve tarım suyunu karşılayan Madra Barajı’na karıştı. Şimdi kamuoyu ÇED olumlu kararının altında imzası olan ‘uzmanların’ kim olduğunu merak ediyor.

Yaşanan her iki felakette de halk sağlığı için önemli bir tehdit oluşturan, başta kanserler olmak üzere insanlarda önemli sağlık sorunlarına neden olan ve bu tür madenlerin atık bileşiminde bulunan siyanür, arsenik, antimon, bakır, cıva, çinko, kadmiyum, krom, kurşun, kükürt, demir gibi ağır metaller doğaya ve su kaynaklarımıza karıştı. Karsinojenik olan ve suda çözünebilen arsenik bileşikleri sindirim yolu ile vücuda alınıyor. Su yüzeyinde hidrojen siyanür (HCN) formuna dönüşüp buharlaşabilen siyanür ise toprağı, yeraltı sularını kirletir ve kirli toprakta yetişen bitkilere bulaşabilir. Siyanür havadan, içme sularından, toprağa değen cilt yoluyla ve siyanür bulaşmış yiyeceklerin yenmesi yoluyla vücuda girebilir. Zehirli atık depo alanlarından gerçekleşen sızıntı ve taşmalar sonucunda suya ve toprağa karışabilen kadmiyum, kadmiyum bulaşmış yiyeceklerin yenmesiyle, kadmiyumla kirlenmiş suların içilmesiyle vücuda alınabiliyor. Bu felaketler sonucu çevreye yayılan cıva ise hava, toprak ve suda bulunabilir ve solunum ve sindirim yoluyla insan vücuduna giriyor.

Adeta bağıra bağıra gelen ve çevresindeki tüm flora ve faunaya zarar veren bu iki felaket sonucu yayılan tehlikeli atıkların şimdilik insan ve çevre sağlığı üzerine gerçek etkilerini bilmiyoruz. Bu iki çevre felaketiyle ilgili Prof. Dr. Burcu Tokuç tarafından hazırlanan Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin (HASUDER) basın açıklamasının son bölümünde derneğin talepleri yer alıyor:

“Madenlere ait flotasyon tesisleri ve pasa alanlarında gerekli önlemlerin ilgili bakanlıklar tarafından alınması sağlanmalı, sürekli ve düzenli kontrolleri yapılmalıdır. BİLFER Madenciliğe ait tesisler gibi eski olan tesisler gözden geçirilmeli, gerekli iyileştirmeler yapılmalı, ömrünü tamamlamış olanların kapatılması sağlanmalıdır. Bunun yanında Kelkit Çayı’nın ve Madra Barajı’nın suladığı alanlarda bulunan tüm yerleşim yerlerindeki vatandaşların ağır metallerle ilgili uyarılması ve bilgilendirilmesi gerekmektedir. Kelkit Çayı, Kılıçkaya Barajı, Suat Uğurlu Barajı ve Çamlıca Barajı’ndan ve Ayvalık Madra Barajı’ndan su alan tüm alanlardan düzenli olarak su numuneleri alınarak ağır metal düzeyleri izlenmeli ve sonuçlar kamuoyu ile paylaşılmalıdır.”

Bu haklı taleplerin başta Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı olmak üzere yetkili kurumlar tarafından yerine getirilip getirilmeyeceği ve bölgedeki kirlenmenin gerçek boyutlarının kamuoyu ile paylaşılıp paylaşılmayacağı bilinmiyor. Muhtemelen de bu haklı talepler yerine getirilmeyecek.  Çevre ve insan sağlığına karşı sorumluluğunu bilen bir bakanlık üstelik daha önce gerçekleşen felaketlere rağmen bu tesislere HASUDER basın açıklamasında da vurgulandığı gibi yine de ÇED olumlu raporu verir miydi ?

Ülke olarak sermayenin değil, çevre ve canlı dostu bir yönetim anlayışına sahip olmadığımız sürece her sabah daha çok çevre felaketine gözlerimizi açmamız kaçınılmaz…

 

Kategori: Manşet

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Gezegeni koruyarak sağlıklı beslenme mümkün mü?

Popüler bilim dergisi Nature, Aralık ayı içinde yayınlanan son sayılarından birinde uzun bir süredir yapılan bir tartışmayı; tam pandemi öncesi yayınlanan bir raporu da hatırlatarak tekrar gündeme taşıdı. Gezegenimizi de koruyarak sağlıklı bir beslenme modeli yaratmamız mümkün mü?

Pandemi öncesi 2019 Şubat ayında, 16 ülkeden 37 beslenme uzmanı, ekolojist ve diğer uzmanlardan oluşan Lancet  Gıda, Gezegen, Sağlık Komisyonu (EAT) bir rapor yayımlamıştı. Komisyonu oluşturan uzmanlar bu raporun sonuç bölümünde, hem dengeli beslenmeyi hem de çevreyi dikkate alarak geniş bir diyet değişikliği çağrısında bulunmuştu. EAT referans diyet önerilerine göre kişiler bol sebze ve meyve yemeli, az miktarda da et ve balık tüketmeliydi. Rapor ilk yayınlandığı dönemde başta uygulanır olup olmadığı konusunda olmak üzere çok tartışmalara yol açtı. Bugün de bu tartışmalar sürüyor ve bazı bilim insanları şimdi yerel çevresel kaynaklara zarar vermeden yerel boyutlarda sürdürülebilir diyetleri test etmeye çalışıyorlar.

2010-2050 yıllarında nüfus ve gelirde öngörülen büyüme, iklimden etkilenen ve üretim ve tatlı su kullanımı gibi gıda sistemlerinin yarattığı çevresel baskılarda % 50 ile 90 arası bir artışa neden olabilir.

Gıda üretimi bilindiği gibi sera gazı emisyonunun önemli kaynaklarından biri… Ülkelerin şu andaki gıda üretimi ve dağıtımı ile gıda dışı tüm emisyonları sıfıra indirseler bile, sıcaklık artışını Paris Anlaşması‘nın hedefi olan 1,5 °C ile sınırlandıramayacakları hesaplanıyor. Gıda üretim ve dağıtım sisteminden kaynaklanan emisyonların büyük bir kısmı hayvancılık tedarik zincirinden geliyor, büyük hayvan çiftlikleri önemli bir sera gazı kaynağı.

2014 yılında, Minnesota Üniversitesi‘nde ekolojist olan David Tilman ve Oxford Üniversitesi‘nde gıda sistemleri bilimcisi olan Michael Clark, 2010 ve 2050 yılları arasında küresel olarak kentleşme ve nüfus artışındaki değişikliklerin gıda ile ilgili emisyonlarda % 80’lik bir artışa neden olacağını hesaplamışlardı.

Gıda araştırmacılarından oluşan bir çalışma grubu besleyici ve sürdürülebilir olması gereken bir ‘gezegen sağlığı’ diyeti tasarladı ve önerilen diyeti dünyanın farklı bölgelerindeki diyetlerle karşılaştırdı. Bu karşılaştırma sonucu dünyanın çeşitli bölgeleri arasındaki eşitsizlikler ortaya çıktı.

Bugün şu biliniyor ki; tüm dünya bitki temelli bir diyet ile beslenseydi ve diğer tüm sektörlerden gelen emisyonlar da durdurulabilseydi, dünyanın 1,5 °C iklim değişikliği hedefini tutturma şansı %50’lere ulaşabilirdi. Hatta atıkları azaltmak gibi gıda sistemindeki daha geniş değişiklikler ve iyileşmeler sağlanabilseydi, bu hedefe ulaşma şansı  % 67’ye kadar yükselebilirdi.

Uzmanlar, ‘bitki temelli beslenme’ öneriyor

Bu tür bulgular et endüstrisini rahatsız ettiğinden yeni beslenme modelleri üzerindeki çalışmalar et üreticileri tarafından lobi çalışmalarıyla bugüne kadar engellenmeye çalışıldı. İşte böyle bir ortamda ortaya çıkan EAT–Lancet Komisyonu raporu gezegenimizin geleceği için diyet değişikliği tartışmalarının lobilerin etkisinden uzak, daha güçlü olarak yapılmasına yardımcı oldu. Bu raporun da etkisiyle beslenme uzmanları, bütün yiyeceklerden oluşan temel bir sağlıklı diyet hazırlamak için bugüne kadar yapılmış tüm çalışmaları gözden geçiriyor. Daha sonra bugüne kadar yapılmış çalışmalardan farklı olarak uzmanlar, karbon emisyonları, biyoçeşitlilik kaybı ve tatlı su, kara, azot ve fosfor kullanımı da dahil olmak üzere diyet için çevresel sınırlar da belirledi. Bu çevresel sınırların aşılması ise gelecekte gezegenimizin üzerindeki insanları besleyemez duruma düşürebilir.

Sonuç olarak beslenme uzmanlarının bugüne kadar yaptığı gezegenimizin kaynaklarıyla uyumlu sağlıklı beslenme çalışmaları temel olarak bitki temelli bir beslenme planı ile sona erdi. Günlük 2.500 kalorilik diyetin ortalama kilolu bir 30 yaşındaki bir insan için bir haftada izin verdiği maksimum kırmızı et 100 gram ile sınırlıydı. Bu, tipik bir Amerikalının tükettiğinin dörtte birinden daha az. Beslenme planında alkolsüz içecekler, dondurulmuş akşam yemekleri, şekerler ve yağlar gibi ultra işlenmiş gıdalardan kaçınılması da öneriliyor.

Gıda tasarımcılarına göre gezegen sağlığı diyeti, yaklaşık 11 milyon hayat kurtarabilir. Benzer şekilde 2014 yılında yapılan bir analiz yağ, et ve şeker içeriği düşük diyetlerin küresel ortalama bir diyetle karşılaştırıldığında çeşitli sağlık risklerini göreceli olarak azalttığını gösterdi.

Birçok bilim adamı EAT -Lancet raporu sonucu ortaya çıkan diyet önerisinin, zengin ülkelerdeki ortalama bir kişinin düşük gelirli ülkelerdeki benzerlerinden 2,6 kat daha fazla et tükettiğini gösterdiğini ve beslenme alışkanlıkları sürdürülemez olan merkez kapitalist ülkeler için bu diyete uyulması halinde gezegenin korunması açısından mükemmel sonuçlar vereceğini söylüyor. Ancak diğer yandan diyetin düşük gelirli ülkelerin gıda güvencesizliği yaşayan insanları için yeterince besleyici olup olmadığı da tartışılıyor.

Küresel İyileştirilmiş Beslenme İttifakı’ndan (Global Alliance for Improved Nutrition) bir bilim insanı olan Ty Beal, henüz yayımlamadığı bir araştırmasında yeni gezegen sağlığı diyeti önerisini analiz etti. Bu yeni gezegen dostu diyetin 25 yaşın üzerindekiler için önerilen çinko alımının % 78’ini ve kalsiyumun % 86’sını ve üreme çağındaki kadınlar için demir gereksiniminin sadece% 55’ini sağladığını buldu. Bulgular diyet önerisi ve bunun özellikle yoksul ülkelerde uygulanmasının sağlıklı beslenme açısından sonuçlarının tartışılmaya devam edeceğini gösteriyor.

Düşük ve orta gelirli bölgelere dikkat edilmeli

EAT -Lancet raporunu hazırlayan bilim insanları grubunun da altını çizdiği önemli bir nokta var, bilim insanları şimdilik düşük ve orta gelirli bölgelerde çevreyi korumaktan çok yeterli beslenme sağlama konusunda endişeliler. Dünya Gıda Örgütü’nün de (FAO) EAT –Lancet analizini küresel olarak daha kapsayıcı hale getirmek ve yeniden yapılandırmak için bir komite kurduğu biliniyor. Bu komitenin küresel ölçekli bir değerlendirmesinin 2024 yılında yayınlanması bekleniyor.

Sonuç olarak zengin merkez kapitalist ülkelerin her sektörde olduğu gibi beslenme açısından da aşırı tüketimleriyle küresel iklim krizinin daha da ağırlaşmasına neden olurken yoksul ülkeler gıda güvencesizliğinin pençesinde boğuşuyor. Gezegenin kaynaklarını koruyan sağlıklı bir diyetin tüm dünyaya yaygınlaştırılması için atılacak adımlar bu büyük eşitsizlik ortadan kaldırılmadan sürekli olarak başarısızlığa mahkum olacak.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

İklim krizi Çin’i tehdit ediyor

The Lancet’in 2016 yılından bu yana yayınladığı ve iklim değişikliği ile halk sağlığı arasındaki ilişki hakkında kritik güncellemeler sunan altıncı raporu olan ‘2021 Lancet Sağlık ve İklim Değişikliği Geri Sayımı Raporu’ kısa bir süre önce yayımlanmıştı. Lancet’in son sayısında ise küresel iklim krizinin Çin açısından sağlık risklerini günden güne nasıl büyüttüğünü açıklayan 2021 Çin Raporu yayınlandı. Lancet Public Health dergisinin aralık ayı başında yayınlanan 6. Cilt, 12. sayısında yayımlanan rapor ülkede yaşayanlar ve çevre için küresel iklim krizi nedeniyle günden güne artan olumsuz etkileri ortaya koyuyor.

Çin için hazırlanan 2021 raporu, Lancet Sağlık ve İklim Değişikliği Geri Sayımı Raporu’ndan farklı olarak beş alanda 25 gösterge sunuyor. Bilindiği gibi Lancet Sağlık ve İklim Değişikliği Geri Sayımı Raporu 44 göstergeyi kapsıyordu.  Rapora göre küresel iklim krizi sonucu ortaya çıkan yeni sağlık göstergeleri Çin’de durumun daha da kötüye gittiğini gösteriyor. 2020 yılında ülkede kişi başına ısı dalgası maruziyetleri 1986-2005 ortalamasına kıyasla dört ile 51 gün arasında artmış. Bu durumun da sıcak hava dalgasına bağlı ölümlerde % 92’lik bir artışa neden olduğu tahmin ediliyor.

Şekil 1: Çin’de sıcak hava dalgasına bağlı ölüm oranı ve eyaletlere dağılımı.

Lancet’in raporuna göre sıcak dalgalarının Çin için ekonomik maliyeti de yüksek: 2020’de sıcak dalgasına bağlı tahmini 14.500 ölümün ortaya çıkan ekonomik maliyeti 176 milyon ABD doları… Ayrıca artan sıcaklıklar 2020 yılında Çin’in toplam ulusal işgücünün çalışma saatlerinde % 1-3 arasında kayba neden olmuş. Bunun neden olduğu ekonomik kaybında ülkenin yıllık gayri safi yurtiçi hasılasının % 1-4 arasına denk geldiği tahmin ediliyor.

Ülkenin her bölgesinde ayrı risk

Raporda orman yangınlarına ilişkin bilgiler de var. 2001-05’e kıyasla 2016-20 arasında 20 bölgede orman yangınlarına maruz kalan nüfus artmış. Buna ek olarak, Aedes sivrisinekleri tarafından dang humması bulaşı için vektörel kapasite 2004-07’ye kıyasla 2016-19’da % 25.4 artmış. Lancet’in Çin için hazırladığı geri sayım raporuna göre sel olaylarının sıklığı ve yoğunluğu da yıldan yıla artmaya devam ediyor. Acil müdahale kapasitesi sellerden etkilenen insan sayısını son yıllarda azaltmış olsa da, 2020 ve 2021’deki aşırı sayıdaki büyük seller bu ilerlemeyi tersine çevirmiş olabilir ve bu yıllardaki sellere bağlı can kayıpları ve yaralanmalar artış gösterdiği görülüyor.

Lancet’in raporuna göre Çin’deki her bölge, yerel çevresel ve sosyoekonomik koşullarına bağlı olarak küresel iklim krizi nedeniyle ortaya çıkan kendine özgü sağlık tehditleriyle karşı karşıya… En kötü veriler Guangdong eyaletine ait. Bu eyalette artan ısıya bağlı ölüm, iş gücü kaybı ve dang riski ön plandayken, Sichuan eyaletinde sel ve kuraklık riskleri; Liaoning ve Jilin eyaletlerinde orman yangınlarına maruz kalma daha ön planda yer alan riskler… O nedenle de raporu hazırlayan uzmanlara göre her eyalet için ön planda olan tehditlere göre özel politikalar geliştirilmeli…

Aslında Covid-19 salgını sırasında sokağa çıkma kısıtlamaları ve ekonomik yavaşlama enerji sektörü fosil yakıtlara büyük oranda bağlı olan Çin’de geçici olarak sera emisyonlarının azalmasına ve büyük kentlerde hava kalitesinin düzelmesine yol açtı. Bu durum toplumsal duyarlılığı artırdı. Ancak bu duyarlılık artışı raporu hazırlayan uzman grubuna göre yeterli olmadı. Lancet raporuna göre Çin’de küresel iklim krizinin insan sağlığı üzerine etkilerini azaltma çalışmalarında 2020 yılı değerlendirmesinde sadece kentsel yeşil alan büyümesinde ve sağlık acil durum yönetiminde istikrarlı bir ilerleme kaydedilebildi. 30 eyaletin 12’si eyalet sağlık uyum planlarını tamamladığını veya geliştirdiğini bildirmesine rağmen halen ülkede bağımsız bir ulusal sağlık uyum planı yok ve illerin çoğunda değerlendirme ve yeni kurulan Ulusal Hastalık Kontrol ve Önleme Bürosu’nun sorumlulukları arasında iklim değişikliği ve sonuçları belirtilmiyor.

Şekil 2: Pm’ye atfedilebilecek erken ölümler 2015 ve 2019’da Çin’deki önemli pm kaynakları ve bölgelere göre dağılımları

Çin’in daha önce 2030 yılına kadar sera gazı emisyonlarını artıracağı ve 2030 yılından itibaren emisyonlarını azaltarak, 2060 yılından önce karbon nötr olacağı planlamıştı. Covid-19’un şokuna rağmen, düşük karbonlu yatırımlar  2019 – 2020 yıllarında artmış ve hava kirliliğini kontrol etme konusundaki ısrarlı çabalarının bir sonucu olarak, PM2·5 maruz kalmaya bağlı erken ölümler ve ortaya çıkan maliyetler düşmeye devam ediyor. Bununla birlikte, Çin şehirlerinin % 98’i hala Dünya Sağlık Örgütü kılavuz standardından daha fazla olan hava kirliliği konsantrasyonlarına sahip. Çin, Nisan 2021’de kömürlü enerji santralleri üzerinde hem karbon azaltımına hem de hava kirliliği kontrolüne büyük fayda sağlayacak sıkı kontrol önlemleri açıklamasına karşın ülkedeki genel karbon emisyonları rapora göre 2020’de % 1-28 arttı.

İklim krizinin sağlık etkileri artıyor

Raporu hazırlayan çalışma grubuna göre, iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkileri Çin’in her eyaletinde kötüleşmeye devam ediyor. Buna karşılık bu etkileri azaltma çabalarında yetersiz ilerleme var. Çin hala dünyanın en büyük sera gazı emisyonlarına sahip ülkesi… Üstelik yenilebilir enerji kaynaklarına yıldan yıla yatırımlarını artırmasına ve kömür üzerindeki sübvansiyonları %40’a yakın azaltmasına karşın fosil yakıtların ülkenin enerji gereksiniminin büyük bir kısmını karşılamaya devam ediyor. Lancet raporunun hazırlayıcılarına göre Çin hem kendisi hem de tüm dünya için bir an önce sağlık odaklı karbon nötr bir yol seçerek düşük karbonlu kalkınma ve halk sağlığı için kazan-kazan politikalarını uygulamalı…

Peki, Çin bunu başarabilir mi? 16 sayfalık raporu okuduğunuzda bunun çok zor olduğunu rahatça görüyorsunuz. Günümüzde Çin’de fosil yakıtlara dayalı enerji politikalarının ve lüks üretimin arkasında zengin batı ülkelerinin açgözlü tüketim politikaları var. Onlar üretimini yaptırdıkları lüks tüketimden vazgeçmedikçe ülkenin küresel iklim krizini önleme konusunda eylemlere liderlik etmesi; hatta destek vermesi imkansız… Çin yaptığı plana uysa bile karbon nötr bir ülke olmak için 2060 yılı çok geç bir tarih değil mi?

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemi, küresel plastik atık sorununu büyüttü

Pandemi nedeniyle tüm dünyada başta maske, siperlik, eldivenler olmak üzere koruyucu malzeme kullanımı inanılmaz boyutta arttı. Toplumlar tarafından maskelerin, siperliklerin, eldivenlerin ve diğer koruyucu malzemenin yoğun kullanımı başka bir sorunun; iyi yönetilemeyen plastik atıklar sorununun, daha da ağırlaşarak tekrar gündeme taşınmasına neden oldu. Kullanılan koruyucu malzemelerin atıklarının tamamına yakını ‘tıbbi atık’ ve büyük bir kısmının ana maddesi de plastik… Bu nedenle bertarafı, yapısı da göz önünde alınarak, tıbbi atık yönetimi kurallarının içinde yapılmalıydı. Fakat tüm dünyada yaşanan atık yönetimi alt yapı yetersizliğinden bu yapılamadı, halen de yapılamıyor.

Onun yerine ülkemizde ve tüm dünyada koruyucu malzeme atıklarının bir naylon torba içinde 72 saat bekletilip; normal atık kutularına atılması kuralı getirildi. Fakat yaygın uygulama da, bırakın bu atıkları bir naylon torba içinde 72 saat bekletmeyi; çıkarıldığı anda bile normal atık kutularına atılmadı. Şimdi bu atıkları yerlerde, su kanallarında ve sonuçta denizde görmek mümkün… Bu durum da özellikle bu atıkların içeriği nedeniyle deniz ve okyanuslara pandemi boyunca daha da çok plastik atığın ulaşması ile sonuçlanıyor. Bir araştırmaya göre 2020 yılı içinde sadece 1.56 milyon yüz maskesinin okyanuslara ulaştığı hesaplanmış. Bu nedenle birçok ülkede pandemi nedeniyle artan plastik atıkların akıbeti hakkında çok sayıda bilimsel araştırmalar yapıldı; yapılmaya da devam ediliyor.

Bu çalışmalardan biri de hakemli bilimsel bir dergi olan PNAS (Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America) kasım ayı sayısında yayınlanan  “Plastic waste release caused by COVID-19 and its fate in the global ocean” başlıklı çalışma… Bir grup Çinli okyanus ve atmosfer bilimci akademisyen tarafından yapılan bu çalışma durumun tahmin ettiğimizden de kötü olduğunu gösteriyor. Çalışmada Çinli araştırma grubu özel bir modelleme tekniği kullanmış. Bu modele göre 23 Ağustos 2021 itibarıyla 193 ülkeden 8,4 ± 1,4 milyon ton pandemi kaynaklı plastik atık üretildiğini hesaplayan araştırmacılar; bu plastik atığın 25.9 tonunun nehir ve akarsularla okyanuslara ulaştığını sonucuna varmışlar. Araştırmacılar oluşturdukları modelde, ülke bazında hastanede yatan Covid-19 hasta sayısını, hasta yatağı başına üretilen tıbbi atığı, kişilerin kullandığı koruyucu malzeme kullanım miktarı gibi değişkenleri de dikkate almışlar. Modellerinde pandemiye bağlı plastik atıkların %87.4’nün sağlık kurumlarından kaynaklandığını bulan araştırmacılar, artan plastik atıkta, toplumun kullandığı koruyucu malzemelerin sadece %7.6 payı olduğunu hesaplamışlar. Ayrıca araştırmacı grubunun oluşturduğu model plastik atık deşarjının mekânsal dağılımının küresel okyanusta kısa süre içinde hızla değiştiğini de ortaya koyuyor. Modele göre plastik kalıntılarının önemli bir kısmı önce büyük parçalar, daha sonra meteorolojik olayların etkisiyle parçalanıp, mikroplastiklere dönüşerek plajlara ve sahillere ulaşıyor, deniz yatağına iniyor. Kuzey Kutbu’nda çevresel bir plastik birikimi de neden oluyor.

Pandemiyle birlikte sulara tıbbi atık deşarjı da arttı

Modele göre pandemi nedeniyle koruyucu malzemeden kaynaklanan plastik atıkların büyük bir bölümü hastane atıklarını geçmişten bu yana iyi yönetemediğini bildiğimiz gelişmekte olan ülkelerden ve özellikle de Asya ülkelerinden kaynaklanıyor. Araştırmanın yapıldığı 23 Ağustos 2021 tarihi itibarıyla araştırmacılar, Covid-19 vakalarının farklı kıtalardaki (Asya, Avrupa, Kuzey Amerika, Güney Amerika, Okyanusya ve Afrika) dağılımına baktığında  vakaların yaklaşık % 70’i Kuzey ve Güney Amerika ile Asya‘da olduğunu görmüşler. Buna karşılık kötü atık yönetimi sonucu doğaya ulaşan pandemi kaynaklı plastiğin vaka dağılımını takip etmediğini; %46’sının Asya’dan geldiğini hesaplamışlar. Modele göre Asya’nın ardından %24 ile Avrupa ve son olarak % 22 ile Kuzey ve Güney Amerika okyanuslara ulaşan pandemi kaynaklı plastik atığın kaynağı… Aslında bu bulgu giderek ağırlaşan, eski bir sorunu da hatırlatıyor bize; Hindistan, Brezilya ve Çin gibi birçok gelişmekte olan ülke, tıbbi atıklarını iyi yönetemiyor…  Bu ülkelerden pandemi olmasa da tıbbi malzeme kaynaklı plastik atıklar, doğaya karışıyor ve okyanuslara ulaşıyor. Çinli akademisyen grubunun yaptığı çalışmaya tekrar dönecek olursak; yaptıkları modellemeye göre pandemi döneminde okyanuslara pandemi ilişkili plastik deşarjı, toplam nehir plastik deşarjlarının % 1,5’nu oluşturuyor Bu deşarjın büyük bir kısmı, potansiyel ekolojik ve sağlık riskini ve hatta Covid-19 virüsünün yayılmasını da yükselten tıbbi atık kaynaklı… Araştırmacılara göre bu durum atık yönetiminde bir an önce yapısal değişiklikler yapmamız gerektiğini bir kez daha gösteriyor.

Pandemi ile ilişkili kötü yönetilmiş plastiklerin (MMPW) okyanusa nehir deşarjları. Haritalar; ,(A)hastane tıbbi atıkları, (B) COVID-19 virüs test kitleri, (C) KKD, (D) çevrimiçi alışveriş ambalaj malzemesi ve (E) toplamının neden olduğu deşarjları gösteriyor. . Arka plan rengi, her su havzasına karışan plastik atığı temsil ederken, mavi dairelerin boyutları nehir ağızlarındaki deşarjları gösteriyor.

Araştırma grubu pandemi kaynaklı atık plastiklerin okyanuslardaki gelecekteki akıbetini de ayrı bir modelleme ile araştırmışlar. Bu modelleme plastiklerin önemli bir bölümünün makro veya mikro plastik şeklinde üç yıl içinde sahillere ulaşacağı; ancak önemli bir kısmının da deniz yatağına çökerek, orada varlığını koruyacağını ortaya koymuş. Modele göre bu yüzyılın sonunda pandemi ile ilişkili plastik atıkların %28.8’i deniz yatağına çökecek; %70.5’i ise sahillere ulaşacak, bir kısım mikroplastik ise dalgaların ve rüzgârların etkisi ile su damlacıkları ve tuz yoluyla atmosfere de karışıp çok uzaklara taşınabilecek. Yağışlarla tekrar toprağa karışan bu mikroplastikler toprağı, yeraltı ve yer üstü su kaynaklarını kirletip, bir kısmı tekrar okyanuslara ulaşabilecek. Böylece başta okyanus ekosistemi üzerinde olmak üzere ekosistem üzerindeki yıkıcı etkisi uzun yıllar boyunca devam edecek.

Okyanuslara boşaltılan pandemi ile ilişkili makro ve mikroplastiklerin önümüzdeki yıllardaki akıbetinin projeksiyonu… (A yüzey sularında, B deniz yatağında ve sahillerde)

Plastik atık yönetimi; tüm dünya için başlı başına bir sorun; son yıllarda artan oranda çok sayıda zengin merkez kapitalist ülke, bu atıklarını bizim gibi ülkelerin üzerine atıyor… Pandemi de artan koruyucu malzeme kullanımı nedeniyle bu sorunun katlanmasına neden oldu, olmaya da devam ediyor. O nedenle araştırma grubunun da altını çizdiği gibi özellikle gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere tüm dünya da daha iyi plastik atık toplama, sınıflandırma, arıtma ve geri dönüşümün yanı sıra daha çevre dostu yeni malzemelerin geliştirilmesi için yenilikçi teknolojilerin teşvik edilmesi gerekiyor’

Hem de bir an önce…

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Neden İzmir planları yargıdan dönüyor?

Geçtiğimiz üç hafta içinde Şehir Plancıları Odası (ŞPO) İzmir Şubesi’nin açtığı bazı imar planı değişikliğinin iptali davaları sonuçlandı. Gerek İzmir Büyükşehir Belediyesi, gerekse Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın İzmir il sınırları içinde yaptığı çok sayıda imar plan değişikliği bu davalar sonucu yargıdan döndü.

Geçtiğimiz üç hafta içinde yargıdan dönen ilk plan değişikliği Foça ilçesi İngiliz Burnu mevkiindeydi. 1. derece arkeolojik sit alanını imara açan bakanlığın imar plan değişikliği ŞPO İzmir Şubesi’nin açtığı dava sonucu İzmir 5. İdare Mahkemesi’nin verdiği karar ile iptal edildi. İkinci iptal kararı ise Dikili’den geldi. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kararı ile Dikili’de imara açılan 5403 Sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu’na göre korunması gereken sulu mutlak tarım arazileri ile ilgili karar bilirkişi raporlarına dayanarak İzmir 5. İdare Mahkemesi’nin verdiği karar ile iptal edildi. Diğer bir iptal haberi de uzun bir süredir devam eden başka bir davadan geldi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onanan ve kamuoyunda Akarca Balıkçı Barınağı planları olarak bilinen Seferihisar Akarca’da yapılan plan değişiklikleri,  ŞPO İzmir Şubesi’nce açılan dava sonucunda hazırlanan bilirkişi raporunda yer alan hususlar dikkate alınarak, İzmir 6. İdare Mahkemesi tarafından önce yürütmesi durduruldu; arkasından da iptal edildi. Son iptal haberi ise birkaç gün önce Tire’den geldi. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin zeytinlik alanları imara açan kararı ŞPO İzmir Şubesi’nin açtığı dava sonucu İzmir 4. İdare Mahkemesi tarafından; planlama ilkelerine, şehircilik esaslarına, kamu yararına ve 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu ile 3573 sayılı Zeytinliklerin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması Kanunu hükümlerine aykırı bulunarak iptal edildi.

Yeni iptaller yolda

Şehir Plancıları Odası ve Mimarlar Odası İzmir Şubelerince gerek İzmir Büyükşehir Belediyesi, gerekse Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın İzmir il sınırları içinde yaptığı imar plan değişikliklerine karşı İzmir İdare Mahkemelerinde halen süren başka imar planı iptal davaları da var. Bu davaların da önümüzdeki günlerde sonuçlanması bekleniyor.

Peki, neden İzmir’de imar plan değişiklikleri arttı? Üstelik bu imar plan değişiklikleri neden arkeolojik alanların, tarım arazilerinin, zeytinliklerin ve korunması gereken sulak alanların imara açılması yönünde yapılıyor? Bazı bölgelerde imar plan değişiklikleri daha önce de yapılmak istenmiş ve o zamanda yargıdan dönmüştü. Üstelik halen itiraz ve dava aşamasında olan bölgeler de var. Bunların başında Alsancak-Kahramanlar (Konak 1. Etap) 1/5000’lik imar planları geliyor. Bölgede Bayraklı benzeri gökdelenlerin önünü açan imar plan değişikliği, daha önce de tam dört defa yargıdan dönmüştü. Yargı kararlarını dikkate almadan ve meslek odalarına danışmadan Konak Belediyesi tarafından yapılı; Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylanan plan beşinci defa meslek odalarının başvurusu ile yargı önünde…

Öte yandan Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Çeşme Turizm Projesi ile de tarım alanları, doğal yaşam bölgeleri imara açılmak, Çeşme sahil şeridine ‘turizm’ adına el konmak isteniyor. Üstelik Çeşme Belediyesi’nin de projeye destek verdiği artık bir sır değil. İzmir Büyükşehir Belediyesi ise sessizliğini koruyor. Proje sınırlarına karşı kentteki meslek odaları ve İzmirliler iptal davası açtı, davanın bilirkişi keşfi geçtiğimiz günlerde yapıldı. Keşfe davacı meslek odalarının tüm çağrılarına rağmen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı katılmadı. Kent merkezine yakın bir konumda olan kentin son yeşil alanlarından da olan İnciraltı bölgesindeki tarım alanlarının da Narlıdere ve Büyükşehir Belediyeleri tarafından imara açılmak istendiği de tüm kentte uzun bir süreden beri konuşuluyor.

Kentsel rant uğruna…

Tüm bunlar neden oluyor? Neden bugün İzmir, merkezi yönetimiyle, yerel yönetimiyle yoğunluk artırıcı imar plan değişiklikleri baskısı altında tutuluyor? Nedeni basit: Kentsel rant. İmara açılmak istenen tarım alanları, zeytinlikler, arkeolojik alanlar İzmir’in en değerli bölgelerinde bulunuyor. Bu nedenle son yıllarda yükselen bir değer olan İzmir kentinin toprağına, doğal yaşamına, ekosistemine el konmak isteniyor. Ama merkezi yönetimiyle, yerel yönetimiyle bunu yapmak isteyenlerin unuttukları bir nokta var: İzmir 80’li yılların ikinci yarısında çevre hareketlerinin ülkemizde ilk başladığı kent. Bugün de çevre hareketlerinin merkezi durumunda… İzmirli havasını, suyunu, toprağını geçen haftalarda Çeşme Turizm Projesi’nin mahkeme keşfinde de gösterdiği gibi savunmayı iyi bilir. Ayrıca başta Şehir Plancıları Odası ve Mimarlar Odası olmak üzere meslek odalarının İzmir Şubeleri de yıllardır karşılarında kim olursa olsun kente ve kentliye sahip çıktı, yanlış imar planı değişikliklerinin karşısında durdu.

Ne olursa olsun, çevre ve meslek örgütleriyle birlikte mücadele devam edecek; İzmir’i yaşanır bir kent olarak koruyabilmek için…

Doğa MücadelesiManşetYerel

Çeşme Turizm Projesi, İzmir’de düzenlenen piknikle protesto edildi

Yarımada Talanını Durdur Koordinasyonu‘nun çağrısıyla Çeşme Turizm Projesi, İzmir Alaçatı Mersin Koyu‘nda düzenlenen bir piknikle protesto edildi.

Pikniğe Çeşme, Karaburun, Urla ve İzmir merkezden çok sayıda kişi katıldı.

‘Bölgenin talan edilmesine izin verilmeyecek’

Piknik boyunca proje ile Çeşme yarımadasında kamu arazilerine ve sahil şeridine el konacağı dile getirildi. Ayrıca, bölgenin talan edilerek bir avuç sermaye sahibine devrine izin verilmeyeceği vurgulandı.

Tüm gün süren pikniğe katılan İzmirliler, topluca bugün için bestelenen şarkıyı söyleyerek; bölgenin savunulması için yeni eylemlerde buluşmak üzere Alaçatı Mersin Koyu’ndan ayrıldı.