Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Hrant’ı öldürmek, kenti öldürmek!

Kentin kamusal alanı neyle inşa edilir?

Yanıt: Çeşitlilik, farklılıklar, çoğulluk ve demokrasiyle…

Elbette başka özellikler de yazabiliriz, giderek daha ayrıntılı veya derinlikli tanımlar yapmaya çalışabiliriz; ama şimdilik bu kadarı da yeter.

Yukarıdaki soruyu yanıtlarken belki şu soru üzerinde de düşünmeliyiz: Kentin kamusal alanı neden önemlidir veya kentin beslenebileceği bir kamusal alanın nitelikleri nedir? Kamusal alanın inşasında kent/ kentliler nasıl rol alır? Bu soruların önemini yadsımadan, sadece konuyu olabildiği kadar Hrant’la sınırlayabilmek için şimdilik soruları bir kenara bırakalım.

Kentin kamusal alanı bütün dilleri, bütün etnisiteleri, bütün folklorları, bütün kültürleri, bütün düşünceleri ve isyanları, bütün sanatları ve hünerleri, bütün toplumsal cinsiyetleri ve yaşamını farklı biçimde kurmuş insanları, herkesi ve her şeyi içine sığdırabilecek bir liman gibidir. Bazen limana hiç gemi uğramaz ve orası ıssızlaşır. Bazen her çeşit insan, renk-tenin tonu, dil, olma hali ve bilinmedik-görülmedik yenilikler, fikirler rıhtımda, meydanlarda değiş-tokuş edilmeye başlar. Ve kimse bunlara karışmaz, özgürlüklerine ve eşitliklerine kuşkuyla yaklaşmazsa, o kamusal alan gönendikçe gönenir.

Unutmamalı ki, her kentin kamusal alanında gitmekte/ erimekte veya tükenmekte, çürümekte olan da olur yenilenen veya ilk defa filizlenen de… Kamusal alanın çokluğu, karmaşıklığı, çok katmanlılığı ve çoğulluğu, birbirinden çok farklı olabilen her şeyi birden barındırabilmesi, nicel ve nitel zenginlikleri; orada demokratik kültürü veya alışkanlıkları, içselleştirilmiş nezaketi ve insani incelikleri yaşatan insanların kurduğu bir kentin olduğunu gösterir.

Sadece ‘Ben varım’ demesi bile yeter

Kent öğreticidir. Ama bu öğrenmenin olduğu/ olabildiği yerlerin en önemlisi kentin kamusal alanıdır. Eğitim kurumlarında, akademilerinde, sanat kurumlarında ve diğer kapalı kamusal mekanlarda da farklı biçimlerde öğretilebilir çeşitli yaşam bilgileri, ama kamusal alandaki öğrenme öğretmensiz/ yöntemsiz ve otoritesiz bir öğrenme olduğu için hem daha değerlidir hem de bu bilgiler, daha kalıcı ve belki farkında bile olmadan içselleştirilebilen türde bilgilerdir.

Bütün bunların bir kentte/ kentin kamusal alanlarında olabilmesi/ gelişebilmesi ve olgunlaşabilmesi için o kentte/ kentin kamusal alanlarında her türde [toplumsal cinsiyet, dil, etnisite ya da din-inanç veya bilgi (ve epistemolojisi), sanatsal yaklaşım ya da ekonomik durum vb.] farklılıkların engin bir çeşitliliğinin olması, bu nedenle de sürekli olarak birbirine çeşitli düzeylerde ve çeşitli biçimlerde eklemlendirebilen, bütün bu farklılıkların birbirine değecek yakınlıkta birbirini gören-anlayan ve değerlendiren bir kentlilik durumuna/ atmosferine gereksinim vardır. Bu elektrikli atmosferin doğurucu/ verimli olabilmesi için de olağan özgürlüklerin ve demokratik atmosferin sağlıklı bir biçimde solunabilmesi gerekir.

Hrant, yaşadığı kent için de doğduğu kent için de Anadolu’nun bütün diğer kentleri için de böyle bir “çoğaltan” etkisi yaratabilme gücüyle hepimize, bu ülkede yaşayan bütün insanlara, son derece içten ve coşkulu, sıcacık ve inandırıcı, olabildiğine insan yaklaşımlı bir esin kaynağı oldu. Hala da oluyor.

Hrant’ın varlığı ve “ben varım” demesi, Agos’u yayınlaması, İstanbul’u İstanbul yapan, oranın böylesine çoğul ve çok katmanlı biçimlerde yaşayana bir kent olmasını sağlayan kunt ögelerden biriydi. Ama Hrant’ın varlığı, New York için de San Francisco için de Paris için de ve belki Tahran ya da Erivan için de bir esin kaynağı olarak, oraların da çoğul kentler olmasına katkıda bulunuyordu. Çünkü Hrant’ın savunduğu fikirden bile önce, sadece “ben varım” demesi üzerinde geliştirilebilecek düşünceler için yeterli bir kaynak oluşturmuştu.

Kentler sesini duydu

Bunları yazarken geçmiş zaman kipi kullanıyorum, ama geniş zaman kipi kullanmam gerekir. Hrant’ın “varım” demesi, İstanbul’un kamusal alanını çoğalttı ve geliştirdi. Başka insanlarla paylaşılarak büyüyen düşünceler veya bakış açıları/ yapma biçimleri çoğaldı ve eklemlenmelerle zenginleşmeyi bugün de sürdürüyor.

Ama Hrant’ı öldürmeyi denemek, aslında kentin bu çoğulluğunu öldürmek, farklılıkları yok ederek kentin bütün kamusal alanını Nazi ordularının geçit töreni yapabileceği bir düzleme/ düzeltme ile ezmek istemek anlamına gelir.

Yukarıda yazdıklarımınım tam tersini de milliyetçi, ırkçı/ ırk ayrımcı, bağnaz ve tek türcü bakış açılarının kentleri için yazabilirim: Milliyetçilik, kenti öldürülür. Irk ayrımcılığı kenti öldürür. Din ya da mezhep ayrımcılığı (Türkiye için Alevi düşmanlığı) kenti öldürür, hatta yakar-kavurur ve çölleştirir.

Milliyetçilik ve her türlü bağnazlık, demokrasi düşmanlığı/ otoriter despotizm, kentleri öldürür. Kent düşüncesini ve kentin asıl bütün pırıltılarını var eden/ yaratıcı ve çok katmanlı-çok boyutlu buluşçuluğu ve yaşama arzusunu öldürür. 1984’ün kentleri, mühendisler tarafından yapılabilir ama yaşayamazlar. Bugün hala Yunan kentini tartışıyoruz. Ama ondan belki binlerce yıl önce yapılmış Mezopotamya veya Mısır kentini “şehircilik” amacıyla tartışmıyorsak, Yunan kentinin o çoğulluğu yaşanır hale getirmek, kamusal alanını ve yerel demokrasiyi inşa etmek ve tartışmak için gösterdiği çabadan dolayı böyle yapıyoruz.

Hrant’ı öldürmek, bu nedenlerle kenti öldürmek demektir.

Ama her ikisini de öldürmeyi başaramamış olmak da kentlerin, o kentlerdeki kamusal alanı yaratan kentlilerin; bu farklılıkları farklılar olarak bir arada olmayı, birbiriyle konuşmaları ve tartışmaları, birbirinden öğrenmeleri ve belki de en çok her kültürün bilinçaltında biriken zehirlenmeleri sağaltabilmek için canlı bir arayış içinde olmaları sağlayabilmelerindendir?

Kenti kent yapmak isteyenlerin, kentin özgürlüklerini/ nefes alınabilecek kamusal alanlarını yaratmayı ve korumayı gerekli gören insanların, kentin/ kentin kamusal alanın sürekli ve yenilenerek inşa edilmesini gerekli gören hemşehrilerin var olmasından ötürüdür belki de…

Hrant’a bu çoğulluğun yaratılması için, belki daha da öncesinde kentlerin kamusal alanlarının ihtiyacı olan bu çoğulluk düşüncesinin esini ve yapıcısı olduğu için çok teşekkür borçluyuz. O olmasaydı, söylediklerini söylememiş, yaptıklarını yapmamış olsaydı, Türkiye’nin kentleri, çoğulculuk açısından, özgürlükler ve bir arada yaşayabilmek iradesi bakımından çok daha yoksul olacaktı.

Evet, kentler onun sesini duydu ve kamusal alanlarını biraz daha güçlendirdi, hala da güçlendiriyor.

Teşekkür ederiz Hrant Dink.

İyi ki varsın.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler – 8] Sonlandırırken bazı kavramlar

Moda Plajı.

[email protected]

Genel durum özeti

Türkiye’de 1945-1950 dönemi kentlerinin özet olarak, nüfus ve yüzölçümü büyüklüğü ile dengeli bir altyapı ve kent hizmeti sunabildikleri, düzenli bir gündelik yaşam örüntüsüne sahip oldukları söylenebilir.

Kentlerin son üççeyrek yüzyılda nasıl değiştiklerini ve değişimin ana örüntüsünün temel yönelimlerinin ve niteliğinin neler olduğunu topluca Türkiye’nin büyük kentlerine bakarak düşünmeye ve çözümlemeye çalışıyoruz. Bu yazılarda hedeflenen hem değişimi görmek ve bundan öğrenmek hem de 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda, ilerisi için anlamlı öneriler üzerinde konuşulabilir. Asıl amaç, iklim değişikliğiyle ilgili belirtiler ve giderek somut veriler/ göstergeler olarak netleşmeye başlamışken kentlerin/kentsel yaşamın geleceğine bakmak ve üzerinde düşünmek/ tartışmaktır.

Dünya toplumlarının neoliberal kapitalizm aşamasındaki bölümü ve bu coğrafyadaki (hiç biri diğerinin aynısı olmasa da açık benzerlikleri görebileceğimiz) kentlerde hem ekonomik kriz hem siyasal kriz ve daha da önemlisi ekolojik bir kriz içinde umut edilebilecek olumlu bir gelecek beklentisi giderek güçleşiyor. Türkiye’nin genel olarak içinde bulunduğu durum ve bu durumun somut ekolojik-mekansal-toplumsal verilerini deneyimlediğimiz kentler için bir çıkış veya düşsel bile olsa kurtuluşu imleyen bir tahayyül, her zamankinden daha uzak ama daha gerekli olmaya başladı.

Kentlerde geleceğe nasıl hazırlanabiliriz, iklim krizinin ivmelenerek aktığı bu aşamada? Bir yanda mevcut sorunlar ve gereksinimler, gereksinimlerin karşılanması için yeğleyeceğimiz teknolojik yenilikler ve diğer yanda da on yıllardır tanımakta olduğumuz dönüşümlerin momenti ve kazandırıp-kaybettirdikleri…

Şişli.

Bu dizi daha çok, kaybedilenlerin somut bilgisinin ve olumsallığının gelecekte başka bir toplumsal-ekonomik ve politik ortamda, yeni teknolojiler ve bakış açısıyla ya da deontolojisiyle yeniden düşünülebilmesine zemin hazırlamaya çalışıyor. Çünkü neo-liberalizm ve kapitalizm, nerdeyse sadece imkansızlık/ geleceksizlik veya toptan bir çöküş düşündürüyor. Çoklu krizler aşamasının normalleştirdiği yönetme biçimleri, otorite ve tahakküm ilişkileri, eleştirinin ve önerinin yapılamadığı veya anlamını kaybettiği “hakikat sonrası” dünyası, nasıl düşüneceği, ne düşüneceği ve çıkış umudu verebilecek önerileri nasıl düzenleyeceği vb. konularında insana/ topluma ve imgelenimine cesaret vermiyor.

Kentin kamusal alanlarının daha çok kullanılabilir olduğu/ kullanıldığı, toplumsal yaşamın daha zengin/ dayanışmacı olduğu ve bencil rekabetçi egemenliğinin henüz oluşmadığı 1950 öncesini, toplumsal sermayenin oluşumuna/ birikimine olanak veren (ama oldukça renksiz-solgun) bir aşama tanımlayabiliriz.

Neo-liberal kente doğru…

Bugün rekabetçi kentin kamusal alanlarının giderek daralması ve bazılarının bütünüyle ortadan kaybolması, sadece bir mekan olarak göremeyeceğimiz kamusal alanlardaki kamusallığın kaybı, dayanışmaların ve şiddet içermeyen beraberliklerin, eleştirinin ve protestonun genişleyebilecek halkalarının sönümlenmesi aşamasındayız. Artık, seçeneksizlikten veya neo-liberalizmin seçenek hazırlamak ve sunmak yaklaşımına tamamen karşıt olmasından kaynaklanan büyük nüfus/ kapasite/ nesne-ürün/ güç/ veri ve kontrol yığılmasının/ merkezileşmesinin sonuçlarını deneyimlediğimiz kentlerde yaşıyoruz.

Neo-liberal (post modern) kenti, modern kentle karşılaştırdığımızda en büyük farklar,

  • kent yöneticilerinin/ yerel politikacıların ve kent toplumunun bir kesiminin, popülizmi ve popülist rekabetçi-rantçı/ rüşvetçi uygulamaları yeğlemesi, yerel ve katılımcı demokrasi kavramını içi boş bir slogana dönüştürmüş olmasında ve
  • kentlerin her türlü (imar, ya da ulaşım, iklim değişikliği, yeşil alan, katı atık/ kirli su, peyzaj, enerji vb. için) “plan” kavramından ve pratiğinden uzaklaşarak, sadece spekülatif ranta yönelmiş projeler çorbasıyla günü kurtarmaya çalışır olmasında,

ortaya çıkmaktadır.

Bursa.

Böylece kent hem kör, hem de kötürüm bir durumda işlemeye/ yaşamaya çalışıyor. Ancak bu böyle olmak zorunda değil. Olmayabilir. Ve olmadığı zamanlar da oldu.

Kırılmadan önce

Büyüklüklerin bir yandan böylesine birikmediği-merkezileşmediği-tekelleşmediği bir yandan da, bunların hiç birine sahip olmayanların, ölçeğin diğer kutbuna sürülmediği bir insanlık durumu/ bir kent durumu (şimdi düşünebilmek, hatta düşünü görmek bile zor, ama) bir zamanlar gerçekten vardı/ olabilmişti. Bu, Türkiye’nin kapitalizmi, kendisine göre tasarladığı bir modern olarak kurma arayışındaki kentlerde yaşıyordu; dengelerini görece sağlamıştı ve kendisini yıkıp-tüketecek çelişkilerini büyütme ivmesi de kabul edilebilir bir düzeyde ve hızdaydı.

Dizide tartıştığımız imge, Türkiye’deki kentlerin üççeyrek yüzyıl önce mükemmel olduğu, ya da sorunsuz olduğu, yaşamın daha kolay veya daha rahat olduğu anlamına gelmiyor. Kent yaşamı, toplumsal özellikleri, ekonomik yapısı ve üretim sistemi, teknolojik verileri ve teknolojik değişimi, (ülke ve kentler için kaba bir genellemeyle söyleyebileceğimiz) “başlangıç halinde veya önce moderniteye ve geç moderniteye, sonra da neo-liberalizme geçiş halinde olan politik-ideolojik ortamı vb. üzerinde bu dizi boyunca çeşitli boyutlarda açıklamalar/ görüşler sunduk.

Demografi

Kentlerin boyutlarını ve demografisini (en önemlisi göç akımları) kısaca anımsamıştık. Şimdiki büyüklüklerinin %10’u veya %5’i kadar olan daha önce (Ankara hariç) göçle değil normal büyüme hızlarıyla nüfusu artan kentler ve kent yoğunlukları, doğayı o zaman da şimdiki gibi değiştirmekte, kirletmekte ve (bedava) doğal kaynakları, artan oranda tüketmekteydi. Ancak boyutlar çok daha küçüktü ve sınırlar henüz aşılmamış, hatta dengeler bozulmamıştı.

Atatürk Bulvarı/Ankara.

Bu dengeleri en çok zorlayan öge, başlangıçta, kente doğru giderek ivmelenen kırsal göçtü. Kentin bir mülksüz insanlar mekanı olarak yeniden tanımlanacak hale gelmesiyle, birçok ilişki biçimi ve denge değişmeye ve başkalaşmaya ve başka bir nitelik kazanarak yeniden oluşmaya başladı.

Kentsel üretimler ve ekonomik işleyiş

Bu aşamada kent toplumları oldukça yoksuldur ve düşük gelir/ tüketim düzeyindedir. Tüketimcilik söz konusu değildir. İstihdam, zor ve riskli koşullarında çalışmayı gerektirir. Kentlerde henüz “enformel sektör” diyemeyeceğimiz, ama büyük oranda kayıt dışı ve standardı- kuralları tanımlanmamış üretimler söz konusudur. Piyasalaştırılmamış takas ve mübadele her türlü kayıt dışı ekonomi geçerlidir. Gelişmiş bir emek gücü piyasası henüz oluşmamıştır veya yoktur. Çünkü sermaye birikimi (ve sanayi) de, sermaye sınıfı da henüz emekleme aşamasındadır. Sınıflar arasında ve kentsel gelir dağılımında henüz yaygın bir uçurumlaşma yoktur.

Kent ekonomisi fabrika ölçeğinde olmayan, küçük mal ve hizmet üretimine dayanır. Ticaret, (perakende ve toptan) kentler için en önemli etkinlik olarak tanımlanabilir. Bazı malların kıtlığı ve bazen “karaborsası” söz konusudur. Kentlerde bazı malların piyasası (bunlar bazen şeker, yağ, et vb. gibi temel tüketim malları olabilir) kıtlıklar, kuyruklar ve yoklukların olabileceği piyasalardır.

TEKEL Cibali Tütün Fabrikası işçileri.

Göçle başlayan son derece radikal kentsel dönüşümlerde ve kentin başka dengelerinin kurulabilmesinde cömertçe kullanılmış kadın emeği örtük/ görülmeyen ve hiç dillendirilmeyen/ yok sayılan bir emek türüdür. Özellikle yoksul ve hatta orta-alt ve orta gelir düzeyindeki ailelerin kent yaşamına tutunabilmesi ve ekonomik olarak yaşamını geliştirebilmesinde kadın emeğinin varlığı ve katkısı, çok güçlü bir yaşam zemini oluşturur. Yeniden üretim halkalarının hemen hepsi kadın emeği ile gerçekleştirilir.

Savaş öncesinde göreli homojen olan ve yerel kentli bir nüfusa sahip olan kentler, kalabalıklaştıkça homojenliğini, birçok bakımdan yitirdi ve hem toplumsal cinsiyet hem sınıf, hem de etnik, dinsel/ mezhepsel ve diğer toplumsal- politik vb. özellikler bakımından, heterojenleşti. Bunun bir kent için olumlu bir gelişme olduğunu düşünebiliriz; ancak çoğu kez yarılmalar, ötekileştirmeler ve ayrımcılıklar, bazen çatışmalı bir gettolaşamaya dönüşen kentsel bölümlenmeler oluşmaya başladı.

Yukarıdaki değişmeleri şimdilik, olumlu ve olumsuz yönleriyle neo-liberal kentin özelliklerine doğru doğurgan bir hazırlık ve gerçekleşme sağlayan olgular olarak kaydedebiliriz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler -7] Doğa, ekoloji ve kirlenmeler, afetler

Beykoz Kundura işçi evleri.

Kentlerin yoğunluğuna, yüzey kaplaması/ dokusuna ve ısı toplayan/ yansıtan yüzeylerine, yeşil alanlarına, egemen rüzgarlara göre geleneksel olarak yönlendirilmiş sokakların (özellikle İzmir ve İstanbul için) varlığına, iklimine ve ekolojik durumuna göre 50’lerin kentlerine göz atalım. Küçük-büyük açık alanlar ve eski mahallelerdeki evlerin bahçeleri, buraların sarnıçlar, kuyularla donatılmış olması, kıtlıklara ve zor koşullara göre geliştirilmiş ve tüketimci olmayan kültürel davranış biçimleri vb. göze ilk çarpacak özellikler…

Ekolojik koşullardaki bozulmaların, dengelerdeki çökmelerin ve aşırı kirlenmelerin kentlerde neredeyse olağan hale gelemeden önceki kentsel durumu ve yaşam biçiminin özelliklerini anlayabilmek için belki de teknolojinin, toplumsal dengeleri alt-üst eden bir hızda gelişmesi ve kentsel toplumun ideolojik bakış açısı bakımından bugünden farklı olan durumuna değinmek gerekecektir. Böylece kentlerde iklim değişikliğini hızlandıran nedenleri daha kolay kavrayabiliriz.

II.DS’den sonra, kentlilerin çevre-doğa-nesneler bakımdan sahip olduğu bakış açısına göz atabiliriz. Ancak, bu yazıda çok genel ve yüzeysel bir-kaç betimlemeyle yetinmek zorundayız.

Kentlerdeki toplumsal yaşamın 1960’ların ortasına veya sonuna kadar;

-Belki savaştan yeni çıkmış olan dünyanın bir özelliği olarak, çeşitlenmesi çok sınırlı olan tüketim mallarıyla yetinebilen, henüz tüketim ekonomisinden ve tüketimci kültürden uzak (üst sınıflarda bile, gösterişçi tüketim alışkanlığının sınırlı/ yok denilecek kadar az rastlandığı) olduğu,

Gümüşsuyu/Sulakçeşme Sokak.

-Tasarrufa önem veren, yoksulluğa daha yakın bir orta sınıfın, ev ekonomisinin sağlayabileceği bütün olanakları ciddiye almakta olduğu (her ailenin kendi içinde birçok mal ve hizmeti, kendi emeği ve bilgisiyle üretmesi/ onarması ve gelecek kuşağa da bu bilgi ve beceriyi aktarıyor olması vb.),

-Dayanıklı tüketim malları piyasasının/ üretim standardının, her malın uzun ömürlü olması/ onarılabilir-yeniden kullanılabilir olması üzerine (ya da “kullan-at mantığının tam tersine göre) kurulduğu,

-Kent ideolojik ortamı, toplumsal değerler ve etik anlayış bakımından (eğer çok “toptancı” ve “aşırı iyimser/ nostaljik”, dolasıyla geçersiz bulmazsanız) kabaca çizilen şu eskizin parantezinde görülebileceği,

  • teknolojik dönüşüm hızının (bugüne göre) daha yavaş olmasının yadırganmadığı,
  • toplumların hız (hemen elde etme) beklentisinin, güçlü ve öncelikli olmadığı (daha sabırlı olduğu),
  • doğayla ve gerçekle ilişkinin önemsediği,
  • daha az bencil ve rekabetçi, daha çok dayanışmacı ve yardımlaşmacı değerlerin canlı olduğu,
  • kırıcı olmayan ve diğer insanla ilişkisinde nezakete önem veren kentli kamusal kültürünün yaşadığı,

bir ortamda gerçekleştiği düşünülebilir.

Haseki Caddesi /Külliye-Sıbyan Mektebi.

Kentteki ekolojik veriler, kirlenmeler, enerji ve teknoloji kullanımı, atık üretimi

Kentler, daha yoksul ama ekolojik (ve toplumsal/ kültürel) bakımdan daha dengeli, ölçekli ve uyumlu sentezler yaratabiliyordu. Özellikle küçük kentsel yerleşimlerdeki nüfus, 60’ların sonuna kadar kendine özgü nitelikleri olan yerel bir kent kültürüne sahipti. Kent işletmeciliği/ belediye yönetimi de (kanalizasyonların derelere bağlanması ve denize/ göle doğrudan deşarjı dışında) kentsel altyapı, kentsel hizmetlerin sağlanması, salgın hastalıkların denetimi vb. bakımından oldukça etkin bir konumdaydı.

Bir imar planına göre gelişilmiş bölgelerde teknik hizmetler bakımından hemen bütün yapılarda elektrik, içme suyu ve atıksu için altyapı geliştirilmişti. İstanbul’da, daha sonra da Ankara’da “Havagazı Fabrikası” olduğunu ve evlerin mutfaklarına gaz sağlayan altyapının bulunduğunu da eklemek gerekir. Yol altyapısı bakımından asfaltlanmış sokakların-caddelerin ve ana arterlerin/ bulvarların genellikle kentlerin modern bölgelerinde, geometrik bir düzenlemeye göre yol ve yaya kaldırımı standartlarında olduğunu, ağaçlandırılmış ve aydınlatılmış olduğunu ve yol altyapısının oldukça minimum bir düzeyde de olsa geçerli trafik hacmine göre yeterli olduğunu söyleyebiliriz. Modern olmayan kesimlerde ise yol altyapısı sert kaplamalı olsa bile (parke taşı/ arnavut kaldırımı) geçirgen bir yüzeydi. Kentlerde ısı adaları oluşmamıştı.

Üsküdar/Bülbülderesi.

Merkezi iş alanlarında (MİA) gündüzleri özellikle depolama ve “tedarik” işlemlerinin gerektiği bölgelerde (en çok İstanbul’da olmak üzere) yol altyapısında yetersizlik söz konusu olmakla birlikte sorun biraz da kentsel arazi kullanımı sorunu olarak düşünülebilecek düzeydeydi. Başka bir söyleme biçimiyle, eğer nüfus ve yoğunluk artışı zorlamıyorsa, MİA için taşıma ve ulaşım/ dolaşım sorunları dokuyu parçalamadan ve yıkmadan, tasarım ve politika önlemleriyle çözülebilecek nitelikteydi.

Arazi kullanımı ve kentsel tasarımda yeşil doku, parklardan çok konutların bahçelerinin çokluğuyla sağlanıyordu. Denge, kent içinde genişçe boş alanlar, bağ/bostan/ bahçe/ koru gibi ögelerin bulunmasından (daha çok İstanbul) ve kaldırımların/ refüjlerin çok ciddi bir biçimde ağaçlandırılması, kent içinde çok büyük park ve rekreasyon alanları yaratılmasından kaynaklanıyordu (Ankara: AOÇ, Gençlik Parkı, İzmir: Fuar ve İstanbul: Taksim Gezisi).

Kentin yüzey ölçümü bakımından küçük ve form olarak derişik olması nedenleriyle durumu “ulaşım” bölümünde belirlenmişti. Bu nedenle kentin her bölümü, özellikle konut alanları çok yüksek olmayan yapı yoğunlukları, bahçeler ve yol boyu ağaçlandırmayla, asfaltlanmış-betonlaşmış (geçirgen olmayan) ve doğal toprak (geçirgen) arasında denge genellikle korunmuştu.

Çamlıbahçe-Bebek arası.

Dereler açıktı ve doğal akış rejimindeydi. Derelerin varlığı dere vadileri (aynı zamanda hava koridorları) ve çevresindeki yeşillendirilmiş/ parklaştırılmış alanlarla kent içinde yeşil koridorlar oluşturuyordu. On veya daha uzun bir periyodisiteye göre (bazen yıkıcı) taşkınlar olabiliyordu

Ekolojik durum bakımından özetle, daha az nüfuslu, derişik 1950 kentlerinde/ metropollerde,

-Doğal verilerden (güneş, rüzgar, yağış vb.) daha verimli bir biçimde yararlanılıyor ve topografya-yüzey şekilleri/ kıyı çizgisi değiştirilmiyor,

-İklim parametreleri bakımından (sıcaklıklar, yağışlı mevsimler/ donlu günler, kuraklık ve sonuç olarak en sıcak ve en soğuk günler sayısı, aradaki fark vb.) kışlar daha soğuk, yazlar daha az kavurucu, yağışlar fazla ve kuraklık daha az olarak gözleniyor,

-Afet yıkımları (bazı afet türlerinde) göreli yönetilebilir düzeyde olabiliyor,

-Arazi kullanımı ve kent planlaması daha başarılı yürütülüyor, ısı adaları oluşmuyor,

-Açık yeşil alanlar (kamusal, yarı-kamusal ve özel yeşil alanlar) korunuyor/ yaşatılıyor,

  • yürüyüş yollarının ve hava koridorları etkin biçimde kullanılıyor,
  • kent içi tarım (bostan) ve orman (koru) arazileri korunuyor, veya kamuya ait (özellikle askeri alanlarda, kamuya ait sanayi tesislerinde) geniş kampuslar yaratılabiliyor ve geliştiriliyor,
  • kentin geçirgen olan- olmayan yüzeylerle kaplanmasında denge sağlanıyor,
  • kentin çevresindeki tarım alanları istila edilmiyor ve
  • tarımsal toprak/ meralar, kimyasal gübrelerle ve tarım ilaçlarıyla kirletilmiyor/ yerli tohumlar kullanılıyor,

Ankara İstasyon Caddesi, Gençlik Parkı, Opera Binası, İstanbul Caddesi.

bu nedenle,

  • kentlerde gıda güvenliği sağlanıyor (yerel türler, sadece mevsiminde pazarlanıyor)
  • doğal veriler kullanılıyor, bio-çeşitlilik azalmıyor (kent içi hayvanlar ve ağaç/ bitkiler/ böcekler vb.)
  • su dengeleri sağlanıyor (kent içinde, azalan sayıda evde olsa da, yağmur hasadı/ sarnıçlama yapılıyor, kuyular kullanılıyor ve toprağın geçirgenliği azaltılmadığı için, yeraltı sularının dengesi korunuyor)

-Ulaşımda (kirletici) inorganik enerji kullanımı en alt düzeyde tutulabiliyor,

  • yayalık işlevsel ve etkin kullanılıyor,
  • kamu ulaşım/ taşıma türleri diğer ulaşım türleriyle (ve giderek yarı-kamusal denilebilecek sistemlerle/ dolmuşla) eklemlenerek yaygın biçimde kullanılıyor,
  • özel araç trafiği yok denecek düzeyde gerçekleşiyor,

-Kirlenmelerde ve atık yönetiminde:

  • katı atık (ambalaj sanayii öncesinde olduğu için, nicelik olarak az ve kompozisyon olarak fazla çeşitlenmemiş -soba külleri hariç-organik çöp ağırlıklı),
  • kirli sular (kanalizasyonlar derelere karışıyor veya doğrudan göl ve denizlere deşarj ediliyor),
  • hava kirlenmesi (ısı yalıtımı olmayan konutlarda sobayla ısınılıyor ve kullanılan kömür, bazen kömürle çalışan enerji santralları ve kent içindeki fabrikalar nedeniyle),
  • gürültü ( göreli olarak, yok denilecek kadar az veya genellikle insan kaynaklı) konularında etkinlik söz konusu olmasa da, limitlerin altında kalınabiliyordu.

Ankara.

Kentlerin ekolojik olarak içinde bulunduğu koşulları/ mekansal özellikleri ve kentlerdeki yaşamı biçimlendiren toplumsal ve ideolojik ortamı betimlemeye çalışırken çizilen bu eskiz belki oldukça idealist ve gerçeklerden uzak bir güzelleme olarak görülebilir. Öznellik dozu bu kadar yüksek olan bir betimin doğru ve her kent için tam geçerli olduğu iddiasından çok, zaten yaklaşık bir durumla ilgili ipuçlarıyla düşünceyi canlandırmak amaçlanıyor.

Gelecek hafta, kentlerin geçirdiği evrimi, bütünüyle ve iklim değişikliğine karşı nasıl hazırlanabileceğimiz açısından değerlendirmeye çalışacağız.

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler -6] Kültürel süreçler

[email protected]

Diyelim ki, bir Floransalı ya da İsfahanlı olarak düşünüyor olsanız, bir kentte

“kültürel sürecin oluşmasından önce ve oluşabilmesi için ya da sanat eserinin üretilmesinden önce, yapılan tartışmalar ya da mekanın/ kentin/ kentlilerin verdiği esinin,

olayın veya ürünün üretimi sırasında toplanan materyal ve çalışmalar/ dönüşümler ve düşünceler/ somut ürünlerin ve

oluşumlar ortaya çıktıktan sonra, onunla ilgili olarak yapılan tartışmalar, yorumlar ve katkılar-eklemlenmeler veya eleştiriler-protestolar vb.nin,

o kentin entelektüel yaşamının zenginliğini, çeşitliliğini, canlılığını ve o kentin nelere nasıl esin kaynağı olabildiğinin/ neleri yaratabildiğinin göstergeleri olduğunu” söylerdiniz.

Bu süreç, çok parçalı, kentin pek çok mekanında/ pek çok toplumsal kesimde eşzamanlı veya artzamanlı olarak ve bazen yalınkat ve acemi bazen çok derinlikli ve sofistike olsa da sonuçta o kentte yaşamın/ kentin kendi kimliğinin ve hemşerilerine verebildiği değerin, orada olmanın anlamının göstergesidir. Bu toplam, o kentin sahip olduğu entelektüel kimliğin, estetik değerlerin, bu tür bütün niteliklerin, en güçlü bileşeni ve o kentin ne olduğunun/ neye dair olduğunun adıdır.

1937’de inşa edilen Ankara Garı.

Kültürel süreçler/ sanatlar ve kentin mekanik/ bürokratik vb. veya sıradan olmayan türdeki etkileşimler; kentleri yeğlenebilir, yaşanabilir ve yaşamı sürdürülebilir kılan en dinamik ve temel ögeler olarak değerlendirilebilir. Sanatlar, kültürel süreçler ve bilimlerin araştırmaya-buluşlara ve yeni katkıları açık bölümleri, sanatsal etkinlikler ve sanatçılar kentleri en çok yenileyen/ kendisini tekrar etmekten ve monotonluktan kurtaran, farklı düşüncelere/ kavramlara ve anlama biçimlerine ulaşmayı sağlayan, bütün bunları yaparken, sürekli olarak alışılmışa/ muhafazakarlığa karşı akan veya ona karşı direnen, değişim kaynaklarıdır.

Kültürel süreçler ve sanatlardaki bu (yenilikçi/ muhalif/ direngen) potansiyel, bazen kurumsallaşabilir/ kodlar/ kurallar ve standartlar/ sertifikalar gerektirebilir (okullar/ konservatuvarlar, akademiler ve müzeler vb.), bazen kurumlardan özgürleşme/ kaçış arayışındadır ve bu nedenlerle devlet her zaman bu alanı belirlemeye çalışır. Alan, aynı nedenle politiktir ve toplumsal mücadelenin bir parçasıdır. Yeni düşünce/ yeni kavram ve yeni davranışların, yerellik ve evrenselliğin, muhafazakarlık ve modernliğin, inançların ve sekülaritenin, kurallar ve sınırlarla-özgürlüklerin vb. çatışmalı ilişkisinin geliştiği ve bu nedenle de geleceğin niteliklerinin/ anlamının tartışıldığı ve belirlendiği bu kozmos, bütün kentler bakımından, büyük bir önem taşır.

“Kentteki kültürel süreçler ve sanatlar” dediğimizde, alanı tanımlarken başta edebiyat, mimarlık, müzik, resim/ heykel (ve bütün plastik sanatlar) olmak üzere (sahnede olsun-olmasın) sahne sanatları (tiyatro-ortaoyunu/ opera/ mim/ bale ve dans/ kukla vb.) ve elbette sinema vb. gibi performansları/ üretimleri ele almalıyız. Ayrıca, bunlar üzerindeki tartışmaları ve kuramsal/ politik çatışmaları “halkçılaşma/ popülerleşme ve uç-radikalizmin arasındaki bütün aşamalardaki uygulamaları, eğitimleri ve etkileşimleri, ticareti ve ticari olmayan sergilemeleri/ sergilenme mekanlarını, (basılı/ elektromanyetik) magazin türü yayınları ve afişleri, vb.yi de, bu alanın içinde düşünmek gerekir

Ankara: Devlet güdümlü kültür ve sanat

Dünyanın bütün kentlerinde resmi ya da özel kültür kurumları, yani kütüphaneler, müzeler ve sergi salonları/galeriler, müzik salonları, sahneler vb. bakımından genellikle, kent merkezi çevresinde bir kümelenme söz konusudur. Ankara, İstanbul ve İzmir’de de benzer bir konumlanış söz konusudur. Bir anlamda, “kent merkezleri/ çekirdekleri” için daha önce yaptığımız tartışmalar, kentteki kültürel/ sanatsal etkinlik mekanlarıyla bütünlenir.

Ziraat Bankası binası.

Türkiye’de devlet, toplumu yenileştirmek ve cumhuriyet ideolojisini yaymak için kültürel bir misyon yüklenmiş, birçok sanat alanında öncülük ve standart belirleme/ “modernleşme veya modernleştirme” gibi bir görev üstlenmiştir. Bu kültürel misyon, en çok kentlere ve kentsel yaşama/ kentin mekanlarına yansır. Bu bakımdan Ankara’nın diğer kentlere göre özel bir durumu vardır. Kentte tiyatro, opera ve (yerel ve popüler türlerin dışındaki) müzik daha sonraki yıllarda dans (bale), bir ölçüde resim, daha çok kamu yapıları nedeniyle mimarlık ve kamusal alanda heykel, (genellikle kitap yayını/ çeviri gibi konular nedeniyle) edebiyat vb. devlet güdümüyle gerçekleşir. Kent içindeki yer seçimi ve konumlanış da bu nedenle daha çok devletin yeğlemelerine veya iradesine göre belirlenmiştir.

İstanbul: Sivil sanat

Sinemanın İstanbul’u seçmiş olmasının nedeni belki devlet güdümü dışında kalmayı seçmiş olmasıdır. Başlangıçta, sinema salonları/ filmlerin/ sinema sanatının halkla buluşması bakımından, her üç kentte de, kent merkezlerini seçmiştir; ancak 1960’lı yıllara doğru en popüler eğlence biçimi olarak sinemanın orta ve orta-alt sınıflar tarafından benimsenmesi nedeniyle semtlere/ semt merkezlerine doğru bir dağılma söz konusudur.

İstanbul Üsküdar’da bir yazlık sinema.

Sanat mekanlarının konumlanışı bakımından İstanbul, kendisine (ve geleneklerine) özgü sanatçıların ve sivil hemşerilerin tercihlerine göre, kent coğrafyasında yer belirleyebilmiş/ iradesine göre seçim yapmış-davranabilmiş tek kenttir denilebilir. İzmir, çok kültürlü yapısını ve yaşamını kaybettikten sonra resmi olmayan kültürün gelişmesi ve kent yaşamı ile etkileşiminde çok gecikmiş ve gerçekleştirebildiği kadarıyla da, daha çok orta sınıf popüler kültürel etkinlikleri ve bunların mekanlarını yaratabilmiştir. Bunun dışında tiyatro, heykel, resim vb.de devletin konumu itibarıyla, Ankara’nın çok daha silik bir kopyası gibidir.

Özellikle sahne sanatlarının ve eğlencenin sivil kişiler/ örgütler eliyle gerçekleştirilmesinin, sinemaların, özel resim galeri vb.nin, İstanbul kent merkezin yaratılmasında stratejik önemi (merkezin kimliğini-kültürünü belirleyici bir önemi) olduğu söylenebilir. Özellikle “Beyoğlu”, İstanbulluların ve sanatçıların kültürel etkileşim için seçtikleri diğer hizmet mekanlarıyla birlikte gelenekten gelen mekanların işlevselliğini sürdürüldükleri merkezdir.

Ankara (orta sınıf) sivil toplumu ise 1950’lerde, kentlilerin kültürel etkileşimleri ve sanat olaylarını tartışması ve kentsel yaşamı ve kentsel yaşamının standartlarını etkilemesi vb. bakımından, farklı (yalıtılmış/ seçkinlikçi) bir konumdadır. Popüler kültürlerin ya da popüler kültür açısından yorumlanmış sanatsal olayların benimsenmesinde İstanbul ve İzmir (orta sınıf) kent toplumları ile benzeşmeyen ve (popüler olmayan) modern anlayışa daha yakın konumdadır.

Ankara’da standartlar (tiyatro/ opera ve daha sonra bale, müzik, mimarlık, heykel ve bir bakıma resim vb. türü sanatlarda) devlet güdümüyle daha yüksek tutulmuştur ve daha batıcı bir “modernite” anlayışı söz konusudur. Diğer kentlerde, sanat standartları güdüm altında değildir ama dönemin radyo dergileri/ meslek dergileri ve iletişim organları (radyo, gazeteler) vb. sonuçları kentsel mekana ve kentsel yaşama yansıyan bu (o zamanki adlandırmayla) “alaturka-alafranga” (ya da modern-gelenek) çekişmesindeki gerilimin bu kentlerin yaşamındaki biçimlenişini aktarırlar.

‘Radikal modernleşme’

1950’lerde toplumsal sınıfların konumlanışında değişim başladığında, orta sınıfın egemeni bürokrasi kaybederken ticari burjuvazi (daha sonra az sayıda sanayici) yükselmeye başlar. Emekçi sınıflar nüfus olarak genişler ve kırdaki yoksulluğa göreli olarak yeterli olan kent yoksulluğunu sorun etmez. Modern kültürel süreçlerin (sinemaların yaygınlaşmasına kadar) bütünüyle dışında ve geleneksel sanat kalıpları içindedir.

Edebiyat, resim, müzik ve mimarlık gibi alanlarda, hem özgün üretimler, hem de kuramsal tartışma savaş sonrasında canlanmıştır ve sürmektedir. Edebiyatta “İkinci Yeni”, resimde “D Grubu”, mimarlıkta “modern mimarlık-milli mimarlık” tartışmaları, müzikte “alaturka” ve “gazino kültürü”, sinemada “Yeşilçam Kültürü” türü değişimlerin gelişmesine katkıda bulunduğu kavramlar kent mekanlarında hemen olmasa da küçük bir gecikmeyle etkili olmaya başlar.

İkinci Yeni şairleri ‘Dünya Ölmeme Günü’nde-1981

1950’lerden sonra yavaş bir tempoda olsa da “Batı Kültürü”, Avrupa Kültürü”ne göre daha hafif ve yararcı, ama daha gösterişli ve zengin “Amerikan Kültürü” olarak anlaşılmaya başlanır. 1950’lerin ikinci yarısından sonra kent mekanında, en çok mimarlık ve şehircilikte görülen “radikal modernleşmeyle”, toplumsal yaşamın diğer ögelerinde duyumsanmaya başlanan “muhafazakarlaşma” arasındaki makasın giderek açılması, daha sonraki yıllarda kentsel yaşamı şiddetle sarsmaya başlamıştır.

Kentler ve kültürel değişmelerde bugüne doğru

Muhafazakar anlayış içinde teknikle (mühendislikle) sınırlandırılmış (konut, kentsel ve kentler arası-kırsal altyapı, kamusal binalar, otomobil ve teknoloji/ enerji kullanımında hızlı ilerleme-kalkınmacı) modernleşme, 1950’lerden itibaren, politik/ ideolojik ve kültürel olarak tartışıldı ve hala tartışılıyor. Bu tartışmanın sonuçları en çok kentleri, genel olarak bütün ekolojik koşulları ve kentli toplumların yaşam biçimlerini etkiliyor.

Eğer iklim değişikliği ile kentler yeni bir dönem için hazırlanmaya başlayacaksa, kültürel süreçlerde 1950’lerle başlayan dönüşümler ve etkileri, belki bir zihinsel egzersiz platformu olarak ele alınabilir ve farklı bir bakış açısıyla, yararlı bir örnek olarak kullanılabilir?

Herkese, her ne kadar çok kalıp bir ifadeyle de olsa, iyi olacağını umut edebileceğimiz bir yıl dilerim.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

[2021’in ardından] Neoliberal kentin sonuna doğru mu?

[email protected]

2021’de gördüğümüz kent tablosu, sanki içten bir çürümeyi ve sürdürülemezliği gösteriyor. Neo-liberal kent, yani gelir dağılımında ve sınıflarda kutuplaşmanın, kayıt dışı/ güvencesiz ve sömürücü istihdamın, buna karşılık tutuculaşmış/ muhafazakar ve otoriteye baş eğen kentlilerin kenti, gökdelenlerin/ çitlenmiş sitelerin, gösterişçi AVM’lerin, zehir saçan otoyolların/ viyadük-tünellerin kenti, giderek soluyor ve çöküyor. Ancak bu, 2021’e özgü değil; “çılgın rant” kentlerindeki dökülme, epey önce başladı ve giderek artıyor.

Bir yandan salgın hastalığın uzun sürmüş yıkımı ve yıldırıcı etkisi diğer yandan ekonomik krizin yoksullaştırdığı, işsizleştirdiği ve umutsuzlaştırdığı bir çaresizlik tablosu, giderek büyüyen yoksullar ordusunun gücünü öğütüyor. Onları kolsuz-kanatsız ve sessiz hale getiriyor. Otoriter bir popülizm, herkesi teslim alıyor ve kendisine itaate zorluyor.

Bütün büyük kentlerde mültecilere, başka ülkelerden göç edenlere duyulan haksız öfke büyüyor. Gerçekte, yoksullaşmayı da/ mültecileşmeyi de, aynı büyük neoliberal güç/siyaset ve diplomasi yaratıyor ama öfke haksızlıkları/ insan haklarını çiğneyerek zenginleşenleri hedef almıyor. Ankara Altındağ’da da gördüğümüz gibi, aynı sınıfın yerlileri ile mültecileri arasında, milliyetçi bir ateş ve kan olarak beliriyor.

2021’de kentler/ kentliler neleri gördü?

Bu yıl,

Kentlere doğru göçün, her şeye rağmen sürüdüğünü gördük. Büyük kentler göç/ göçmen ve mülteci alarak büyüyorlar. Yani kentlerin kalabalıklaşmaya devam ettiğini gördük…

Fotoğraf: Bülent Kılıç/AFP.

Ayrımcılık, milliyetçilik ve giderek öldürücü hale gelen şiddet patlamaları gördük kentlerde. Erkekler kadınları, yoksullar başka yoksulları ve göçmenleri/ sığınmacıları öldürüyor; güvenliksiz işyerindeki kazalar ise, çalışanları/ emekçileri/ çocuk işçileri…

Ama hepsinden de önemli olarak, bir kriz olma aşamasına gelmiş iklim koşulları, artan bunaltıcı sıcaklar, kuraklık ve aynı zamanda seller, büyük orman yangınlarıyla tehdit edilen yerleşimleri, su kıtlığını/barajların boşalmasını hisseden kentlileri ve sellere kapılan yerleşimleri gördük.

Devleti, parti devleti haline getiren iktidardaki politik güç, seçimde kendisine oy vermemiş olan metropol halklarını, her fırsatta cezalandırıyor. Toplumundan oy alamadığı kentlerin yerel yönetimlerini etkisiz hale getirmek için uğraşıyor. Seçilmiş belediye başkanlarını görevden alarak kayyım atıyor. “Yerel” olanı, “merkezi” olanla değiştirmek işitiyor. Ancak metropollerin yerel yönetimleri de kendi toplumlarıyla bütünleşmeye, popülist ve otoriter olmayan/ ırkçı olmayan, demokrasiyi içselleştirmiş bir yönetim arayışına istekli görünmüyor.

Kentlerin güçlükle geçinen kesimleri yoksullaşmayı ve yoksulluk kaygısını, işsizlik ve evsizlik korkusunu, pahalılığı ve birçok şeyin (gıdanın, konutun-kiranın, öğrenci yurdunun, okulun, sağlık-ilaç desteğimin) erişilemez hale gelişini, kuyrukların uzamakta olduğunu her zamankinden fazla gördü.

Yerel yönetimler, devlet baskısını ve yıldırmanın yıkıcı etkisini, devletin sürekli müdahalelerini (Taksim’de, Saraçoğlu’nda vb.), kentsel dengelerin bozulmasını, zaten plansız olan gelişmenin daha da kötüleşmesini, gördü. Ama kentin geleceği için planlama yapmadı; toprakların rant için sürekli yağmalanmasına karşı, ciddi bir duruş göstermedi; iklim değişikliğiyle ilgili planların göstermelik ve çalışmaların çok az ve özensiz olmasına/ etkisizliğine, aldırmadı.

Kentler,

Covid’in hem süren hem de boş verilen etkilerini,
ekonomik krizin dalgalanan ateşini, esnafın bıçak sırtı dengesinin kırılganlığını, borçlanmaları, iflasları, kapanan kepenkleri,
rant ekonomisindeki tıkanmaları, inşaat sektöründe yavaşlama-pahalılaşma ve krizi, konut krizini, kiralardaki hızlı artışı, barınamayan öğrencileri,
kadın cinayetlerini ve kadınların gözü pek mücadelesini, insan hakları mücadelesi yapan hak savunucularını/ anneleri, LGBT+’nın eşitlik mücadelelerini,

gördü.

Kamusal ulaşım/ raylı sistemler önceliğinin, devletin kötü yönetimi, bürokrasi ve ekonomik kriz nedeniyle tıkanmasını, kent içi ulaşımın tıkanmasını önlemeye çabalayan belediyeleri, İstanbul’daki taksi sorununu, bisikletçi cinayetlerini ve bisikletçilerin atılımlarını,
Sağlıkla ilgili tutarsızlık ve yalanlarla dolu durumu, kent içinde bir-bir kapanan hastaneleri ve dev “şehir hastanelerini”,
Yeşil alanlara hem saldırıları, hem de çevresinde yaratacağı ranttan başka hiçbir şeye önem vermeyen “millet bahçelerini”,
Kentlerde can çekişmekte olan kültürel etkinliklerinin durumunu, sanatta sağ kalmaya çabalayan ancak güçlü olduğu duyumsanan metaneti,
Sanatı besleyen entelektüel çevrenin/ bilim-tartışma çevresinin sessizliğini/ kabuğuna çekilmesini ve sinmesini,
Gece hayatı ve sanat dünyası ile birlikte var olan yerlerin (restoranlar, publar, kafeler, gece kulüpleri, galeriler, sinemalar vb.) büyük krizle (salgın ve ekonomik kriz) ve bazı durumlarda devletin ideolojik baskısı ve sansür ve mahkemelere karşı bezgin direnişini,
En zor durumdakilerin, müzisyenlerin/ sahne sanatçılarının ve sinema salonlarının mücadelesini,

gördü.

Sonlanırken

Ekolojik dengelerde bozulmalar, iklim değişikliğinin göstergelerinde kötüye gidiş, kıyı kentlerinde insan eliyle yaratılan mühendislik felaketleri sürerken, kentlerde hem durağanlık/ derin sessizlik hem de her an patlamaya hazır ve durumu giderek zorlaşmakta olan kentli yoksullar, emek kesimleri ve orta sınıfların dalgalanmakta olan, bir kabaran -bir sönümlenen sabrı ve öfkesi birikiyor.

Bu yıl açık ya da örtük kentsel direnişler başladı.

Eğer kentliler, iklim değişikliği ile ilgili yapılması gerekenleri ciddiye alırlarsa ve yerel yönetimlerini sıkıştırmaya başlayabilirlerse hem giderek ciddileşen ekolojik sorunlara hem de sera gazları emisyonlarına/ zehirlenmelere, spekülatif rant için yüzey biçimi tahribatına, tarım alanlarını ve doğal toprakların yok edilmesine karşı mücadele edenlere, hava için/ su için-dere için/ toprak için-ağaç için direnenlere daha çok rastlayacağız.

Ekmek, iş ve insan hakları için mücadele eden, despotluğa/ polis baskısına karşı duran kentlilere, iklim değişikliğine karşı mücadele eden kentliler de katılacak. Gelmekte olan yılda, kentlerin sokakları ve meydanları, daha çok kentliyle dolacak…

 

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler-5] Ulaşım

[email protected]

Kentlerdeki dönüşümü, kuşbakışı ama bazı ayrıntıları büyüteç altına alarak tartışmayı sürdürüyoruz. Daha önceki yazılarda, kentsel dönüşümlerin ve geç modern ve daha sonra neo-liberal kentin yakın geçmişini anlamaya çalışırken varsayımsal bir başlangıç noktası olarak, 2. Dünya Savaşı sonrasını/ 1950’ler civarını almış ve kentlerde bu tarihten sonra ortaya çıkan gelişmeleri, başlangıç özelliklerine göreli biçimde yorumlayabileceğimizi belirtmiştik.

Yerleşim ve konut dokusunu, kent merkezlerini ve kentteki üretimi ve eğitim hizmetlerini, ulaşımdan önce betimleyerek bir anlamda bütün bu kentsel arazi kullanımları ya da gündelik yaşamın kurgusunun nasıl birbiriyle ilişkilendiğini ve bağlandığını anlayabilmeyi/ değerlendirmeyi kolaylaştırmayı amaçlamıştık.

Geçmişi yeniden anımsama egzersizi aslında, iklim krizini yaşayan bugünün kentinin, artık “normal/ olağan hali” saydığı neo-liberal yaşam/ harcama/ üretim ve tüketim/ ekolojik sorunlar ve kirlenmeler/ zaman ve mekan alışkanlıkları vb.nin hiç de öyle yanlışlanamaz ve seçeneksiz durumlar olmayabileceğini anımsatmak istiyor. Bugünün kentine benzemeyen ve kimseyi boğucu emisyonlarla zehirlemeyen “normal” bir kentin yaşanmış gerçekliği-somutluğu üzerine yeniden düşünmeyi amaçlıyor.

‘Patlama’nın hemen öncesi

Bununla birlikte kentlerin yakın geçmişine bakarken değişen teknolojik olanaklar ve sınırlar ile değişen yaşam ve tüketim ideolojileri, yoksullaşmalar ile kentlerde bazı bakımlardan sürdürülemez hale gelen durumları da anımsamak gerekecek. Büyümeler/ şişmeler karşısında “yeni” seçenekleri oluştururken önerilerin “olabilirliği”, “olmasının deneyimlendiği” dönemlerdeki dengeleri kuran diğer parametrelerin durumu ve özellikleriyle birlikte öngörünün sınanabilirliğine zemin hazırlamak amacı da gözetiliyor.

Boğaziçi vapurları.

1950’li yıllarda Türkiye’deki kentlerin, ulaşım-taşıma sektörü bakımından çarpıcı özellikleri aşağıda özetlenecek. Ancak bundan önce ulaşımın kent ekolojisi bakımından içinde bulunduğu koşulları da kısaca anımsayalım: Savaşın bitimiyle birlikte dünyanın birçok ülkesinin ekonomisi, (Türkiye dahil) hızla büyüme eğilimine girmişti. Ülkeler, sonsuz ve maliyeti olmadığını düşündükleri doğal kaynakları oburca tüketerek ekonomik büyüme ve (en çok, neolitik dönemden beri nerdeyse değişmemiş olan tarımdaki) teknolojik gelişme yarışında hızla yol alıyordu. Ülke mekanının organizasyonu ve kentler de bu teknolojik değişme-büyüme-doğal kaynakları tahrip anlayışını yansıtmaya başlamıştı.

Genellikle ülkelerdeki demiryolu ve liman altyapıları, kara ve denizde ulaşım ve taşımayı sağlıyordu. Tarım, orman ve maden ürünleri için lastik tekerlekli kamyon, insanlar için otobüs altyapısı, yani asfalt ve beton, yerleşimler/ kentler arası taşımacılık ve ulaşımda henüz gelişmenin şafağındaydı. Ama çok kısa bir süre içinde başat konuma gelecektir.

Türkiye’de, oldukça yoksul genişçe bir orta sınıf ve alt sınıflar/ göçle gelmiş olanlar, kent nüfuslarının büyük bir çoğunluğunu oluşturuyordu. Ancak kentler henüz şimdiki nüfuslarının %10’u ile %5’i arasında bir büyüklüktedir. Kent yüzölçümü bu nedenle, aynı oranda daha küçük ve kent makro formu oldukça derişiktir (kompakt). Banliyöler oldukça çizgisel (lineer) bir biçimde dağılıyordu ve sadece kamusal taşımacılıkla (genellikle raylı sistem/ banliyö treni veya şehir vapurlarıyla) kolayca erişilebilir durumdaydı.

Ankara.

Kent içi ulaşım ve taşımacılık

Kentler çok büyük olmadığı ve göreli olarak derişik bir formda ve yoğun oldukları için talebi karşılayabilecek bir düzeyde kamusal taşımacılık sistemleri kurulmuştu. Kent içinde, İstanbul’da raylı sistem (tramvay), Ankara ve İzmir’de elektrikle çalışan troleybüsler ve otobüs sistemleri, İstanbul ve İzmir’de şehir vapurları ve bütün kentlerde taksiler (ve deniz kentlerinde kayıklar/ dolmuş kayıklar) bulunuyordu. “Dolmuş” (ve sonra “minibüs”) sistemi denilen ve bir bakıma yoksul (ya da 3. Dünya) ülkelerine özgü, kent içi özel taşımacılık sistemleri, 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında çok seyrekti. Özel araç sahipliği çok düşük bir orandaydı (yok denilecek kadar azdı) ve sadece üst gelir gruplarının bir kesimi için söz konusuydu; bu nedenle kent içi yol ağında ve trafikte (1950’lerin ortalarına-sonuna kadar) önemli bir sorun yoktu. ( Yine de, İstanbul’un tarihsel dokusunu parçalayan büyük bulvarlar/ çok şeritli ana yol altyapısı inşaatı, bu tarihte başlamıştı.)

Ulaşımın belki en güçlü olan yönü, kentlerin derişikliğine bağlı olarak yaya trafiğinin çok önemli olması ve kamusal taşıma sistemleriyle tam bir uyum içinde bağlantılı olarak ve etkin bir biçimde kent içi ulaşımda kullanılabilmesiydi. Bisiklet ise (belki Konya ve topografik olarak elverişli diğer yerler dışında) sadece hobi düzeyinde işlevseldi.

İzmir.

Kent içi ulaşımın en karakteristik türleri;

  • Yayalık,
  • Kamusal ulaşım (hafif raylı ve elektrikli toplu taşıma sistemleri ve mazotlu otobüsler ve deniz kentlerinde vapur),
  • Taksi, taksi-dolmuş, dolmuş ve giderek (1950’lerin ortasından-sonundan başlayarak) gecekondu saçaklanmalarıyla gelişen minibüsler (bu türü, özel sektör tarafından sağlanan kamusal ulaşım hizmeti olarak düşünebiliriz),
  • Özel araçlar ve
  • Banliyöler için ağır raylı sistem

biçiminde kısaca özetlenebilir. Bunların dışında, özellikle eşya ve mal taşımacılığında (özellikle sebze-meyve ve içme suyu için ve ev taşınmalarında/ toptancı hallerinde ve tren garlarında), at arabaları ve bazen eşek, kent içinde kullanılır. Bazı kentlerde (İstanbul’da Kadıköy, Adalar, İzmir’de Karşıyaka vb.) “payton”lar, yolcu taşımak için kullanılır.

İzmir Limanı.

İşe, okula veya alış-verişe gitmek için en sık/ yaygın biçimde kullanılan ulaşım türü, belki 1970’lere kadar yaya ulaşımıdır. Eğer mesafeler artarsa oldukça düzenli ve tarifeli çalışan kamu taşımacılığı ile eklemlenebilir. Yaya kaldırımları ve bazı kentlerde yaya yolları, belediyelerin önemsedikleri bir görev olarak, oldukça temiz, bakımlı ve güvenlidir. Ağaçlandırılmış ve geceleri aydınlatılmıştır.

Cadde altyapısı, araç trafiğini kaldıracak genişlikte, genellikle refüjlü-geniş kaldırımlı ancak (trafik ışıkları ve işaretleri bakımından) oldukça donanımsız durumdadır. Trafik aksamadan akar; sokaklar çok sakindir ve çoğu kez, çocukların evlerinin önündeki bahçelerle birlikte oyun alanı olarak kullanılır. Trafik seyrektir ve sokaklarda park etmiş araç/ otomobil bulunmaz. Bu nedenle yayalık için de uygundur.

Bütün büyük kentlerdeki kamu taşımacılığı, genellikle elektrik enerjisiyle çalıştığı için (İstanbul’da tramvaylar, Ankara’da troleybüsler ve İzmir’de, bir süre her ikisi de) kirletici ve gürültülü değildir. Bu sisteme paralel veya seri olarak bağlantılı otobüs hizmeti vardır ve kamu ulaşımının işleyişi güvenilirdir. Trafik sıkışıkları olmadığı için aksamaz. Deniz ulaşımı da tarifeli, güvenilir ve oldukça konforludur.

Tünel.

Ulaşım maliyeti, kentlilerin zorlanmadan karşılayabilecekleri düzeydedir. Kamusal ulaşımda doruk saatlerde aşırı kalabalıktan yakınmalar, 1950’lerin ortasından sonra başlamıştır. Bütün kent içi ulaşım sistemleri, o kentin belediyesi tarafından yönetilir. Özel (exclusive) türler olarak, İstanbul’da tünel ve İzmir’de asansör de kamusal ulaşımın bir parçasıdır.

Özelikle gelişmekte olan ülkelerin kentleri bakımından dolmuşların ortaya çıkması, batı kentlerinde olmayan bir durum sayılabilir. (“Dolmuş” türüne/ fikrine/ buluşuna, İstanbul’da 19. yy sonunda kayıklarda rastlanıyor.) 1950’lerde dolmuş, yetersizleşmeye başlayan kamusal ulaşıma paralel, biraz daha esnek ve biraz daha yüksek maliyetli, ancak tarifesiz ama daha sıktır. Taksi-dolmuşlar, orta sınıflar için; minibüsler, gecekondulular için uygun çözümler sağlamaya başlar. Taksiler, (genellikle orta-üst sınıflar için) maliyeti yüksek olmakla birlikte ulaşımın bütün özel sorunları için esneklik ve olanak sağlar ve kentlere göre yeterli sayıdadır.

Banliyö trenleri (Ankara’da Kayaş-Etimesgut, İstanbul’da Sirkeci-Halkalı ve Kadıköy-Tuzla/Gebze, İzmir’de Basmane-Karşıyaka/Bostanlı, Bornova ve Buca hatları), kentlerin biraz uzakça (İstanbul için Bakırköy gibi), banliyö veya “sayfiye” semtlerine, şehir hatları vapurları da, kıyı boyunca dizilmiş yakın köy ve sayfiyelere (Haliç, Boğaz, Ada; İzmir ve İzmit için Körfez vapurları) ulaşımı sağlar.

Bu yılların kentleri için en ilginç durum, özel araç sahipliği ve kentlerdeki özel araç trafiği ile ilgilidir. Özel araç, sadece en üst sınıflar için söz konusudur ve kesinlikle (nerdeyse 1950’lerin sonuna kadar) bir “lüks tüketim” göstergesidir. Genellikle garajlarda park edilir. Trafiği sık değildir ve kent içinde bir sorun yaratacak çoklukta değildir. Kentin ulaşım altyapısını (yol şeritlerini/ kavşakları) zorlamaz ve bu nedenle, kamu taşımacılığı ve daha sonra dolmuşlar oldukça yeterli/ düzeyli/ ucuz ve zaman kaybettirmeden kentlilerin ulaşım gereksinimini karşılamayı sürdürür.

Kentlerin, önceleri “çok az”, sonraları “az” olan, özel taşıt araçlarıyla yaşadığı dönemler, otomobiller olmaksızın yaşanabilecek bir kent formu/ büyüklüğü/ kentsel yaşam kipleri ve kent ekolojisi olabileceğini ve kentin bu durumunun, bütün kentlilerin yararına sağlık ve zehirlenmezlik/ güvenlik/ gürültüsüzlük/ zaman tasarruflu ve ucuzluk sağladığını kesin olarak göstermektedir.

Ancak değişen ekonomik/ sınıfsal durum, gelişen teknoloji ve ideolojik ortam, otomobillerin, kentler için “kaçınılmaz” ve “vazgeçilmez” olduğu kabulünü bir dogmaya dönüştürdüğünden, “otomobilsiz kentler” için yeni ve özel programların geliştirilmesi gerekecektir.

Gelecek yazılarda kentlerdeki kültürel süreçleri, ekolojik durumu tartışacağız ve diziyi bir sonuç değerlendirmesiyle bitireceğiz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler -4] Kent merkezleri, üretim ve eğitim

[email protected]

Kentlerin, ama özellikle Türkiye’deki büyük kentlerin, son üççeyrek yüzyılda geçirmiş olduğu dönüşümü kuşbakışı görmek ve değerlendirmek için başlattığımız bu dizide, daha önce bu değişimin genel özelliklerini ve neden bu tür bir bilgiye ya da iç görüye gereksinim olduğunu ele almıştık. İkinci yazıda biraz yöntem üzerine tartışmış, üçüncü yazıda da kentlerdeki konut ve mahalle dokusu üzerinde durmuştuk.

İlk yazıda da belirtildiği gibi, kentlerin nereden nereye geldiği ile ilgili değerlendirmeyi birçok kentsel boyut ve ekolojik ölçütler, kirlenmeler vb. gibi konularda bir geçmiş güzellemesi yapmak amacıyla değildi. İklim değişikliği nedeniyle geliştirilmesi gereken kentsel programlar ve plan nedeniyle, olabilirlikleri anımsamayı, yeniden düşünmeyi ve uyarlamayı, kaybedilenlerin gerçekten kaybedilmesi gerekip-gerekmediğini bir kez daha değerlendirmeyi ve sorun çözmede daha küçük ölçeklerde daha dayanışmacı ve demokratik teknikler geliştirebilmek için uygulanabilir/ gerçek örnekleri bilince çıkarmayı amaçladığımızı da belirtmiştik.

Kent merkezleri ve ticaret

Kentlerin devleşmemiş, saçaklanmamış ve oldukça derişik bir yapıda olduğunu belirtmiştik. 1950’li yıllarda merkezler, o kentin bütün özelliğini ve kimliğini yansıtan bir çekirdek gibidir. Kente ait bütün özelliklerin özetlendiği bir yer olarak olabildiğince görkemli, kişilikli kent parçalarıdır. Kentin yerel kültürüyle bağlantılı bölümlerini de barındırmakla birlikte, aynı zamanda dış dünya ile kurulmuş olan ilişkilerin/ yeniliklerin ve modanın gündelik yaşama yansıyan vitrinleridir.

Yoğunluğun ve devingenliğin/ dinamizmin yüksek olduğu bu bölgelerdeki yapılar daha özenli, mimari estetik bakımından görkemli ve gösterişlidir. Sokak ve meydan/ meydancık dokusu ise genellikle bütün kent merkezleri tarihsel bir geçmişe yaslandığı için, oldukça organik bir yapıda ve yayalar için daha elverişli bir durumdadır. Kültürel etkinliklerin ve eğlencenin/ gece yaşamının, aynı zamanda kentin sıra dışı/ marjinal sayılabilecek serüvenci arayışlarının da merkezidir; bu nedenle de çok çağırıcı, çekici ve renkli kent bölgeleri niteliğindedir.

Kentler tek merkezli olmamakla birlikte, hemen her kentin çok önemli ve başat bir ana ticaret merkezi bulunmaktaydı. İstanbul ve İzmir için coğrafi biçimleniş nedeniyle, geleneksel olarak güçlü ikinci merkezler söz konusuydu. Ankara’da ise, Yenişehir’in gelişmesiyle birlikte ikinci merkez (Kızılay) oluşmaya başlamıştı. Merkezlerdeki bu yarılmayı en özet biçimde ifade edebilecek kavram “modernleşmedir” ve kentlerin/ merkezlerin geleneksel ve modern ile ilişkilerin türüne ve yoğunluğuna göre oluşan “ikili” yapıyı (ve daha sonraları “post-modern” ve “muhafazakarlaşma” vb. gibi) terimlerle de tartışacağız

Hiçbir büyük kent tam olarak tek merkezi olmamakla birlikte merkezi hizmetler ve işlevler (perakende ve toptan ticaret, finans ve yönetim hizmetleri;  iletişim/ ulaşım hizmetleri, otel/ restoranlar;  kültür ve eğlence yerleri vb.) bakımından kentsel merkezler arasında bir hiyerarşi söz konusuydu. Bu sistem kentsel yaşamın kent işletmeciliği ve ulaşım/ kamusal maliyetler vb. bakımından etkinliğini sağlıyordu.

Üretim

Kentsel üretimler bakımından egemen olan tür bütün kentler için küçük üretimlerdi. İstanbul için kent içinde (ve giderek çeperlerde) fabrika düzeyinde üretim yapan işyerleri az da olsa mevcuttu. Türkiye’nin sermaye birikimi açısından henüz sanayi yatırımları yapabilecek düzeye gelmiş toplumsal kesimi/ sermaye sahibi burjuva sınıfı çok cılızdı; bu nedenle başlangıçta (bu yazılarda tartıştığımız dönemin başlarında yani, II. DS sonrasında) kentlerde henüz bir “sanayi” varlığından söz edilemez.

Kentsel üretim daha çok atölye-fabrika arası düzeyde, inorganik enerji ve basit makinalar (ileri olmayan teknoloji) kullanan, emek yoğun, işbölümü ve iş örgütlenmesi vb. bakımlarından, modernleşmemiş işyerleri biçimindeydi. Daha çok gıda, tekstil, ahşap ve metal eşya üretimi vb. sektörlerinde yoğunlaşmıştı. Bu dönemin ortalarına doğru (1960’larda), küçük ve orta ölçekli kentsel üretimler için merkezi yönetim tarafından kent çeperlerinde, “sanayi siteleri” / organize sanayi bölgeleri OSB denilen altyapılar geliştirdi. (OSB’leri kentlerin geleceği bakımından ayrıntılı bir tartışılmasına gereksinim var.)

“Sanayi” üretimine girişen “burjuvaların” mülkiyetindeki “fabrikaların” (bazı kentlerdeki kamuya ait fabrikaların da) yer seçimi kentin içinde ve çeperinde veya kentteki uygun ceplerdeydi. Ölçek bakımından kamuya ait olanlar büyük, özel sektöre ait olanlar küçük-orta ölçek düzeylerindeydi.

Kentsel istihdam da sanayinin emek yoğun teknolojisine uygun, genellikle kayıtsız ve sigortasız/ güvencesizdi. “Sanayideki” büyümeyi beslediği için işsizlik oranlarının yüksek değildi. Sendikalaşma, ücretlerin düşük olduğu bu ortamda işçi sınıfı için umut olabiliyordu ve gelişiyordu.

Eğitim

İlkokullar ve okullaşmanın yaygınlaşması için ilkokulların sıklığı/ konumlanışı önemseniyordu. Cami ve mescitlerin geleneksel kentlerdeki mahalle merkezi olma özelliği modern kentte yerini ilkokullara bırakmıştı. Böyle bakıldığında “mahalle”yi en fazla tanımlayan öge ilkokullar olarak düşünülebilir. Her mahallede çocukların yürüyerek gidebilecekleri mesafede bir ilkokul bulunuyordu. İlkokullardaki eğitimin niteliği de yaklaşık olarak bütün okullar için aynı standarttaydı, yeterliydi ve gelişkindi. Özel okullar hiç yok denilecek kadar azdı. Okullar ve mahalleler bu nedenle keskin bir sınıf ayrımı yansıtacak toplumsal bir yapıda değildi.

Kentlerdeki ortaokullar ve liseler de genellikle yine yürüyüş mesafesi içinde veya en çok bir kamu taşıtı kullanılarak erişilecek bir uzaklıkta bulunuyordu. Liseler çok sık olmamakla birlikte (kız ve erkekler için ayrı ve kız liseleri daha seyrek) kentsel eğitim ağının bir parçası olarak kent mekanına dengeli bir biçimde dağılmış durumdaydı. Ayrıca kız ve erkek çocuklar için meslek ortaokulları ve liseleri vardı. Bu okullar bakımından belki bir sınıf ayrımının söz konusu olduğu söylenebilir. Meslek okulları daha çok yoksul ve bazı orta sınıflara ve orta sınıf/ muhafazakar ailelerin kız çocukları içindi.

Lise üstü eğitim oldukça küçük bir kentli grup için geçerliydi. Daha çok üst sınıflar ve koşullarını zorlamayı göze alabilen orta sınıf kentli ailelerin çocukları için söz konusuydu. Üniversiteler sadece İstanbul’da (İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi) ve Ankara’da (Ankara Üniversitesi) bulunuyordu. Özel üniversiteler 1960’lerin ortasında tartışmalı bir biçimde açılmaya başladı ve AYM tarafından kapatıldı. 1980 Anayasası‘yla, yeniden oluşturuldular. Yüksekokullar sayıca oldukça azdı. İzmir’de de sadece bir yüksekokul vardı. Ankara’da (Gazi Eğitim Enstitüsü) ve özel bir statüsü olan Konservatuar ve Kara Harp Okulu, İstanbul’da çeşitli meslek yüksekokulları ve askeri okullar (Deniz ve Hava Harp Okulları) vardı.

Özetle kentlerdeki eğitimin ve okul sisteminin en belirgin özelliği bir sınıf atlama aracı olarak değil, gerçekten öğrenme/ gelişme ve nitelikli bir insan olma arayışı ile daha gerçek ve içten bir bağ kurmuş olmasıdır denilebilir. Bu anlayış içinde kent ortamı doğal olarak öğreten, insanı geliştiren ve bilgi ile ilişkilenerek kendini yüceltmenin, sakin yatağı/ bereketli çevresi gibi işlev görmektedir.

Savaşın hemen ertesinde kentler hiyerarşisi önce İstanbul’daki hızlı büyüme nedeniyle bozulmaya başladı.

Toparlayacak olursak, bu dönemde kentlerin tek ve güçlü/ görkemli merkezlere sahip olduğuna, üretim/ sanayi bakımından küçük ölçeğin/esnaf üretiminin egemen olduğuna ve küçük-orta ölçekli fabrikaların da kent içinde yer seçtiğine; eğitim kuruluşları ve eğitim hiyerarşisi bakımından kentlerde eğitim talebi ile dengeli bir kurumsal altyapı bulunduğuna değindik. Gelecek yazıda kentlerde ulaşım hizmetlerinin örgütlenişi ve ulaşım altyapısı üzerinde duracağız. Ve daha sonra da diğer kentsel servisler ve yaşam özellikleriyle yazıları sürdüreceğiz.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

ODTÜ Ormanı’nın içinden geçen yol

[email protected]

Kentlerdeki “gidişatı” kuş bakışı gözlemlerle özetlemeye çalıştığımız dizinin devamı olan metin yerine, bu hafta daha güncel (gerçi her şeyin güncelliği çok çabuk soluyor ama) bir konu olan ODTÜ Ormanı’nında olup-biteni anlamaya çalışmak daha gerekli gibi.

2021 yazı, bu ülkede yaşayan herkesin “iklim değişikliği” ya da “kriz” konusunda daha somut bir deneyim elde edebileceği kadar çok veri sağladı. Yıllardır konuşulan ve bilinen bir konu, bu defa somut bir sel, yangın, kuraklık, aşırı sıcaklıklar veya kum fırtınası olarak pencerelerimiz/ kapımıza kadar geldi. Gitmedi ama orada duruyor ve etkisi giderek artacak. Sıradan kentliler bu deneyimi elde etti. Galiba kent yönetimi örgütleri/ belediyeler de bu sorunu daha somut olarak görmeye başladı.

Ama “sorunu ciddiye almak?” derseniz, burada durmak ve biraz düşünmek zorundayız. Haksızlık etmemek için önce Türkiye ciddiye alıyor mu?” diye sormalıyız. Yanıt açık: Hayır almıyor. Türkiye 2015 Paris İklim Anlaşması’nı 2016’da imzaladı ama “taraf” olmadı. Onaylamadı ve tanımadı. Ancak bu yıl (Ekim 2021) ansızın onayladı. Buna sevinelim mi?

Gerçi Türkiye “İklim Değişikliği Eylem Planı 2011 – 2023”ü 2012 yılında hazırlamış ve yayımlamıştı. “Türkiye’nin İklim Değişikliği Uyum Stratejisi ve Eylem Planı 2011–2023” de 2012’de yayımlandı. Ayrıca, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın adı da “Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı” olarak değiştirildi. Bunların hiç biri “ciddiye alınmayacak” gelişmeler değil.

Belediyelerin anlayışı, ülke yönetiminden farklı mı?

Kent yönetimleri de, ülke yönetimini genel olarak bürokrasinin veya kısaca “otoritenin” genel yaklaşımını ve yaptıklarını, bunları neden yaptığını ve gerçek olanın ne olduğunu görüyorlar ve anlıyorlar. Sorumluluklarla/ sorumsuzluklarla ilgili tutumun sonuçlarını da görüyorlar. Peki, belediyelerin iklim değişikliğine bakışının ve bu genel anlayış içinde yerel özelliklere göre hazırladıkları plan uygulamalarının farklı olduğunu söyleyebilir miyiz? Özellikle Türkiye’nin en büyük metropollerine ve sadece “sosyal demokrat” belediyelere bakacak olursak, iklim değişikliği çabaları bakımından ayırt edici bir fark olduğunu düşünmemize neden olacak bir şeyler var mı?

Bu son soru, (bu yazının ölçülerine sığmayacak kadar) geniş ve çok genel. Bu nedenle, soruya sadece Ankara ve bir tek örnek üzerinden bakılacak. Tek örnek üzerinden sonuca varmanın yanıltıcı olacağı düşünülebilir. Gerçekten de öyledir.

Atatürk Orman Çiftliği.

İstatistikte pek çok ölçme tekniği ve kullanılan terim kullanılmakla birlikte eğer güçlü ve kurallara uygun bir örneklem alamayacak ve tekniği uygulayamayacak, uygulasanız bile çok hızlı sonuç elde edemeyecek ya da bütün bunlar için mali kaynak bulamayacak vb. durumda olabilirsiniz. Bu gibi durumlarda “tipik olaya/ olaylara” bakarak, bilimsel bir kanıtlama sağlamayan ve istatistiksel verilere dayanmayan, ama gerçeğin aydınlanmasını ve genel hatlarıyla belirmesini sağlayan bir görüş (ya da ön görüş veya hipotez) elde edebilirsiniz.

Başkent için AOÇ ve ODTÜ ormanının anlamı

Ankara metropoliten alanındaki mevcut yeşil alanlara, kentte ve çevresindeki yeşillendirmelere, iğne yapraklı ormanlara bakacak olursanız, bunların ne kadar kıt ve değerli olduğu, hemen anlaşılıyor. Bu nedenle, Ankara’da ve kentin hemen yakın çevresinde bozkırdan büyük bir emekle “halisane” bir özveriyle oluşturulmuş bir orman Atatürk Orman Çiftliği’ne ve ODTÜ Ormanı’na verilmesi gereken değer, hemen anlaşılıyor. Eğer bu ormanlar yaratılmasaydı, kimse “neden yapmadınız?” demezdi. Ama ODTÜ kolektif bir katlımla bunu yaptı ve kentin çevresindeki bir avuç toprağı ağaçlandırdı, yeşillendirdi.

Çok bilinen gerçekleri tekrarlamamak için, iklim değişikliği ile ilgili olumsuz etkileri azaltmak/ tersine çevirebilmek bakımından, kentin makro formunun derişik (kompakt) olabilmesi ve saçaklanarak yayılmasının gerektirebileceği altyapı ve ulaşım gereksinimlerini en azda tutmak için nasıl bir özen gösterilmesi gerektiğine sadece değinerek geçeceğim.

Şimdi ABB tarafına geçelim. Üzerine tarih yazılmamış olduğu için 2019 sonu ya da 2020 veya 2021’de yayınlanmış olması gereken ve ABB’nin, Ankara Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Dairesi Başkanlığı İklim Değişikliği ve Uyum Şube Müdürlüğü tarafından yayıma hazırlanan “Ankara İli Yerel İklim Değişikliği Eylem Planı”na bakalım. Raporda, “Ankara’da genel olarak karasal iklim hâkimdir ve yaygın bitki örtüsü bozkırdır.” “Ankara da kuraklığa maruz kalacak iller arasında sayılmıştır.” “Ankara kentinin iklim değişikliğinden etkilenebilirlik derecesini “yüksek derecede zarar görebilir” olarak belirlenmiştir” gibi saptamalar görülüyor.

Ankara için 2019 Takvim Yılı Sera Gazı Emisyonlarının Özeti’ne baktığımızda, (GPC Basic kapsamında) sera gazı emisyonlarının, %36’sının ulaşım (ki bunun ayrıntısına baktığımızda %35’inin karayolu ve %1’inin de demiryolu ve havacılıktan kaynaklandığı görülüyor) ve %29’unun konut ve kamu binaları emisyon salınımından kaynaklandığı anlaşılıyor. İmalata sanayi ve inşaat ise %13 ile oldukça küçük bir oranda. Atıkların ise toplama katkısı %4 gibi düşük bir düzeyde ve bunun da dörtte üçü arıtma ve deşarj sırasında oluşuyor.

Şimdi de, ABB’nin ODTÜ Ormanı’ndan geçirmeye çalıştığı (gerçekte geçirdiği) ve Melih Gökçek zamanında 2017 tarihinde başlatılan, “ODTÜ yolu projesi”nin (“Bilkent-İncek Bulvarı Çevre Yolu Bağlantısı”), inşaatını, ABB İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanı (ABB İŞDBşk) Ertuğrul Candaş’ın nasıl savunduğuna bakalım:

“Halihazırda, 11 kilometrelik yolun bir tarafında bulunan Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay binaları, diğer tarafında bulunan şehir hastanesi binası ve bölgede oluşan aşırı trafik, diğer taraftan bu yolun Niğde-Adana otobanına bağlanacak olması, yolun ivedi bir şekilde tamamlanmasını gerekli kılmaktadır.”

‘Nasılsa zarar verildi, devam edilebilir’ anlayışı

Daha sonra ABB İŞD Bşk. bu yol için, inanılmaz bir insafsızlıkla katledilen ormanı değil, sadece oradaki güzergahı görerek “11 kilometre uzunluğunda. Konya yolunun alternatifi olarak planlandı ve ODTÜ arazisinden geçen yaklaşık 4,5 kilometre uzunluğundaki kısım daha önceki belediye yönetimi tarafından açıldı. Geriye kalan 6,5 kilometrelik kısmın yol yapım ihalesi ABB’de bu yıl gerçekleştirildi. ODTÜ arazisi içinden geçen 4,5 kilometrelik kısımla, ihalesi yapılan kısım ayrı ayrı yerler. İhalesi yapılan kısım ODTÜ arazisi dışında kalan kısım” diyor. Yani bir çocuğu kandırır gibi, yolun bu defalık ODTÜ arazisine kadar kısmını ihale etmiş olduğu için, ODTÜ’ye hiçbir zarar vermediğini düşünüyor.

Mahkeme kararlarının adaleti konusunda hiç kuşkusu olmadığından ““Mahkeme kararlarına göre yol güzergâhı kamu yararınadır, ana aks niteliğindedir, başka alternatifi yoktur, üst ölçekli planlarına aykırılığı bulunmamaktadır, yol profilinin 50 metre olması yerindedir, 35 metre ya da 25 metre olamayacak niteliktedir, yol parçacıl nitelikte planlanmamıştır” diye devam ediyor. Gerçekte, var mı-yok mu, uygulanabilir mi konularında olumlu hiçbir yorum yapılamayacak İMG döneminden kalma Ana Ulaşım Planı’nı savunuyor.

Devam etmek anlamsız.

ABB’nin (bu durumda sadece “bulunsun” diye yaptırdığını düşünebileceğimiz) iklim değişikliği planını ve gerçekte iklim değişikliğini, (büyük bir olasılıkla Türkiye’deki bütün kurumlarla iklim değişikliği konusundaki tutumu gibi) “göstermelik” biçimde ele aldığını, sorunu görmediğini, anlamadığını ve önemsemediğini söylemek büyük bir suçlama mı olacak, bilmiyorum.

Galiba bu durumda söylenebilecek son söz, iklim değişikliği sorununun, onca sorun arasında kalsa bile, aslında bütün kentlilerin öncelikli sorunu olduğunun bir kez daha altını çizmek olacak.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler-3] Genel özellikler ve konut dokusu

[email protected]

Kentlerin (gerçekte sadece büyük kentleri gözlemlemekte olduğumuzu unutmadan) üççeyrek yüzyıllık gelişim mecrası üzerinden kuşbakışı bir uçuşla (gerçekte bir “sıfır noktası” olmayan ama) bu genel analizde başlangıç olarak alınan dönemde, yani tam II. DS’nin bittiği günlerden başlayabiliriz. Bu dönemde olup-bitenleri anlamlandırmaya/ yorumlamaya çalışan dizinin üçüncü yazısında, görünümün genel özelliklerine, sonra da konut dokusuna göz atacağız. Kentlilerin içinde bulundukları durum nasıldı ve bir çok bakımdan bugüne göre büyük bir fark gösteren bu durumu ekolojik açıdan ve belki kentlerin geleceği açısından düşünürsek, ne tür özellikler fark edebiliriz?

Kentlerdeki yakın dönem değişimi ve gelişmeleri çeşitli bakımlardan irdeleyemeye başlamadan önce, çok fazla eksiklik içerse de genel panoramik bir eskizle işe başlamak yararlı olabilir. Savaşın hemen ertesinde (1945-1950 arası) kentlerin durumunu kabaca betimlemek ve daha sonra gelişen değişimler için bu dönemin genel özelliklerini anlayabilmek bakımından bir referans olarak almak, değişimdeki ana doğrultuların niteliğinin ve niceliğinin kavranmasına yardımcı olacaktır.

Bir-kaç genel özellik

Bu dönemin başlangıcında (1945-1980 arası olarak tanımladığımız “modernleşmenin son dönemi”nde) kentler, kırdan kente doğru hareketlenecek olan kitleler için sadece yakın bir gelecekti. Neredeyse yüzyılın başından, hatta daha öncesinden beri hareketsiz kalmış/ kendini geliştirme şansı bulamamış, teknolojik ve sosyolojik olarak dönüşememiş, toprak dağılımındaki eşitsizlik ve adaletsizliklerle boğuşmuş ama bunlarla baş edememiş/ giderek yoksullaşmış kırsal alan ve köylülük, Savaş’ın bitimiyle birlikte, her bakımdan hareketlenmeye başladı. Dayanma sınırlarının sonuna gelmiş yoksul/ topraksız köylülük, büyük kentlere doğru demografik olarak akmaya başladı.

(Gerçekten “devrimci” nitelikte olan (elbette bir “sanayi devrimi” değil) ve ülkedeki bütün statik yapıları yıkan ve daha sonra gerçekleşen her şeyin nicelik ve niteliğini değiştiren bu süreç, burada incelenemeyecek kadar uzun, kapsamlı ve karmaşık olduğunda, bu yazıda ele alınmayacaktır.)

Eşitsiz ama kutuplaşmamış kentler

Büyük kentler (döneme göre “büyük” olan kentler, gerçekte nüfus ve yüzölçümü bakımından, şimdiki ölçülere göre çok küçüktü) kentler hiyerarşisi içinde kendi iç dengeleriyle, özellikle demografik göstergeler bakımından modern olanı gerçekleştirmeye ve altyapı ve hizmet gelişmelerini (zorluklarla da olsa) kendi orta sınıflarının ihtiyaçları doğrultusunda kurmaya çalışan/ kurabilen göreli bir dengedeydi.

En büyük kent olan İstanbul’un bile nüfusu milyonun altındaydı ve açık arayla Ankara ve İzmir yüz binlik kentler durumundaydı. İstanbul ve İzmir eski kentler oldukları için (aşırı saçaklanmamış) bir banliyöleşme, her zaman söz konusuydu ama başta Ankara olmak üzere, derişik (kompakt) kent diyebileceğimiz makro-formuyla ve altyapısıyla uyumlu bir yoğunluktaydı. Kentler yüksek maliyetli ve kirletici olmayan bir yaşam biçimini, minimuma yakın olsa da bazı konforları, altyapıyı ve hizmetleri sunabilecek durumdaydı.

Gelir dağılımında ve sınıfların konumlanışında eşitsizlikler olmakla birlikte, kentlerde yoksular ve varsıllar arasındaki kutuplaşma (göçün başladığı aşamada), çok keskinleşmemiş ve makas çok açılmamış durumdaydı. Kent toplumları genellikle orta ve orta-alt gelir gruplarından oluşuyordu ve toplumsal/ kültürel yaşam alışkanlıkları, tüketimleri ve doğayla/ ekolojik verilerle ilişkileri bakımından da ılımlı/ aşırılıklardan ve yıkıcılıktan oldukça uzak bir konumdaydı.

Kentlerdeki çalışma biçimleri (kamu hizmetlileri dışında) genellikle, ya “kendi işini yapan” ve dolayısıyla risklere açık küçük sermayeli esnaflıklar (ya da pazarcılık, işportacılıklar) biçiminde veya eğer ücretli emek biçimindeyse, çok alt düzeyde kayıtlı ve çalışanlar için hiçbir emek hakkı öngörmeyen sistemler olarak kurgulanmış ve yaygınlaşmıştı. İşçi hakları ve sağlık sigortası/ emeklilik hakkı, sendikal haklar/ ücret tartışmasına katılma hakkı, iş kazaları, istihdam garantisi vb. türü gibi düzenlemelerin büyük oranda bulunmadığı bir çalışma ortamı söz konusuydu. Emekçiler bakımından geleceği öngörebilmek, belirsizliklerle doluydu.

Kadın istihdamı bakımından ise, bütünüyle baskı altında ve sömürüye açık, cinsiyetçi, kadın emeğinin hiç görülmediği ve değer verilmediği bir durum geçerliydi. Ev işi emek kategorisinde sayılmadığı için, kadının bedava emeğinin sömürülmesi ile ayakta durabilen bir aile ekonomisi (dolayısıyla kent ekonomisi) söz konusuydu. Kadın, “evin ekmeğini getiren erkeğe” bağımlı olarak düşünülüyordu.

Kentlerdeki ortalama gelir oldukça düşük olsa da, kıra göre çok daha yüksekti ve yararlandığı kamusal haklar ve olanaklar, evrensel standartlara oldukça yakın düzeydeydi. Kentler, yoksul olmakla birlikte, “düzenli” bir toplum yaşamını destekleyecek bir işleyişe ve donanıma sahipti.

Konut ve konut dokusu

Bütün kentlerde bir konut kıtlığı/ konut açığı söz konusuydu. Konut fiyatı ve kira artışları, orta ve orta-alt gelire sahip kentlilerin başlıca sorunları arasındaydı. Konut üretimi çok düşük düzeydeydi ve inşaat malzemesi niteliksiz/ üretim teknikleri çok ilkeldi. Konutların kentlerdeki örüntüsü, özellikle eski kentlerde ve kentlerin eskiden beri yerleşik dokulara sahip olan bölümlerinde, genellikle “mahalle sistemine” göre biçimlenmişti. Gecekondu ve diğer konut üretme biçimleri kısaca şöyle özetlenebilir:

  • Ruhsatlı konutlar (orta sınıflar ya da kentsel arsa sahibi olanların konut üretme biçimleri)
    • Bireysel çok küçük girişimler ve “ev”in tekil ustalarla/ ustanın küçük ekibiyle üretimi (mülk sahibi, inşaat sürecinin orkestrasyonunu sağlar),
    • Kooperatif üretim (kooperatif yönetimi inşaat sürecinin orkestrasyonunu sağlar),
    • “Yap-sat”çı üretimi (inşaat ustalarından biri/ bir grup, inşaat sürecini orkestrasyonunu sağlar) (1960’larda, küçük müteahhitliğin veya inşatta küçük sermaye birikiminin girişimciliğinin doğuşu).
  • Ruhsatsız konutlar
    • Gecekondu: barınmak amacıyla evin (gecekondunun) kullanıcıları tarafından, tapusuna sahip olmadığı bir arsada, kolektif ve içgüdüsel bir plan fikrine göre “kaçak olarak” üretimi
    • Barınmak isteyenler/ isteyecekler-kiracılar için gecekondu üretimi (göçmenlerin ve yoksulların konut üretme biçimleri ve yoksulların yasa dışı konut üretimi örüntüsünün gücünden ve potansiyelinden yararlanarak, yeni göçmenlere, genellikle kamu arazisine el koyan “gecekondu ağalarının” kiralık gecekondu/ kaçak konut üretimi) (1960’lar)

Kentsel konut ile ilgili olarak “yap-sat”çı küçük sermaye sahibi müteahhit eliyle inşaat sektöründeki gelişme, yasal olarak da “kat mülkiyeti” ile pekiştirildi ve orta sınıflarla gecekondulu kesim, farklı modellerle konut açsından göreli bir ferahlığa ulaştı.

Gelecek yazıda, başta kent merkezleri, ulaşım vb. gibi konular olmak üzere diğer alanlardaki durumla ilgili olarak tartışmayı sürdüreceğiz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler -2] Kentlerin yakın geçmişine panoramik yaklaşım

[email protected]

Türkiye’deki kentlerin son üç çeyrek yüzyılda geçirdiği değişimlere topluca bakarak bu değişimin doğrultusu, anlamı ve bu anlamdan türetebileceğimiz sorular, basit çıkarımlar ve yorumlar ile geleceğe doğru kestirimler (elbette ki “planlama” demiyorum) üzerine giderek daha ayrıntılı olamaya başlayacak düşünceler geliştirmenin yararlı olabileceğini geçen yazıda biraz ele almıştık.

Ama bunu nasıl yapacağız?

Bu yazı, biraz bu gerçekten uçsuz-bucaksız diyebileceğimiz kadar kapsamlı bu alana nasıl yaklaşacağımız ve bunun kendisine özgü sınırlılıklarını ve olanaklarını açıklamaya çalışacak. Ele alış biçimi ya da yaklaşımı diyebileceğimiz bu yazıdan sonra içerikle (yani kentlerde olup bitenlerin hem genel hem de ayrıntılı gelişmeler) tartışmayı sürdüreceğiz.

Yöntem yerine

Ampirik bir alan araştırmasına ve istatistiki verilere dayanarak değil, daha çok yine ampirik, ama sadece kişisel gözlemlere ve deneyimlere dayanarak, bir anlamda bilimsel çalışma öncesi sayılabilecek bir aşamada, kentlerdeki değişimin toplam halini anlamaya çalışmak çabası diyebileceğimiz bir dizi yazıyla, iklim krizinin birçok alanda giderek sınırlamayı, darlaştırmayı ve dönüştürmeyi gerektirebilecek yeni dünyasında, başka bir teknoloji ve başka bir bireysel ve toplumsal ilişkilerin söz konusu olabileceği kentsel gelecek üzerine önermeler geliştirmek veya olası senaryoların gündelik yaşama çevirisi (tercümesi) üzerine düşünmek amaçlanıyor.

Geleceği, krizle birlikte sıfır noktasından kurmak gibi özcü bir tutumla değil de bir tarihi perspektif içinde düşünebilmek ve irdeleyebileceğimiz öngörüleri buna göre formüle edebilmek, bu tür bir kentsel evrim/ dönüşüm düşünebilmek için, önce basit bir-kaç soruyu yanıtlamamız gerekiyor. Bunlar öncelikle,

  • Hangi kent?
  • Nasıl bir dönemleştirmeyle?
  • Hangi kentsel ögelere/ arazi kullanışlarına göre?

soruları olabilir.

Hangi kent denildiğinde de belki kentleri kabaca,

  • Büyük kentler/ metropoller,
  • Kentler,
  • Kasabalar veya küçük kentler

biçiminde bir sınıflama yapabiliriz. II. Dünya Savaşı (ya da Berlin’in düşmesi) sonrasında Türkiye’deki büyük kentler sadece İstanbul, Ankara ve İzmir olarak düşünülebilir. Kentler kategorisi de yine çok sıkı bir nüfus sınırı belirlemeden, Bursa, İzmit, Adana, Trabzon, Samsun, Antep ve Diyarbakır kentleri olarak düşünülebilir. Diğerini de “ küçük kentler” kategorisinde düşünebiliriz. Bu yazılarda dikkate alınacak olan kentler, sadece “büyük kentler”/ metropoller olacaktır. Nüfus artışlarıyla birlikte, diğer kentler de hızla benzer bir gelişme örüntüsü içinde büyüdüler ve geliştiler. Bu nedenle “büyük kentlerin evrimi/ öyküsü” belirli bir ölçülülük çerçevesinde, Türkiye’deki bütün kentlerin “jenerik öyküsü” olarak düşünülebilir.

Kentlerdeki tarihsel gelişimin izinde

Kentlerdeki değişime bakacağımız dönemleri de kabaca:

  • İkinci Dünya Savaşı (II. DS) sonrası “geç modernite” (1945-1980) ve
  • Neo-liberal (ya da “post-modern”) dönem (1980- …)

olarak ikiye ayırabiliriz.

Büyük kentlerin geç modernite ve post-modern dönemlerindeki değişimlerine genel olarak (daha çok mekânsal düzenekleri dikkate alınarak)

  • kentin büyüklüğü, yoğunluğu ve yoğunluk dağılımı ve makro-formu,
  • konut ve konutların oluşturduğu dokular (mahalleler),
  • ulaşım ve diğer altyapı sistemleri,
  • kent merkezleri ve ticaret,
  • üretim (küçük mal ve hizmet üretimi ile sanayi üretimleri),
  • eğitim kuruluşları örgütlenmesi ve konumlanışı,
  • din ve inançla ilgili kurumlar ve konumlanışı,
  • sağlık örgütlenişi ve konumlanışı,
  • parklar ve spor alanları, dinlenme yerleri,
  • afetler ve beklenmedik doğa olayları,
  • kentteki ekolojik veriler, kirlenmeler, enerji ve teknoloji kullanımı, atık üretimi

gibi öğeler/ kentsel örüntüler ve arazi kullanımları dikkate alınarak, literatürden ve gözlemlerden yararlanılarak betimlenebilir. Görüldüğü gibi, kentin toplumsal ve kültürel özellikleri ve kimlikleriyle ilgili öğeler yukarıdaki listede yer almıyor. Ancak bunların da ayrıca eklenmesi gerekir.

Tartışmanın çok genel, betimleyici ve böylesi bir çalışma için oldukça kaba hatlı bir analiz olacağı açıktır. Asıl önemsenmesi gereken, kent toplumlarını bu tartışmaya çağırırken, bu ilgi çerçevesi içinde kentlerin geleceğinin en önemli belirleyici aktörü olabilmesi, etkinliklerin ve eylemliliklerin içinde yer almayı arzu etmesi ile iklim krizi, sonuçları ve kentin geleceği/ demokrasinin varlığı gibi konular arasındaki örüntünün duyarlılıkla ele alınmasıdır.

Dolayısıyla çok boyutlu ve teknik nitelikleri olan bir konulardaki politika/ strateji geliştirme çabasının konuyu kabalaştırmadan ve vülgarize etmeden, anlaşılabilir ve çok boyutlu/ kapsamlı ama gerçekçi bir biçimde ortaya konulması ve sağlam bir kamuoyu desteğiyle güç kazanması arayışındaki dikkati önemsemek gerekecektir.

 

Kategori: Hafta Sonu