Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye’nin Paris’e taraf olmasının anlamı

Mayıs (2021) ayı başında bir röportajda “Türkiye ve Cop26 bağlamında neler söyleyebilirsiniz?” sorusuna yanıt olarak (sözcük sınırlı) kısaca şunları söylemişim: “Türkiye’nin bugüne değin savunduğu görüşler ve istemler (ör. yeşil İklim Fonu’ndan bir gelişmekte olan ülke gibi yararlanmak, vb.) değişmezse, Türkiye BMİDÇS Paris Antlaşması ilişkileri açısından Taraflar Konferansı’nın 26’ncı toplantısında (COP-26) yeni ve olumlu bir gelişme ortaya çıkmayabilir. En iyi beklenti, Meclis Küresel İklim Değişikliğini Araştırma Komisyonu‘ndan Türkiye’nin Paris Antlaşması’na taraf olmasının yararlı olabileceği vb. bir karar çıkması ve Türkiye’nin COP-26’ya bu atmosfer ile katılması; Paris’e taraf olabileceğini dünyaya açıklaması olabilir.”

Sürpriz bir biçimde bundan daha iyisi gerçekleşti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD’nin New York şehrinde gerçekleşen Birleşmiş Milletler 76. Genel Kurulu’nda Türkiye’nin Paris İklim Antlaşması’nı onaylayacağını açıkladı. Cumhurbaşkanı konuşmasında, özetle, Türkiye’nin Aralık 2015’te Paris İklim Antlaşması’nı imzalamasına karşın, yükümlülüklerle ilgili adaletsizlikler nedeniyle henüz bu anlaşmayı yürürlüğe koymadığını vurgulayarak, son dönemde bu çerçevede alınan yolun ardından, antlaşmanın gelecek ay Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) onayına sunulacağını söyledi. Erdoğan ayrıca antlaşmanın 1-12 Kasım 2021 tarihleri arasında düzenlenecek olan 26. Taraflar Konferansından önce onay aşamasının tamamlanmasını beklediklerini açıkladı.

Türkiye’nin ‘çekinceleri’ altı yıl kaybettirdi

Kısaca söz etmek gerekirse, Paris Antlaşması, 30 Kasım-13 Aralık tarihlerinde Paris’te gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 21. Taraflar Konferansı’nda, 12 Aralık 2015’te 196 taraf ülkece kabul edilen ve 4 Kasım 2016 gibi çok kısa bir sürede yürürlüğe girmiş olan; BMİDÇS altında iklim değişikliğiyle savaşım, küresel ısınmayı sınırlandırma ve gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkelerin bu savaşıma mücadeleye katkı vermesini öngören yasal bağlayıcılığı olan uluslararası bir antlaşmadır.

Türkiye Cumhuriyeti Aralık 2015’te Paris’te imzalamış olmakla birlikte, henüz bugüne değin TBMM’den bir Onay/Uygun Bulma/Kabul belgesini geçirerek BMİDÇS Paris Antlaşması’na yasal olarak taraf olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti BMİDÇS 1/CP.19 ve 1/CP.20 sayılı kararlar uyarınca, Eylül 2015’te BMİDÇS’nin 2. Maddesinde ve açıklayıcı bilgilerde yer alan nihai hedefe ulaşmaya yönelik Niyet Edilen Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkı (INDC) belgesini BM Sekretaryası’na sunmuştur. Ancak Paris Antlaşmasına taraf bir ülke olmadığı için, Türkiye Cumhuriyeti henüz BMİDÇS kapsamında Aralık 2015 Paris Konferansı’nda kabul edilen ve asıl olarak 2020 yılından sonra uygulanması öngörülen Yeni İklim Rejimi’ne; başka bir deyişle Paris Antlaşması altındaki iklim değişikliğiyle savaşım, mücadele, eylem ve güçlendirilmiş çabalar gibi hedeflere yönelik bir NDC, yani “Niyet Ettiği Sera Gazı Denetleme Önlemlerini” içeren özel amaçlı teknik bir belge sunmamıştır.

Zorlayıcı ‘ulusal koşullar’

Türkiye’nin 2015 tarihli INDC’indeyse, özetle, doğal varlıkların korunması, toplu taşım araçlarının benimsenmesi gibi bireysel önlemler ve sürdürülebilir tüketim/davranış tarzlarının önemli olduğu vurgulanmıştır. Ancak, bu kadar önemli ve çok boyutlu büyük bir küresel sorunun çözümünde, bölgesel ve küresel ekonomik ve çevre/iklim antlaşmalarının varlığı, açık, hesaplanabilir, denetlenebilir, hesap verilebilir/sorulabilir, adil, eşit ve farklılaştırılmış yükümlülüklerle birlikte uygulanabilirliğinin sağlanması çok daha önemli ve yaşamsaldır. Belgede ulusal koşullar özetle şöyle açıklanmıştır:

“… 2012 Yılı Ulusal Sera Gazı Emisyon Envanter Raporu’nda, 2012 yılı toplam sera gazı emisyonları yaklaşık olarak 440 milyon ton karbondioksit eşdeğeri olarak belirlenmiştir. 2012 yılı emisyonlarında karbondioksit eşdeğeri olarak en büyük payı % 70.2 ile enerji kaynaklı emisyonlar alırken, bunu sırasıyla % 14.3 ile endüstriyel proses emisyonları, % 8.2 ile atık ve % 7.3 ile tarımsal faaliyetler takip etmiştir. Ayrıca 2012 yılı kişi başı emisyon miktarı, 5.9 ton/kişi olarak hesaplanmış olup, bu rakam OECD ve AB ortalamalarına göre çok daha düşüktür.”

2021-2030 döneminde uygulanması beklenen INDC’de bir Referans Senaryoya (BAU) göre sera gazı salımlarında 2030 yılına kadar % 21 oranına kadar bir azaltım yapılacağı belirtilmiştir. Bu azaltımın kapsamında, asıl olarak, enerji, sanayi süreçleri, tarım, arazi kullanımı arazi kullanım değişikliği ve ormancılık ve atık sektörlerinde yapılacak olan ekonomik dönüşümlere vurgu yapılmaktadır.

Türkiye ilk kez iklim değişikliği savaşımında doğru yerde olacak

Sonuç olarak, son aylarda pek çok çağrılı konuşma ya da webinerlerde ve röportajlarımda neden ve gerekçelerini ayrıntılı olarak açıkladığım gibi (internet yazı ve video kayıtlarına ulaşılabiliyor), Türkiye Cumhuriyeti’nin BMİDÇS Paris Antlaşması’na taraf olacağının ve Glaskow’da gerçekleşecek olan COP-26’dan önce onay aşamasının tamamlanabileceğinin açıklanması yerinde bir karar, ileri bir adımdır. Türkiye, böylece belki de ilk kez iklim değişikliği savaşımında (tüm sektörlerde sera gazı salımlarının azaltılması, yutakların, örneğin ormanların korunması, geliştirilmesi ve artırılması vb.) çok gecikmeksizin olması gereken konum ve durumda yer alabilecektir.

Burada bir kez daha vurgulamak isterim ki, Türkiye’nin 2011’den beri sürdürdüğü hükümetlerarası iklim diplomasisi, 2000 Lahey COP kararlarına ve 2001 Marakeş Antlaşması’ndaki ‘özel ülke olma’ ayrıcalığını zayıflatmaktaydı. Dahası Türkiye’nin bir Ek-1 ülke Tarafı olarak bu ayrıcalığını kaybetmesi ve diğer istemleri aynı zamanda ciddi bir geri adım olarak da görülmekteydi.