Hafta SonuKültür-SanatManşet

Tiyatro Festivali’nde “Yaşlı Çocuklar” zamanı

0
Yeşim Özsoy

Gazetemizde bir süredir Tiyatro yazılarını paylaştığımız Tiyatro Tek Ağaç’dan Murat Akdağ, 3 Mayıs’ta (Önümüzdeki Salı günü) başlayacak 20. İstanbul Tiyatro Festivali’nde oyunları sahnelenecek Tiyatro emekçileri, oyuncuları ve yönetmenleri ile röportajlar yaptı.

Akdağ’ın röportajlarını festival öncesi ve sırasında sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz. Kendisinin de bu röportajın önsözünde belirttiği gibi, “Tüm tiyatro insanlarımıza iyi icralar, iyi icralara da bol alkışlar dileriz

Röportaj serisini okumak için tıklayınız

***

20. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında görücüye çıkacak olan bir başka oyunun, “YAŞLI ÇOCUK“un yazarı, yönetmeni ve kurulduğu günden bu yana öncü işlere imza atan Galata Perform’un genel sanat yönetmeni Yeşim Özsoy ile söyleştik bu sefer.

Söyleşi sonunda “YAŞLI ÇOCUK” benim, festival programı içinde en merak ettiğim oyun oldu – Murat Akdağ

Murat Akdağ: Merhaba Yeşim. “Yaşlı Çocuk” oyununla tiyatro festivali programındasın. Yaşlı Çocuk, senin festival için yaptığın 6. Oyun galiba değil mi?

Yeşim Özsoy

Yeşim Özsoy

Yeşim Özsoy: Evet. 2004 yılında “Aksak İstanbul Hikayeleri” oyunumuzla başlayarak nerdeyse her festival döneminde bir oyun yaptık.

M.A. : Tiyatro Festivali’nin anlamı, yeri nedir senin için, tiyatro dünyamızda?

Y.Ö. : Tiyatro festivali bizim tiyatro eğitimimizde yer alan bir festival. Doksanlardan beri benim düzenli olarak takip ettiğim, yurt dışından yönetmenleri seyretme şansım olan ve bence Tiyatro dünyamızın bel kemiklerinden biri olan bir yapı İstanbul Tiyatro Festivali. Bizim için de, iki senede bir de olsa, katılmaktan heyecan duyduğumuz, sevdiğimiz saygı duyduğumuz bir festival…

M.A. : 2 dönemdir festival yönetimi ödenek de ayırmaya başladı yapımlara değil mi?

Y.Ö. : Evet. Bazı yapımlara ayırıyor. Biz de bu sene ortak yapımlardan biriyiz.

M.A : Festival böyle. Biraz da senin festival için hazırladığın oyun YAŞLI ÇOCUK’tan bahsedebilir miyiz?

Y.Ö. : Yaşlı çocuk, son dönemde beni etkileyen olaylar nezninde, ölen çocuklarla ilgili. Oyun dört tane çocuğu mercek altına alıyor. Ortadoğu bölgesinde, Türkiye ekseninde, erken yaşlanan, çabuk olgunlaşan ve hayatını kaybeden çocuklarla ilgili ama ben onların yaşadığını hayal ediyorum.

28

Tabi bu bir ütopya ile başlıyor. Bu dört çocuktan bir tanesi, Cizre’de hayatını kaybeden CEMİLE ÇAĞIRGAN. Derin dondurucuda günlerce cesedi saklanan… Diğeri, 10 ekim Ankara katliamında, babası ile birlikte barış yürüyüşüne katılan ve hayatını kaybeden DENİZ VEYSEL ATILGAN. Üçüncüsü, belki hepimizin bildiği hatta tüm dünyanın aşina olduğu, AYLAN KURDİ bebek. Göç sebebi ile çıktığı yolda hayatını kaybetmişti. Ege sahillerine cesedi vuran çocuklardan biri. Dördüncü çocukta, Gazze’de bombalama sırasında şifa hastahanesi yakınındaki bir parkta, çocuk parkında, bombalama sebebiyle hayatını kaybeden 8 çocuktan biri CEMAL.

M.A : Çok özel bir çalışma olmuş gibi görünüyor. Bu çocukları neye göre seçtin ?

Y.Ö. : Tabi savaş ve terörden dolayı hayatını kaybeden çok çocuk var. Tabi büyükler de, yetişkinler de ölüyor ama çocukların bu ölümlere maruz kalması beni çok etkiliyor. Onların yaşadığını hayal etmek, geleceğin ütopyası gibi bir şey. Bu yüzden de onlarla ilgili bir şey yapmak istedim ve bunu onların hayatı üzerinden nasıl yaparım diye düşünürken onların mutlu olmasını, yaşadıklarını hayal etmek istedim. Aradan yıllar geçmiş ve onlar yaşamışlar…

Dördü de yaşasaydı ne olurlardı ne yaparlardı nereler gelirlerdi, nasıl aşklar yaşarlar, nasıl işler yaparlar, ne düşünürlerdi üzerine bir ütopya kurmaya çalıştım. Hepsinde yine bir göç durumu var.

Mesela Cemile, Cize’den İstanbul’a göç ediyor. İstanbul’da tıp okuyor, doktor oluyor, onu çok seven bir kocası var, İtalya’ya seyahate gidecek. Oyun öyle başlıyor…

Gazze’deki Cemal, Gazze’den çıkış yok biliyorsun ama nasıl oluyorsa Gezze’den çıkıyor İngiltere’ye göç ediyor. Londra’da Victoria adında bir kadınla tanışmış. onunla evlenmiş, iki tane çocuğu olmuş…

Aylan da o denizi aşmış, gitmek istediği yere gitmiş, Yunanistan’da bir otelde kat görevlisi olarak çalışıyor. Tek başına ama güzel bir hayatı var.

Deniz Veysel de hala Ankara’da annesi ile yaşıyor, avukat olmak istiyor.

M.A. 2040’larda ya da 2050’lerde geççiyor o zaman oyun galiba, değil mi?

Y.Ö : Ben öyle bir şey yapmadım açıkçası. Onları bu anda tuttum. Bir anda büyüdüler. Hatta yaşlandılar büyümekten ziyade…

Hiç böyle Fütürüstik bir element yok oyunda açıkçası. Ütopik bir dünya kurmaya çalıştım. Yani bu dönemde, yaşadığımız bu olaylarla ve tanıklıklarla ilgi böyle bir iş yapmak istedim.

M.A : Bu anlattığın tiyatro “politik tiyatro” aslında. Zaten senin bugüne kadar yaptığın işlerin tamamı politik işler aslında değil mi? Her şey politiktir ama bazı şeyler “geliştirilmiş politik” bir düzlemde ilerler. Politik tiyatro ile ilgili düşünürsün?

30

Y.Ö. : Yurt dışında “politik tiyatro” dediğinde algılamıyorlar ama bizde böyle bir ekol var tabi…

60’lardan 70’lerden itibaren gelişen Dostlar Tiyatrosu‘nun, AST‘ın öncü olduğu bir süreç…

Ben bu bağlamda bir denge tutturmaya çalışıyorum. Kişisel politikadan yola çıkıyorum. “YÜZ YILIN AŞKI” oyunumda da öyle idi. Türkiye’nin değişik politik dönemlerini aşk hikayeleri üzerinden irdeliyordum. Çok fazla didaktik olmadan bir dil oluşturmaya çalışıyorum. Brecht’yen bir “bu böyle olmalıdır, böyle yapılmalıdır” gibi bir söylem de kurmamaya çalışıyorum. Hepsinin var olabileceği bir sentez kurmaya çalışıyorum.

Çünkü, tiyatro bir sanat dalı aynı zamanda. Oyunlarımızla birer sanat nesneleri yaratıyoruz. Bir denge kurmak benim için önemli. Politikayı kullanırken, çok da ön plana çıkarmamaya çalışıyorum. Zaten, tiyatro yapıyorsam bunlarla ilgili tiyatro yapmalıyım diye düşünüyorum. Gündelik hayatımızda ne varsa sahneye de bunu taşımak durumdayız. Brecht’in dediği gibi “sahnede ilizyon yaratıp, seyirciyi uyutmak tiyatronun işi değildir“. Bizim bir biçimde, “bak burada bunlar var, bunlar bunlar oluyor” diye, seyircimizi dürtmemiz gerekiyor. Yoksa her şeyi unutuyoruz. Herkes her şeyi çok çabuk unutuyor ve tiyatronun unutmaya karşı da bir şey olduğunu düşünüyorum.

Kendi kendime “neyi unutmak istemiyorum ben” diye sorduğumda ortaya “YAŞLI ÇOCUK” gibi oyunlar çıkıyor.

M.A : Yıllardır yaptığın oyunları takip eden biri olarak ben söyleyebilirim ki, senin tiyatronda, politik olan içerik ile çağdaş sanat üzerinde oluşan biçim hep iç içe geçiyor. Senin bu çalışma biçimin bence çok kıymetli ve ön açıcı. Emsal teşkil etmesini dilerim. Sen bu noktaya nasıl geldin?

29

Y.Ö. : Çağdaş tiyatro zaten bir estetik arayışın içinde olmamız gerek bir alan olmalı diye düşünüyorum. Bu estetik arayışın içinde muhakkak sanatsal bir perspektifin oluyor. Bu perspektifi işlemen gerekiyor sahne üzerinde. Yani her oyunda “o estetik nedir, yazılan metin varsa o metinden yola çıkarak nasıl bir estetik bulunabiliri” ya da “birlikte yarattığımız bir metin varsa veya bir alan, çalıştığımız oyun nezninde nasıl bir estetki oluşturmak gerekir” diye düşünüyoruz ve ondan yola çıkarak buluyoruz bu estetiği.

Geriye dönüp baktığımda, belirli sevdiğim şeyler olduğunu görüyorum. Monolog yazmak gibi, parçalı yapı kullanmak gibi, çok hikayeleştirmek ve hikayeleri çoğaltmak gibi, aynı andalık gibi şeyler kullanmayı seviyorum.

M.A.: Sen aslında, tiyatro eğitimine paralel olarak, lisansta sosyoloji okudun diye biliyorum. Sonra yüksek lisansını Amerika’da tiyatro üzerine yaptın. Tiyatro dilini ve biçimini oluşturumanda, sence sosyoloji okumuş olmanın katkısı var mı?

Y.Ö. : Yaptığım oyunları bazen sosyolojik ve akademik birer çalışma olarak da görüyorum aslında. O yüzden dramaturjiye çok önem veriyorum. Kurduğum dile çok dikkat ediyorum. Politik olanın estetiği taşınmasındaki hassas noktaları gözetmeye çalışıyorum.

M. A. : Neyi tartışmaya açtığın…

Y.Ş. : Tabi… Neyi tartışmaya açtığın da çok önemli. Dönüp kendimi eleştirdiğim zaman şeyi görüyorum. Estetik bir dil yaratmaya çalışırken söylemek istediğim şeyleri çok örtüyor olabileceğimi…

Ama ne olursa olsun ben çok dikta eden, üst perden konuşan bir iş yapmayı sevmiyorum açıkçası. Yaptığımım işlerin ucu açık kalsın istiyorum. Nilüfer Göle hoca, “Modern Mahrem” çalışmasında sosyolojinin işlevinden bahsederken “bizim görevimiz insanların bir yolu seçmelerini söylemek değil ama söylem bir yolu seçmeyi içerir” der. Ben de kendi perspektifimi vererek sonuç itibari ile bir tercih yapıyorum. Neyi anlatmayı seçtiğimiz de aslında politik bir durum.

Yine Göle hoca “biz bir akvaryumun içinde girip testileri tepit eden bir organız” derdi. Bunu doğru buluyorum ben de. Yani tercihi ve yorumu seyirciye bırakmak istiyorum.

M.A. : Pek bu aşamada oyuncularla çalışırken ne yaşıyorsun?

Y.A : Ben yazdığım metinleri, kağıt üzerinde tasarı olarak görüyorum. Sonra o metinleri oyuncularla birlikte geliştiriyorum. Sadece oyuncularla değil. Tasarımcılarla da böyle oluyor aslında.

Hatta tasarımdan dolayı oyunu değiştirdiğim ya da farklılaştırdığım da oluyor. Tasarımla oyuncu ile böyle paslaşmayı iç içe geçmeyi seviyorum aslında. Öyle “ben bu oyunu yazdım bitirdim, rafta dursun, nasıl yazdıysam öyle sahneleyeyim” gibi bir düşüncem olmuyor. Herşey süreç içinde değişip, dönüşebiliyor yani.

M.A. : Oyuncuların da burada katkısı oluyor muhakkak…

Y.Ö. : Tabiki…

M.A : Peki bu biçime uygun oyuncu bulmak zor oluyor mu?

Y.Ö. : Zor olabiliyor tabi. Oyuncular daha çok “bilmek” istiyorlar. İşte böyle “karakterim ne” ya da “ne anlatıyorum” hemen sabitlemek istiyorlar.

Mesela ben oyuncudan yola çıkarak karakter detaylandırmayı seviyorum. Dediğin gibi metin sadece bir kılavuzdur bana göre. Bu kılavuz üzerinden çok büyük bir dünya yaratabilirsin bence. Bu sorunla başa çıkabilmek için kendimce bir yöntem de geliştirdim açıkçası. Çoğunlukla “Neo Stanislavski’yen” çalışmalar yapıyorum oyuncularla. “bak klavuzumuz bu. Bu aysberg’in görünen yüzü ama bunun altını beraber doldurabiliriz” diyerek çalışmalar yapıyorum ve daha performatif bir oyunculuğa yönelmeye çalışıyorum.

M.A. : Benim sorularım bu kadar. Senin eklemek istediğin bir şey var mı?

Y.Ö : Yok. Çok teşekkür ederim.

M.A Son olarak oyun tarihlerini ve yerlerini de alabilir miyim?

Y.Ö : Tabi.. Yaşlı Çocuk’u 21 Mayıs Cumartesi saat 20:30 da 22 Mayıs pazar günü saat 18:00 de Garaj İstanbul’da oynuyoruz.

31

 

Röportaj: Murat Akdağ

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.