Yeşeriyorum

Referandum Yazıları – II / Serkan Köybaşı

0

Bu Devirde Böyle Anayasa Değiştirilmez

Referanduma yaklaştığımız  şu günlerde gündemi kaçırmış bir yazı yazıyorum. Bu yazının henüz anayasa değişikliği taslağı yazılmadan yayınlanmış olması  gerekirdi. Ha o zamanlar yazılıp yayınlanmış olsaydı çok mu kaale alınırdı ve çok mu bir şeyi değiştirirdi? Sanmıyorum. Hatta gündemde referandum olmadığı için kimse dönüp yüzüne bile bakmazdı yazının. Ama şimdi farklı. Herkes referandumla ilgileniyor. Ben de “fırsat bu fırsat” deyip gecikmiş de olsa en azından daha fazla okunacağına inanarak şimdi yazıyorum.

Bir noktayı da belirtmeden başlamayayım: Yazacağım şey, çok sayıda uluslararası makalede çok önce yazılmış, tartışması bitmiş, üzerinde konsensüse (oydaşmaya) varılmış ve hatta “olmazsa olmaz” haline gelmiş bir olgu.

Demokratik anayasa yazımından bahsediyorum. 1980’lerin başından itibaren tüm dünyayı saran anayasalaşma dalgasıyla birlikte ortaya çıkan ve yüzyıllardan beri gelen klasik anayasa yazımı süreçlerini sorgulayıp çöpe gönderen bir demokratikleşme hareketi. Nedir peki demokratik anayasa yazımı?

1975’te İspanya’da Franco öldüğünde ülke dağılma noktasına geldi. Bask Ülkesi ve Katalonya ayrılmak istediğini açıkladı. Ancak İspanya’nın geri kalanı, bu zengin bölgelerin ayrılmasından yana değildi. 1977’deki ilk özgür seçimlerde iktidar olan Adolfo Suarez, dağılmayı önlemek için yeni anayasa yazımı çalışmalarına başladı. Tüm partiler, muhalefetteki Sosyalist Parti’nin önerisi ve kamuoyunun da baskısı sonucu küçük çıkar hesaplarını bir kenara koyup çalışmalara dahil oldu. Hatta bu konuda Moncloa Paktı adıyla somut bir belge de imzalandı. Başbakan Suarez’in çalışmalara yegane müdahalesi partiler arasında arabuluculuk rolü üstlenmek oldu. Anayasa yazım masasında 1936-1939 yılları arasında birbirleriyle savaşmış faşistler ve anarşistler, sağ ve sol partiler, ayrılıkçılar ve birlik yanlıları, kısacası herkes vardı. Ve çalışmaların sonucunda 1978’de, toplumsal mutabakatla yeni İspanyol Anayasası hazırlanmış oldu. Bugün dahi İspanyol halkı bu Anayasa’ya çok bağlıdır (neredeyse fetişistik düzeyde) ve üzerinde değişiklik yapılmasına karşı çıkar. Çünkü yapılacak bir değişikliğin 1977-78’de yakalanan mutabakatı bozacağı inancını taşır.

İspanya, 1978 Anayasasıyla demokratikleşti ve sonrasında Avrupa Birliği’ne girdi (Liberal ve bağımsız (!) hukukçu Osman Can’ın geçen haftaki Newsweek’te yayınlanan ve İspanya’nın demokratikleşmesinden bahsettiği yazısında ise nedense bu Anayasa’dan hiç bahsedilmedi ve sanki 1977 ile yargı reformunun yapıldığı 1985 yılları arasında hiç önemli bir şey yaşanmamış gibi yansıtıldı.). İspanya’nın bu anayasa yazım süreci dünyanın o anki durumuyla çakışınca bir “demokratik anayasa yazımı” dalgası başlattı. Dünyanın o anki durumu ne miydi? Şuydu: 1980’ler ve sonrası, SSCB’nin yıkıldığı ve içinden çok sayıda yeni devletin çıktığı, Yugoslavya’nın parçalandığı, sömürgelerin özgürlüklerini kazandığı ve otoriter ve totaliter rejimlerin uluslararası baskı sonucu demokratikleşmek zorunda kaldığı bir dönemdi. Bütün bu gelişmelerin bir arada olması sonucu bir anda neredeyse tüm dünya yeni anayasa yazmaya başladı. Gerçekten de 1980-2010 yılları arasında dünya üzerindeki devletlerin yarısından çoğu ya yeni bir anayasa yazdı ya da anayasasını yeniden yazdı. Anayasasını yeniden yazan ülkelerden biri de Güney Afrika Cumhuriyeti (GAC) oldu. İspanya’nın açtığı yoldan ilerleyen GAC, anayasa yazım sürecine halkın da katılımını sağlayarak ve anayasanın içeriği kadar yazım aşamasının da demokratik olması gerektiğini kural haline getirerek demokratik anayasa yazımı konusunda küresel örnek olmayı başardı.

GAC, 1991-1996 yılları  arasında yürüttüğü anayasa yazım süreciyle apartheid’a (ırk ayrımcılığı temeline oturan bir yönetim biçimi) dayanan eski rejimini BM ambargosu ve siyah muhalefetin güçlenmesi nedeniyle yenilemeye mecbur kaldı. Bu süreçte, öncelikle ırk ayrımcılığını temel alan eski anayasanın çöpe atılması gerekiyordu. Nitekim atıldı. Yerine, toplumun tüm kesimlerinin üzerinde uzlaştığı 34 maddelik bir geçici anayasa kabul edildi. Anayasa yazım sürecinin takvimi dahi muhalefetle anlaşılarak şekillendirildi. Daha sonra bu takvime uygun şekilde seçimler yapıldı ve kurucu meclis oluşturuldu. Ancak bu aşamada bile kimse “bakın ben size enfes bir anayasa hazırladım, gelin bunu tartışalım şimdi” demedi. Taslağın hazırlanması için halka gidildi ve soruldu: “Sen anayasade ne görmek istersin?” Ancak bir sorun vardı: Halkın çoğu okuma-yazma bile bilmeyen eğitimsiz ve yoksul bir güruhtan ibaretti. Anayasanın ne olduğunu bile bilmiyorlardı. Bunun üzerine önce anayasanın ne olduğunun anlatıldığı tiyatro oyunları ve çizgi filmler hazırlandı. Köy toplantıları düzenlendi. Uzun ve yorucu bir kampanyanın ardından halkın %73’üyle birebir temas kuruldu. Ve bunun ardından halktan anayasada görmek istediği maddeleri/kuralları/ilkeleri meclise iletmesi istendi. İki sene içerisinde iki milyondan fazla dilekçe meclise teslim edildi. Mecliste oluşturulmuş komisyonlar her bir dilekçeyi değerlendirdi ve anayasanın ilgili bölümünü şekillendirdi. 1996’ya gelindiğinde artık yeni anayasa taslağı hazırdı. Taslak Anayasa Mahkemesi’ne gitti ve geçici anayasanın 34 maddesiyle çelişip çelişmediği incelendi. Anayasa Mahkemesi bazı aykırılıklar buldu. Bunun üzerine meclis Mahkeme’nin belirttiği aykırılıkları düzeltip yeniden denetime gönderdi. Bu sefer olmuştu. Mahkeme yeni anayasayı onayladı. Anayasa metni Devlet Başkanı Nelson Mandela tarafından imzalanarak yürürlüğe sokuldu. Bütün bir ulus, birlikte, tüm zorlukları aşarak anayasa yazmıştı. Büyük bir iş başarılmıştı. Bu nedenle GAC’da senenin bir haftası Anayasa Haftası’dır ve halka yerel dillerde anayasa dağıtılır. Halk anayasayı inanılmaz şekilde benimsemiştir, çünkü onu kendisinin yazdığı düşüncesine sahiptir. E çok da yanlış değil…

İşte bu yazım süreci şimdi bütün dünyada “demokratik anayasa yazım” sürecinin örneği olarak anılıyor. Bundan böyle, taslağının hazırlanmasına halkın katılmadığı anayasalar, içerikleri ne kadar demokratik olursa olsun “demokratik” olarak nitelendirilmiyor. Bu durum, anayasa değişiklikleri için de geçerli.

Gelelim 2000’lerin Türkiye’sine. Dünyada bu gelişmeler yaşanırken sanki biz uzaydaymışız gibi kapalı kapılar ardında yeni anayasa taslakları hazırlanıyor ve halka “ben sizin için şahane bir anayasa taslağı hazırladım; alın bunu tartışın” deniyor. Sonra da “ama bu demokratik değil” diyenlere “görüşünüzü sordum ya, ne kadar demokratım anlayın” diye çemkiriliyor. “Bu böyle olmaz, tek başına hazırlayamazsın taslağı” dediğinizdeyse “darbeci, statükocu, kemalist” damgasını yiyiveriyorsunuz. “İçeriğine bak içeriğine” denip tartışma girdabına çekilmek isteniyorsunuz. “Yahu seninle içeriğini tartışmak istemiyorum, daha temel bir sorun var burada. Tartıştığımız taslağı bu şekilde tek başına hazırlayamazsın, demokratik değil” dediğinizde cevap “Höyt! Demokratın daniskasıyım ben, sense hep istemezük!” oluyor.

12 Eylül’de oylayacağımız 26 maddelik paket de aynı şekilde hazırlandı: Tek bir parti tarafından, kapalı kapılar ardında ve son rötüşlar için başbakan (yani tek adam) beklenerek. Kimseye sorulma gereği duyulmadı. Paket açıklandıktan sonra da tartışma ortamı oluşturulmadı, görüşlerin “3 gün içerisinde” hükümete iletilmesi istendi. Neden 3 gün de 5 gün veya 5 ay değil? Neden sen karar veriyorsun buna da ben veremiyorum. Bu benim de anayasam değil mi? “Höyt! İşi sulandırma, hep istemezük!” E böyle yaparsan tabi “hep istemezük”. Çünkü biz gerçek demokrasi isterük, gerçekten görüşümüzün sorulmasını, gerçekten kaale alınmasını isterük! Yıllarca insan muamelesi bile görmeyen Güney Afrikalı siyahlar gibi kendi toplum sözleşmemizde söz sahibi olmak isterük!

Dediğim gibi benim yazı çok gecikti. Ben referandum paketinin içeriğini tartışmayı reddediyorum; demokratik olmama sorununun yola çıkış anında olduğunu söylüyorum. Bu şekilde hazırlanmış bir anayasa paketinin içeriğinde ne olursa olsun demokratikkabul edilemeyeceğini, bu şekilde anayasa değişikliği paketi hazırlayanların asla ve asla demokratik bir ilerleme sağlayamayacağını söylüyorum. Bu mantıkla hazırlanmış bir anayasa paketini oylamanın, ülkede gerçek demokrasinin yerleşmesini geciktireceğini söylüyorum.

Yani, eğer en başında bana sorulmuş olsaydı, söylerdim…

Son bir not: Bana “Türkiye’de hep böyle olmuştur, toplumsal uzlaşma hiçbir zaman aranmamıştır”  diye itiraz eden çok saygı duyduğum ağabey’ime sözüm: Çünkü  biz toplumsal uzlaşmayı hiç arzulamadık, hiç talep etmedik ki! Hep önümüze dayatma yoluyla getirilen metni “evet” veya “hayır” diyerek oyladık. Hiç “oylayacağım metin ‘benim metnim’ olmadığı sürece biz bu oyunda yokuz kardeşim” demedik ki! E tabi o zaman oyunu sürdürür tepemizdekiler. Çünkü ipleri ellerinden kaçırmak istemezler. Tartışacağımız metne onlar karar verir, görüşümüzü aktarmamız için süreyi belirler, görüşümüzü belirttiğimiz zaman da “dikkate alınacak bir metin değil” deyip bizi hor görürler. Bizi taşmak isteyen bir dereyken ıslah edip dizginlerler. Eğer oyunu oynamaya devam edersek.

İşte o yüzden bu sefer eğlenceli bir oy atacağım kendilerine. Bu oyunu, bu kurallarla oynamaya devam etmediğimi göstermek için…

Kategori: Yeşeriyorum

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.